Komünist Manifesto’nun Eleştirel Edinimi

Yazan

Emre Görür

Geçen yüz altmış yıla rağmen Komünist Manifesto’nun solu bölme işlevini halen yerine getirebildiği görülüyor. Manifesto, bir turnusol kağıdı olarak, ona yönelen öznelerin politik rengini açığa vuruyor. “Pembe”[1] veya “kızıl”: Tarihsel devrimcilik veya politik devrimcilik... Burjuvazinin tarihsel misyonuna politik anlamlar yüklemek veya Marksist politikayı komünistlerle ezilenlerin devrimci birliğinde bulmak...

Manifesto’nun bu gerilime cevaz verdiği açıktır. Marksistlerin yaşadığı politik ayrışmaların bu gerilimle ilişkisi de... Karikatürize etmeyi göze alırsak, Marksizmin, kritik momentlerde kendini tekrar “kızıla boyayarak” devrimci politik varlığını tahkim etmeyi ve sürdürmeyi başardığı söylenebilir. Başlıca uğrakları Lenin(izm) ve Mao(izm) olan bu tarihsel yol, karşısında bulduğu Marksizm “otoritelerini” Marksizmin dışına savurma pahasına genişletilmiştir. Lenin, –Devlet ve Devrim’de yazdığı gibi– Marksizmin devrimci niteliğini yeniden kurmak isterken, “Marksizmin papası” (Kautsky) ile hayati bir polemiğe giriyordu. Mao, Komintern’in iradesiyle çatışarak Marksistlerle ezilenlerin Çin’deki devrimci birliğini sağlamıştı...

Bu yaklaşımın, Marksizmi Marx-Engels’in kişisel eseri olarak gören anlayıştan farkı açıktır. Marksizm, şüphesiz oluşumunu Marx-Engels’in toplam eserinde bulan, ama kendini sürekli yeniden kurarak gelişen bir bütünlüktür. Bunun doğal sonucu olarak, Marksizmin güncel varlığı, geçmişin Marksistlerinin “bilinciyle” uyumsuzluk gösterebilecektir.

Doktrinerler, Marksizmi “tamamlanmış”, “kapalı” bir bütünlük olarak görürler. Onlara göre, Marksizme bağlılık, “kitaba” ve kurucu Marksistlerin “bilincine” bağlılıktır.

Marksizmin ihtiyaç duyduğu anlayış bu olamaz. Marksizme bağlılığın yolu da bu değildir. Marksizmi, “bitmeyen bir kongre” olarak görüyoruz. Öyleyse, Marx-Engels’ten günümüze uzanan sürekliliği, yani Marksizmin tarihsel (teorik ve politik) devrimci diyalektiğini açığa çıkarmamız gerekiyor. Bu, Manifesto’nun politik okumasını da meşru ve gerekli kılan bir işlemdir.

I. ‘Aydınlanma Kozmosu’ ve ‘Kopuş’

Marx’ın arkadaşı olan şair Heinrich Heine, Maximilien Robespierre ile Immanuel Kant’ı karşılaştırır. Ona göre, Robespierre kralın kafasını kesen bir küçük-burjuvadır. Kant ise Yaradancılığın (deisme) kafasını kesmiştir.[2] Buradan yola çıkılarak, “insan özgürlüğü”nün, Fransız Devrimi’nde pratik, Kant’ta ise teorik temelini bulduğu kabul edilir. Buna göre, insan usu böylece özgür kalmıştır ve “klasik Alman felsefesi” bu temel üzerinde gelişecektir. Kant-Fichte-Hegel-Feuerbach...

Marx-Engels, bu kozmosa dahil midir? Epistemolojik kopuş öncesinde, şüphesiz ki, evet...

Alman İdeolojisi’yle birlikte, teorik-ideolojilerden epistemolojik kopuş gerçekleşmiş, tarih felsefesinden tarih bilimine geçilmiştir. Artık Marx-Engels’e göre, “tarihin bütün çatışmalarının kökeni üretici güçler ile karşılıklı ilişki tarzı arasındaki çelişkidedir.”[3]

Böylece insan yerinden edilmiş, Marksizmin teorik anti-hümanizm olarak gelişeceği yol açılmıştır. Marksizmi bir felsefe olarak görmek, onda “insan”ı keşfetmek isteyenlerin doğal yönelimi, Marksizmi değil, Genç Marx’ı sahiplenmektir.[4] Felsefi kategorilerle konuşan Genç Marx, Althusser’in yazdığına göre, önce Kantçı-Fihteci, sonra Foyerbahçıydı.[5] Feuerbach’ın hümanizmi, Marx-Engels’i kopuş öncesinde yoğun şekilde etkiledi.

