Savaş, barış ve incelen sınır çizgisi

Yazan

Muzaffer Nisan

Gelişmelerin boyutunun -sürecin öznelerinden bağımsız olarak- yeni saflaşma ve tasniflere yol açacağı, bir kez daha görülüyor. Öcalan’ın uluslararası bir koordinasyonla Türkiye’ye getirilmesi, bu an’a kadar söylenenlerin farklı bir mekanda tekrarını da beraberinde getirdi. Öcalan’ın savunmasında dile getirdiği tezler, öteden beri söylediklerinden farklı değil. Fark yalnızca söylenen mekanda ve söylenenlerin, söyletenler aracılığıyla yaşama geçirilmesindedir. Bunun sonuçları, yaşamı, öncesine göre daha hızlı ve dolaysız etkiliyor.

Kuşkusuz doğrudur; bazen mekan, söylenilenlerin değer bulması anlamında çok önemlidir. Ve deyim yerindeyse, dün ‘çatıda’ söylenenler aslında bugün ‘damda’ tekrar edilmektedir. Ama dün söylenenler bugünkü kadar derin bir saflaşmaya yol açmıyordu. Çünkü genellikle herkes, gerçeği görmek yerine, görmek istediğine göre tavır belirliyordu. Bugün yüz yüze gelinen gerçeğin karşısında bu kadar ‘şaşırılmasının’ nedeni de kaynağını bunda buluyor.

Siyasal yapılanmaların, örgütlerin ve bireylerin kendilerini görmek istediklerine kilitlemeleri, çözüm için bir şoku gerektirir. Aslında olan da budur. Onun için sürecin detaylarından çok, onun sonuçlarının Türkiye solu üzerindeki etkileri üzerinde durmak gerekiyor.

Ulusal bir hareketin gelişme dinamiğini belirleyen elbette yalnızca onun önderliği değildir. Ulusal ve uluslararası koşullar, bu gelişmede önemli birer faktördür; dolayısıyla süreçte rol oynayan her belli başlı faktör, onun sonucunda da etkili olacaktır. Bilinmiyor değil, politikada tavırları ‘çıkarlar’ tayin eder. Hele uluslararası bir arenada oynuyorsanız, bunu daha çok ve ciddi olarak hissedersiniz. Yani dün PKK’ye destek sunan Yunanistan’ın bugün Öcalan’ın Türkiye’ye verilmesinde oynadığı rolün gizemli bir yanı yoktur. Bunun sonuçlarını elbette, sürecin özneleri yaşayacaktır.

İleride daha çok tartışılacaktır; Kürt hareketi, bu denli pozitif değerlendirmelere layık mıydı, değil miydi? Sorun, belirlemeleri zamanında ve yerinde yapmakta düğümleniyor. Aslında PKK’nin, hareket ve davranışlarıyla bunun verilerini sunmadığı söylenemez; ama anlayan ve gören pek olmadı. O yüzden, öncelikle değerlendirilmesi gereken husus, PKK’nin, bugün, öteden beri içinde olduğu süreçten bir kopma yaşayıp yaşamadığıdır. Bir kopma yoksa, PKK, bu süreç içinde bir aşama mı kaydetmiştir?

Eğer bu sonuncu almaşık geçerliyse, gelişmeleri bir kopma olarak algılayanların tavırlarını gözden geçirmeleri gerekiyor. Bugün PKK’yi geldiği noktadan dolayı eleştirenler, geriye dönüp gelişmeleri yeniden inceleme ihtiyacını duyacaklardır. Çünkü, bu akımın gelişimi, öyle sanıldığı gibi ‘bağımsız’ değildir. Bunu, en ‘yetkilileri’ bile rahatlıkla söyleyebiliyor. Denilecektir ki, Türk Devletine karşı ve/veya bir ulus adına verdiği mücadele onu devrimcileştiriyor. Peki kriterleriniz nedir? Ya da gelişmeleri ve süreci nerede durarak değerlendiriyorsunuz? Söylemeye bile gerek yok, KYB ile KDP, neden peşinen PKK’den farklı bir değerlendirmeye konu olsun? Bu iki akım, ABD ile işbirliği yapıyor, Türkiye ile işbirliği yapıyor vs. İyi de PKK de Suriye, Yunanistan ve diğer ülkelerle ilişkiler kurmadı mı, ve ABD ile ilişki kurmak için çırpınmıyor mu? Ya da en azından Suriye ile ilişkilerinin düzeyi bilinmiyor mu? “Düşmanımın düşmanı dostumdur” denmeyecekse, bu çifte standart niye? Bir kullanma olduğundan söz edilebilir; o halde, başkalarının Türkiye’yi kullanmasının önüne hangi politik ya da ideolojik engel çıkarılabilir?

