“Tarihin Sonu” Tezine Veda ve Şirket Karşıtı Hareketlerin Amacı

Yazan

“Tarihin Sonu” Tezine Veda ve Şirket Karşıtı Hareketlerin Amacı*

 

Naomi Klein

Çeviri: Anahid Hazaryan

Sahnedeki adam “Başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermek için buradayız!” diye bağırdı ve 100 bini aşkın kişi hep bir ağızdan onu onayladı [1]. İşin ilginç yönü ise, belli bir dünya için değil sadece kurulması olası bir dünya için orada bulunmamızdı. Bizler sadece teoride, başka bir dünyanın var olabileceği görüşüne alkış tutuyorduk.

Son 30 yıldır, seçilmiş bir grup CEO ve dünya lideri, dünya ekonomisinin nasıl yönetileceğini belirlemenin sadece kendi görevleri olduğunu sandıkları ya da bu görevi yerine getirebilecek tek güç olduklarına inandıkları için İsviçre’nin dağlık bir bölgesinde ocak ayı sonlarında bir araya geliyorlar. Bizler ise sevinçle alkışlıyorduk çünkü ne ocak ayının son haftasında ne de İsviçre’nin Davos kentindeki Dünya Ekonomik Forumu’ndaydık.

Brezilya’da, Porto Alegre’deki ilk Dünya Sosyal Forumu’ydu. Bizler ise CEO ya da dünya lideri olmasak bile tüm hafta boyunca dünya ekonomisinin nasıl yönetilebileceğini tartışacaktık.

Pek çok kişi, tarihin adeta bu odada çizildiğini hissettiğini söyledi. Benim hissettiğim ise biraz daha soyut bir şeydi: Tarihin Sonu’nun sonu. Buna uygun şekilde de, “Başka bir dünya mümkündür” toplantının resmi sloganı olmuştu. Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Dünya Bankası, IMF, Dünya Ekonomik Forumu, ABD’nin iki büyük partisi ve İngiliz İşçi Partisi gibi aralarında bazılarını sayabileceğimiz kurumlara karşı bir buçuk yıl sürdürülen küresel çaptaki protestoların ardından Dünya Sosyal Forumu, bağırıp çağırmaya son verip savunduğumuz değerleri açıkça dile getirmeye başlamamız için bir fırsattı.

Toplantı için Porto Alegre’yi seçmemizin nedeni, Rio Grande de Sul eyaletinin yanı sıra bu kentin de Brezilya İşçi Partisi (Partido dos Trabalhadores / PT) tarafından yönetilmesi ve aynı zamanda katılımcı demokrasiyle ilgili dünya çapındaki yenilikleriyle tanınmasıydı. Konferans Brezilyalı sendikalar ve sivil toplum örgütlerinin oluşturduğu ağla beraber ATTAC France’ın [Yurttaşlara Yardım için Mali İşlemlerin Vergilendirilmesi Derneği] katkılarıyla düzenlenmişti. PT toplantı masraflarının boşa gitmediğini kanıtladı: Her biri birer sanat eseri olan konferans tesisleri, ünlü konuşmacılar ve uluslararası müzisyenler, yerel turizm kuruluşu yetkilileri ve dost polisler –biber gazı, aramalar ve “protesto yasağı bulunan” bölgelere alışık insanlar için tam bir kültür şoku– tarafından karşılanan delegeler. Seattle pek çok kişinin gözünde, direniş hareketinin simgesi olduysa, “50 Years is enough”taki (50 yıl yeter) politika analisti Soren Ambrose’a göre, “Porto Alegre de seçenekler hakkında ciddi şekilde düşünmenin ilk adımı olacak”tı.

Seattle’da Kasım 1999’da meydana gelen olayların ardından bu hareketin seçeneklerden –ya da en azından uygun bir hedeften– yoksun olduğu eleştirisi sık sık dile getirildi; Newsweek’te yayımlanan “The New Radicals” (Yeni Radikaller) ile ilgili bir yazıda şu eleştiri dile getirildi: “Günümüzde eksik gibi görünen şey, harekete belli bir hedef kazandıracak bir misyon tarifinin bulunmamasıdır.”[2] Kuşkusuz, medyanın bu tür eylemlere hiç de olumlu bakmadığı bir ortamda, eleştirenler genç eylemcilere, garip kılıklı davul çalan kuş beyinli yaratıklardan yakıp yıkma dışında hiçbir şeyden anlamayan şiddet düşkünü kişilere kadar bir dizi olumsuz nitelik yüklüyorlar.

İşte Dünya Sosyal Forumu’nun varlık amacı da bu görüş noksanlığını ele almaktı: Organizatörler, konferansı, sokaklardaki kaosa düzenli bir biçim vermek için önemli bir fırsat olarak gördüler. Konferans süresince düzenlenen 60 ders ve 450 workshop’ta, Tobin Tax gibi yeni vergilendirme sistemi, kooperatif, organik çiftçilik, katılımcı bütçe ve bedava yazılım gibi aralarında sadece birkaçının sayılabileceği pek çok konu hakkında sayısız fikir havada uçuştu. Ben ise sürekli kendime hep aynı, küçük çaplı olayları hedef alan soruyu soruyordum: Son derece net ve uyumlu 10 aşamalı bir planı kotarabilsek bile bu önerileri kime götüreceğiz? Başka bir deyişle, bu hareketin liderleri kimler ya da lider var mı?

Geçen nisan ayında Serbest Ticaret Bölgesi’ne yönelik protestoların şiddete dönüşmesinin ardından basın ve polis “Lideri Bul” adıyla tanımlanabilecek bir oyuna soyundu. Conrad Black’in National Post’undan köşe yazarı Mark Steyn, Kanadalılar Konseyi’nin (Dünyanın en büyük ve en ateşli serbest ticaret karşıtı sivil toplum kuruluşları) Başkanı Maude Barlow’u hedef göstererek, 50 bin kişilik grubu ısrarla “Maude’un çetesi” olarak tanımladı ve hatta daha da ileri gidip Barlow’a misilleme tehdidinde bulundu. Kendisi “Gelecek sefere Maude’un çetesinden biri bana taş atarsa, bu taşı alıp onun evinin penceresine fırlatmaya niyetliyim” [3]dedi. Polis ise, Anti-Kapitalist Yakınlaşma grubunun organizatörlerinden biri olan Jaggi Singh’in adamlarına Quebec’in etrafındaki barikata saldırmaları için emir verdiğini iddia etti. Polisin silah olarak gösterdiği tek kanıt ise barikatlara çeşitli oyuncak hayvanların fırlatılması için kullanılan sapandı. Singh, sapanla herhangi bir işi olmamasına ve protesto sırasında herhangi bir şey yapmamasına rağmen devlet şiddetiyle ilgili sözler söylemişti. Onun tutuklanmasının nedeni ise, başkalarının eylemlerini yöneten, adeta “perde arkasındaki adam” olarak görülmesiydi. Diğer protesto eylemlerinde de buna benzer sahneler yaşandı. Ağustos 2000’de Philadelphia’daki Ulusal Cumhuriyetçi Konvansiyon’a karşı düzenlenen gösteriler sırasında, Ruckus Society’nin kurucularından John Sellers’in tahliyesi için 1 milyon dolarlık kefalet ücreti istendi. Bundan iki ay önce de politik tiyatro grubu Sanat ve Devrim’in kurucularından David Solnit, bu kez Ontario, Windsor’da Amerikan Devletler Organizasyonu’nun bir toplantısı sırasında, daha protestolar başlamadan tutuklandı.