Foyerbahçı Genç Marx, komünizmi “hümanizmin gerçekleşmesi” olarak görür. Onun anlayışı politikaya kategorik olarak kapalıdır. “Siyasal komünizm” savunulacak bir şey değildir ona göre, çünkü böylece devlet ortadan kalksa da, insanın yabancılaşması sürecektir. Asıl sorun bu yabancılaşmayı ortadan kaldırmak olduğu için, kurtuluş “insani devrim”de, felsefenin gerçekleşmesindedir. “Bu kurtuluşun kafası felsefe, yüreği proletaryadır. Felsefe proletaryayı ortadan kaldırmadan kendini gerçekleştiremez. Proletarya felsefeyi gerçekleştirmeden kendini ortadan kaldıramaz.”[6] Bu “devrim”le beraber, insanın tarih-öncesinden insani tarihe geçilmiş olacaktır. Hümanizmin gerçekleşmesi, yabancılaşmanın ortadan kalkması...

Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde işte bu bilinçleriyle hesaplaşmayı önlerine koymuşlardı. Yapılması gereken, Marksizmle Alman felsefesinin ideolojik görüşü arasındaki karşıtlığı bulup çıkarmaktı.

Bu hesaplaşma, “hakiki” sosyalizmin eleştirisi olarak, Manifesto’da da devam etti: Fransız literatürü, Almanya’da insan özünün gerçekleşmesine ilişkin boş bir spekülasyon haline gelmişti. Fransız burjuvazisinin devrimde iradesini ifade etmesi, Alman filozoflarının gözünde, saf iradenin, olması gereken iradenin, gerçek insan iradesinin yasaları anlamına geliyordu. “Alman yazarlarının bütün işi, yeni Fransız düşüncelerini eski felsefi vicdanlarıyla uyumlulaştırmaktan ya da daha doğrusu, Fransız düşüncelerini kendi felsefi bakış açılarını koruyarak kendilerine mal etmekten ibaretti.”[7]

Marx, Alman yazarlarının felsefi saçmalıklarını orijinal Fransız metinlerinin altına yazdıklarını belirtiyordu. “Örneğin, para ilişkilerinin Fransız eleştirisinin altına, ‘insan özünün yabancılaşması’ yazdılar; burjuva devletinin Fransız eleştirisinin altına, ‘soyut genelin egemenliğinin kaldırılması’ yazdılar, vb. / Fransız katkılarının altına bu felsefi boş sözleri sürmeyi, ‘eylem felsefesi’, ‘hakiki sosyalizm’, ‘Alman sosyalizm bilimi’, ‘sosyalizmin felsefi kuruluşu’ vb. olarak kutsadılar.”[8]

Alman felsefesi, gerçek gereksinimlerin yerine hakikatin gereksinimini ve proleterin çıkarlarının yerine insanlığın, yani gerçekliğe ait olmayan, yalnızca felsefi fantezinin sisli dünyasına ait olan, genel olarak insanın çıkarlarını geçirmişti.

Şüpheye yer yok: Marx-Engels Alman felsefesinden (ideolojisinden) kopmuştu. Peki ya, “genel olarak” Aydınlanmacılıktan?.. Engels’in daha sonra belirteceği gibi, “yakın geçmişin dev silueti” (Fransız Devrimi), Şubat 1848 devrimi patlak verdiğinde (yani Manifesto’nun yayımlandığı günlerde) Marx-Engels’i büyülü etkisi altında tutmayı sürdürüyordu. Ayrıca “eski bilincin tortuları”na rastlamak da olasıydı. Genç Marx’ın anlayışının Marksizm üzerindeki etkileri açığa çıkarılmalıdır.

II. ‘Kopuşun Kefareti’: Tarihsel Devrimcilik

Aydınlanmacıların ‘Manifesto’su

“Barbarlığa karşı uygarlığın, durağanlığa karşı ilerlemenin hakkı...” (Engels, 9 Eylül 1848)[9]

“Kılıçtan geçirilmiş kafataslarından abıhayat içen o iğrenç pagan putuna benzeyen insan ilerlemesi...”

