Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


İran’da Öğrenci Hareketleri

Yazan

İran’da Öğrenci Hareketleri

‘Devrim’de Bir Son Durak mı

Yoksa Evrimleşme mi?

 

Amir Ahmad Fekri

İran’da yine bir şeyler oluyor: Adeta bir toplumsal geleneğe dönüşmüş bulunan öğrenci hareketleri, her yıldönümünde olduğu gibi, yine bütün dünyanın gündeminde…

Bu öğrenci hareketleri, Türkiye’de genel olarak, reform ve ıslahat hareketleri olarak nitelendirilmiştir. Dahası, bunun ötesine geçilerek, bunların, topyekûn bir yeni toplumsal hareketin başlangıcı veya belirtileri olduğu ileri sürülmüştür. Ancak, her iki yaklaşımın da söylemleri hareketin açıklanması için yeterli olmamakta ve hatta gerçeklerle çelişmektedir. Örneğin, Türkiye’de içki içmek, içki ikram edip etmemek, kadının modern olması ve çağdaşlığının elbiselerinin ve/veya başının açıklığıyla ve dekoltesiyle bağlantılı görülmesinin bir sonucu olarak, İranlı kadının başını sıkı sıkı kapamıyor olması veya içki içmek, kayak yapmak vb. etkinlikleri –keza, eylem yapan erkek öğrencilerin uzun saçlı olması da öyle– radikal bir karşı çıkışın belirtileri olarak sunulabilmektedir. Halbuki, söz konusu öğrenci hareketlerinin yeni toplumsal hareketler[1] yaklaşımıyla irdelenmesinin kaçınılmazlığı kadar, bu hareketlere, genel olarak devrimlere evrimleşmeleri içinde bakan bir perspektifle yaklaşılması da gerekmektedir: bu hareketlerin doğru bir anlamlandırılması bakımından, bu, kaçınılmaz gözükmektedir. Bu nedenle, bu çalışmada öğrenci/toplum hareketine dek uzanan devrim öncesi ve devrime giden yoldaki etken ve de hazırlıklara sık sık göndermede bulunulacaktır. İran Devrimi ve bu devrimin amaç ve beklentileriyle devrim sonrası dönemin gelişme dinamiklerine yansız bir gözle açıklık getirilmesi bu bakımdan son derece önemlidir. Böylece, bu yazıyla, aynı zamanda, İran’daki gelişmelerle ilgili geç kalmış kimi soruların okuyucuya sordurulması da amaçlanmaktadır.

‘İran Devrimi’ni ve onun ‘İslamilik’ niteliğini nasıl anlamalı?

İran Devriminin, çağdışı olarak nitelendirilmesine de dayanak oluşturan İslamilik özelliğine biraz yakından bakalım: 1979 yılında İran‘da geniş bir halk katılımıyla gerçekleştirilmiş olan devrim, bilindiği gibi, genellikle İran İslam Devrimi olarak bilinmekte ve adlandırılmaktadır. Ancak bu devrimin ‘İslamilik‘ niteliğinin aydınlatılması ve açıklığa kavuşturulması gerekmektedir: Bunun için de, bu İslamiliğin, bir yandan tarihsel süreç ve devrimi çevreleyen koşullar içinde ortaya çıkmış ve şekillenmiş olan seyri ve diğer taraftan devrim sürecini önceleyen entelektüel hazırlık ve canlanma sürecinin temel bir bileşeni olan düşünce ve eylem pratiği olarak Marksizmle arasındaki bağlantıların incelenmesi gerekmektedir. Şayet, İran devrimi, devrimin ideoloğu olan Şeriati‘nin de izinden gidilmek suretiyle İslami dinamiklere dayalı bir diyalektik temel üzerinde anlamlandırılırsa bu sorun önemli ölçüde ortadan kalkacaktır: Böylece, İslam dininin ‘Devrim‘le bağlantısının onun İslam diniyle meşrulaştırılması olduğu; ya da İslam‘ın kitleleri harekete geçiren bir ‘politik ideoloji‘[2] olarak araçsallaştırıldığı gibi indirgemeci yaklaşımlar terkedilerek devrim sürecinin eşzamanlı sosyo-politik ve kültürel dinamikleri hesaba katılabilecektir.

Öncelikle belirtilmelidir ki bir kavram ve pratik olarak “devrim”, kaynağını Marksizmde bulmaktadır. “Devrim”, kavram olarak topyekün bir siyasal, toplumsal, ekonomik ve felsefi devinim ve dönüşüm anlamına gelir, ve Marksist yaklaşım göz önünde tutulursa, “devrim” olarak nitelendirilen birçok olgu ve hareket “devrim” olmaktan çıkar ve bunların, reform yeniden yapılanma/yapılandırma, ulusal devlet kurma, bağımsızlık hareketi/savaşı gibi karşılıklarla nitelendirilmesi gerekir. “Devrim”, doğası gereği bütün geleneksel kurumları yıkar ve yerine yeni kurumlar kurar ve yerleştirir.