Protestocu ‘liderler’in sistematik olarak hedef alınması, bu yeni hareketteki geleneksel hiyerarşilere yönelik derin kuşkuyu ortaya koyuyor. Tam bir “lider” görüntüsüne en yakın kişi olarak da, gerçek kimliğini gizleyerek yüzünü bir maskeyle örten Chiapas dağlarındaki Subcomandate Marcos ortaya çıkıyor. Aslında liderliğe karşı olan Marcos, siyah maskesinin bir ayna olduğunu böylece “Marcos’un San Francisco’da bir gay, Güney Afrika’da bir siyah, Avrupa’da bir Asyalı, San Ysidro’da bir Chicano, İspanya’da anarşist, İsrail’de Filistinli, San Cristobal sokaklarında Mayalı bir Kızılderili, Almanya’da bir Yahudi, Polonya’da bir çingene, Quebec’te bir Mohawk, Bosna’da bir barışçı, metroda gece saat 10.00’da yalnız bir kadın, topraksız bir köylü, varoşlarda bir çete üyesi, işsiz kalmış bir işçi, mutsuz bir öğrenci ve tabii ki, dağlarda bir Zapatista olduğunu söylüyor.”[4]

Kısacası o bizleriz: Bizler lideriz ve bekleniyoruz. Hiyerarşilere yönelik bu eleştiri de karizmatik liderliğin ötesine uzanıyor. Şirketleri hedef alan protestolara katılanların büyük bir bölümü tüm ideolojileri bir çatı altında toparlayan ideolojilere, siyasi partilere yani gücü merkezileştirip hareketin çeşitli bölümlerini birbirine bağlı hücrelerde toplayacak herhangi bir gruba kuşkuyla yaklaşıyor.

Başka bir deyişle, Dünya Sosyal Forumu’ndaki entelektüeller ve organizatörler sokaktaki insanların görüşlerini etkileyebilirler ancak sokak hareketinde başı çekecek güce ve hatta mekanizmalara sahip değiller. Bu şekilsiz atmosferde, Dünya Sosyal Forumu’nda ele alınan fikirler ve planların tam anlamıyla konuyla ilgisiz olduğu söylenemez ancak beklendildiği kadar da önemli olmadığını belirtmek gerekir. Tartışmalar, global çapta şirket karşıtı ağların –web siteleri, sivil toplum örgütlerinin manifestoları, akademik tezler, video görüntüleri– her an ve her gün üretip tükettiği bilgi sarmalı içinde uçuşup, sağa sola savrulmaya mahkumdular.

Daha geleneksel anti-kapitalist politikaların kopyalarını araştırma, net bir yapının noksanlığı şirket karşıtı hareketleri heyecansız kılıyor. Kuşkusuz, bu insanlar o kadar dağınık bir görüntü sergiliyorlar ki, kendilerini örgütlemeyi önerenlere olumlu bir yanıt bile veremiyorlar. Protestolar söz konusu olduğunda, tabii ki çok kararlı davranıyorlar ama bunların tümü MTV’yle beslenen eylemciler; yani dağınık, çizgisi ve belli bir odak noktası olmayan kişiler olarak görülüyorlar.

Ancak belki de her şey bu derece basit değil. Belki de Seattle’dan Quebec’e yayılan protestolar odaklanmamış gözüküyorlar çünkü belli bir harekete bağlı gösteri olmaktan çok her biri belli bir uluslararası kuruluşu (örn.: Nike), belli bir sanayiyi (örn.: ziraat endüstrisi) ya da yeni bir ticari girişimi (örn: Amerika Serbest Ticaret Bölgesi) hedef alan ya da yerli halkların haklarını savunan (Zapatistalar gibi) çeşitli küçük grupların birbirine yakınlaştığı bir yapı sergiliyorlar.

Biraz daha yakından baktığınızda bu küçük, belli bir hedefe odaklanan eylemlerin aslında aynı güce, belki de, 1 Ocak 1994’te (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın yasalaştığı gün) ayaklanma başlatan Zapatista Ulusal Kurtuluş Örgütü’nün en iyi şekilde çerçevesini çizdiği güce karşı mücadele ettiği apaçık şekilde ortaya çıkıyor. Zapatistalar’ın stratejik zaferi, Chiapas’ta olan bitenlerin dar kapsamlı “etnik” ya da “yerel” bir mücadele olmayıp evrensel bir nitelik taşımasından kaynaklanıyordu. Bunu da, Meksika devletini değil “neoliberalizm”i düşman olarak tanımladıkları için başardılar. Zapatistalar, Chiapas’taki yoksulluk ve umutsuzluğun, sömürgecilikle başlayan ve tüm dünyada halen olan bitenlerin sadece daha gelişmiş bir şekli olduğunda ısrar ettiler. Onların 500 yıllık kavgası da Chiapas’ın yerli halkına artık politik arenada öncü bir rol veriyor. Marcos bildirilerinde, toprakları ve çalışmalarıyla refahı yakalayabilecekken bizzat refahın yoksunluğa ittiği çok fazla sayıdaki insana dikkat çekiyor. “Dünyadaki yeni paylaşım ‘azınlıkları’ dışlıyor. Yerli halklar, gençler, kadınlar, homoseksüeller, lezbiyenler, beyaz olmayanlar, göçmenler, işçiler, köylüler; kısacası dünyanın temelini oluşturan bu çoğunluk iktidar tarafından bir kenara atılmış durumda. Dünyadaki paylaşım çoğunluğu dışlıyor.” [5]

Neoliberalizmin ortak hedef olması dışında, yerel düzeyde katılımcı demokrasinin –sendikalar, komşu ülkeler, çiftlikler, kasabalar, anarşist kolektifler ya da yerli halkların kendi hükümetleri aracılığıyla– bulunduğu yerler de seçeneklerin oluşturulacağı alanlardır. Ortak tema, self-determinasyon ve çeşitliliktir; bu çeşitliliğe kültürel çeşitlilik, biyolojik çeşitlilik ve de politik çeşitlilik dahildir. Zapatistalar bu hareketi tek bir “hayır” ve sayısız “evet” hareketi olarak adlandırırken, bu tanımlama da tek bir hareketin kesinlikle söz konusu olmadığını ve bu tür önermelere de meydan okumaya kararlı olunduğunu gösteriyor.[6]

Tek bir hareket olmaktan çok, “hotlink”lerin internet üzerinde web sitelerini birbirlerine bağlamaları gibi iç içe geçmiş binlerce hareketten oluşan bir ağ ortaya çıkıyor. Bu benzetme rastlantısal olmayıp politik örgütlenmenin yapısını anlamada anahtar rol üstleniyor. Kısa süre önceki kitlesel protestoların internet olmadan mümkün olamayacağı pek çok kişi tarafından gözlemlenmiş olsa da, bu kampanyaları kolaylaştıran iletişim teknolojisinin hareketi nasıl şekillendirdiği çok fazla abartılıyor.