(Marx, 8 Ağustos 1853)

Ekim Devrimi öncesinde, Manifesto’nun yaklaşık beş yüz kırk baskı yaptığı belirtiliyor. O döneme kadar sadece Avrupa dillerine çevrilmişti Manifesto.[10] Bu, tipik bir göstergedir. Manifesto “uygar dünya”ya seslenmekteydi, çünkü tarihin olduğu bölge orasıydı. Uygarlığa açılmamış topraklarda ezilenlerin politik başarı şansı olamazdı veya bunun mümkün olduğunu varsayarsak, bu pratik, gerici sonuçlar doğurmak durumundaydı. Aslolan, tarihin çarklarının hareketiydi. Bu, sonuçları Marx-Engels açısından ne denli kahredici olursa olsun, tarih biliminin gösterdiği, izlenmesi gereken anlayıştı.

Marx, böylelikle, Manifesto’da tarih bilimsel saptamaları politika için uygulama konusu haline getiriyordu. Bu, Manifesto’nun bir veçhesiydi. Tarih felsefesinden tarih bilimine geçiş, bilim ile politika arasında bir kısa devreye yol açmıştı. Kısa süre önce gerçekleşen epistemolojik kopuş, Aydınlanmacılık (ve Avrupa-merkezcilik, ilerlemecilik...) zemininde Marksist politikanın gelişim dinamiğine ket vuruyordu.

Genç Marx’ın politikayı reddettiği belirtilmişti. Aynı durum, eğer tutarlı olunacaksa, bu yaklaşım için de geçerlidir. Marx-Engels değilse de,[11] onların kimi “ardılları” bu yolu izlediler. İkinci Enternasyonalcilik olarak anılan akım kaynağını burada buluyordu. Bu, epistemoloji ile ontolojiyi, bilim ile politikayı, tarih bilimi ile tarihyazımını... ayırmamanın “kefaret”iydi.

Manifesto’nun burjuvazinin tarihsel misyonunu öven yönüyle, tarihsel devrimcilik anlayışıyla bağlantıyı kesmekte tereddüde düşülmemeli. “Kızıl”a (politik devrimcilik) “pembe” (tarihsel devrimcilik) katma veya “pembe”yi benimseme girişimlerinin devrimci sonuçları olmayacaktır.

II.I. ‘Aşamacılık’

Marx, Manifesto’da, dikkatlerini esas olarak Almanya üzerinde yoğunlaştırdıklarını yazıyordu. Marx-Engels’in bu konuyla ilgili değerlendirmeleri, “aşamalı devrim” tartışmalarının kaynağını oluşturur.

Marx-Engels’e göre, Almanya bir burjuva devriminin arifesinde olduğu için, komünistler burjuvaziyle birlikte “mücadele edeceklerdir”. “Mutlakiyetçi hükümetlerin düştüğü gün”, sıra, burjuvalar ile proleterler arasındaki savaşa gelir. Engels’in kaleme aldığı Komünizmin İlkeleri’nden aktaralım: “[K]omünistler, kendileri ile burjuvazi arasındaki belirleyici savaşımı burjuvazi egemen oluncaya dek hesaba katamayacaklarına göre, kendisini bir an önce devirmek için, burjuvazinin bir an önce iktidara gelmesinde ona yardımcı olmak komünistlerin çıkarınadır.”[12]

Komünistlerin düşmanı devlet değil, burjuvazidir ve proletaryanın kendi savaşının başlaması için önce tarihin ilerlemesi gerekir. Ne de olsa, Almanya, “[ileri] halkların tarihsel geçmişinin çağdaşı”dır. Burjuvaziyle el ele bu “ilerleme” sağlandıktan sonradır ki, bağımsız bir politik hat gündeme gelecektir.

Bu, “işçi sınıfının oluşmadığı” bir dönemde, verili devlete karşı ülkedeki ezilenleri değil, “devrimci burjuvazi”yi savunmayı gerektiren tarihsel devrimcilik anlayışıdır. Halihazırda devrimci bir “burjuvazi” yoktur, ama Marx-Engels bunu önemsemez. Nasıl olsa tarihin zorunlu hareketi “burjuvazi”yi devrimci kılacak, onun iktidara yürümesi de “işçi sınıfı”nın zaferini koşullayacaktır. Bilimi politikanın konusu olarak gören, gerçek güç ilişkilerinin üzerinden atlayan, ezilenleri değerlendirme kapsamına almayan, derin bir apolitizm...