İran devriminin özgünlüğü bağlamında ise şu noktalar ön plana çıkmaktadır: 1953‘e dek İran’da yaşanan İngiliz, Sovyet ve Amerikan komplo ve işgal olayları sonucu edinilen tecrübelerle, bağımsızlık ve ulusal kimliğin kazanılabilmesi yolunun Sovyet Bolşevik, İngiliz liberal ve Amerikan devrim modellerinden geçmediği yönündeki düşünce gerek aydınlar gerekse halk kitleleri arasında yaygınlık kazanmıştır. Bunun yerine, çeşitli nedenlerle Fransız devrim modelinin benimsenmesi söz konusu olmuştur. Bu tercihi etkileyen en önemli neden, Fransa’nın yukarıda belirlenen ülkelerden farklı olarak İran üzerinde tarihsel olarak sömürge benzeri bir etkinlik temeline sahip olmamasıdır. Ayrıca, Fransız devriminin sol eşitlikçi-özgürlükçü ve adaletçi bir söylemle ön plana çıkan yegane batılı devrim örneği oluşu da İran gençliğinin eğitim amacıyla yoğun olarak bu ülkeye yönelmesi sonucunu beraberinde getirmişti. Fransız aydınlanma ve devrim süreci deneyiminin takip edilmesi gereği mevcut anti-demokratik rejimden rahatsız, devrimci aydınlar tarafından benimsenmiştir. Fransa, İran üzerinde aktüel çıkarları söz konusu olan bir ülke olmadığı gibi, feodaliteden kapitalizme geçiş modeli itibariyle krallığın lağvedilmesine dayanan bir çağdaşlaştırıcı model olarak olduğu kadar, tarihsel materyalizmin diyalektiksel bir bilimsel gerçeklik modeli olarak da İranlı entellektüellere yakın geliyordu. Şunu da ayrıca belirtmek gerekir ki, bütün yaşananlardan sonra İran için, Amerikan Devrimi, İngiliz Devrimi ve Sovyet Marksist-Leninist veya Stalinist yaklaşım modelleri anlamsızlaşmıştır, ve bu ortamda bu isimlere karşı bile yoğun bir tepki gelişmiştir. Bu yüzden İran (devrimci) aydınları “aydınlanma” süreci sonucunda şekillenecek bir modeli tercih ederek Fransa’ya yöneldiler.

Yabancı güçlerin etki alanında bulunmanın yol açtığı güçlü yerellik vurgusu ve İslam dininin oynadığı önemli rol nedeniyle, bu, sola karşı doğrudan Sovyet solundan kaynaklanan bir tepkisellikle de birleştiğinde, kendi kültürel dokusuyla uyumlu bir sol inşa etme ödevi daima İran solunun gündeminde olmuştur. Sovyetler Birliği’ne karşı duyulan tepkisellik, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında, İran’da Sovyetler Birliği’nin güdümünde kurulan Kürdistan Demokratik Cumhuriyeti ve Azerbaycan Demokrat Cumhuriyeti’ne karşılık, İngiltere ve Amerika’nın desteğinde, İran’ın merkezinde (Fars eyaleti) Bahtiyari ve Kaşkayılar, güneyinde ise (Kuzistan eyaleti) petrol bölgesinde Arap kökenli etnik grubun özerklik istemlerini takip eden ayaklanmalar ve hareketlerin başlamasıyla daha da güçlenmiştir. Bu iki süper güç arasında, petrol havzası üzerinden yaşanan güç savaşının bir uzantısı olarak, sıkışıp kalan İran’ın yerel-ulusal çıkarlar doğrultusundaki arayışı daha da belirginleşmiştir. Ulusal savaşımı simgeleyen ve Muhammed Musaddık’ın önderliğinde kurulan Cephe-ye Melli’nin (Milli Mukavemet Cephesi tabanlı) kuruluşunu hazırlayan koşullar da işte bunlardır. Bu, temelde dört güçlü örgütü bir araya getiren kitlesel bir harekettir (Abrahamian, 1983). Bu dört örgüt, İran Partisi (Dr. Karim Sandjabi’nin önderliğindeki), Pan-İranist Parti (Mohsen Pezeşkpour’un başını çektiği), Mücahedin-e Eslam Örgütü (Ayetullah Kashani’nin önderliğindeki), ve Hezb-e Zahmatkeşan-e İran’dır (Mozaffar Baqayi önderliğindeki). Nisan 1951’de kurulan bu cephenin etkinlikleri sonucu iktidara gelen ve bu hareketin başını çeken Dr. Musaddık’ın en önemli icraatı, petrolün ulusallaştırılması olmuştur. Petrolden çıkarı olan İngilizlere ve de Sovyetler güdümlü Tudehcilere[3] karşı savaşım veren ilk ulusal lider Musaddık’ın iktidardan devrilmesinin (1953) nedeni de bu ulusalcı-bağımsızlıkçı özelliğidir. Bir Amerikan müdahalesi olan Musaddık’ın devrilme hareketi (Ajax Harekatı), aynı zamanda Sovyet güdümlü sol partinin (Tudeh Partisi) de oldukça zayıflatıldığı bir dönem oldu.[4]