Internet sayesinde, eylemlerde bürokrasi ve hiyerarşi asgari düzeye indirilmiş bulunuyor; zoraki uzlaşma ve uzun bir çalışmanın ürünü olan manifestolar arka plana itilirken bunun yerine istikrarlı, gevşek yapılı ve bazen zorunlu bilgi paylaşımına dayanan bir kültür benimseniyor.

Medya, Quebec’teki olayları, biri ‘barışçı’ bir sendika yürüyüşü diğeri ise “şiddet içeren” anarşist bir ayaklanma olan iki protesto hareketi olarak tanımlasa da, gerçekte haftasonunda yüzlerce gösteri yapıldı. Bunlardan biri de, Montreal’den bir anne ve kızı tarafından düzenlendi. Bir başka eylem, Edmonton’dan bir grup öğrencinin eseriydi. Bir diğeri de, kendi sağlık klüpleri dışında hiçbir şeyin üyesi olmayan Toronto’dan üç arkadaş tarafından organize edildi. Hatta bir kafeden birkaç garsonun düzenlediği eyleme bile tanık olundu. Tabii, Quebec’te iyi örgütlenmiş gruplar da vardı: Otobüsleriyle gelen sendikalar pankartlara ve kendileri için ayrılmış bir alana sahiptiler. Ancak günlerce, sokaklarda bir arkadaşına “hadi Quebec’e gidelim” diyen insanlara ve “hadi sokağa çıkalım” diyen Quebec’lilere de rastlandı.

Seattle’daki olaylardan dört yıl önce Auckland, Vancouver, Manila, Birmingham, Londra, Cenevre, Kuala Lumpur ve Köln’de düzenlenen WTO, G-7 ve Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği zirvelerinde de bu tür eylemler gerçekleştirilmişti. Tüm bu eylemlerden de organik, merkezileşmemiş, internet aracılığıyla birbirine bağlanmış bir yapıyı yansıtan bir eylemci modeli ortaya çıkıyor. İşin ilginç tarafı, Washington kökenli araştırma merkezi TeleGeography, güneş sisteminin haritasını çıkarır gibi internet sitesinin inşa işini üstlendi. TeleGeography geçen yıl internetin dev bir web değil “göbek ve çubuklar”dan oluşan bir ağ olduğunu açıkladı.[7] Göbek, eylemin merkezlerini, çubuklar ise özerk ancak birbiriyle ilintili olan diğer merkezlerle bağlantıları betimliyor.

Bu tanımlar da küreselleşme karşıtı eylemleri çok iyi açıklıyor. Birbirine yakın bu kitlesel protestolar yüzlerce, belki de binlerce özerk bağlantıdan oluşan eylem merkezleridir. Protestolar sırasında, çubuklar, sayıları iki ila yirmi arasında değişen, her birinin kendilerini düzenli “çubuklar konseyi” toplantılarında temsil edeceği bir sözcüyü seçtiği “ilgi grupları”dır. Bazı gösterilerde, eylemciler bezden bir web taşırlar. Toplantı zamanı geldiğinde bu web’i yere serip, “web üzerindeki tüm çubukları” göreve çağırırlar ve sokakta bir toplantı odası yapısı oluşur.

İlgi grupları eylemlerini gevşek bir biçimde koordine ederler ve bazı eylemlerde de, şiddet içermeyen bir dizi ilke benimserler (ya da en azından önceden şiddet içermeyeceği planlanan bir protesto sırasında şiddete başvurarak birbirlerinin hayatını tehlikeye atmamak için anlaşırlar). Bunun dışında, ilgi grupları, lider ve kukla efendi arayışında olanların hiçbir şekilde anlayamayacağı koordine bir desantralizasyon modeli olan, kendi stratejik kararlarını alacak güce sahip ayrı ayrı birimler şeklinde çalışırlar. Örneğin, Quebec’teki Serbest Ticaret Anlaşması’na karşı düzenlenen gösteriler öncesindeki çubuklar konseyi toplantılarında, Jaggi Singh sadece işleri kolaylaştırıcı bir rol oynadı; bir grup yürüyüş kolu oluşturmayı, bir başkası güvenlik barikatlarını tuvalet kağıdıyla sarmayı, bir başkası kağıttan yüzlerce uçak yapıp fırlatmayı, Harvard’dan bir grup öğrenci de Foucault’nun kitabını polise okumayı önerirken, Singh tüm bu ayrı ayrı planlanan eylemleri not etti. Daha radikal planları olanlar ise sessizce bekleyip sadece kendi ilgi grupları içerisinde bir araya geldiler.  

Alanda ise birbiriyle yakınlaşan bu küçük çaplı protestoların sonuçları ya ürkütücü derecede kaotik ya şiirsel ya da her iki durumun gözlemlendiği bir yapı içermektedir. Küçük eylemci grupları birleşik bir cephe sergilemek yerine hedeflerine tüm yönlerden saldırırlar. Bunlar gelişmiş ulusal ya da uluslararası bürokrasiler oluşturmaktan çok geçici yapılar üretirler: Boş binalar ‘buluşma mekanları’na dönüştürülür ve bağımsız medya örgütlenmeleri de eylemciler için doğaçlama haber merkezleri oluşturur. Bu gösterilerin gerisindeki kısa süreli koalisyonlar genellikle eylemin planlandığı tarihle anılır –18 Ocak, 30 Kasım, 16 Nisan, 11 Eylül, 26 Eylül gibi– ve tarih geçtiğinde de arkada herhangi bir iz bırakmadan bir web sitesinde arşivlenir.

