Teknoloji ve Sınıflar

Yazan

Mustafa Atmaca

Üretici güçlerin iki temel kaynağından biri doğadan, diğeri toplumdan gelir. Doğa, hammaddeler sunar (madenler, bitkiler, hayvanlar, hava, su vb.). Hammaddelerin üretici güç unsuru olarak direkt kullanımı sınırlıdır. Doğal üretici güç unsurlarının tüketim aracı haline getirilmesi için –kendisi de doğal bir güç olan– insan emeğinin devreye girmesi gerekir. Üretici güç olarak emeğin genel rolü, kolektif değer yaratmadır. Değer ise, sosyal yararlılığı kabul görmüş olan soyut ve toplumsal bir unsurdur.

Değer yaratmayla, gittikçe daha çeşitli ve mükemmel üretim araçları üretilir. Üretim araçlarının geliştirilmesi ve üretimin kolaylaştırılması genel olarak teknolojiyi oluşturur.

Bu yazı kapsamında; teknik ve teknoloji ile üretici güçlerin gelişiminin sınıfsal yapıya etkilerini ele alacağım. Özellikle işçi sınıfının doğuşu, emek gücünün değersizleştirilmesi ve günümüzde sınıfsal yapıdaki önemli değişiklikleri anlatmaya çalışacağım.

Teknoloji her derde deva mı?

Deneme yanılma ve usta çırak ilişkisiyle gelişen teknik, insan toplumlarıyla birlikte varolmuştur. Kapitalist ideoloji teknolojiyi, toplumun kültür vb. değerlerini etkileyen, belirleyen ve değiştiren önemli bir olgu olarak araçsallaştırmıştır. Böylece teknoloji, insan özgürlüğünün yerini alarak insan yeteneklerini zaafa uğrattı. Pek tabiidir ki teknoloji, insanlığın önemli sorunlarına çok büyük katkılar sunmuştur. Ama teknolojinin kendisinin de metalaştırılması, insanlığa sağladığı faydalar yanında büyük sorunlar da yaratmıştır. Yaşama tarzı, çalışma düzeni yanında, kültürel vb. etkinliklerimiz de modern endüstriyel toplumun teknolojik düzeni tarafından yapılandırılıyor. ‘Her türlü teknolojik ilerleme ve gelişme, sorgulanmadan kabul edilmesi gereken bir şeydir’ anlayışı çok yaygın ve etkindir.

Kapitalizmin amentüsü haline gelmiş olan “ilerleme ve kalkınma” ideolojisi çoğunlukla teknoloji ile birlikte sunulur. Ancak, ne tarihsel kayıtlar, ne de teknolojinin toplum içinde üstlenmiş olduğu mevcut rol, teknolojik gelişmeyle ezilenlerin sorunlarının çözümü arasında doğrusal bir ilişki bulunduğunu doğrulamaktadır.

İlk ve Orta Çağda teknik

“Teknoloji” kavramının, kapitalizmin manifaktür üretiminden fabrika türü üretime geçtikten sonraki dönemi için kullanılması genel kabul görmüştür. “Teknik” ise tarım toplumundaki üretim alet ve araçları için kullanılır.

“Nehir medeniyetleri” olarak da anılan tarım toplumlarının varlığı genel olarak ilk ve Orta Çağı kapsar. İnsanın yerleşik yaşama geçişi tarım ve hayvancılığın geliştirilmesi ile başladı. İnsanın biyolojik ihtiyaçları doğada en kolay ulaşılan suyu ve su gücünü kullanmayı gerektirmiştir. Su kullanımıyla ilgili bilgiler Bu dönem tekniğinin en yaygın ürünleri su kullanımıyla ilgili bilgilere dayanır. Kullanılan malzeme daha çok suyla yoğrularak kolay şekil verilebilen ve kurutulduğunda istenilen şekli alabilen kilden kaplardır. Tarihleme açısından, Mezopotamya’da çömlekçilik MÖ 3250 yılları civarında, kaldıraç kullanılarak kuyudan su çekme MÖ 2300’lü yıllarda ortaya çıkmıştır.

İnsanın yerleşik yaşama geçişiyle gelişen bir başka önemli toplumsal olgu ticarettir. Kentlerin, devletin ve sınıflı toplumun doğuşunda ticaretin çok önemli rolü oldu. Zanaatkarlık da genel anlamda kentlerde ortaya çıkmış ve özellikle metallerin keşfi ile daha da gelişmiştir.

