‘Devlet ve Devrim’cilik Üzerine

Yazan

Vedat Aytaç

I.

Tarih, birbirine ulanmış “an” dizilerinden oluşmuyor. Gerçeklik hammaddesi üzerinde işleyen politik pratik de öyle. Devrim an’ı, tarih denilen zincirden koparılmış bir zayıf halka değil;[1] bu yüzden devrimci, politik pratiğini, tarih’in epistemolojik alanında, onun bilimsel nesnesi üzerinde gerçekleştiremez. Tıpkı, tarih biliminin epistemolojik olandan ontolojik olana yönelip devrim anını saptayamayacağı gibi.

Devrimci, bir tarihsel konjonktürde, an’da, politik pratik eyleyiş içinde bulunmasını gerektiren tarihsel bir uğrakta karşı karşıya geldiği politik nesne üzerinde eylemek zorundadır. Devrimci politik pratiğin öznesinin, an’ın içindeki güçler durumunu her gözden kaçırışında, politik nesneyi gözden yitirip, politik pratiği ideolojinin terazisinde tartmaya meylettiğinde devrimci pozisyonunu yitirdiğinin, devrimler tarihinde pek çok örneği vardır.

Bunun tipik örneklerinden biri, Plehanov ile Lenin arasında 1905 devrimi sırasında yaşanmıştır. Plehanov, “silahlanmamaları gerekirdi” diye akıl yürütürken, Lenin “yeterince silahlanmadıkları için kaybettiler” der.

Lenin, Devlet ve Devrim’i yazmasının iki gerekçesi olduğunu söylüyor. Birincisi teorik: kapitalizmin dönüşüm sürecini açıklama, tekelci kapitalizmden tekelci devlet kapitalizmine geçiş; ikincisi politik pratik: Devrimin devlet karşısındaki tutumunun ne olacağını belirleme zorunluluğu.[2] Marksizmin bu kitabı, politik Marksizme nesnesini apaçık biçimde göstermiş olması nedeniyle, Marksist devrimciler için, bir başucu kitabı değil, politik pratik içinde vazgeçilemeyecek eşsiz bir politik araçtır.

Devlet ve Devrim, Lenin’in “büyük bir devrimci dalga”nın geleceğini saptadığı bir dönemde hazırlandı ve yazarının bir devrim pratiğinin içinde olduğu bir konjonktürde yazıldı. Şimdi biz onu, kitlelere, devrimler çağının kapandığının telkin edildiği bir politik konjonktürde, mevcut durumdan rahatı kaçmış, Marksizmin teorik ve politik krizini tarihsel bilincine çıkarmış, fakat “Marksizmin, değişimi edinebilecek ve bütünlüğünü, yeni durumda da kurabilecek kapasitede olduğu”[3] epistemik iddiasını, teorik pratiğinde sürdüren Marksistler olarak yeniden okuyoruz.

Lenin, sadece, politik nesnesini teorik-politik pratiği ile ele geçirip analiz etmekle kalmadı, onu gözden uzaklaştırmaya, belirsizleştirmeye dönük felsefi ideolojik yaklaşımlarla da mücadele etti. Devlet ve Devrim’de, Marx ve Engels’in burjuva devlet üzerine 1848 devrimleri ve özel olarak da Paris Komünü ışığında belirgin hale getirdikleri, devlet iktidarının, bu ‘asalak urun yıkılması’, bu iktidar aygıtının ‘budanması’, ‘parçalanması’, ‘ortadan kaldırılması’ temaları tartışılıyor, bu ‘masum’ sözlerin Marksist hareket içinde ne büyük parçalanmalara yol açtığı saptanıyor ve büyük bir devrimci ataklıkla, varolan ayrımlar derinleştirilmeye, ya da yeni uygun ayrım çizgileri belirlenmeye çalışılıyordu. Ontolojik Marksizm, bir gerçeklik olarak, kendini, yeni tarihsel koşullarda yeniden ortaya koymak zorundadır ve Lenin bunu, Marksizmin kurucularına dayanarak yapar:

“Bütün bunlar, yarım yüzyıldan daha az bir süre önce yazıldı; ve bugün, çarpıtılmamış bir Marksizmi yeniden bulmak ve onu geniş halk yığınlarının bilincine yerleştirmek için, arkeolojik kazılara girişmek gerekiyor. Marx’ın, yaşamış olduğu son büyük devrim üzerindeki gözlemlerinden çıkardığı sonuçlar, tam da proletaryanın yeni bir büyük devrimler çağı başladığı anda unutulmuş bulunuyor.”[4]