Göbek ve çubuk modeli protestolarda yararlanılan bir taktikten öteye geçen bir anlam taşımaktadır; protestolar, Küresel Değiş Tokuş Hareketinden Kevin Danaher’in deyişiyle bizzat ‘koalisyonların koalisyonu’ndan oluşur. Her bir şirket karşıtı kampanya sivil toplum kuruluşları, sendikalar, öğrenciler ve anarşistler başta olmak üzere pek çok gruptan meydana gelir. Bunlar Dünya Bankası’nın son ihlallerini gözler önüne sermekten, Shell’i faks ve e-mail bombardımanına tutmaya ve Nike’ın ürünlerini protesto eden broşürler dağıtmaya kadar bir dizi eylem için internetten, düzenli uluslararası konferanslardan ve yüz yüze toplantılardan yararlanırlar. Bu gruplar otonomdur ancak uluslararası işbirliği alanında becerikli ve belirledikleri hedeflerinde de sıklıkla yıkıcıdırlar.

Şirket karşıtı hareketin belli bir ‘görüş’ünün olmadığı yönündeki eleştiriler bu kampanyaların içeriğine bakıldığında anlamsız kalıyor. Sıradan bir gözlemciye göre, Seattle, Washington, Prag ve Quebec’teki kitlesel protestolar amaçları ve sloganlarıyla şikayetlerin dile getirildiği renkli gösterilerdir. Ancak insanlar bu geniş kapsamlı güç gösterilerinde uyum bulmaya çalışırken, dışarıya dönük eylemlerle hareketin kendisini karıştırıyor olabilirler; bu durum, tek tek ağaçlara bakarken ormanı görememe şeklinde açıklanabilir. Bu hareket çubukları temsil eder ve çubuklarda da bir bakış açısının olmadığı söylenemez.

Örneğin, Nike’ı hedef alan hareketin katılımcısı bir öğrenci sadece şirketleri ve kampüs yöneticilerini eleştirmekten hemen vazgeçip belli alternatif davranış tarzları geliştirmeye ve İşçi Hakları Konsorsiyumu adı altında bir tür alternatif denetleme kurumu oluşturmaya soyundu. Daha da önemlisi, kampüsteki emek eylemcileri, kampüste çalışan catering personelini ve kafeteryaya yiyecek sağlayan göçmen çiftlik işçilerini de faaliyetlerine dahil ederek alanlarını genişlettiler. Genetik yapısı değiştirilmiş besinleri hedef alan hareket de, ilk önce bu tür gıda maddelerinin İngiltere’deki marketlerin raflarından indirilmesini, ardından da Avrupa’da bu yiyeceklerin etiketlendirilmesini öngören yasanın çıkarılmasını, Montreal Biyogüvenlik Protokolü’nün hazırlanmasını sağlayarak pek çok zafer elde etti. Bu arada, Dünya Bankası ve IMF’nin ihraç ettiği kalkınma modellerinin muhalifleri de toplum odaklı kalkınma modelleri, borç silme ve telafi, ayrıca kendi kendini yönetme ilkeleriyle ilgili kitap rafllarını dolduracak sayısız kaynak yarattılar.

Petrol ve madencilik endüstrilerinin muhalifleri de, görüşlerini pratiğe dökecek fırsatı ender olarak yakalasalar da temiz enerji ve kaynakların akılcı kullanımıyla ilgili çok sayıda fikre sahipler. Büyük ilaç kuruluşlarını hedef alan ve gittikçe büyüyen hareket de AIDS hastalarının gereken ilaçları nasıl temin edecekleri hakkında çeşitli görüşler sunuyor; bu eylemciler ilaç sektöründe sıkıntı yarattıkları için sık sık ticaret mahkemelerine çıkmak zorunda kalıyor. Aynı şekilde Zapatistalar da, Nafta’ya ‘Ya Basta’ demekten bir adım öteye gidip Meksika’daki radikal demokratik reform hareketinin ön saflarında yer alarak Kurumsal Devrimci Parti’nin 71 yıllık çürümüş rejiminin devrilmesinde önemli bir rol oynadılar ve yerlilerin haklarını Meksika’nın politik gündeminin merkezine yerleştirdiler.

Bu kampanyaların merkezileşmemiş olması uyumsuzluk ve parçalanmanın kaynağı olarak görülmemelidir. Daha çok, daha geniş çaplı bir kültür içindeki değişimlere akılcı ve hatta ustaca bir uyum şeklinde tanımlanabilir. İnsanları geçmişte yapısal ve düzgün kurumlar içerisinde örgütleyen sendikalar, dinler ve siyasi partiler ise inişe geçmiş durumdalar. Binlerce kişiyi sokaklara döken ise bir sezgi, bir dürtü, belki de kendisinden daha geniş bir şeyin parçası olma arzusudur. Bu ağ dışında başka bir şey herkesi kapsayabilir mi?

Hareketin yapısı aynı zamanda, 1992 yılındaki Rio Zirvesi’nden beri güç ve önem kazanmaya başlayan sivil toplum kuruluşlarındaki patlamanın ürünüdür. Şirket karşıtı eylemlere katılan o kadar çok sivil toplum kuruluşu var ki herhalde yalnızca göbek ve çubuk modeli tüm bu çeşitli biçemlere, taktik ve amaçlara uyum sağlayabilir. Internet gibi sivil toplum kuruluşları ve ilgi gruplarının ağları da sınırsız genişleyebilen sistemlerdir. Eylemci bu 30 bini aşkın sivil toplum kuruluşu ya da binlerce ilgi grubundan herhangi birine tam olarak uymadığını düşünüyorsa kendi bağlantılarını oluşturmak için harekete geçebilir.

Bazılarına göre bu tür bir eyleme çağrı modeli tiksindiricidir. Ancak bu model ister beğenilsin ister beğenilmesin, en önemli gücü, hedef aldığı kurum ve kuruluşların örgütlenme ilkelerinden çok farklı olmasıyla, yani kurumsal odaklanmaya şaşkınlık yaratan bir parçalanmayla, merkezileşmeye kendine özgü bir yer belirlemeyle, iktidar birliğine radikal bir güç dağılımıyla yanıt vermesinden kaynaklanıyor.

Bu stratejiyi en iyi uygulayanlar ise Zapatistalar oldu. Bunlar yayımladıkları ilk bildirinin ardından kendilerini dar bir alana hapsetmek yerine kapılarını açıp dünyaya ‘gelin mücadelemizi gözlemleyin ve düzenleyin’ dediler [8]. Ayaklanmanın ardından yazın Zapatistalar ormanda, çoğunluğu Meksika’dan gelen 6 bin kişinin katıldığı Ulusal Demokratik Konvansiyon’a ev sahipliği yaptılar. 1996 yılında da İnsanlık için ve Neo-Liberalizm’e Karşı İlk Encuentro’yu (Mücadele) düzenlediler. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelenlere katılmak üzere 3 bin eylemci Chiapas’a gitti. Çoğu gayrıresmi olan bu ağlar Zapatistalar’ın mücadelesinin dizginlenmesini olanaksız hale getirdi.