Genel olarak toplumsal kümelenme ve yerleşme büyük akarsuların yer aldığı bölgelerde gerçekleşmiştir. (Mısır’da Nil, Mezopotamya’da Fırat ve Dicle, Hindistan‘da İndus ve Çin’de Hoang-Ho nehirleri.) Bu kültürler; metallerin kullanımı, atlı araba, yelkenli gemi gibi taşıma araçları ve sulama tesisleriyle destekli tarımı geliştirdiler. Tarımsal gelişme sonucu, yiyeceklerin biriktirilip depolanarak ihtiyacı olan başkalarına satılması olgusunun getirdiği ticaret, devletin ilk modelini doğurdu. Mezopotamya’da kent devletlerinin üzerinde rahip krallar, Mısır’da ise bir tanrısal kral oluştu. Kent, hem yönetim merkezi hem de dini örgütlenme merkezi idi. Rahipler, tapınak hazinelerini saklıyor ve kentin gereksinimlerini karşılamak üzere çiftçilerce tapınağa sevk edilen tahıl ve benzeri doğal maddeleri koruyorlardı.

Metal ve büyük sulama tesis tekniklerindeki gelişmelerin yanı sıra, Mezopotamya’da özellikle Sümerlerde tekerlekli araba (MÖ 3000’den önce), çömlekçi döner tablası (MÖ 3000’den önce), tuğla üretimi (MÖ 3000’ler), inşaatlarda kiriş kullanımı, kaldıraç yardımıyla yük kaldırma (MÖ 3000’ler), yazı yazmak üzere papirüs (MÖ 4.-3. bin yıl), eşit kollu terazi (MÖ 2600’ler), körük (MÖ 1600’lerde) geliştirilmiştir. (Tez, 1995/4)

Orta Çağ tekniği 10. yüzyıla kadar Batı’da daha çok manastırlardaki zanaatkarlarla sınırlı kaldı ve dini yapıların üretiminde çok büyük başarılar elde etti. Bu anlamda zanaatkarlık ve onun uygulaması olan teknik, imparatorlukların güdüm ve kontrolünde gelişti. Kentlerin gelişimine paralel olarak sivil zanaatkarlık da gelişmeye başladı. Ancak, Orta Çağ tekniğinde, İlk Çağdan beri kullanılan doğa gücü olan sudan başka yaygın bir “teknik ve bilimle” ilişkilenmiş teknolojiden söz edilemez. (Daha az miktarda rüzgar gücü yel değirmenlerinde kullanıldı.) 11. yüzyıldan sonra, su çarkının değirmen olarak tahıl öğütme amacı dışında; çekiçhane, kereste biçme, körük çalıştırma vb. işlerde yaygınlaştığı bilinmektedir.

Zanaat emeği ya da vasıflı emek, Sanayi Devrimine kadar üretimin temel biçimiydi. Her zanaatta işçi geleneksel bir bilgi yığınının ustası olarak kabul ediliyor ve yöntemlerle uygulanacak aşamalar onun kendi kararına bırakılıyordu. Bu tür üretim ustasında, üretimin ihtiyacı olacak malzeme ve süreçlerin birikmiş bilgisi vardı. Usta, zihninde ve bedeninde, uzmanlık alanının kavramlarını ve fiziksel maharetlerini birleştiriyordu. Usta-çırak ilişkisi buna dayanıyordu.

İlk ve Orta Çağda teknik değişimlerin toplumları etkileyici ve yaygın olmamasının birçok nedeni arasında üretimin daha çok biyolojik ihtiyaca, daha az ticari satışa yönelik olması sayılabilir. Bir diğer neden, siyasal düzen gereği, canlı emekçinin işlevinin üretimin diğer unsurları olan malzeme ve üretim araçlarıyla aynı kabul ediliyor olmasıydı. Emekçinin köle olması nedeniyle canlı emek için üretim gideri yoktu. Üçüncü neden olarak, kapitalizmin manifaktür dönemi sonrasındaki gibi tüketimin manüple edilmiyor olması sayılabilir.

Manifaktür türü üretim, ticari amaçlı atölye türü üretimin genel adıdır. Ticari kar dürtüsünün zorlamasıyla başlayan ihracat (özellikle İngiltere’de tekstil sanayisinde) büyük bir arz-talep hızı yarattı. Bu hız, üretimde tekniğin bilimle ilişkilenmesi anlamına gelen teknoloji dönemine geçmeyi zorladı. Su gücü tekniklerinin bu ihtiyaca cevap vermesi pratik olarak sınırlarına dayanmıştı. 18. yüzyılda fen ve doğa bilimlerindeki büyük ve yoğun gelişmeler bilimle tekniğin, daha çok teknik uygulamaların zorlamasıyla ilişkilenmesini başlattı. Buhar gücü, su gücü yanında kullanılabilir hale geldi.