Sonuç olarak vurgulanmak istenen odur ki, hiçbir “devrim”, reformlarla eski kurumları koruyamaz ve yeniden yapılanma ile aynı işlevleri yerine getiremez; kısaca, herhangi bir geleneksel kurumla barış içinde hareket edemez. Ancak bu demek değildir ki, hızlı bir altüst oluşu temsil eden “devrim”, eski rejimden geride kalan bazı kurumların dönüştürülmesini devrimin evrimleşme sürecine ertelemeyecektir: Elbette ki bu durum, öncelikle kültür ve politik alanlar gibi köklülüğü ve hafızalarımızın en derinlerine işlemiş olmaklıklarıyla görece zor değişen alanlar için geçerlidir. Bunlar, aynı zamanda, evrimi mümkün kılan yolda, birleştirici ve motivasyon sağlayıcı unsurlar olarak da önemlidir: Burada ileri sürülen iddiaya göre, bütün bu köklü geleneksel kurumların zaman içinde, yani devrimin evrimleşme sürecinde aşamalı olarak ortadan kalkması söz konusu olacaktır. Kanımca, bu çerçevede, her devrimin üç aşamada gerçekleşeceği gibi bir genelleme yapmak mümkün olabilir: Birinci aşama, toplumda değişiklik fikrinin, yeni fikir tohumlarının atıldığı ve geliştirildiği evredir; bu, daha çok düşünürlerin ve yazarların hazırladıkları, yön verdikleri bir devredir. Devrim fikri, halk yığınlarınca benimsenince maddi bir güç haline gelir. İkinci aşama, eylem aşaması olmaktadır. Bu aşama inkılabı ifade eder. İnkılap bazı etkenlerin itmesiyle patlar. Bu patlamanın temelinde, toplumdaki çıkarları çelişen sınıfların/grupların çatışması yatar. Bilindiği gibi inkılap, başarıya ulaşırsa yani etkili olursa meşruluk kazanır. Üçüncü aşamada ise yıkılan, bozulan düzenin yerine bir yenisini kurmak söz konusudur. Bu yeniden kurma sürecindeki evrimleşme ile devrim sonuçlandırılmış ve başarılmış olur.

Bu (sosyal) evrimleşme ve gelişme, hem iç hem de dış dünyada birbiriyle tamamen çelişen üç gelişmeye ivme kazandırmıştır: 1- Devrimin olduğu kadar bu hareketin de temelinde yer alan ve mücadelesini üstlenen kesim (Nehzat-e Azadi ve devrim ideoloğu Dr. Ali Şeriati çizgisinde olan gruplar),[5] bu arayış ve gelişmeyi, gerçek bir demokratik ve dönüştürücü toplumsal hareket olarak görür ve devrimin temelinde yatan ve gerçekleşmesine değişik nedenlerden dolayı geç kalınan amaçları –“Mardom Salari ve Azadi” yani Halk Egemenliği ve Özgürlük– yerine getirme hareketi olarak değerlendirirler. 2- Bu hareketin karşıtlarının, yani “tutucular” ve “mezhep rakikalizmi”ni savunanların yaklaşımı ise, öğrenci hareketinin bütünüyle bir “siyasal kargaşa” olduğu biçimindedir. Bu doğrultuda, bunlara göre öğrenci hareketi, ABD elçiliğini basmak ve rehineler krizi ile kendilerini “Daneşcuyan-e Khat-te Emam” (İmam Çizgisi Öğrencileri) olarak adlandıran sol eğilimli kanadın –bu hareketlerle “Velayat-e Faqih”e[6] karşı çıkma fırsatını yakalayanlar– bir marifetidir. Bu grubun –yani rejim taraftarlarının– bakış açısıyla, bu hareket devrim karşıtları ve ABD tarafından desteklenmektedir. Bunlar, ayrıca, öğrenci hareketleriyle liberal demokrasi özlemi arasında bir bağlantı olduğunu da savunurlar. Bu nedenlerledir ki, İslam Cumhuriyeti ve İslam Devrimi yandaşları bu harekete karşı koymalı ve ne pahasına olursa olsun onların emellerine ulaşmalarını engellemelidir.[7] 3- Bir diğer yaklaşım ise, hükümet dışı muhaliflerdir. Son grup, hükümet dışı muhaliflerle temsil edilmektedir. Bu kesim genellikle Saltanat taraftarları ve yurt dışındaki muhalefetin bir bölümünden oluşmakta[8] olup, öğrenci hareketini asil olmayan bir hareket olarak nitelendirmektedirler. Asaletsizliğinin nedeni, geçen yirmi yıllık süre içinde rejimin yanlış uygulamaları ve toplumsal gelişmeler sonucunda İran, rejime karşı gelişen “asil” bir halk hareketine gebe iken, Dovvom-e Khordad hareketinin bu “asil” halk hareketini engellemiş ve sürecin gecikmesine yol açmış olmasıdır. Bu muhalif kanat, öğrenci hareketinin bazı “reformist” ve “İmam Çizgisi solcu öğrencileri” tarafından ele geçirilmiş olduğunu belirtir ve beklenilen “asil” hareketin henüz gerçekleşmemiş olduğuna dikkat çeker. Muhalefetin, söz konusu saltanat taraftarları dışındaki bir bölümü bu görüşleri belirtmektedir.