Lenin, hemen ardından ütopyacılara, anarşizme ve oportünizme karşı, devrimcilerin Marksizmini konumlandırır: “İçinde toplumun sosyalist yeniden-örgütlenmesinin oluşması gereken siyasal biçimleri ‘keşfetmek’ için, ütopyacılar büyük çabalar göstermişlerdi. Anarşistler, siyasal biçimler sorununu toptan bir yana atmışlardı. Çağdaş sosyal-demokrasi oportünistleri, burjuva parlamenter demokratik devletin siyasal biçimlerini, aşılmaması gereken bir sınır olarak kabul etmişler ve, bu biçimleri parçalamayı gözeten her girişime anarşizm adını vererek, bu ‘model’ önünde secdeye kapana kapana alınlarını aşındırmışlardır.”[5]

Burada, üç akım üzerinden söylenenlerde, politik olan ile olmayan arasında yapılan pratik bir ayrımın varlığı izlenebiliyor. Lenin’de, politik olandan uzaklaştıran her akıl yürütme; “geleceğin toplumu”, “tüm siyasal biçimlerin reddi gerekir”, “demokrasi iyidir/kötüdür” gibi spekülatif tartışmalar reddediliyor. Konjonktürde ortaya çıkan devrimci durum, devrimciden öncelikle “pratik bir eyleyiş” bekler. Devrimci, spekülatif akıl yürütmelere, içine atılacağı bir devrimci durumun olmadığı an’larda bile girişemez; öznesi olmadığı her tarihsel anda, politik eyleyişi, politik tutuma dönüşecektir.

Lenin, Marx’ın yolunu izlemeyi tercih eder: “Marx, tüm sosyalizm ve siyasal savaşım tarihinden, devletin ortadan kalkması gerektiği ve bu ortadan kalkışın geçiş biçiminin de (devletten devlet olmayana geçiş), ‘egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” olacağı sonucunu çıkarmıştır. ‘Geleceğin siyasi biçimleri’ne gelince, Marx onları keşfetmek için kendini yormadı. Yalnızca Fransa tarihini gözlemlemek, onu çözümlemek, ve 1851 yılının kendisini götürdüğü, ‘Olaylar burjuva devlet makinesinin yıkılmasına doğru yöneliyor’, sonucunu çıkarmakla yetindi.”

Marx’ın gibi Lenin de spekülatif tartışmalarla kendini yormaktan engin bir bilinçli tutumla uzak durmuştur. Proletarya iktidarının siyasal biçimini tartışırken, "komün"ü, bir siyasal biçim olarak önerip geçer: “Komün proleter devrim tarafından, burjuva devlet makinesini parçalamak için yapılmış ilk girişimdir; parçalanmış olan şeyin yerine geçmesi olanaklı ve gerekli olan, ‘ensonu bulunmuş’ olan siyasal biçimdir.”[6] Devrim sonrası, bu siyasal biçimin “sovyet” olması politika açısından hiçbir problem yaratmaz.

II.

Marksizm asla tamamlanmış bir yapı olmadı. Marksizm alanı yüzeyi esnek, genişleyen ve daralan bir daire olarak düşünülebilir. Bu dairenin merkezine, Ekim devrimi ile birlikte Leninizm oturdu. Ekim devrimini takip eden tarihsel süreç boyunca, politik akımların Marksizm alanındaki konumu, Ekim devrimine ve Leninizme göre belirlendi. Sadece Marksizm alanında yer alanların değil, bu alanın dışındaki akımların da teorik ve tarihsel konumlarını belirlerken, Ekim devrimi ve Leninizmi dikkate aldıkları bir tarihsel kesit yaşandı.