Buhar gücü, fiziksel emek gücü yerine geçiriliyor

17. yüzyıldan sonra çok sayıda girişimci buhar makinesi yapmak için çalıştı. Bu çalışmalar sonucu gelişmiş buhar makineleri ortaya çıktı. Newcomen’in 1711 yılında yaptığı ilk ticari buhar makinesi 500 atın yaptığı işi tek başına yapabiliyordu. James Watt silindire bir yoğunlaştırma odası ilave ederek buhar makinesinin yakıt verimini yüzde 75 arttırdı.(Özilgen 2009/152-154)

Buhar gücünün demiryolu ulaşımına uygulanması teknolojinin kullanıldığı önemli bir üretim aracı olması açısından bir okul niteliği taşır. Diğer teknolojiler ve mühendisliğin gelişiminde, buhar ve demiryolu teknolojisi dönüm noktası sayılır.

Emeğin niteliksiz, değersiz ve ucuz hale getirilmesinde teknolojik gelişmenin etkileri

Sanayi kapitalizminin erken evrelerine kapitalistin cephesinden bakıldığında emek gücü, üretim sürecini tamamlayan diğer herhangi bir unsur gibi düşünülüyordu: Üretimin bünyesine giren hammadde ne ise, emek gücü de oydu. Kapitalistlerin emek gücüne bu bakışı, sanayi kapitalizminin, metaların üretiminden değil, alım-satımından anlayan ve emeğe öteki metalar gibi muamele eden tüccar kapitalizmi geleneğinden kaynaklanıyordu.

Fabrika türü üretime gelmeden önce ‘evde çalışma’ türü bir model doğdu. Evde çalışma, kapitalistin malzemeyi parça başına, kendi evlerinde imal etmek üzere taşeronlar ve komisyon aracıları yoluyla işçilere dağıttığı bir sistem olarak doğdu. Bu sistem; tekstil, giysi, şapka, metal ürünleri, saat yapımı, ahşap ve deri sanayilerinde uygulandı. Madenlerin çıkarılması gibi, çalışmanın eve taşınamayacağı sanayilerde bile, yer üstünde çalışan maden işçileri taşeron işverenler aracılığıyla, tek tek ya da takım halinde pazarlanıyorlardı.

Taşeronlaştırma ve eve iş verme uygulamaları, manifaktür dönemi sonlarına doğru ticaretteki talep artışının hızlanmasına bağlı olarak üretim hızının artması nedeniyle azaldı. Bu süreç, fabrikanın sanayi kapitalizminin ana üretim merkezi haline gelmesi ve ticari dağıtımın da üretici kapitalistin egemenliği altında yürütülmesiyle tamamen sona erdi.

Taşeronlaştırma, çok sonra beklenmeyen tarzda geri döndü. İletişim, ulaşım ve kontrol teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte özellikle kapitalizmin 1973 büyük krizi sonrasında esnek üretimin temel unsuru olarak üretim sürecine yeniden dahil oldu. Günümüz üretiminde, emeğin parçalanması ve gücünün yok edilmesi, sendikaların etkisiz hale getirilmesi, sosyal güvenlik ödemelerinin ortadan kaldırılması açılarından taşeronlaştırmanın önemli etkileri olmaktadır.

Kapitalizmin ilk dönemi olan manifaktür üretimin en tipik özelliği, üretimin henüz iş aletleriyle yapılmasıdır. Emeğin bütüncül özelliği bu dönemin sonlarına doğru bozulmaya başladı. Ticaretin, dünya ölçeğinde gelişmesi ve artışı, üretim hızının da bu artışa paralel olarak artmasını gerektirdi. Makinelerin üretim aracı olarak yaygın ve organize bir şekilde kullanılmasıyla doğan fabrika türü üretimle birlikte emeğin niteliksizleştirilmesi yoğun bir şekilde başladı.

Üretim, toplum ölçeğinde genelleşti. Emekçiler, üretimin sürdürülmesini sağlayan araçlardan kopartıldılar ve bu araçlara yalnızca, emek güçlerini başkalarına satarak ulaşabilir hale geldiler. İşçiler emek güçlerini elden çıkarmalarını engelleyen, serflik ya da kölelik gibi yasal bağlarından kurtarıldı. Üretim süreci içindeki işçinin emek gücü, işçi tarafından satılan ve işveren tarafından satın alınan bir sözleşmeye kavuştu. Böylece 18. yüzyılda fabrika işçisi doğmaya başladı.

Kapitalist rekabette temel silah olan makineleşme, aşama aşama kapitalist egemenliği yoğunlaştırmıştır. Bağımsız zanaatkarlar artık aynı mekanda ve aynı kumanda altında toplanmış durumdadır. Bu, manifaktür döneminin basit işbirliği aşamasıdır. Artık işler, onları çalıştıran kapitalistin karı için ve onun emri altında yapılır hale gelmiştir.

İkinci aşama, karmaşık işbirliğidir. Her bir işçi artık nihai ürünü üretmek için eskisi gibi bir dizi işi kendi başına gerçekleştiremez. Her işçi parça işçisi haline gelir ve uzmanlaşmış bir kategoriye girer. Sadece belirli aletleri kullanabilir duruma gelir.