Ulusötesi Kaynak ve Eylem Merkezi’nden Joshua Karliner bu web’i andıran sistemi ‘küreselleşmeye kasti olmayan başarılı bir yanıt’ şeklinde tanımlıyor. Kasti olmadığı için de hala bu hareket biçimini adlandırabilen bir sözcük dağarcığına sahip değiliz ve belki de bu nedenle boşluğu dolduracak eğlenceli bir metafor endüstrisi ortaya çıktı. Örneğin ben ‘göbek ve çubuklar’ terimini kullanırken Kanadalılar Konseyi’nden Maude Barlow şöyle diyor: ‘Bizler kaya parçalarına karşıyız. Bunu kaldıramayız ve bu nedenle de altından, yanından ya da üstünden geçmeye çalışıyoruz.’ İngiltere’den Sokakları Talep Edin Hareketinin kurucularından İngiliz John Jordan da görüşünü şu sözlerle açıklıyor: ‘Ulusötesi eylemler dev tankerlere benzerler; bizler ise balıkçı teknesiyiz. Bundan dolayı çok çabuk yanıt verebiliriz ama onlar bunu yapamaz.’ ABD merkezli Özgür Burma Koalisyonu, en güçlü çokuluslu eylemleri birbirine bağlayabilecek bir ‘örümcek ağı’ndan söz ediyor.

Hemen hemen tüm küresel çaplı protestolarda bu stratejisizlik en donanımlı güvenlik güçlerinin çabalarını bile boşa çıkarıyor; bu taktik Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) Seattle’daki açılışını geciktirmekle kalmadı aynı zamanda benzer bir strateji kapsamında, Prag’da Dünya Bankası/IMF toplantıları sırasında protestocular ‘pembe peri’ giysileri giyerek konferansın düzenlendiği merkezin duvarları üzerinde dans ettiler; Quebec’te de Amerika ülkeleri zirvesinde güvenlik barikatlarının büyük bir bölümü aşağı indirildi. Washington DC’nin emniyet müdürü, Dünya Bankası’na yönelik protestoların ikinci gününde, biraz da 1876 yılında Sioux’nun kurnaz taktiklerini anlatan General Custer gibi, güvenlik görevlileri açısından ağın neye benzediğini şöyle açıklıyor: ‘Bunların ne kadar iyi örgütlenmiş olduklarını, kaç farklı yoldan gelebileceklerini gerçekten takdir etmek için bu deneyime sahip olmalısınız.‘[9] Zapatistalar’ın ayaklanmasıyla ilgili ABD askeri raporu da bu ‘ağ savaşları’yla ilgili en kapsamlı gözlemi sunuyor. RAND tarafından ortaya konulan bir araştırmaya göre, Zapatistalar internet, mücadele deklarasyonları ve küresel sivil toplum ağı sayesinde ‘pirelerin savaşı’nı ‘böcek sürülerinin savaşı’na dönüştürdü.[10] Yine araştırmacılara göre, böcek sürüsünün savaşının en önemli meydan okuması ‘merkezi bir liderliğe ya da komuta yapısına sahip olmamasıdır; çok başlıdır ve bu da başını yok etmeyi engellemektedir.’[11]

Tabii ki bu çok başlı sistemin zayıf noktaları da var; nitekim Dünya Bankası/IMF protestoları sırasında da tüm bu noksanlıklar sokaklarda görülebildi. En büyük protestonun gerçekleştirildiği 16 Nisan’da öğle saatlerinde, Dünya Bankası ve IMF’nin merkez binalarını çevreleyen yolların kavşaklarını bloke etmeye çalışan ilgi grupları için bir çubuk konseyi toplantısı düzenlendi. Bu kavşaklar sabahın 6’sından beri bloke edilmiş durumdaydı; ancak protestocular toplantılara katılan delegasyonların sabah 5’ten önce polis barikatlarına geçtiklerini öğrendiler.

Bu yeni bilgi ışığında, sözcülerin büyük bir bölümü kavşaklardan vazgeçip Ellipse’teki resmi yürüyüşe katılma zamanının geldiğini anladı. Ancak herkesin aynı fikirde olmaması sorun yarattı: İlgi gruplarının bazıları, toplantı salonuna doğru ilerleyen delegeleri engelleyip engelleyemeyeceklerini denemek istediler. Bu durumda konseyde varılan uzlaşma uyarınca Kevin Danaher megafonu eline alıp şöyle dedi: ‘Tamam herkes beni dinlesin; her kavşaktaki grubun özerkliği var. Yerinde kalıp blokajı sürdürmek isteyen grup kalabilir. İsteyen de Ellipse’e gelebilir. Karar size kalmış.’ Bu tavır son derece adil ve demokratik olsa da, anlamsız olmak gibi bir sorun yaratıyordu.

Erişim noktalarındaki barikatların kaldırılması koordine bir hareketti. Eğer bazı kavşaklar açılır diğerlerindeki engelleme sürerse toplantıdan çıkan delegeler soldan değil de sağ taraftan geçip çıkış bulabilirlerdi. İşte tam da böyle oldu. Protestocu grupların bazıları yürüyüşe katılıp diğerlerinin yerlerinde kalmasını izlerken, bu olgunlaşmamış eylemci ağının zayıf ve güçlü noktaları birden bana olası bir metafor gibi gözüktü. Kuşkusuz internet üzerinde egemen olan haberleşme kültürü sentez olarak değil de hız ve hacim bakımından daha iyidir. On binlerce kişinin ellerindeki pankartlarla aynı sokak köşesinde buluşmasına olanak tanımasına rağmen barikatlara giden insanlara ya da barikatlardan ayrıldıktan sonra gerçekten ne istedikleri konusunda uzlaşmalarına yardımcı olamıyor. Belki de, aşağı indirilmiş McDonald’s camlarından dev kuklalara kadar bu protestolarda belli bir tekrarlama özelliği gözlendiği için eylemler McProtesto izlenimi uyandırabilir. Internet bunu olanaklı kıldıysa da, eylemlerin daha derin bir aşamaya getirilmesine yardımcı olamadı.