Bu tartışmanın Marx-Engels’teki “son” durağı olarak, Manifesto’nun 1882 tarihli Rusça baskısının ünlü önsözü görülebilir. Marx-Engels, orada, çarın devrimciler tarafından öldürülmesine değinir ve öncelinin akıbeti karşısında korkuya kapılmış olan yeni çarın devrimin savaş tutsağı olduğunu yazar. Hemen ardından da, Rusya’nın Avrupa’daki devrimci eylemin öncüsü olduğu saptaması gelir.[13] Marx-Engels, artık, burjuva devrimini gerçekleştirme zorunluluğundan, “devrimci burjuvazi”ye tabi olmaktan bahsetmemektedir. Bu, öncekinin aksine, açıkça politik devrimci bir değerlendirmedir.

III. Manifesto ve Politik Devrimcilik

Manifesto’nun “Burjuvalar ve Proleterler” başlıklı ilk bölümünde, tarihin bilimsel açıklaması işleniyordu. Buna göre, tarih üretici güçler ile üretim ilişkilerinin “mücadele”sinin tarihidir. Ancak Manifesto’da, bu “mücadele”yi açıklayan bir ifadeye daha rastlanır: “Şimdiye kadarki tüm toplum tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.”[14]

Marksistler genellikle, bu iki ifadeyi aralarında fark gözetmeden birlikte savunma veya ilkini göz ardı etme eğiliminde olmuşlardır. Oysa, bizatihi Manifesto, bu iki açıklama arasında bir ayrım yapmayı olanaklı kılıyor.

Manifesto’nun ünlü ilk cümlesinden, yani ikinci açıklamadan sonra, Marx kastettiği mücadeleyi ortaya koyar: “Özgür insan ve köle, patrisyen ve pleb, derebeyi ve serf, lonca üyesi usta ve kalfa, kısacası ezen ve ezilen, sürekli bir karşıtlık içinde bulundu ve kesintisiz bir biçimde ... bir mücadele yürüttüler.”[15] Tarihi “tek sözcükle” ezenler ve ezilenlerin mücadelelerinin tarihi olarak gören bu yaklaşım somut tarihe ilişkindir veya bu okumayı meşru kılar. Manifesto’da, böylece (politik) tarihyazımına ilişkin bir temelin bulunduğunu ifade etmiş oluyoruz.

Bu iki açıklama arasındaki ayrım kaynağını bilimle politika arasındaki epistemolojik engelde bulur. Tarih bilimi ile tarihyazımı ayrıştırılmalıdır.

* * *

Evet, Manifesto sadece “uygar dünya”ya sesleniyordu, ama seslendiği kesim, ezilenlerin dinamik bir “bölüğüydü”. “Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!” şiarı, Engels’in belirttiği gibi, bir “savaş narası”ydı.[16] “Ezilen sınıf” mevcut “toplum düzenini” şiddet yoluyla yıkmaya çağrılıyordu.

Manifesto’daki polemiklerde, “her tür siyasal ve özellikle her tür devrimci eylemi reddedenler; hedeflerine barışçıl yollardan ulaşmak isteyenler” eleştirilmiştir.[17] Şiddet vurgusu Marx-Engels’te belirgin bir nitelik taşır. Örneğin, Engels, Komünist İrtibat Komitesi’nin Eylül-Ekim 1846 tarihli raporlarından birinde, komünistler olarak, amaçlarına ulaşmak için “şiddete dayanan demokratik devrim dışında hiçbir yolu kabul etmediklerini” yazıyordu.[18]

Manifesto’da “ezilen sınıf”ın düşmanının “ezen sınıf” olduğu belirtilir. Devlet, “bir sınıfın bir diğerini ezmeye dönük örgütlü gücü” olarak tanımlanmıştır ve henüz “düşmanın silahı” olarak görülmektedir: “Modern devlet iktidarı, tüm burjuva sınıfın ortak işlerini yürüten bir komiteden başka bir şey değildir.”[19]

Bu yaklaşım Paris Komünü’nden sonra değişecek ve devlet, Marksistler tarafından “silah olarak düşman” şeklinde algılanmaya başlanacaktır.