Büyük sanayi aşaması denilebilecek üçüncü aşamada, parça aletlerin yerini birleşik ve aynı anda çalışan bir alet-makine sistemi aldı. Bu noktadan sonra işçi artık makineye tabidir.

Birinci ve ikinci aşamalarda işçi aleti kullanırken, üçüncü aşamada makine işçiyi kullanır hale geldi. İşçinin üretimdeki tüm denetimi elinden gitti. Emekçinin, birinci ve ikinci tür üretimdeki canlı mekanizma olarak rolü, üçüncü aşamada cansız makinenin aracı olmaya dönüşmüştür. İşçinin nitelik ve yeteneği teknoloji ürünü makineyle elinden alınmıştır. İşçinin niteliksizleştirilmesi ve değersizleştirilmesi de emeğin ucuzlamasını getirmiştir. (Gouverneur, 2007/177-178)

İşçi sınıfının doğuşu

Emek süreci artık, bir sermaye birikim sürecine dönüşüyordu. Büyük emekçi kitlelerinin denetim altına alınması burjuva çağından çok daha eskilere dayanır. Piramitlerin, Çin Seddinin, geniş yol ağlarının, su kemerleri ve sulama kanallarının, büyük binaların, arenaların, anıtların, katedrallerin vb.nin hepsinin yapımında kitleler halinde işçi kullanılmıştır.

Kapitalist tarafından sarf edilen çabanın katkısıyla teknoloji hızla devrimci bir niteliğe büründü. Kapitalist, üretken olmayan emeğin beher saat fazlalığının maliyet artışı anlamına geldiğinin bilincindeydi. Kiralanmış emekle çalışan ve sermaye biriktirme ihtiyacı tarafından kışkırtılan kapitalistin, bütünüyle yeni bir yönetim sanatına ihtiyacı vardı. (Braverman, 2008/87)

Emekçilerin fabrika mekanı içinde toplu çalışması kapitalist açısından emek gücünü etkin bir şekilde yönetme ve dizginleme zorunluluğunu doğururken, karşıt bir gelişme olarak, işçilerin bilinçlenmesi gecikmedi. “Kendinde sınıftan, kendisi için sınıfa” geçiş bilinci işçi sınıfının tarih sahnesine görkemli çıkışını doğurdu.

Ticaret kapitalizminden sanayi kapitalizmine yönetim ve denetimin ”bilimselleşmesi”

Kapitalistler, bütün bu erken dönem çalışmalarında, bir yönetim teorisi ve pratiğine doğru el yordamıyla ilerliyorlardı. Yeni toplumsal üretim ilişkilerini yarattıktan ve üretim tarzını dönüştürmeye başladıktan sonra, daha önceki üretim süreçlerinden yalnızca boyutları bakımından değil, aynı zamanda nitelikleri bakımından da farklılaşan yönetim sorunlarıyla karşılaştılar.

“Özgür emek sözleşmesini” varsayan özel ve yeni ilişkiler altında, bir yandan gönüllü sözleşme temeline dayalı bir emek sürecini gerçekleştirirken, diğer yandan da, çalışanlar üzerinde kurulacak ve kendi çıkarlarına en iyi biçimde hizmet edecek gündelik bir yönetime kavuşmalıydılar. Denetim, bütün yönetim teorisyenlerinin örtük ya da açık olarak kabul ettikleri gibi, tüm işletme yönetimi sistemlerinin merkezi kavramıdır.

Bilinen toplumların hepsi çalışmayı üretken uzmanlık alanlarına göre bölmüşken, kapitalizmden önceki hiçbir toplum, her bir üretken uzmanlık çalışmasını sınırlı işlemlerden oluşan altbölümlere sistemli biçimde parçalamış değildir. Bu işbölümü biçimi yalnızca kapitalizm koşulları altında genellik kazanmıştır.

İnsan emeği toplumsal emek niteliğini, yani toplum içinde ve toplum aracılığıyla sarf edilen emek niteliğini kazanır kazanmaz, toplumsal işbölümü de gözle görünür bir biçimde ortaya çıktı. Toplum içindeki işbölümü, bilinen bütün toplumlara has bir niteliktir; atölye içindeki işbölümü ise kapitalist toplumun özgün ürünüdür. Toplumsal işbölümü, çalışmayı belirli bir üretim dalında yeterlilik sahibi olan meslekler ekseninde böler; ayrıntılı işbölümü ise meslekleri bu anlamda imha eder ve işçiyi herhangi bir bütünlüklü üretim sürecinin tamamını gerçekleştirmek bakımından yetersiz hale getirir.

Üretim içindeki işbölümü, emek sürecinin çözümlenmesiyle, yani üretme işinin kurucu öğelerine ayrılmasıyla başlar. Bu tür bir çözümleme ya da parçalama, aslında işçiler tarafından kendi ihtiyaçlarına uyacak biçimde örgütlenen bütün emek süreçlerinin karakteristiğidir.