Ekim devrimi ve Leninizmin en yakındaki ‘mağduru’, politik tarihe Bolşeviklerle birlikte giren Menşevikler oldu. Menşeviklerin Bolşeviklerle ta yüzyılın ilk yıllarında başlayan ayrılığı, 1905 Devrimi gibi önemli politik nirengi noktalarının her birinde giderek derinleşti ve Ekim Devrimiyle birlikte fiziksel düşmanlığa dönüştü. İşte bu düşmanlığın bir ifadesi: “Ama, uluslararası proletarya açısından hepsinden büyük olan ihanet, Bolşevik diktatörlüğün en gelişmiş ülkelerde kapitalizmin hala egemen olduğu bir sırada, ekonomik bakımdan geri Rusya’da komünizmi kurmaya kalkışmış olmasıdır. Marksizmin Rusya’da filizlendiği ilk andan başlayarak, Rusya’nın feodalizm ve yarı ilkel kapitalizmden, tam gelişmiş bir sosyalizme sıçramasının tarihsel açıdan mukadder olduğunu savunan her çeşit ütopik sosyalizmle bunların tartışıldığını sizlere anımsatmaya gerek görmüyorum. Lenin ve kalemşorları da bu kavgada etkin bir yer aldılar. Sonuçta, Ekim Devrimi’ni sürdürerek, oldukça hızlı bir ihanet eylemine; kendi terörist rejimleri ve tüm öteki suçlarıyla doğrudan nedensel bir ilişki içinde bulunan, Herostratus (Ne pahasına olursa olsun, acımasızca şan kazanma çabası) tarzında canice bir maceraya giriştiler.”[7]

Politik mücadeleyi yitirmiş bir akımın hezeyan ve küfürle dolu bu metninde, hala pozitivizme ait “teorik” izler taşıyan şu cümlelerin altını çizebiliriz: “En gelişmiş ülkelerde kapitalizm hala egemen iken ekonomik bakımdan geri Rusya’da komünizm” kurulamaz, “Marksizmin Rusya’da filizlendiği ilk andan başlayarak, feodalizm ve yarı ilkel kapitalizmden, tam ve gelişmiş bir sosyalizme sıçramasının tarihsel açıdan mukadder olduğunu savunan her çeşit ütopik sosyalizmle bunları tartışmıştık”, “Ekim devrimini sürdürmeleri ihanettir”. Görüleceği üzere, Marksizmin, devrimcilikle ilgisiz bir akım olarak ortaya konulmasıyla, Devlet ve Devrim’deki konuluşu arasındaki ayrım, açık ve net bir politik karşıtlıktır.

‘Marksizmin papası’ Kautsky de karşıtlığın bir yanını oluşturanlar arasında şerefle yerini aldı. Kautsky, Menşeviklerin gelişmiş ülke kapitalizmleri dururken, geri bir ülkede sosyalist devrim olamayacağı görüşünü paylaşıyor: Ekim Devrimi bilime aykırıdır: Kapital’e... Tam da aynı nedenle bu kez Devrimi savunanlar oldu. Gramsci, Ekim Devriminin Kapital’e karşı oluşunu selamladı: Mademki Kapital’e aykırıdır, o halde Ekim Devrimi praksis felsefesinin gerçekleşmesidir.

Lucio Colletti’nin, her ikisi de Türkçede yayınlanan “Marksizm: Bilim mi? Devrim mi?”[8] ve “Lenin’in ‘Devlet ve Devrim’i”[9] makaleleriyle bu tartışmaya katıldığını görüyoruz. İlk makalesinde, Marksizmin bilimsel açıklamalarıyla devrimci pratiği arasında gerilim bulunduğu iddialarına yanıt arayan Colletti, ikincisinde Devlet ve Devrim üzerine yaptığı analizle, tartışmayı “Lenin’in sosyalizm fikriyle, varolan sosyalizm arasındaki uyuşmazlıklar”ı vurguluyor.

Colletti’ye göre “Devlet ve Devrim’in silinmez şekilde hafızaya kazınan ve bu metinden söz edildiğinde hemen akla gelen ana teması, yıkıcı ve şiddetli bir eylem olarak devrimdir.”[10] Colletti, Devlet ve Devrim’in, şiddetin devrimcilikle ilişkisi üzerine mesajının güçlü etkisinin, bütün dünya sosyalist hareketinde Stalin’in 1953’te ölümüne kadar kimsenin karşı çıkamayacağı bir şekilde hükmünü sürdürdüğü ve şiddet yoluyla devrime inancın, 1970’lerde bir sosyalistin, “devrimci” imkanların barışçıl ve anayasal yoldan ortaya çıkabileceğine ilişkin inancı kadar olağan bir duyu konumunda olduğu değerlendirmesi yapar.[11]