Sivilleşme ve meşru/yasal talepler olarak öğrenci hareketleri

Açıklamalarımıza başlamadan önce, hemen şunu belirtelim ki, öğrenci hareketi, İran’ın yeni siyasal tarihinde tüm hareketlerin ana kaynağı olmakla birlikte, “Dovvom-e Khordad”[9] (D.K. hareketi) ile yaratmış olduğu siyasal ve toplumsal ortam içinde ve topluma kazandırmak istediği yeni siyasal, sosyal ve kültürel kimlik arayışlarının doğal bir sonucu olarak kendisine 9 Temmuz 1999’da yapılmış olan saldırıdan sonra yeni bir boyutta ivme kazanmıştır. Öğrencilerin başını çektiği bu hareket, “Dovvom-e Khordad” hareketinin temelinde etkin olduğu kadar, sonrasındaki “sivilleşme” ve “anayasalcı” hareketin öncülüğünü yapan ve sürdürülmesini de sağlayan ana dinamiktir. Bu öğrencilerin, (ülkenin içinde ve dışında) kendilerini “ıslahatçı”, “yenilikçi” ve “entellektüel” olarak tanıtmak niyetinde olan kişi ve kesimlerle –Ali Ganci, Abdülkerim Soruş, Said Hajjarian, Hamid Reza Jalaipour[10] ve ABD ile Türkiye’deki bazı medya odakları– alakaları yoktur. Ayrıca, toplumsal ve siyasal duruşları itibarıyla, içinde yer aldıkları bu harekete, devrime bağlı ve devrim kaynaklı bir toplumsal gelişme olarak bakma eğilimine sahip oldukları da diğer özelliklere eklenmelidir.

Tahran Üniversitesi kaynaklı geleneksel ve meclis dışı muhalefetin başını çeken ve çalışmalarını resmi olarak sürdüren “Daftar-e Tahkim-e Vahdat-e Daneşcuyan”ın denetim ve güdümünde düzenlenen gösterilerin temelinde devrim sonrasında benimsenen ilk anayasanın ilkelerine yani somut özgürlükler ve toplumsal “adalet” ile “Qest”[11] anlayışına dönülmesi talebi bulunmaktadır. Bu hareketlerin hedefleri arasında, keyfi uygulamaların, kanun dışı ve güdümlü atamaların durdurulması, din adamlarının özel mahkemeleri ile yasama ve yürütme karşısındaki keyfi kurumların (Şoray-e Negahban, Şoray-e Teşhis-e Maslehat-e Nezam) kaldırılması, yargının bağımsızlaştırılması (bir başka ifadeyle din adamlarının tekelinden çıkarılması), gazete ve dergilere verilen kapatma kararlarının ve düşünce ifadesi karşısındaki keyfi engellemelerin durdurulması, dini çevrelerin kayıt dışı ekonomik teşebbüslerine (şerkat-hay-e agha zadeha)[12] göz yumulmasının engellenmesi ve bu kesimlerin ayrıcalıklarının kaldırılmasıyla bunlara benzer başka sonuçların yaratılması bulunmaktadır.