Emek süreci parçalanabildiği ölçüde, bazıları diğerlerinden, ama hepsi de bütünden daha kolay olan öğelere ayrılır. Bu durum piyasa terimlerine tercüme edildiği zaman, süreci gerçekleştirme yeteneğine sahip olan emek gücünün, parçalanmış öğeler olarak, tek bir işçide bütünleşmiş olan bir yetenekten daha ucuza satın alınmasının mümkün olduğu anlamına gelir. Önce, el zanaatlarına ve daha sonra da mekanik zanaatlara uygulanan bu yöntem (Babbage İlkesi), nihayet hangi düzenek ya da hiyerarşik düzeyde olursa olsun, kapitalist toplumdaki tüm çalışma biçimlerini yöneten temel güç haline gelir.

Emek gücü artık meta haline gelmiştir. Kullanım biçimleri artık onu satanların ihtiyaç ve arzuları uyarınca değil, temelde sermaye değerini genişletmek isteyen işverenlerin ihtiyaçlarına göre örgütlenir. Emek sürecindeki her adım, mümkün olduğu her ölçüde, özel bilgi ve eğitimden kopartılarak basit emeğe indirgenir. (Braverman, 2008/103)

Fabrika türü üretimde “bilimsel yönetim”

Taylorizm, bilimin yöntemlerini hızla büyüyen kapitalist işletmelerin giderek karmaşıklaşan emek denetimi sorunlarına uygulamayı amaçlayarak ortaya çıkmış bir girişimdir. “Bilimsel yönetim” isimlendirmesine rağmen gerçek bilimin niteliklerinden yoksundur, çünkü varsayımları kapitalistin üretim koşullarıyla ilgili bakış açısından başka bir şeyi yansıtmaz. Araştırma konusu yaptığı şey, genel olarak emek değil, emeğin sermayenin ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirilmesidir.

Taylor düşüncesinin ikinci ayırt edici özelliği geliştirmiş olduğu denetim kavramıydı. Denetim, tüm tarihi boyunca yönetimin temel ve ayrılmaz bir niteliği olmuştur, fakat Taylor’la birlikte denetim görülmemiş ölçüde baskıcı ve despot bir karakter kazandı.

Taylor’dan önce yönetimin emek üzerindeki denetiminin aşamaları, sırasıyla şunları içeriyordu: İşçilerin bir atölye içinde bir araya getirilmesi ve işçilere çalışma günü süresinin dayatılması; işçilerin sebatlı, yoğun ya da kesintisiz çalışmalarını güvence altına alacak şekilde gözetim altına alınmaları; çalışmayı kesintiye uğratacağı düşünülen (konuşmak, sigara içmek, işyerini terk etmek vs. gibi) oyalanmalarla ilgili kuralların uygulanması; asgari üretim düzeylerinin belirlenmesi vs.. İşçi bunları kabul edip uygulayarak yönetimin denetimi altına girmiş sayılıyordu. Burada işçinin çalışma kararı elinden tam alınmış olmuyordu. Taylor’un yöntemi, işçinin tüm hareketlerini zamanlaması önceden belirlenmiş ve yeniden tanımlanmış bir şekilde yapmasını dayatıyordu.

Kafa emeği kol emeği ayrımı

Kapitalizmin yapısal işleyişindeki değişimler işçi sınıfının birleşimindeki bir dizi köklü değişimle de üst üste gelir. Kafa emeğinin kol emeğinden ayrışması, herhangi bir verili üretim düzeyinde, doğrudan doğruya üretimle uğraşan işçiye duyulan ihtiyacı azaltır, çünkü işçiler zaman alıcı düşünsel işlevlerden azat edilir ve bu işlevleri başka yerlere dağıtılır. Tasarım, planlama, muhasebe ve kayıt tutma süreçleri üretim süreci içinden çıkarılarak başka bölümler halinde düzenlenir. Üretime başlamadan önce adeta üretimin senaryosu yazılır ve her işçinin rolü tanımlanır, işçinin bu eylemi sırasındaki rol tanımı, beynini en az, fiziksel gücünü en fazla kullanmaya göre kurgulanır. İşin sonucunun denetlenmesi, düzeltilmesi ve sürecin her bir aşamasının bitiminde ortaya çıkan sonuçların değerlendirilmesi gibi çeşitli yönlerin hepsi, imalathaneden yönetim bürosuna taşınmıştır. Böylece işçi yaptığı işi bütünlüklü olarak göremez ve öğrenemez.