Devrimci hareket, yıllar boyu, değerlendirmelerinde bilimsel sosyalist bakış açısını bir kenara bırakmıştı. Bu, bir yönüyle anlaşılabilir. Çünkü tarihsel olarak içinden geçilen dönem, onlar açısından bir tutamak noktası bırakmadı. Uluslararası konjonktür, solu ve devrimcileri dayanaksız bıraktı. Savunma hatları bir bir yıkıldı ve bunalım (önce ideolojik sonra pratik bunalım) dip noktasına dayandı. Oysa Türkiye’deki Kürt hareketi yegane parıltı olarak yürüyüşünü sürdürüyordu. Bu, gelişmelerin seyrinin Kürt hareketine endekslenmesine yol açtı. Ve gelinen yerde bu ‘özne’, barikatın öbür tarafına geçmek için olanak arıyor.

Bu sonuç, gelişmeleri görmek istedikleri gibi görenleri şaşırtsa bile, aslında kahin olmayı gerektirmiyordu. Bu sürecin ardından yeni bir yıkımın yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Devrimci hareketin ilgili kesimleri, öznesine dayanarak elde tuttuklarının kat be kat fazlasını sürecin ilerlemesiyle kaybedeceklerdir. (İlkesiz güç birliklerinin, ittifakların başka bir biçimde izah edilebilmesi mümkün değildir.) Tarihsel yanlarıyla ilgilenenler, gelecekte, süreci çeşitli yönleriyle araştıracaklardır.

Eğer eşitler arasındaki sorunu ‘zor’ çözecekse, taraflardan birinin argümanlarından vazgeçmesi sorunun sonuçları üzerinde elbette etkili olacaktır. PKK’nin şu anda içinde yürüdüğü süreç, aslında bir yönüyle 20 yıl öncesine dönüştür. Dolayısıyla İmralı süreci, Melik Kara’nın söylediği gibi, “Öcalan’ın politika pratiği sergilediği” bir süreç olmuştur.[“Öcalan ve (Devrimci) Politika”, Teori ve Politika, S. 15, Yaz 1999, s. 142 vd.] Ama nasıl bir ‘politika’ ya da sonuçları öznesini nereye götürecek bir ‘politika’?

Melik Kara şunları yazıyor: “Politik olay, öznesini, varsayılan veya örneğimizde olduğu gibi, gerçek tarafları oluşmuş bir ilişkinin öbür yanına atmış ve ortada iki tarafı gerektiren bir ilişki kalmamışsa, yapılacak çok açıktır: Kesin bir karşı duruş.”(s. 143, vurgular eklendi.)

Öncelikle sorun, “öbür yana atma” değil, “… geçme”dir. Hem de bütün hareketin iradesi bir tarafa itilerek, ya da yok sayılarak…

Peki, karşı karşıya olmanın sınırı ne, ya da neresi? Nihayet, beyaz bayraklarla, gerillanın elde silah sınırın / barikatın öbür tarafına geçmesi mi beklenmeli? İşaret beyaz bir bez olacaksa, kuşku duyulmasın, o da yakında direkte sallanacaktır. Hatta, bez, direğe asılmış olmaktan öte işlevler görecektir. Silahlar düşmana teslim edildikten sonra, sıra bu sefer düşmanın silahını ele almaya gelecektir. Çünkü, İmralı savunması, bir taraf olarak “gerçekle uzlaşma”yı değil, bir taraf olarak bütün silah ve güçlerini bırakmayı da değil, fakat, karşı tarafın hizmetine girmeyi vazediyor. Bu manzaradan “gerçekle uzlaşma” çıkarmak, en hafifinden gerçeğe de haksızlıktır.

PKK, kuruluş sürecinden itibaren sıradışı bir seyir izledi. Daha ‘grup’ aşamasından itibaren, aynı saflarda olanlarla çatışarak gelişti. Deyim yerindeyse, barikatın öbür tarafındakilerden çok bu tarafındakilere karşı savaştı. Bunların faturası, sonradan, sürecin bazı elemanlarına çıkarıldı. Keza, bu sürecin kendisi, düşmana ilişkin kullanma / kullanılma paradoksu biçiminde değerlendirildi. Yeri geldi, kendi dışındakilerin tümü ajan oldu, işbirlikçi oldu, hain oldu. Yeri geldi, gelişmenin düzeyi bu unsurlara dayanak yapıldı. Oysa, kendisi de asıl gelişmesini düşmana borçlu olduğunu ifade edebiliyordu. Bu husus, Meclis komisyonlarının raporlarına da yansıdı. Devletin baskısı, insanları ona itiyordu, dolayısıyla kazanmıyordu, bilakis kendisine kazandırılıyordu. Derken, “önderlik” ‘güneş’ oldu; ve güneş, İmralı’da battı. Arkasından tufan gelir..!

Aslında, güç adaylarına karşı tercih edilen bir odağın desteklenmiş olmasının anlaşılmaz bir tarafı yoktur. Bu ve diğer ayrıntılar zamanla araştırılacak, tartışılacaktır.

Şu anda önemli olan, sonuçlar üzerinde belirleme yapmaktır. Ulusal hareket, kaptanı tarafından karaya oturtuldu. Elbette bu da bir kaptanlık örneğidir. Elbette bu da bir politika yapma tarzıdır. Şimdi kaptan, mürettebatı ve yolcuları karadaki “taraf”a geçirmenin “mücadelesi”ni veriyor. Anlaşılmak durumunda olan budur.