Colletti, Lenin’in kafasındaki ve Devlet ve Devrim’deki ile, gerçekleşen Marksizm arasında bir uyumsuzluktan bahsediyor. Tuzak başlamıştır. Bir taraftan, Lenin’in parlamenter demokrasi eleştirisini sahipleniyor ve 1960’ların “sosyalizmi” ile Lenin’in kafasındaki sosyalizm arasındaki ilişkiyi, bir batakhane ile kutsal Vatikan kenti arasındaki ilişkiye benzetiyor. Problem olarak gördüğüne yaklaşımın uygun yolunu önermekle yetiniyor: “Bu ilişkiye bir cevap verilmelidir; ama ağırbaşlı ve sakin bir cevap olmalı, bir rezaleti açığa çıkarma duygusundan uzak olmalıdır. (...) Lenin aşılmamıştır; ama ulusal sosyalizm ve tek ülkede sosyalizmin inşası aşılmıştır.”[12]

Colletti, “Lenin’in düşüncesinin değişmediği nokta, bütün durumlarda ve her zaman devlet aygıtının imha edilmesi gerektiğidir”[13] dedikten sonra, bu görüşün yarattığı ayrımı belirtiyor: “Kautsky’yle hesaplaşma önemlidir; çünkü bu hesaplaşma Lenin’den sonra işçi hareketinin bütün deneyimine damga vuran bir ikilemle ilgilidir. Kautsky iktidarın fethini istiyor ama devletin yıkılmasını istemiyor.”[14]

III.

Marksizmin teorik alanındaki gerilim “indirgemecilik ve pozitivizm” suçlamaları arasında, tarihsel materyalizm iddiasından geri çekilmeler biçiminde yaşanmıştır. Mooers 1990’lı yılların başındaki durumu, bir “çayır” benzetmesiyle anlatıyor: “Bugün pek çok eski Marksist, post-Marksizmin daha fazla yeşillik vaadeden çayırları uğruna bu alanı terkettiler. Ama son on yılda Marksistler arasında bile, tarihsel materyalizmin kapsamlı bir tarih ve toplum teorisi sağlamaya yeterli olduğu düşüncesinden belirgin bir geri çekilme yaşandığına tanık olundu. “İndirgemecilik” ve “belirlenimcilik” suçlamalarından rahatsızlık duyan çok sayıda Marksist, maddi ve toplumsal yaşam, siyaset ve ekonominin özsel birliğinde ısrar eden Marx’ın tarihsel yönteminin bütüncül (holistik) iddiaları ile aralarına mesafe koymak durumunda kaldılar. Çokları için bu, ayrı ve indirgenemez gerçeklik düzenleri olduğunu öne süren post yapısalcılık ya da günün modası analitik Marksizmin yöntembilimsel bireyciliği gibi, Marksizme seçenek oluşturan yöntembilimlere sığınmak anlamına geliyordu. Bunun, bir zamanlar Marksizm için temel addedilen anlayışların terkine yol açması neredeyse kaçınılmazdı.”[15] Mooers’in sözünü ettiği alandakiler, 1950’lerden başlayarak, politik Marksizm alanı ile ilgilerini yitirmeye başlayan “Batı” Marksizmine karşılık geliyor. Çeviri yayınların niteliklerinde, 1990’larda başlayan değişmeler, verili dünya tarihsel durumda Marksizm alanından hızlı kaçışı gösteriyor. Post-Marksistlerin, Tarihsel Materyalizmin kavram ve kategorilerini reddi ve dar-Marksistlerin akıntıya kapılarak, kavram ve kategorilerde esaslı revizyona gidişi...

Marksizm alanında bir çözülme yaşanıyor. Marksizmin dünya tarihsel etki alanını oluşturan dairenin çapında 1990’larda başlayan daralma, 2000’lerde Marksizmin bırakalım muarızları üzerindeki etkisini, “genel olarak sol” içindeki etkinliğini dahi tartışma konusu haline getirmiştir. Kırk yıllık NLR (New Left Reviev), 2000 yılında “Yenilenmeler”le ‘yenilendi’. Anderson, “Marksizmin artık Sol’un kültüründeki egemen akım olmadığını” ilan etti, “bugünün gerçekçi solu için tarihsel yenilgiyi açıkça kaydedip kabullenmek gerektiğini” samimiyetle ortaya koydu. Anderson’a göre, “Batı’da derin bir ekonomik kriz olmadığı sürece büyük ihtimalle istikrarlı kalmaya devam edecek olan siyasal güçler korelasyonunda bir değişim meydana gelmeden, entelektüel üstünlük dengesinin değişmesi pek mümkün gözükmemektedir. İki dünya savaşı arası dönemde yaşanan derinlikte meydana gelecek bir bunalımdan başka çok az şey, şu andaki konsensüsün parametrelerini sarsabilecek gibidir.”[16]