Fordizmden esnek üretime

1945’den sonra başlayan Keynesçi devlet kapitalizmi 1973 kriziyle son buldu. Bu çeyrek yüzyıllık dönemde kapitalist üretim süreci, genel olarak Frederick Taylor’un teorize ettiği Taylorizm, ABD’deki Ford Fabrikalarında uygulamaya Fordizm olarak konulmuştu. Bu dönemin son bulması Batı kapitalizmini, yeni bir üretim yöntemi arayışına soktu. Bu arayış özellikle kıta Avrupa’sında başladı ve 1970’lerin ortasındaki krizle birlikte yoğunluk kazandı. 1960’lı yılların başında Japonya’da esnek üretim; kalite çemberi, takım çalışması ve tedarikçi firma yöntemiyle Fordizmden nispi olarak farklı bir üretim modeli olarak üretimi arttırıcı sonuçlar alıyordu. Fordist modelin tıkanması vb. diğer nedenlerden dolayı Batı, bu modeli terk ederek Japonların esnek üretim modelini uygulamaya yöneldi. Fordist, otoriter ve işçinin kas gücünü öne alan modelin yıkılmasında İtalyan işçi sınıfının verdiği kararlı ve sert mücadelenin de çok etkisi oldu.

Batı kapitalizminin esnek üretime yönelişinin bir diğer nedeni, bu modelin üç başlığından biri olan tedarikçi firmalar idi. Taşeronlaştırmayla üretimin çeşitli parçalarının vergi, sigorta vb. kaçağının olduğu değişik ülkelerde yapılması sağlandı ve bu nedenle üretim girdilerinin düşürülme olanakları elde edildi.

Yeni üretim modeline, ilk kez Toyota’da yaratılıp uygulandığı için, fordizmden esinlenilerek toyotaizm de denildi. Toyota’da, krize bir çözüm olarak, işçilerin dörtte birinin işten çıkartılmasına niyetlenildi. Fakat firma kendisini fabrikayı işgale yönelen bir işçi ayaklanmanın ortasında buldu. Daha da öteye, firmanın sendikası grevi kazanacak güçteydi. Japonya’da Sovyetler’in, Çin devriminin ve Kore’deki gelişmelerin etkisiyle yaygın ve güçlü bir işçi sınıfı hareketi vardı. Toyota’daki tarihi nitelik taşıyan uzlaşma, bu olaylar sonrasındaki pazarlıklarla gerçekleşti.

İş’i zor ve çıkar kıskacıyla yürüten ve bu işkencenin ağrılarını tüketim sarhoşluğu yaratarak azaltmayı yöntem edinen kapitalist üretim tarzı da, artık bu sarmalın zirve ve bu anlamda tıkanma noktasına gelip dayandı. (Esnek üretimde, işçinin görüşünün de alındığı tezi uygulamada işçilerde karoshi hastalığı olarak soruna dönüştü.) (Yılmazer, 2007/380)

Fordizm için “işçinin kas gücünü denetleyen” nitelemesini yaparsak, esnek üretim için, “işçinin beynini de kullanan” ilavesini yapmamız gerekir.

“Bilgi çağı” üretim sürecinde emek

Günümüzün kapitalist ekonomisinde canlı emek içindeki kol emeğinin beyin emeğine nazaran azaldığı doğrudur. Kapitalizmin manifaktür aşamadan sanayi aşamasına geçişi ile başlayan makinelerin canlı emeğin özellikle kol emeğinin yerini alması gittikçe artarak günümüze değin sürmüştür. Böylece emeğin parçalanarak niteliksizleştirilmesi ve ucuza satın alınması sağlanmıştır. Canlı emeğin metalarda ölü emeğe dönüşümü kafa emeğine olan ihtiyacı daha da baskın bir şekilde ihtiyaç haline getirmiştir. Makinelerin organizasyonu, ve niteliksiz hale getirilmiş olan emeğin organizasyonu, yönetimi ve denetimi için kafa emeği öne çıktı. Kafa emeğinin uygulayıcısı, yöneticisi ve organizatörü olarak mühendislik mesleği geliştirildi. Böylece sömürüye yepyeni bir boyut katılmış oldu.

Maddi olmayan emekle maddi olmayan üretim dönemi özellikle kapitalizmin 70’lerde girdiği büyük krizden çıkışı sonrasında yoğunlaştı. Bilgisayar, iletişim teknolojisi ve bunlara dayalı programcılık, mühendislik ve hizmet alanlarını metalaştırarak pazara sürülür hale getirdi.