* * *

Manifesto’da, komünistlerin politik varoluşlarını ezenlerle ezilenlerin mücadelesinin olduğu yerde, ezilenlerin saflarında bulduğu belirtilir. Bu anlayış Marksist politikanın temeli olarak görülebilir, fakat burada, henüz Marksistlerin bağımsız bir politik faaliyeti söz konusu değildir. Bu sorunun aşılması, Lenin’in katkısıyla mümkün olacaktır. “Komünistler, diğer işçi partileri karşısında ayrı bir parti oluşturmaz”[20] ifadesiyle Leninist (öncü) politika arasındaki fark çok sık ifade edilmiş ve bazı örneklerde Leninizmin bu konuda Blankizme yakın olduğu iddia edilmiştir.

Burada, Mahir Çayan’ın bilim ile politika arasında kurulan bağlantıya dayandığını gösterdiği, “sosyal devrim” anlayışı karşımıza çıkıyor. Marx-Engels, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiden doğacak zorunlu bir “sosyal devrim”i savunuyordu. Politik alana, Aydınlanmacılığı devreye sokarak girebildiler. Komünistlerin görevi, onlara göre, ezilenleri aydınlatmaktan ve devrim döneminde onların mücadelelerine katılmaktan ibaretti.

Marksist devrimciler, pratiklerini ezilenlerin mücadeleleriyle alaşıma sokarak hem “sosyal devrim” anlayışını, hem de Aydınlanmacı politikayı reddetmiş oldular.[21] Bu, Marksistlerin şiddet eylemlerinin devreye girdiği bir momentti.

IV. Barbar Aşıları

“[T]arih uygar toplumumuzun ... ‘barbarları’ arasında insanlığın kurtuluşunun pratik unsurunu hazırlıyor.”

(Marx, 11 Ağustos 1844)

Alman İdeolojisi’ni yazdıkları günlerde, Marx ve Engels, görüşlerini yayma kaygısı sonucu, bir örgütlenmeye gitmeye karar verdiler ve böylece Komünist İrtibat Komitesi ortaya çıktı. “Başlıca ereği, Avrupa’daki devrimci örgütlenmeler içerisinde Alman sosyalistlerle İngiliz ve Fransız sosyalistler arasında bir bağ kurmak, yabancıları Almanya’da gelişecek sosyalist hareketlerden, Almanya’daki Almanları da sosyalizmin Fransa ve İngiltere’deki gelişmelerinden haberdar etmek olan”[22] bu komite, Marx-Engels’in Avrupa’daki devrimci örgütlenmeler içerisinde etki yaratmasını sağlayacaktı.

Engels, 1843’te, Adalet Birliği’ne üye olan Karl Schapper, Heinrich Bauer ve Joseph Moll ile tanışmıştı ve bu ilişkinin yeniden kurulması veya güçlendirilmesi, Komünistler Birliği’ne giden yolu açacaktı. Bunlar çeşitli silahlı eylemlerde yer almış, hapishane pratikleri olan kimselerdi. Engels, bu devrimcilerle tanıştığı dönemi anlatırken, kendisinin “dar görüşlü felsefi kendini beğenmişliğinden” dem vurur.[23] Gerçekten de Marx ve Engels ile bu devrimciler arasındaki farklar çok belirgindir. Avrupa’nın o dönemdeki devrimcileri, genellikle “kaba, uygarlaşmamış”[24] zanaatkarlardı.[25]

Adalet Birliği, geçmişte Fransa’daki Mevsimler Derneği ile birlikte hareket etmiş ve Auguste Blanqui ile Armand Barbes önderliğinde gerçekleşen, 12 Mayıs 1839 tarihli devrim girişimine dahil olmuştu. Paris belediye binasının ele geçirildiği bu iki günlük eylemin Marksizm açısından da önemli sonuçlar doğurduğu anlaşılıyor. Bu deneyim, Adalet Birliği’nin yöneliminde bir belirsizliğe sebep olmuş, Marx-Engels ise, buradan da yola çıkarak,[26] “her türlü komplonun yararsız ve hatta zararlı olduğu” sonucuna varmıştır.[27]

Marx-Engels, bir yandan Adalet Birliği üyelerinin “komplocu” yönelimlerini kırmaya çalışırken, diğer yandan onların, pratikleriyle uyumsuzluk gösteren anlayışlarını değiştirmeye çalışıyordu. Birliğin şiarı “Bütün insanlar kardeştir” idi. Fransız Devrimi’nin etkisi Adalet Birliği’nde yoğun şekilde görülüyordu.