1960’lı yıllarda tarihsel Marksizmin su yüzüne çıkan ideolojik ve teorik sorunları karşısında, Althusser tarafından teorik bir duruş ve saldırı olarak nitelenerek yayınlanan Marx İçin’in 1996 tarihli baskısına yazdığı Önsöz’de Balibar, bu metinlerin 1965’deki konumu ile, “Marksizmin-sonu sonrasında, Marksizmin ötesinde” bir anlamı olabileceğini ileri sürerek “epistemik terk” kervanına katıldı: “1965 yılında birinci baskısı çıktığında bu kitap, mantığı ve etiğiyle, belli bir yönteme göre uygulanmış Marx okuması için bir manifesto, aynı zamanda da Marksizm için, dahası, hakiki Marksizm için (bir hareketin, bir ‘parti’nin ayrılmaz parçası olan ve kendini böyle gördüğünü de açıkça ifade eden bir teori olarak, felsefe olarak Marksizm için) bir manifesto olarak önem taşıyordu. Bugün ise durum farklıdır. Bu eserle birlikte belki geçmişi diriltmeye çalışacak, hatta hayalinde geçmişi yeniden kuracak birkaç nostaljiğin gözünde ne olduğu bir yana, geri dönüşsüz olarak tamamlanmış Marksizmin-sonu sonrasında, Marksizmin ötesinde Marx’ı okumaya, incelemeye, tartışmaya, kullanmaya ve dönüştürmeye bir çağrıdır artık bu metin... Artık tüm Marksizmler hayali olmuştur. Ama birbirlerinden oldukça farklı ve doğrusu pek az sayıdaki bazı Marksizmler, hatta çok çok az sayıda metnin temsil ettiği bazıları, hala düşündürme ve harekete geçirme gücüne, dolayısıyla gerçek etkiler yaratma gücüne sahiptir.”[17]

Balibar’ın da değinmeden edemediği, Marx-Engels’in Komünist Manifestosu, Marx’ın Kapital’i, Lenin’in Devlet ve Devrim’i, Althusser’in Marx İçin’i, Kapital’i Okumak’ı böyledir. Marksizmin iç tarihinde yer alan tüm metinler için söylenebilir; “böyledir”ler. Bu metinler, Marksizmin içinde bulunduğu tarihsel politik bir soruna, teorik duruma karşılık gelirler. Ya bir saldırıya karşı Marksizmi savunma, ya da mevcut bir durumda karşı saldırı amacıyla, büyük ve gerçek bir kavganın içinde yazılmışlardır.

Marksizmin gerilimleri, yirminci yüzyılın Ekim Devriminden sonraki yılları boyunca politik okullu Marksist hareketler arasındaki mücadeleye de yansıdı ve bu mücadelede yaşatıldı. Pratik-politik Marksistler, Marksizme dönük saldırıları her zaman büyük bir alçakgönüllülükle üzerlerine çektiler.

IV.

“Küreselleşme karşıtlığı” olarak adlandırılabilecek, “Batı metropollerinde yaşanan” kitle hareketleri çerçevesinde görülen “yeni” dönem politik pratikleri, etkisini çok geniş bir alanda duyuran bir sloganla, “epistemik nitelikli” bir iddiaya da kapı açıyor: “Başka bir dünya mümkün!” Teori ve Politika’nın 26. Sayısında Kayaoğlu tarafından inşa edilmeye çalışılan epistemik nitelikli sabit noktaya karşı, bu sloganla, farklı bir epistemolojik red cephesi ortaya çıkıyor.

Marksizmin çekim alanının daralmasıyla başlayıp, Marksizmin genel alanında çözülmelere yönelen bu durum, Teori ve Politika’nın ilk sayısında kaleme alıp ilan ettiği, “kavgaya daveti” daha da anlamlı kılıyor.[18]

Marksizm için “yeni” bir kavganın zorunlu olduğu bu “yeni” durumda, söz konusu metinlerin doğrudan yardıma gelmeyeceğini biliyoruz. Lakin bu metinlerin, günümüz Marksizmi için “temel” nitelikte sabit tutamak noktaları, elverişli kazıklar içerdiğini ve sağladığını biliyoruz.