Teknik gelişim, zaman içinde insanın bazı niteliklerini elinden alıp emeği niteliksizleştirmiş olsa da, düşünce yönünde süreç farklı işler hale geldi. Makineler geliştikçe insanın düşünce gücü ve yaratıcılığı, kaybolmak yerine, yeni bir gelişme alanı yarattı. (Yılmazer, 2007/436)

Sınıfın değişiminde teknolojinin etkisi

İşçi sınıfının net bir şekilde ortaya çıkması manifaktür kapitalizmi aşamasından fabrika türü üretime geçişte oldu. Bu dönemde burjuva sınıfı da yeni gelişmeye başlamıştı. 18. ve 19. yüzyılda başlayan sanayi kapitalizmi geliştikçe işçi sınıfı da ”kendisi için” sınıf olma bilinciyle gücünü keşfediyordu. Kapitalizmin tekelci aşamaya geçip sanayi sermayesiyle ticaret sermayesinin finans kapital olarak sentezlenmesiyle egemen sınıfın yapısı da yenilendi ve daha organize hale geldi. Bu bütünleşme sanayi sermayesinin önderliğini kaptırmadan 1980’li yıllara kadar geldi. Bu yıllardan sonra kapitalist yapı içindeki finans sektörü, üretim ekonomisine egemen hale gelmeye başladı. Spekülasyon ağırlıklı mali sermaye üretim ekonomisini yürüten sanayi kapitalizmini adeta ele geçirdi ve ona egemen oldu. Hızlı teknik yenilenme ve rekabetin yoğunluğu da finans ekonomisinin egemenliğine katkı sağladı.

Özellikle ABD’de birikmiş olan emeklilik, sigorta ve sendika fonlarının borsaya çekilmesiyle oluşan dev finans gücü üretim sermayesinin önderliğini elinden aldı. Üretim sermayesi finansa bulaşmadan ayakta kalamaz hale geldiğinden finans bölümü olmayan üretim firması kalmadı. Finans sektörünün sermayenin liderliğine oturmasında, diğer faktörlerin yanında iletişim ve bilgisayar teknolojisinin gelişmesinin önemli katkıları vardır. Bu teknolojik gelişmenin sağladığı en büyük katkı, sermayenin klasik yörüngesi olan para-meta-para turundaki hızının inanılmaz boyutlarda arttırılmasıdır. Finans ekonomisinde hızın yanında, yörüngedeki üretim (meta) durağının ortadan kaldırılmasıdır. Bu durumda (finans ekonomisinde) formülasyon; müthiş bir hızla dünyanın tümünde “para-para” olarak üretimin kısmi risklerinden de kurtulmuş oluyordu. Artık, üretim ekonomisi de kendini spekülasyon şansına göre ayarlar hale geldi. Teknik yeniliklerle büyüyen bazı üretim firmaları belli bir pazar payına sahip olmaları halinde finans kapitalin mali operasyonlarıyla ya batırılır ya da ele geçirilir oldu.

Sanayi kapitalizminden bilgi-hizmet kapitalizmine geçiş sanayi kapitalizmi dönemindeki işçi sınıfının çok önemli kazanımlarını büyük ölçüde aşındırmaya zorladı. Temel yapısal değişim, şüphesiz işgücünün imalat sanayisinden bilgi-hizmet sektörüne kaymasıdır. Yapısal nitelikte bir diğer değişim, işgücünün sanayi kapitalizmi döneminde kentlerin belli bölgelerine yığılması ve büyük fabrikalarda yoğunlaşması eğiliminin hızla değişmekte oluşudur. Daha da önemlisi, büyük işyerlerinin, üretimin yeni tekniklerinden dolayı yerini giderek daha küçük işyerlerine veya işçisi neredeyse olmayan işletmelere bırakmakta oluşudur. En yoğun işgücü birikimi sağlık, eğitim ve kültür-eğlence sektöründedir. Bu yoğunluk kaybı, sınıf yapısında önemli bir değişime yol açmaktadır. İşçi sınıfının topyekün davranma özelliği giderek zayıflamaktadır. (Yılmazer, 2007/444-45)

Sonuç

İlk ve Orta Çağ boyunca teknikteki değişim hızı yavaştı. Teknik, daha çok imparatorluk ve şehir devleti gibi o dönem egemenlerinin kontrolünde idi. Teknik gelişimi zorlayacak bir iradi güç yoktu, buna ihtiyaç da yoktu. Çünkü üretim, pazar için değil, daha çok insanların biyolojik ve o dönem devletlerinin savaş, anıtsal yapı, alt yapı vb. içindi.

Pazar için üretim ağırlıklı olarak kapitalizmle başladı. Manifaktür türü üretim döneminin sonlarında hızlandı ve fabrika türü üretimle hızı çok arttı. Kapitalizm, birçok önemli tarihsel gelişmeyle birlikte işçi sınıfının da doğumunu sağladı. Teknik ve teknoloji önce dar anlamda üretim aşaması içinde, daha sonra dağıtım (ulaşım) ve tüketimde yaygın bir şekilde kullanılmaya başladı. Teknolojinin üretim süreci içindeki temel işlevi, emek gücü ile üretim nesnesi arasında üretim aracı olmaktı. Günümüzde teknolojinin üretim süreci içindeki işlevi çok genişlemiştir. Teknoloji, emek gücünün verimliliğinin arttırılmasından üretim sonrasında dağıtıma, dağıtımdan tüketime kadar tüm aşamalarda yaygın bir şekilde kullanılır oldu.