Nihayetinde, 1847 başında, birlik üyeleri Marx-Engels’e görüşlerini benimsemeye hazır olduklarını bildirmişlerdi. Bunun birlik için başlıca iki anlamı vardı. Birincisi, Aydınlanmacı görüşler gerileyecekti. Adalet Birliği’nin Komünistler Birliği’ne dönüştüğü Haziran 1847 tarihli ilk kongrede, insan kardeşliği görüşünün yerine, Manifesto’da Avrupa’nın ezilenlerine duyurulacak olan yeni şiar benimsendi. İkincisi, “zamansız” devrimci girişimlerde bulunulmasına imkan verilmeyecekti. Engels’in tabiriyle, önceden amaçları “yarı-propaganda, yarı-gizli tertip” olan birlik, salt propaganda derneğine dönüştürülmüştü. “Birliğin etkinliği, esas olarak, açık Alman işçileri eğitim dernekleri kurmaktan ibaret” olacaktı.[28] Zaten gizlilik de, Manifesto’nun önsözlerinde belirtildiği gibi, koşulların getirdiği bir zorunluluktu.

İkinci kongrede, Marx-Engels, “ayrıntılı bir teorik ve pratik parti programı” hazırlamakla görevlendirildi...

* * *

Bu anlatım, Komünistler Birliği’nin pratik devrimci niteliğinin zayıflığını gösteriyor. Peki öyleyse, bu pratiğin Marksizm tarihindeki önemi nedir?

Öncelikle, bu, Marx-Engels’in ilk pratik “geri dönüş” hamlesiydi. Teorik-ideolojiler dünyasından gerçekliğe dönüş... Felsefi kategorilerin değil, politik güç ilişkilerinin alanına... Marx-Engels’in politik pratiği böyle başladı.

Ayrıca, Marx ve Engels, enerjilerini dönemlerinin “barbarlarının” pratikleriyle birleştirmiş ve düşünsel eserlerini onlara açarak Marksizme can vermişlerdi. Proletaryaya dönük vurguları da benzer bir okumanın konusu haline getirilebilir.

1830’lar ve ‘40’larda “çalışanlar”, “emekçiler”, “proleterler” gibi terimler, alışkın olduğumuz anlamlarıyla değil, zanaatkarları, köylüleri ve “lümpen proleterleri” de kapsayacak şekilde kullanılıyordu. Bu açıdan, o dönemde Batı Avrupa’daki ezilenlerin ortak adının işçi sınıfı olduğu saptaması geçerli görünüyor. Genç Marx’ın açtığı yoldan ilerlersek, o dönemde, bu kesimlerin önemli bir bölümünün Batı Avrupa’daki “barbar” dinamiğini temsil ettiği de söylenebilir.[29]

O yılların İngiltere’si işçilerin ve işçi örgütlenmesinin en yaygın olduğu ülkeydi. Bu durumla politik mücadele “neredeyse” bir ters orantı oluşturuyordu. Devrimci dalgalar karşılık bulmuyordu adada. Politik mücadelenin odağında, işçilerin azınlıkta olduğu ülkeler duruyordu. Fransa, hem militan kitle hareketlerinin, hem de politik devrimciliğin Batı Avrupa’daki merkezi olarak görülüyordu. 1848 devrimleri, kapitalizmin ya tam olarak gelişmediği ya da neredeyse hiç nüfuz etmediği ülkelerde yaşandı.

Politika “tarihsel zorunluluk” dinlemiyordu. Sonraki dönemlerde de benzer durumlarla karşılaşıldı. Devrimlerin üretici güçlerin en çok geliştiği ülkelerde gerçekleşeceğini öngören anlayış, eylemli bir redde tabi tutuldu. Marksizm, Marx-Engels’in “bilinciyle” uyuşması pek mümkün görünmeyen, ama ilk adımlarını onların pratiklerinde bulan bir “uzun yürüyüş” gerçekleştiriyordu.