Marksizmin teorik ve politik etki alanının daralmasıyla ortaya çıkan dünya tarihsel konjonktürde, tam bir harmanlanma yaşandığını görmek için uzun boylu araştırmalar ve analizler yapılmasına dahi gerek yoktur.

Toz duman arasında, politik alanın özneleri, politik pratiğin nesnesi neredeyse yitirilmiştir. Artık devletten, devletlerden, emperyalizmden değil, küreselleşmeden, yeni dünya düzeninden, küresel sermayeden söz edilmeye başlanmıştır. Politik eyleyiş ifadesini ve hedefini, başka bir yerde aramaya başlamıştır. Politik pratik de öznesini yitirmekle karşı karşıyadır, artık politik güce sahip politik öznelerden değil, her biri politik kararını kendisi veren bireylerden, “otonom” gruplardan söz edilir olmuştur.

Marksizmin, yukarıda giriş niteliğinde özetlenmeye çalışılan dünya tarihsel durumu, geri çekilmeler ve harmanlanma arasında, Marksist politik pratiğin nesnesi olan devlet hakkında ne denilebilir? Bu konudaki tüm okumaların, Teori ve Politika’nın kendisini konumlandırdığı yerden bakıldığında, bir temel kitaba, halihazırdaki bir devrimin sıcaklığında yazılmış bir temel metne, Devlet ve Devrim’e, yönelmesi kaçınılmazdır.

Althusser, Lenin’in Ekim Devrimi döneminde yazdığı yazılar hakkında üç belirlemede bulunuyor:

-         Bu metinlerin statüsünü belirtmek gerekir. Bunlar bir tarihçinin değil, mücadele içindeki insanlara mücadeleden söz etmek ve onlara kendi mücadelelerinin bilgisini vermek için mücadelesinden birkaç saat çalan politik bir önderin metinleridir. Dolayısıyla bunlar doğrudan doğruya politik kullanımlı metinlerdir, bizzat kendi deneyim alanının içinde kendi pratik deneyimi üzerine düşünen, devrime katılan bir adamın kaleme aldığı metinlerdir.[19]

-           Bu metinler, belirgin bir örnekten –1917 yılında Marksist bir liderin politik pratiği– yola çıkarak, genel olarak politik pratiğin alanının, nesnesinin ya da (önceki terminolojimizi tekrar kullanırsak) özgül hammaddesinin yapı analizidir.[20]

-        Politik pratik nedir, onu diğer pratiklerden ayırt eden nedir? Ya da daha klasik bir formülasyon tercih edilirse: Politik eylem nedir? Lenin sayesinde –ve politik bir durumun somutluğunu “zorunluluğun gerçekleştiği” “rastlantı” olarak kabul eden spekülatif teze karşı– bu gerçek soruya verilen teorik bir cevabın başlangıcına varırız. Lenin’in politik pratiğinin nesnesinin Evrensel Tarih ya da Emperyalizmin Genel Tarihi olmadığını görürüz. Emperyalizmin tarihi onun pratiği içinde elbette tartışma konusudur, ama asıl konusunu o oluşturmaz. Mevcut haliyle emperyalizmin tarihi başka faaliyetlerin konusu olur. Marksist teorisyenin, Marksist tarihçinin faaliyeti –ama bu durum da teorik pratiklerin konusudur. Lenin kendi politik pratiği içinde emperyalizme güncel varoluş koşullarında –somut bir şimdiki zamanda– rastlar. Tarih terorisyeni ya da tarihçi ise emperyalizme bir başka kipliğin koşullarında rastlar: Güncel olmamanın ve soyutlamanın kipliği.[21]

Bu üç belirleme, Devlet ve Devrim’in nasıl ele alınabileceği konusunda hareket noktaları sağlıyor. Devlet ve Devrim, yazıldığı ve yaşandığı günden bu yana değişik okumalara tabi tutuluyor. Teorik olarak, Kautsky’nin durduğu noktadan, Gramsci’nin durduğu noktadan, Althusser’in durduğu noktadan, Colletti ve Avrupa Komünizminin durduğu noktadan...