İlk ve Orta Çağın enerji biçimi olan su enerjisinden buhar enerjisine geçiş çok uzun süre almasına rağmen oradan elektrik, petrol, nükleer vb. enerji türlerine geçiş çok daha hızlı oldu.

Emeğin üretim süreci içinde parçalanarak ucuzlatılması daha çok teknoloji kullanılarak gerçekleştirildi. Üretimin hızının arttırılması değersizleştirilmeyi pekiştirdi. Önceleri emek gücü için işçinin kaslarında gözü olan kapitalist, işçi sınıfının gücü karşısında tekniği bilimle ilişkilendirerek teknolojiyi emeğin fiziksel gücü yerine ikame etmeye çalıştı. Emeğin diğer bileşeni olan kafa emeği değersizleştirmenin zaaflarını gidermek için devreye sokuldu; mühendislik mesleği ile, zanaatkardan bilimsel eğitimli yeni bir emekçi sınıf kategorisi ortaya çıktı.

Üretim içindeki kafa emeği proje olarak ayrıldı. Ağırlıklı olarak fiziki gücünü kullanan kol emekçisi bir tarafta, kafa emekçisi, bilim insanı, mühendis, doktor vb. meslek insanları başka bir tarafta bırakılarak emekçi sınıflar başka bir açıdan bölündü. Emeğin bu şekilde parçalanması, ağırlıkla fiziksel emek sunan işçilerden elde edilen faydayı azalttı, verim düştü. Bu sefer emekçinin beynini de sömürüye katmak için esnek üretime geçildi, ama bunların hiçbiri dikiş tutmadı. Kapitalizmin krizleri birbirini izledi. Sonuncu kriz 2008 sonunda başladı, hala devam ediyor.

Sermaye sınıfının iç egemenliği, 1980’ler sonrası neo-liberal politikalarla üretim ekonomisi ağırlıklı olmaktan finans egemenliğine geçti. Spekülasyon ağırlıklı olan finans ekonomisinde emek büyük ölçüde devre dışına atıldı ve üretimdeki teknolojik değişim sonucu hizmet ekonomisi ve sanal ekonomi de emeğin gücünü parçaladı. Bu ve benzeri etmenler sonucu, emeğin fiziki ve siyasal gücü tarihinin en etkisiz düzeyine indi. Finans ekonomisinin baş aktörleri olan ABD ve İngiltere, tek tek dünya ülkelerinin ekonomilerini birbirine bağladı. Dünyadaki tüm sermayenin yarısından fazlası 8 ülkenin spekülatörlerinin elinde toplandı. Dünya egemenleri artık değiştirilmemiş hiçbir parçası kalmamış bir otomobil gibi yoluna devam etmeye çalışıyor. Sürekli olarak ekonomik krizlerle kaos ortamlarına düşen kapitalizm, ezilenlerin karşı koyucu gücünün zayıflığı nedeniyle bugüne değin sınıf mücadelesinin enerjisinden en büyük faydayı sağlayarak yaşamını hala sürdürebiliyor. Egemenler, ezilenlerin kolunu bacağını bağlayıp, beynini etkisiz hale getirerek karşılarında “Glu glu dansı” yapıyor. “Emek öldü, yaşasın sermaye” diyorlar. Burjuvazinin pervasızlığı, sermayenin emeksiz olamayacağı, tüm sermaye değerlerinin birer ölü emek ürünü olduğu ve hiçbir makinenin kendi başına sonsuza dek işleyemeyeceği bilgisine rağmen, ama işçi sınıfının tarihsel misyonunu oynamaktan henüz uzak olduğu bilgisi eşliğinde varlık buluyor.

Kapitalizm, canlı kafa ve kol emek gücünün yerine ikame edebileceği bir makine icat edemediği sürece, “Emek, değer olarak tarihten silindi” sözünün bir masaldan başka bir anlamı olmayacaktır. Doğanın dört milyon yıldaki değişim ve gelişiminin ürünü olan insan ve beyninin yerini tümüyle makinenin alacağına dair söylenenler kapitalizmin ideolojik palavrasından ibarettir.

 

 

Kaynakça

Braverman, Harry (2008), Emek ve Tekelci Sermaye, Kalkedon Yayınevi, İstanbul

Gouverneur, Jacques (2007, Kapitalist Ekonominin Temelleri, İmge Yayınevi, Ankara

Özilgen, Mustafa (2009), Endüstrileşme Sürecinde Bilgi Birikiminin Öyküsü, Arkadaş Yayınevi, Ankara

Tez, Zeki (1995), Doğa Karşısında Pratik ve Teknik Uğraşı, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara

Yılmazer, Mehmet (2007), Kapitalizmde Yapısal Dönüşüm, Alaz Yayıncılık, İstanbul.

 

 

Okunma 14056 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.