Bu bağlamda, esas itibarıyla bir devrimin zorunlu/yeni bir aşamasını yansıtan bu hareketler böylece, devrim sürecinde bir evrimleşme olarak değerlendirilmelidir: Bu evrimleşmenin tarihsel kaçınılmazlığı, devrimin getirisi ve doğal bir sonucu olarak kabul edilmesi gereken kitlesel/toplumsal kollektif bir siyasal bilinç (bu, ‘yeni bir aydınlanma’ olarak da nitelendirilebilir) ve bununla bağlantılı radikal kitle/toplum hareketliliğinden[13] türeyen bir rejim-içi ‘katılımcı’ toplumsal hareket[14] ve kollektif davranışta[15] somutlanmaktadır. Her ne kadar, bu toplumsal ve siyasal hareketliliğin sonucunda “İran İslam Cumhuriyeti”nin yerini “İran Cumhuriyeti”nin alması kuvvetle muhtemelse de, bunun, rejim karşıtı bir gelişme olarak yorumlanması olanaksızdır. Çünkü, İran’da yaşanan Devrim, hiçbir zaman dinin, Marx ve Althusser’in kavramın içini doldurdukları haliyle, rejim ve siyasal alanın bir yönetsel ideolojisine (modern-meşrulaştırıcı bir ideoloji olarak İslam dini) dönüştürülmesi hedefine sahip olmamıştı.[16] Ve, bugün gelinen noktada, dinin toplumsal ve kültürel alanda; ve kişilerin özel dünyalarındaki “doğal” yerini alarak, siyasal alanın bilimsel ve düşünsel-ideolojik süreçlerin konusu haline getirilmesi, ilk dönem devrim ruhuyla çatışmak şöyle dursun, tam da onu yansıtır.

Kaldı ki, yapılan bu toplu gösteriler, her şeyden önce İran Devriminin sadece ilk Anayasasıyla değil, mevcut Anayasasıyla da zaten güvence altına alınmış bulunan “hükümet ve rejime direnme hakkı”nın halk tarafından kullanılması olarak değerlendirilmek durumundadır. Bu anlamda öğrenci hareketinin bir karşı-devrim şeklinde değerlendirilemeyecek olmasının temelinde, halihazırdaki rejim özelinde bile bunların meşru bir yasal zemine sahip olması yatmaktadır -her ne kadar, bunlar, bazı uluslararası odakların da özlemleri doğrultusunda ülkeyi bir kaos ve şiddet ortamına sürüklemek için kullanılmak istense de. Bu yazının iddiası odur ki, İran’daki öğrenci ve toplum hareketliliğinin devrim amaçlarının gerçekleştirilmesi doğrultusundan uzaklaşması hiçbir zaman söz konusu değildir. Tam tersine, sürekli olarak, devrim sırasında ortaya konulan amaçlara ulaşmak için sergilenen çaba ve enerjiler söz konusudur. Somut özgürlükler ve demokratik hakların -ilk anayasaya göre- sağlanması için verilen mücadele de bu bağlamda devrimle amaçlanan hedeflerin dışındaymış gibi sunulamazlar. Bu toplumsal hareketliliğin ikinci bir temel hedefi de, iş başındaki iktidarların halktan uzaklaşarak yeni gelişen seçkinler ve burjuva sınıfının çıkarlarının hizmetine girmiş olmasıyla bağlantılıdır.

Öğrenci hareketlerinin temel özelliği, toplumda çatışma yaratmadan demokratik yöntemlerle yönetimde ve toplumsal ve siyasal hayatta (gerçekten) etkin olabilmektir. Bu açıdan söz konusu edilmesi gereken, özellikle de yasal yapılanmalarla askıya alınmış ve engellenmiş bulunulan ve zaten ilk devrim anayasasıyla güvenceye alınmış olan hak ve özgürlüklerin yeniden kazanılmasıdır. Tabii ki, devrimden hemen sonra (özellikle de savaş ortamında) bizzat devrimcilerin anayasayı askıya almış olmaları bir yere kadar anlamak mümkün olurdu. Ancak, bunun süregiden “tek bir ideoloji dayatması”na dönüşmesinin bir izahı olamazdı. Özellikle de dayatılan bu ideolojiye tepki duyan nüfusun –ki, büyük bir kesimdir- dışlanması ve politik süreçlerden ve eğitim alanından uzak tutulması bu tepkinin haklı bir zeminde giderek büyümesine yol açtı. Yaygın olarak uygulanan bu dışlama politikasıyla kitle bilincinin oluşması ve derinleşmesi arasında, bu nedenle, oldukça sıkı bir bağlantı vardır. Kitlesel bir hareketliliğe evrilen bu güçlü kollektif bilinç, şiddete dayanmayan örgütlenmelerle yine üniversitelerden başlayarak bütün topluma yayılmıştır. Nitekim, bu potansiyelin milyonluk kalabalıklar halinde 23 Mayıs 1997’deki ilk tezahürünün ardından İran’ın 7. Cumhuriyet dönemi seçimlerinin sonuçları, esas itibarıyla, devrim öğretileri ile siyaset sahnesinde bulunan devrimin ikinci neslinin sürüklediği yeni ve kaçınılmaz bir sürecin başladığını haber vermekteydi. Bu süreç, bir toplumsal hareketin oluşumunu gözler önüne sermiştir (“Dovvom-e Khordad” Hareketi). Bunun sonrasında cereyan eden gelişmeler ise sonuçları itibarıyla çok daha can alıcıdır: Zira, Şubat 2000 ve Haziran 2001 seçim sandıklarındaki hareketlilikler, yürütme ve yasama üzerindeki “muhafazakar tekel”in sona erdirilmesiyle sonuçlanmıştır.