Bu ve benzeri nedenlerden dolayı harekete katılanlardan büyük bir bölümü ‘zirve danslarını’ sert bir biçimde eleştiriyor ve genel olarak kitlesel protestolar arasında daha yapısal bir özellik oluşturulması gerektiğine inanıyorlar. Açıkçası bu gösterilerden çok fazla şey umuluyor: Örneğin, Washington’daki protestoyu düzenleyenler 30 milyar dolarlık iki ulusötesi kuruluşu ‘alaşağı edebilecekleri’ni ilan ederken aynı zamanda borsadan geçinen insanlara neo-liberal ekonomilerin hileleriyle ilgili sofistike görüşler iletmeye çalıştılar. Ancak bunu yapamazlardı; hiçbir eylem bu söylenenleri tek başına gerçekleştiremezdi ve işler de gittikçe zorlaşıyordu. Seattle’daki doğrudan eylem taktikleri işe yaradı çünkü polis hazırlıksız yakalandı. Şimdi ise polis herkesi e-mail listesine kaydetti ve anarşistlerin gözlem ekipmanlarından su tabancalarına kadar bir dizi oyuncağı almalarını sağlayan kaynaklarını da büyük fonlar olarak olası tehditler şeklinde değerlendirdi. Daha da önemlisi, Eylül 2000’de Prag’taki protestolar sırasında hareket ne kadar desantralize olursa olsun, insanların günlük yaşamlarını engelleyen gerçeklerden kopuk olma gibi ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya kalmıştı.

Şimdi sorulması gereken soru şudur: Daha fazla yapı gerekiyorsa bu yapı nasıl olmalıdır? Dünya yönetimini demokratik hale getirecek uluslararası politik bir parti mi? Yeni ulusal partiler mi? Yoksa her birinin katılımcı demokrasiyi getirmeyi taahhüt ettiği şehir ve kasaba konseyleri ağı mı? Bu yapı seçim politikasının dışında kalıp sadece devlete karşı bir güç oluşturma üzerinde mi odaklanmalı? Bu sorular taktiksel olmaktan da öte, stratejik ve çoğu zaman da felsefidir.

Temelde bu soruların hepsi, adına küreselleşme denilen bu en kaygan terimi nasıl tanımladıklarına bağlı. Küreselleşmeyle ilgili sorun sadece, doğru bir fikrin yanlış ellere geçtiği; WTO gibi uluslararası kuruluşların daha demokrat ve sorumlu hale getirilmesi, çevreyi koruyan katı kuralların uygulanması, mali işlemlerin vergilendirilmesi ve çalışma standartlarının iyileştirilmesi halinde durumun düzelebileceği midir? Ya da küreselleşme özünde, iktidarın ve karar mekanizmasının, alınan kararların etkilerinin hissedildiği yerlerden çok çok uzaklarda bulunduğu katılımcı demokrasinin bir krizi; katılımcı demokrasi de aslında ulusal güçleri WTO ve IMF’ye teslim eden politikacılara birkaç yılda bir oy verilmesi midir? Yoksa bu hareket, kendi kurallarına uygun daha insani bir küreselleşme mi egemen kılmaya çalışıyor ya da Mchükümetin neo-liberal reçetesi gibi tek tip bir ideolojiye ve merkezileşmeye mi karşı çıkıyor?

Masaya oturup bu sorular hakkında konuşulması gerektiği konusunda herkes uzlaşsa da, bu noktada da sorular ortaya çıkıyor: Kimin masasına oturulacak? Ve kim karar verecek? 10 bin delegeyi bir araya getiren Dünya Sosyal Forumu bu süreci uygulamaya koymak için en iddialı yerdi. Ancak bunlardan çok azı beklentilerinin ne olduğunu biliyordu: Bir BM modeli mi? Bir parlamento örneği mi? Parti mi? Forumun örgütlenme yapısı o kadar şeffaflıktan uzaktı ki kararların nasıl alındığını bilmek ya da bu kararları sorgulamak hemen hemen olanaksızdı. Açık oturumlar yoktu ve gelecekteki olayların yapısı için oy verme fırsatı da verilmemişti.

Forum protestolara bir tür mola şeklinde ilan edilse de, toplantıların üçüncü gününde delegeler en iyi yapabildikleri şeye kalkıştılar: Yani protesto ettiler. Pek çok yürüyüş ve gösteri düzenlendi. Forumu düzenleyenler reformculuktan cinsel ayrımcılığa kadar –Afrika kıtasını da unutmayalım– bir dizi sorunun sorumluluğuyla karşı karşıya kaldılar. Anti-Kapitalist Gençlik Hareketinin katılımcıları, doğrudan eylemin hareketi yaratmadaki önemli rolünün göz ardı edildiği suçlamasını yöneltti. Manifestolarında konferansı, daha bölücü bir sınıf tartışmasından kaçınmak için demokrasinin tatsız dilini kullanma ‘kurnazlığı’na başvurmakla suçladılar. İşçi Partisi’nden kopmuş bir fraksiyon olan PSTU, sık sık kesilen konuşmalarında yüksek sesle ‘Kapitalizmi yıkmadığınız ve sosyalizmi kurmadığınız sürece başka bir dünya mümkün değildir’ şarkısını söyleyerek (Portekizcede kulağa daha hoş geliyor!) başka bir dünya kurulması olasılığından söz etti.

Bu eleştirilerden bazıları haksızdı. Forumda sayısız görüş dile getirildi ve bu fikir çeşitliliği karşısında da kargaşalar kaçınılmazdı. Ancak eleştirilerden pek çoğu da haklıydı ve bir haftalık konferansın sınırlarını fazlasıyla aşan anlamları vardı. Bu eylemlerde kararlar nasıl alınıyor? Anarşistlerin cephesinde, radikal desantralizasyonla ilgili tüm konuşmalar, eylemcileri birbirlerine bağlayan bilgisayar ağlarının kime ait olduğu ve kim tarafından denetlendiğine dayanan gerçek bir hiyerarşiyi çoğu kez gizliyor; nitekim Tao Communications anarşist bilgisayar ağının kurucularından Jesse Hirsh bunu ‘kendine özgü özel demokrasi’ olarak tanımlıyor. Sivil toplum örgütlenmelerinde de, eylemciler göz yaşartıcı bomba ve su sıkılarak dizginlenmeye çalışılırken Davos’ta ya da Quebec’te hangi ‘sivil toplum temsilcilerinin’ barikatları aşacağına kim karar veriyor? Protestoyu düzenleyenler arasında bu görüşmelere katılma konusunda herhangi bir uzlaşma görülmüyor; üstelik bu kararları alacak gerçek bir temsilcilik kurumu da oluşturulmuş değil; ne eylemci delegasyonuna kabul edilebilir üyeleri seçecek bir mekanizma ne de eyleme katılmanın getireceği yararların nasıl hesaplanacağını belirleyen, üzerinde anlaşmaya varılmış amaçlar söz konusu.

Yeni WTO müzakereleri ve süregelen Amerika Serbest Ticaret Bölgesi görüşmeleri göz önüne alındığında bu soruların ivedilikle yanıtlanması gerekiyor. Amacımız uluslararası anlaşmalarda emek ve çevreyle ilgili ‘sosyal maddeler’ koydurtmak ya da gıda güvenliği ve tarım gibi her konu için belirlenen paragrafları tamamen sildirtmek mi, yoksa bu anlaşmaların bütünüyle ortadan kalkması için mücadele mi etmek?