İyimser bir değerlendirmeyle, PKK’nin bu rotaya Öcalan’ın yakalanmasından sonra girdiği kabul edilse bile -ki Öcalan’ın kendisi bu süreci en geç 1992’den başlatıyor- sonuçların ulusal hak ve ölçütler düzleminde kabul edilebilirliği söz konusu değildir. Var olan devletin demokratikliği ya da “demokratik cumhuriyet” teranelerini tartışmaya bile gerek yok. Nihayet, düşmanını bu denli olumlayan bir savaş müfrezesinin savaşmış olmasının ve savaşının tüm dayanakları ortadan kalkar. Öyle ya, bu düşman bu kadar iyi, güzel, hoştu da, ona karşı bu kadar yıl niye savaştın? Ya da savaşımın hedefleri açısından ne değişti de bu noktaya geldin? Öte yandan, ortada bir anlaşma ya da uzlaşma da yoktur. Bir uzlaşmada taraflar ilişkilerini birbirlerini tanıyarak yürütür. Güney Amerika’daki gerilla hareketlerinde bunun örnekleri görülebilir. Oysa örneğimizde, diğer taraf yıllarca savaştığı beri tarafı tanımamak, muhatap almamak için ne gerekiyorsa yapmaktan geri durmuyor. Üstelik bu, beri tarafın esarete rıza göstermesinin gerçekleştiği koşullarda cereyan ediyor ve rıza, hizmete hazır olduğunun ilanına kadar uzanıyor; hem de, kendi savaşımının başlangıç noktasının bile gerisine düşmeyi sineye çekerek…

Bu hala, “gerçekle uzlaşma” olarak değerlendirilebilir mi? İmralı’da bir uzlaşma olduğu varsayılabilir. Ancak bu, olsa olsa, tanınmayan tarafın teslimiyetinin resmileştirilmesidir.

Çok da uzak olmayan bir gelecekte ortaya çıkacak gelişmeler, süreci, Öcalan ve önderliğini yaptığı hareketin bu tavrını pozitif değerlendirenleri hüsrana uğratacaktır.

Devlet, ulusal hareketi “kazanarak”, Öcalan’ın deyimiyle, “bölgedeki rolünü daha iyi oynayacak”tır. Nihayet kaptan bile ayrı bir gemide olmaya gerek kalmadığını görerek, maiyetini barikatın karşı tarafına “zaiyatsız” geçirmek için zamanla yarışıyor!

Devrimci harekete gelince… Devrimciler, bugüne kadarki pozitif değerlendirmelerinin sonuçlarının acısını yaşayarak çekecektir. Ne de olsa, devrimci hareketin yaşı, hatalarından ders alabilecek kadar genç! Bunu mübalağa anlamında söylemiyoruz. Vurgulanmak istenen, doğum tarihini değiştirme rahatlığıdır. Nihayet, birçok parti/örgüt, 1970’ler sürecini yok sayarak doğumlarını ‘90’lı yıllara kaydırmış durumda. Yetişkin bir insanın kendisini halen çocuk gibi görüyor olması, onun zeka yaşını tartışılır kılar.

Sonuçta, ancak yaşanarak öğrenilir. Bir musibet bin nasihatten yeğdir.

Bunlar, madalyonun bir yüzüne ilişkin gelişmeler. Öte tarafta, “demokratik devlet”in düşmansız duramayacağı gerçeği var. Deprem, Türkiye-Yunanistan dostluğunun yeni bir adımı oldu. Yeni, çünkü ilk adımı, Öcalan’ın tesliminde oynanan rol oluşturuyordu. 28 Şubat 1997 Kararları, dini harekete bir nebze de olsa gem vurdu. Uluslararası konjonktür ve gelişmeler, Türk devletinin komşularıyla ilişkilerindeki gerilimi de azalttı. Bütün bunlar iyi, ama düşmanı olmayan bir güç, bu kadar büyük bir orduyu ne yapacak?

Ulusal hareketin -ve önderliğinin- bu geri ve gerici tutumu, var olan başkaldırıyı, başkaldırının devamından yana bir bölünmeye olanak vermeden sönümlendirse bile, -ki gelişmeler bu doğrultuda- devletin varlık nedenleri, yenisinin mayalanmasının tohumlarını şimdiden atıyor. Devletin, bir kitle hareketinin baskısı olmadan  değişime, dönüşüme uğrayabileceğini zannedenler rüya görmeye devam etsinler. Yakaladığınız hırsızı bırakmanız, sizi ondan kurtarmaz. Bu sefer o sizi bırakmıyor olacak. Ve siz, o zaman, hırsızla hırsızlık yapmak “zorunda” kalacaksınız. Muhtemelen bu da “politika pratiği” olacak. Ne de olsa, “soyguncu canınızı bağışlamış”tır. 

Okunma 21860 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.