Bugün, Devlet ve Devrim’i nasıl okumalıyız? 1990’larda sona eren ve “tarih”in tozlu raflarına kaldırılmış bir büyük tarihsel pratiğin metni, bu anlamda ait olduğu tarihsel pratikle geçerliliği sona ermiş bir metin olarak mı? Althusser’in deyimiyle “Marksist tarihçinin teorik pratiğinin konusu olarak” mı? Aynı tarihsel pratiğin, devrimci politika dışına sürdüğü eski Marksistler gibi mi?

Şüphe yok, “büyük dünya tarihsel devrimler çağında yaşıyor olsaydık” Lenin gibi okuyacaktık. Onu, gününü doldurmuş, belirli bir tarihsel an için yazılmış bir belge olarak, tarihe havale edilmiş tarihsel metin olarak da okuyamayız. Çünkü, onun bugün, politik pratiğin nesnesine, politik pratiğin bu nesne üzerinde nasıl işleyeceğine dair teorik ve politik sözü var.

Lenin, Devlet ve Devrim’de baştan sona Marksizmin kurucularına dayanmıştır. Bir mecazla, Lenin’in Marx ve Engels’i Ekim Devrimine ve Devlet ve Devrim’e ortak ettiği söylenebilir. Kautsky ile tartışmadaki gücünü, şu saptamayı yapan Marx’tan alıyordu: “Büyük toprak sahiplerinin ve kentlerdeki bütün mülk sahiplerinin senyörlük ayrıcalıkları, devlet iktidarına özgü birçok özel nitelikler haline dönüştüler; feodalitenin ileri gelenleri, maaşlı devlet görevlileri oldular; çelişkili ortaçağ hükümdarlık haklarının alacalı haritası, işleyişi bir fabrikadaki gibi bölüştürülmüş ve bir merkezden yönetilen bir devlet iktidarının çok iyi ayarlanmış planı oldu. (...) Bir köprüden, bir okul binasından, ve en küçük köy mülkiyetinden demiryollarına, ulusal zenginliklere ve üniversitelere kadar her ortak çıkar derhal toplumdan ayrıldı, üstün çıkar, genel çıkar olmak sıfatıyla, topluma karşı tutuldu, toplum üyelerinin inisiyatifinden çıkarıldı ve hükümet eyleminin konusu haline getirildi. Sonunda parlamenter cumhuriyet, kendini, devrime karşı savaşımında baskı önlemleri ile hükümet iktidarının eylem olanaklarını ve merkezileşmesini kuvvetlendirmek zorunda gördü. Bütün siyasal devrimler, bu makineyi kıracakları yerde, yetkinleştirmekten başka bir şey yapmadılar. Ardarda iktidar uğruna savaşan partiler bu muazzam devlet yapısını ele geçirmeyi, kazananın en birinci ganimeti saydılar.”[22]

Lenin ve Ekim Devriminin açtığı yolda, tarihsel Marksizmin “Marksizm-Leninizm” olarak adlandırılmasının nedeni açıktır. Bir tarihsel gerçeklikte, iki ölümlünün teorik-politik ve pratik-politik eserlerinin birleşmesine bu metinler tanıktır.

Marx-Engels, yaşadıkları tarihsel gerçeklikte, anarşizmin teorisyenleriyle karşı karşıya geldiler. Bakunin, 19. Yüzyılın tarihsel gerçekliğinde, Devlet’i soyut bir gerçeklik olarak ele alıp, Devlet ve Anarşi’yi yazdı. Avrupa’nın hemen her yerindeki devrimci hareketlerin ve isyanların içinde oldu. Ama politik pratiğin nesnesini ne yazık ki karşısında bulamadı. Anarşizmin elinde, devlet, politik pratiğin hedefi olan bir gerçeklik değil, her türlü iktidar üretiminin bulunduğu toplumsal alanda soyut tarih-üstü bir nesne haline geldi. Devlet her zaman her yerdedir, ama “devrim” onu yakalayıp yıkamaz. Ezilenlerin devlete yönelmiş her eylemi, devrim değil isyandır.

Anarşizm, “her türlü otoriteye, her türlü iktidara, her türlü Devlete saldırı demektir, savaş demektir”. “Geleceğin toplumunda anarşi, herhangi bir otoritenin herhangi bir iktidarın, herhangi bir Devletin yeniden kurulmasına karşı savunma, engelleme olacaktır.”[23] Böylece anarşizm, “toplumsalda her zaman iktidar talebi olacağı” iddiasıyla, kendi varlığına bir “teorik” gerekçe bulur.