Strateji ve uygulamayla ilgili ciddi tartışmalar var ancak asıl gücünü çevikliğinden alan bir hareketi başarısızlığa uğratmadan bu tartışmaların nasıl yürütüleceğini kestirmek de oldukça zor. Sorunun bir bölümü yapısal. Anarşistlerin büyük bir bölümünün radikal örgütlenme, doğrudan demokrasi, şeffaflık ve toplumların kendi kendini yönetmesi konusundaki çabaları erişilemeyecek politik idealler olmayıp, örgütlerini yöneten temel ilkeler olarak ortaya çıkıyor. Anarşistler uygulama konusunda fanatik bir tavır sergileseler de hareketi yapılandırma ve merkezileştirme girişimlerine karşı çıkıyorlar. Oysa sivil toplum örgütlenmeleri teoride anarşistlerin demokrasiyle ilgili görüşlerini paylaşsalar da geleneksel hiyerarşik yapılar şeklinde örgütleniyorlar. Karizmatik liderler ve yönetim kurulları tarafından idare edilirken, üyeleri de onlara para gönderip kenarda alkış tutuyor. Hareketin Kuzey Amerika’da başı çeken danışmanlarından Küreselleşmeyle İlgili Uluslararası Forum, karar mekanizmasında şeffaf olmayıp çok fazla sayıdaki üyesine sorumluluk vermekten kaçınıyor. Aynı şekilde, siyasi parti ve sendika gibi geleneksel üyeliğe dayanan yapıların bu yaygın eylemci ağındaki rolleri de asgari düzeye indirgenmiş bulunuyor.

Belki de Porto Alegre’den alınan asıl ders, demokrasinin ve sorumluluğun ilk önce, yerel topluluklar, koalisyonlar ve bireysel örgütlenmeler gibi daha denetlenebilir düzeyde işlerlik kazanması daha sonra da bunun genişletilmesi gerekliliğidir. Bu temel olmadan, çok değişik kültürlerden gelen 10 bin eylemcinin tümünün bir odaya tıkıştırılmasıyla çok tatmin edici demokratik bir süreç başlatılamaz.

En büyük taktik gücünü sivrisinek kümelerine benzeyen bir modeli benimsemesinden elde eden bu harekette, Subcomandate Marcos gibi maskesi, iki gözü ve bir piposu olan bir lidere sahip olma eğiliminin ortaya çıkması gerekiyor. Marcos’un hayat hikayesinde de, liderliğe hava atan bir kararlılıkla değil, bir dizi deney ve politik belirsizlikten geçerek gelen bir insan görüyoruz. Marcos’un gerçek kimliğiyle ilgili kesin bilgiler olmasa da onun hakkında sıkça anlatılan bir efsaneye göre kendisi kentli Marksist bir entelektüel ve eylemciyken devlet tarafından arandığı için şehirlerde güvenliği tehdit altına girer. Bu koşullarda da, devrimci retorik ve kararlılığın damgasını vurduğu Meksika’nın güneyindeki Chiapas dağlarına kaçarak buradaki yoksul yerli halkı burjuvaziye karşı savaşan silahlı proleter devrim davasına hazırlamak amacıyla çalışır. Marcos dünyanın tüm işçilerinin birleşmesi gerektiğini söyler ancak Mayalar ona sıcak bakmaz. Maya halkı ona işçi olmadıkları, ayrıca toprağın da mülk değil toplumlarının kalbi olduğu mesajını iletir. Marksist bir misyoner olarak başarısızlığa uğrayan Marcos kendisini Maya kültürü içinde bulur. Ne kadar çok öğrenirse de o kadar az şey bildiğinin farkına varır.

Bu süreçte de yeni bir ordu ortaya çıkar: EZLN kendisini elit bir gerilla grubunun değil yasadışı konseyler ve açık meclisler aracılığıyla toplulukların kontrol ettiği bir yapı olarak tanımlar. Nitekim Marcos da, ‘Ordumuz rezilcesine Kızılderili’ diyerek bu durumu açıklıyor.[12] Bu da kendisinin emir veren bir komutan olmadığını, konseylerin arzusu doğrultusunda hareket eden bir subcommandate kimliği taşıdığını gösteriyor. İlk sözleri de zaten şu oluyor: Benim aracılığımla Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun arzusu konuşuyor.[13]

Zapatista modelinin sadece yerel mücadelelere uygulanabileceğini söylemek ise çok yanlış olur. Şu anda Zapatistalar’la ilgili 45 bin web sitesi bulunması, Marcos’un bildirilerinin 14 dilde yayımlanması, 22 Zapatista kitabının yazılması ve 12 dokümantasyonun hazırlanması, Zapatismo teorisinde Chiapas dağlarının ötesine uzanan bir şeyler olduğunu gösteriyor. Bu da sanırım devrim kavramının tam tanımlanması ve iktidarın gerçekte nerede bulunduğuyla ilintili bir şey. Birkaç yıl öncesine kadar, Zapatistalar’ın başkent Mexico’ya giderek kongrede konuşacaklarını hayal etmek bile olanaksızdı. Maskeli gerillaların (maskeli gerillalar silahlarını evde bırakmış olsalar bile) iktidarın binasına girme olasılığı tek bir şeyin, yani devrimin işareti olabilirdi. Zapatistalar Mart 2001’de Mexico’ya gittiklerinde devleti alaşağı etmek ya da liderlerini devlet başkanı yapmak gibi bir niyete sahip değildiler. Nitekim, sonunda Kongre binasına girdiklerinde Marcos’u dışarıda bıraktılar.

Taleplerinde toprak üzerinde denetim, doğrudan politik temsil, kendi dil ve kültürlerini koruma gibi çeşitli haklar ortaya koyan Zapatistalar yaşamları üzerinde daha az devlet baskısından daha fazla bir şey istemiyorlar. Zapatistaları diğer tipik Marksist gerilla ayaklanmalarından ayıran nokta, amaçlarının denetleme değil, ‘demokrasi, özgürlük ve adalet’in sağlanabileceği otonom bölgeler ele geçirmek ve kurmak olmasıdır. Bu yapı da, toplumları işçi, savaşçı, çiftçi ve öğrenci olarak bölmelere ayırmak yerine toplulukları bir bütün olarak düzenleyip gerçek anlamda ‘sosyal hareketler’ yaratmayı hedefler.