Uluslararası algılama ve değerlendirme sorunları

Oysa, bu gerçekliğin uluslararası arenada algılandığı ve yeniden üretildiği form, bilindiği gibi, şayet bir karşı-devrim biçiminde değilse eğer, 1979’da gerçekleştirilen devrimden bir uzaklaşma/kaçış biçiminde olmaktadır. 1992 yılından başlayarak ABD’nin İran’a karşı başlattığı (ikili) kuşatma projesi sonucunda, Türkiye ve İsrail’in politik ve askeri yakınlaşması İran’ın dış ilişkilerinde yeni bir dönem anlamına gelmiştir: Bu yeni dönemin temsil ettiği uluslararası gerçekliğe göre, İran’la ilgili gerçeklerin dünya kamuoyuna bilinçli bir şekilde çarpıtılarak sunulması söz konusu olmaktadır. Halkın, yasal ve anayasal haklarını kullanarak yönetimden rejim-içi talepte bulunmaları, bu çerçevede bütünüyle bir “rejime başkaldırma” olarak sunulmaktadır. Bu, ilgili çevrelerin İran’ın gerçekliklerinden ne denli habersiz olduklarını veya bu gerçekleri ne denli yanlış yorumladıklarını göstermektedir. Bu durumun nedeni, kanımca, farklı siyasi kanatların eğilimlerine göre değişiyor gibi görünse de, eninde sonunda bu grupların İran devriminden umduklarını bulamamış olmalarıyla bağlantılıdır: tabii, aynı zamanda bu, söz konusu çevrelerin paradigmalarının iflas[17] etmesiyle de çok yakından bağlantılıdır. Madem ki, devrimden beklenenler olmamaktadır, o zaman, İran devriminin ve İran’ın kaos’a sürüklenmesinin arzulanması anlaşılır uluslararası tepkiler olmaktadır.

Bu çerçevede, Temmuz 1999, Türkiye’de de, İran karşıtı ve İsrail eğilimli politika ve propagandaların doruk noktası olarak belirtilebilir. Uluslararası camiada yukarıda özetlediğim türden gelişmeler yaşanırken İran’da da 9 Temmuz 1999 itibarıyla öğrenci hareketleri neredeyse 1979 devrimini andıran bir hararetle kendisini göstermiştir. Ve, bu olayları değerlendiren dönemin Türkiye başbakanı Bülent Ecevit’in 1979 yılında İran devriminin gerçekleşmesine karşı gösterdiği olumlu ve heyecanlı tepkinin bu olayları değerlendirirken ortaya konulan tersten dışavurumu ise şöyledir: Ecevit bu olayları o tarihte, “…İran halkının böylesine bir çağ dışı rejime tepkisi…” olarak değerlendirmiştir. Bu çerçevede, öğrenci hareketlerinin, benim burada anayasal talepler ve sivilleşmeye yönelik olarak nitelendirdiğim karakteri, Ecevit tarafından Türkiye kamuoyuna çağ dışı rejimin reforme edilmesine dönük bir hareket olarak yansıtılmıştır.

Türkiye’nin başbakanı olarak Ecevit tarafından ortaya konulan bu yaklaşımın da ötesinde, Türkiye’nin İran’a yönelik değerlendirmelerindeki yanlılık veya görmezden gelme (bu, daha ziyade, 1990-92 yılları arasında benimsenen yaklaşımı temsil eder) özelliği devrim sonrası süreci tanımlayan dış politika özellikleri olarak belirtilebilir. Bu durumun, İran devriminin ve bu sürece ilişkin gerçekliklerin objektif biçimde araştırılıp incelenmek suretiyle anlaşılması bu ortamda mümkün olamayacağından, iki ülke ilişkilerine yansımasının olumsuz olduğu açıktır. Bu ortamda, ilişkilerin yönünü belirleyen, bütünüyle gazeteci bakışından türetilen değerlendirmeler ve propagandist bir söylem olmuştur. Nitekim, bu değerlendirme, neden Türkiye’de 1992 yılından bu yana ve özellikle de 1999 yılından itibaren, adeta İran’daki rejimin yıkılışıyla sonuçlanacak bir toplum hareketinin beklentisi içinde olunduğunu da kısmen açıklamaktadır.