     Dünya tarihsel konjonktürde, politikanın nesnesinin yitirilmiş olması, politik öznelerin belirsizliği, ezilenlerin kendiliğinden devrimci pratiğinin yönlendirdiği politik hareketlilik içinde, anarşizm kendisine haketmediği bir ilgi buluyor.

V.

Devlet ve Devrim bir yüzyıldan daha az bir süre önce yazıldı; ve bugün, çarpıtılmamış bir Marksizmi yeniden bulmak ve onu geniş halk yığınlarının bilincine yerleştirmek için, arkeolojik kazılara girişmek gerekiyor. Marx’ın ve Lenin’in, yaşamış oldukları devrimler üzerindeki gözlemlerinden çıkardıkları sonuçlar, tam da dünyanın ‘efendileri’nin proletarya ve ezilenlere, devrimlerle taçlanması beklenen yeni bir büyük saldırı dalgasıyla başlayan mücadeleler çağının şafağında unutulmuş bulunuyor.

       Devlet ve Devrim’i, Ekim Devriminin tarihin konusu olduğu bir zamanda okuyoruz. Şimdi Marksizm, verili tarihsel koşullarda kavram ve kategorileriyle yaşamalıdır. Marksizm, dünyayı açıklayabilme yeteneğiyle, ezilenlerin yeni dünya tarihsel durumunu, ezenlerin yeni tahakküm biçimlerini teorik ve politik veçheleriyle ele alabilecek durumdadır.

 
 
 


[1] Lenin’in zayıf halkası, belirli bir fiili anda maddi gerçeklikteki bir zayıf halkaya tekabül ediyor.

[2] Lenin, Devlet ve İhtilal, Çev.: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., Ankara 1989, s.9.

[3] Metin Kayaoğlu, “Mücadelenin Yeni Dönemi”, Teori ve Politika 26, s. 6.

[4] Lenin, Devlet ve İhtilal, Çev.: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., Ankara 1989, s.64.

[5] Lenin, a.g.e.

[6] Lenin., a.g.e., s. 65.

[7] Akselrod, “Bolşevizm’e Karşı Mücadele Üstüne L. Martov’a Mektup”, Kendi Belgeleriyle Rus Devriminde Menşevikler, Haz.: Abraham Ascher, Çev.: Celal Kanat, Metis Yay., s. 149.

[8] Colletti, “Marksizm: Bilim mi, Devrim mi?”, Çev.: Orhan Koçak, Birikim 26, Nisan 1977, s.34.

[9] Colletti, “Lenin’in ‘Devlet ve Devrim’i”, Çev.: İlker Aktükün, Özgür Üniversite Forumu 5, Ankara 1998, s.71.

[10] Colletti, a.g.e., s. 77.

[11] “1953’ün sonuna kadar şiddetin gerekliliğinden kuşku duymaya cesaret eden İtalyan Komünist Partisi dahil bir komünist partisinin herhangi bir militanı, bugün barışçıl ve anayasal yoldan kuşku duyanlar nasıl bir duruma düşerse, o duruma düşerdi.” (A.g.e., s.72)

[12] Colletti, a.g.e., 77.

[13] A.g.e., s. 72.

[14] A.g.e., s. 73.

[15] Mooers, Burjuva Avrupa’nın Kuruluşu, Çev.: Bahadır Sina Şener, Dost Yay., Ankara 1997, s. 9.

[16] Perry Anderson, “Yenilenmeler”, New Left Review 2000-Türkiye Seçkisi, ss. 6-33.

[17] Etienne Balibar, “1996 Tarihli Yeni Baskıya Önsöz”, Louis Althusser, Marx İçin içinde, Çev.: Işık Ergüden, İthaki Yay., İstanbul 2002, s.5.

[18] “Başlarken”, Teori ve Politika 1, s.3.

[19] Althusser, Marx İçin, Çev.: Işık Ergüden, İthaki Yay., İstanbul 2002, s.5.

[20] Althusser, a.g.e., s. 217.

[21] Althusser, a.g.e., s. 218.

[22] Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., Ankara 1990, s.136. Aynı pasajın başka bir çevirisi için bak.: Lenin, Devlet ve İhtilal, Çev.: Süleyman Arslan, Sol Yay., Ankara 1976, s.34;

[23] Akt. Elsa Morante, Tarih Devam Ediyor..., Çev.: Nihal Önol, Yaygın Kültür Ortaklığı Yay., İstanbul 1977, s.34.

Okunma 17351 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.