Zapatistalar için bu otonom bölgeleri yaratmak kapitalist ekonomiye son vermek için bir araç değil sistemle çatışmaya yönelik bir zemindir. Marcos talep edilen topraklardan, komünal tarımdan ve özelleştirmeye karşı direnişten yaratılan bu serbest bölgelerin devlete karşı bir güç oluşturacağına inanıyor. Bu örgütlenme modeli tüm Latin Amerika’ya ve dünyaya yayıldı. Bu durumu, İtalya’daki anarşistlerce işgal edilen yerlerde (‘sosyal merkez’ adı altında) ve kullanılmayan çiftlik arazilerini ele geçirerek ‘Ocupar, Resistir, Producir’ (İşgal et, Diren, Üret) sloganıyla tarım, pazar ve okul olarak kullanan Brezilya’daki Topraksız Köylüler Hareketi’nde görebilirsiniz. Aynı görüşler zorunlu olarak, kampuslarında uzun süreli ve militan bir işgal gerçekleştiren Ulusal Otonom Meksika Üniversitesi öğrencileri tarafından da dile getirilmişti. Zapata bir keresinde toprağın işleyene ait olduğunu söylemişti; öğrenciler ise, ‘Üniversitelerin, içinde öğrenim görenlere ait olduğunu söylüyoruz’ diye haykırmışlardı. Kısacası organik olarak, tek bir küresel yönetim yerine, her birinin doğrudan demokrasi üzerinde kurulduğu son derece yerel girişimlerin gitttikçe daha fazla oranda iç içe geçtiği uluslararası bir ağla birbirine bağlandığı bir görüş ortaya çıkıyor.

Eleştirenler protestocuların belli bir bakış açısının olmadığını söylerken bu kişilerin Marksizm, derin ekoloji ya da sosyal anarşi gibi herkesin üzerinde uzlaştığı, kapsayıcı bir devrimci felsefeden yoksun olduklarını ima ediyorlar. Bu kesinlikle doğru ve bunun için de son derece müteşekkiriz. Şu anda, sokaklardaki şirket karşıtı eylemciler, asker kategorisine girmeyi sabırsızlıkla bekleyen potansiyel liderler tarafından kuşatılmış durumdalar. Bir yanda, Seattle ve Washington’da yeni filizlenen enerjiyi kendi sekter ve muhafazakar yapısına dahil etmek için bekleyen Sosyalist İşçi Partisi. Diğer yandan, Oregon, Eugene’de ayaklanmayı ve mülk tahribatını sanayileşmenin çöküşüne ve bir tür avcılık-toplayıcılık ütopyası olan ‘anarko-primitivizm’e geri dönüşün ilk adımı olarak gören John Zerzan...

İşte bu genç hareketin ağırlığı da, tüm bu girişimleri ve herkesin cömertçe ortaya koyduğu manifestoyu reddedip, direnişini bir ileri aşamaya taşımak için kabul edilebilir demokratik, katılımcı bir süreci benimsemesinden kaynaklanıyor. 10 maddelik bir plan mı gündeme gelecek? Yoksa yeni bir politik doktrin mi? Belki de ikisi de olmayacak. Belki de göbek ve çubukların kaotik ağından ütopik bir yeni dünyanın taslağı değil de çeşitli dünyaların, Zapatistalar’ın dediği gibi ‘pek çok dünyayı barındıran bir dünya’[14] planı ortaya çıkacak. Belki de bu hareketlerin hareketi neoliberalizmin önde gelen taraftarlarıyla karşı karşıya gelmek yerine onları her yönden kuşatacak.

 
 


[1] Gönderme yapılmadığında yazıdaki alıntılar ve bilgiler kişisel gözlemlere ya da iletişime dayanmaktadır.

[2] Newsweek, 13 Aralık 1999, s.36.

[3] Mark Steyn, ‘Zealots’ Only Concrete Argument: They Grasp Their Projectiles; Less So Their Principles’, (‘Zealots’un Tek Somut Argümanı: İlkelerinden Çok Mermilerine Sahip Çıkıyorlar’, National Post, 23 Nisan 2001.

[4] Robert Collier’de Subcomandate Marcos’un sözleri, ‘Commander Marcos Identifies With All’, (Komutan Marcos Kendisini Herkesle Özdeşleştiriyor), San Francisco Chronicle, 13 Haziran 1994.

[5] Subcomandante Marcos, First Declaration Of La Realidad For Humanity Against Neoliberalism, by the Clandestine Indigenous Revolutionary Committee General Command of the Zapatista Army of National Liberation, (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu Yasadışı Yerli Devrimci Komitesi Genel Merkezi’nin La Realidad Neoliberalizme Karşı İnsanlık İçin Birinci Deklarasyonu) Mexico, Ocak 1996. (İnternet adresi: http://www.ezln.org/documentos/1996/19960130.en.htm.)

[6] Subcomandante Insurgente Marcos in Juana Ponce de Leon, ed., Our Word Is Our Weapon (Sözümüz Silahımızdır), Toronto: Seven Stories Press, 2001.

[7] TeleGeography Inc, Hubs and Spokes: A TeleGeography Internet Reader (Göbekler ve Bağlantılar: Bir TeleGeography İnternet Okuru), Washington, D.C: TeleGeography, 2000, s. 9.

[8] Subcomandante Marcos, EZLN’s Declaration of War: Today We Say Enough Is Enough (Ya Basta!) (EZLN’nin Savaş Deklarasyonu: Artık Yetti Be Diyoruz (Ya Basta)), EZLN Genel Merkezi, 1993.

[9] Charles H. Ramsey bir basın toplantısı sırasında, Washington, DC, 17 Nisan 2000. Bob Dart ve Alec Schultz Ramsey’e ‘çok iyi organize olduklarının‘ konuşulduğunu aktarıyorlar. (‘Protests Shut Parts of Capital: Meetings Go On; Bankers Vow Reform’ / Protestolar Başkenti Kısmen Bloke Etti; Toplantılar Sürüyor; Bankacılar Reform Sözü Verdi, The Palm Beach Post, 17 Nisan 2000).

[10] David F. Ronfeldt, John Arquilla, Graham E. Fuller, Melissa Fuller, The Zapatista Social Netwar in Mexico, (Meksika’da Zapatistaların Sosyal ‘Net’ Savaşı), Los Angeles: Rand, 1998, s. 50.

[11] Ibid., s. 119.

[12] Marcos in Ponce de Leon, ed., Our Word Is Our Weapon (Sözümüz Silahımızdır).

[13] Ibid.

[14] ‘A world made of many worlds’ (Pek çok dünyadan oluşan bir dünya) alıntısı için, Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun (Subcommandate Marcos tarafından okunmuş) ‘Second Declaration of La Realidad at the closing act of the First Intercontinental Encounter for Humanity and Against Neoliberalism’ (Neoliberalizme Karşı ve İnsanlık İçin Birinci Kıtalararası Mücadele’nin kapanışında İkinci La Realidad Deklarasyonu), Ağustos 1996.

Okunma 14522 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.