Sonuç

İran’ın öğrenci hareketleriyle ilgili muhalif yorum ve yazıların, bu hareketin taşıyıcıları olan gençlerin devrimin oluşumu, devrimden sonra ülkenin yönetimi, sorunları ve savaş ile ilgili üstlendiği devrimci bilinç, sorumluluk ve görevi görmezden gelmesi ya da küçümsemeye çalışması izaha muhtaçtır.

Halbuki, devrimden sonra “devletsizlik” döneminde ülkenin tüm idari, siyasi, ekonomik, toplumsal işlev ve sorunlarını üniversite öğrencileri üstlendiler; savaş başladığında da savaşın devrimci güçlerini yine öğrenciler oluşturdular. Bunun nedeni, İran’da öğrencilerin muhalif siyasal etkinlikler söz konusu olduğunda daima özel bir yerlerinin olmuş olmasıdır. Devrim ve devrim sonrası dönemde aydın, okumuş ve eğitimli insan gücü olarak sadece öğrencilerin bulunması, bu durumu izah edecek nedenlerden bir tanesi olabilir. Zaten Şah rejimini de öğrenci hareketleri sarsmış ve devirmişti, ayrıca devrimden sonra da yeni devleti kurumsallaştıran –olumsuz ve olumlu sonuçları dahil- kesim ve güç de yine öğrenciler olmuştu. Tabii, rejim ve dolayısıyla iktidarın din adamlarının tekeline geçmesinden sonra da ilk tasfiye edilen kesim bu radikal öğrenci kesimi olmuştur. Din adamları tarafından böyle son derece etkili ve dışlayıcı bir tasfiyenin devrimi yapan ve ayakta tutan tek aydın ve devrimci toplumsal kesim ve siyasal kuruma karşı yürütülmesi[18] esas itibarıyla, bugün yaşanan olayları yaratan süreci ve bu olayların anlamlandırılmasını mümkün kılmaktadır. Yönetim ve iktidardan kararlı ve sistematik bir biçimde uzak tutulan, eritilmek için çaba harcanan ve dışlanan dinamik gençlik, artık, iktidara ve yönetime ortak olmak istemektedir.

Sonuç olarak, daha 1979’da, Devrim’in ta en başında ortaya konulan ve Devrim Anayasası’nda yer verilecek kadar da bu Devrim’i tanımlayıcı bir niteliğe sahip olan Devrim’e içkin özellik ve hedeflerin çeşitli konjonktürel nedenlerle uygulanmamış olması veya bunların hayata geçirilmesindeki gecikmenin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir İran’da olup bitenler her şeyden önce.

 

Ankara, 18 Temmuz 2003

 
 


[1] Bkz. Ofee, Claus 1985: ”New Social Movements: Changing Boundaries of the Political”, Social Research, 52, ss. 817-868; Melucii, Alverto, “A Strange Kind of New-ness: What’s(new) in New Social Movement?”, Social Research

[2] Tilly, ss. 52-54, 55-59, 73-75

[3] Tudeh Partisiyle ilgili yakın tarihli iki detaylı çalışma için bakınız: Digard, 1996 ve Abrahamian, 1983: Sovyet güdümlü olmakla birlikte, İran’daki politik etkinliği ve nüfuzu nedeniyle Tudeh Partisinin İran için özel bir önemi vardır. Zira, bu partinin kurucuları Marksist ve Sovyetler Birliğinin fanatik taraftarları oldukları halde, ulusal tepkilerden çekinerek (bir taraftan ulemanın tepkisinden, diğer taraftan da 1932 Anayasası’nın ‘meram-e Eşteraki’yi yasaklamış olmasından) kendilerini asla komünist ve/veya Marksist olarak nitelendirmediler. Bu durum, yerel-ulusalcı duyarlılığın, özellikle de Sovyet kaynaklı bir sol karşısındaki önceliğini, çok iyi yansıttığı için önemlidir.

[4] Bu bölümdeki betimleyici açıklamalar büyük ölçüde, Tezkire (Mart-Nisan 2003) dergisinde yayımlanacak bir başka yazımdaki bilgilerden aktarılmıştır.

[5] Nehzat-e Azadi, 1960-62 arasındaki siyasal yumuşama döneminde Ayetullah Taleghani, Mehdi Bazargan,Ezzatollah ve Yadollah Sahabi, Mohammad Taghi Şariati ve Cephey-e Melli bünyesinde kuruldu ve devrime dek Fransa ve Kuzey Amerika’daki örgütlenmeleri de üstlendi.

[6] Velayat-e Faqih ilkesi anayasanın maddelerinden biri olup ilk anayasaya göre devrim liderliği Fakih olan din adamlarına aittir (Ayetullah Humeyni’den sonra da liderlik şurası Yargı, Yasama ve Yürütme başkanları tarafından yürütülecekti, ancak bu sefer de ister istemez bu erk başkanlarının din adamı olmaları söz konusu olacaktı, ama anayasa böylesine bir zorunluluktan bahsedemediğinden Velayet-e Faqih ilkesi Humeyni’den sonraki dönemlere de yaygınlaştırılmak istendi.

[7] Bu kesim, rejimin taraftarları olup, liderlik kurumu, yargı ve ülke ve ülkedeki halkların çıkarlarının bölgesel Şi’a birliği ve çıkarlarından sonra geldiğini inananlardır (Irak doğumlu Yargı Başkanı Ayetullah Şahroodi gibi…).

[8] Bunlar Halkın Mücahitleri Örgütünün bir grup Saltanat taraftarı ile Cephey-e Moqavemat-e Melli (Ulusal Direniş Cephesi) çatısı altında toplanmış muhalif kesimidir.

[9] Dovvome Khordad Dr. Muhammad Hatemi’nin 23 Mayıs 1997’de Cumhurbaşkanlığına seçilme günüdür.

[10] Devrimin başlarında SAVAK’ın devrimci versiyonu “Vezarat-e Et-telaat” yani İstihbarat Bakanlığının aktif üyelerinden ve son 7 yılın ateşli “reformist” elemanı Ali Ganci, Dr. Sorouş’un devrimin başından itibaren yakın dostu, yardımcısı ve onun konuşmalarını banttan indirip yazıya döktüren biri olarak bilinmektedir. Günümüzde de, Dr. Sorouş’un ve Dr. Hamit Reaz Jalaipour (devrimden sonra 10 yıl boyunca Kürdistan’da Naghadeh ve Mahabat Fermandarlığı ve daha sonra da Kürdistan valiliğinin siyasi yardımcılığını yani istihbaratın temsilciliğini yaptı) ve bu kişilere yakın birçok kişinin reformistlerin ve de ıslahatçıların safında yer tutmalarının ortaya koyduğu gerçek ise, bunların, bir tür oportünist veya İbn-il Vakit, “rejim içinden rejim muhalifleri” olduklarıdır. Bunlar, D.K. hareketi içinde de yer almaya çalışmışlardır. Bu durum, bu grubun, esas itibarıyla öğrenci hareketlerinin ve D.K. hareketinin gerçeğinden uzak olduğunu ortaya koymaktadır (Bkz. Dr. H.R. Jalaipour,”Tacrobey-e Enqelab (Devrim Tecrübesi)”, Asr-e Azadegan gazetesi, Nevruz özel sayısı, 26.12.1378).

[11] Qest: Adaleti sağlamada, hakkaniyet ve hak temelli reel değerlere göre denge kurma veya başka bir ifadeyle, adaleti bir ölçüte bağlı olarak sağlama ve belirleme aracı.

[12] Dini çevrelerin beyzadeleri türlü devlet desteklerinden yararlanarak uluslararası firmalar kurmakta, vergi muafiyetlerinden yararlanmakta ve hatta yasal olmayan limanlar kurarak yasadışı yollardan çeşitli malları ithal etmektedirler. Bu çerçevede dini çevreler bu etkinlikleri ve başka yolsuzlukları nedeniyle sıkça kamuoyunda tartışma konusu edilmekte ve soruşturma konusu edilmeleri talep edilmektedir.

[13] Mass/Social Mobilisation, Bkz. Tilly H., From Mobilisation to Revolution (Reading,MA: Addison-Wesley, 1987)

[14] Social Movement, Bkz. Arendt H., On Revolution, (London: Penguin Books, 1980); Trotsky, The Permanent Revolution, Results and Prospects,(London: New Park 1962)

[15] Collective Behaviour, Bkz. Blumer, H.,1939: Collective Behavior in Principles of Sociology, ed. A. McClung Lee, N.Y.: Barens & Noble,

[16] Gerek Devrim öncesi, gerekse de sonrası süreçte, bence öncelikle Marksist bir temele sahip olan İran Devrimi deneyimi özelinde başka yerel-ulusal özelliklerle birlikte İslam dininin neden öne çıkarılmış olduğunun tarihsel ve konjonktürel arkaplanının verildiği bir başka çalışmam için bakınız: Tezkire, Mart-Nisan, 2003.

[17] Fikret Başkaya’dan emanet aldığım yaklaşımdan dolayı kendisine teşekkürü bir borç bilirim.

[18] Bu tasfiye, “enqelab-e farhangi” yani, “kültürel devrim” adı altında ve de üniversitelerdeki devrim karşıtı odakları tasfiye etme bahanesiyle başlatılmış ve sürdürülmüştür.

Okunma 17277 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.