* * *

20. yüzyılın başında, bu yönelime karşıt olan çizginin baskın hale geldiği görülmüştü. Marksizmdeki devrimci damar kuruma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Avrupa-merkezcilik ve işçicilik, Marksizmin dönemin ezilenleriyle devrimci temelde bir birlik oluşturabilmesinin önüne set çekiyordu. Dünya savaşı konjonktürü, gerilimleri kızıştırıp devrimci dinamikleri serbest bıraktı.

Karl Korsch, Marksizmin bu dönemde devrimci ideolojisini yitirdiğini, bir devlet ideolojisine, bir reformist devlet sosyalizmine dönüştüğünü yazar. Analojisi ilgi çekicidir: “Bu durum, devrimci ve devlet-karşıtı Hıristiyanlığın erken Ortaçağ boyunca Roma devletinin resmi dinine dönüşmesi ile benzerlikler arz etmektedir.”[30] Marksizm, “imparatorluk” dışındaki alanlara hızla yayılacak ve onu o bölgelerdeki barbarlar temsil edecektir...

Marksizmin politik tarihi, onu devrimci temelde dirilten bunun gibi barbar aşılarının tarihidir. Sovyetler Birliği örneğinde yaşanan da bu değil miydi? “Devletlu” bir sosyalizm ve onun iradesine başkaldıran barbarlar... Marksizm, yaşadığı krizleri bu şekilde atlatmış ve devrimci niteliğini bu sayede yeniden-üretmiştir.

Bu, aynı zamanda Aydınlanmacılıktan, Avrupa-merkezcilikten, “tek ülkede sosyalizm” anlayışından, ilerlemecilikten, tarihsel devrimcilikten kopuşun, işçilere atfedilen ontolojik ayrıcalıkların reddinin tarihidir. İzlenen bu yol, teorik ve politik veçheleriyle birlikte, –kaba hatlarıyla– Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğini verir. Marksizmin ontolojik boyutu, bu yolu açan kişiler olarak Marx-Engels’ten, günümüzün Marksist devrimcilerine uzanan bir sürekliliğe sahiptir.

Öyleyse, Marksizmin ölüm kalım mücadelesi verdiği günümüzde, Türkiye’deki başlıca dinamiklerini Kürtlerin ve/veya İslamcıların teşkil ettiği öngörülebilecek bir barbar aşısı, bir “yeniden doğuş”un ve “geri” (gerçekliğe) dönüşün imkanlarını yaratabilecektir. “Ya sosyalizm ya barbarlık” değil, “Sosyalizm için barbarlık”...

Ek: Marx’a Dönüş mü?

Ellen Meiksins Wood –yine– bir yönelime tercüman oluyor: Marx’a dönüş.

“Tam zamanı” diyor Wood. Nihayet, “kapitalizmin ilk defa olarak gerçek bir evrensel sistem haline geldiği bir anda yaşıyoruz.”[31] Bu değerlendirmenin uzanabileceği hususlar tahmin edilebilir olmalı.

Bu yönelim, Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğinin reddine dayanıyor. Aydınlanmacılığın mantıki sonuçları politik tarihe yediriliyor.

“Marx’a dönüş”, “uzun 20. yüzyıl” boyunca “ilerlemeyen” tarihin “kirlerinden” arınma çağrısıdır. Marksistlerin “başarısızlığa mahkum politik başarılarının” devrinin kapanmasının sevinci... Doktriner, böylece Marksist devrimcilere (kuşkusuz Lenin’e de) çatarak politikayı elinin tersiyle iter ve kendisine bugünleri gösteren “tarih baba”ya şükranlarını sunar.

“Marx’a dönüş”, sosyalizm deneyimlerinin karşısına çıkmayı gerektiriyor. İşçilere değil, “orta katmanlara” yönelimin sonuçları olan bu pratiklerin akıbeti, Marx’tan uzaklaşmanın bedeli olarak görülüyor. Marksizm, doğduğu topraklara geri dönmenin öngünündedir. Artık barbarlar değil, aydınlanmış işçiler belirleyecektir Marksizmin kaderini. Öyleyse, emperyalizm dönemi kapanmış olsa gerektir. Emperyalizmin bir alt dönemi olarak değil, kapitalizmin yeni dönemi olarak küreselleşme...

Nihayet sterilleşecek politika alanında, “sahne” iki temel sınıfın nihai mücadelesi için hazırlanmaktadır. “Marx’a dönüşçü”, ezilenlerin “miadını doldurmuş” mücadelelerinin tarihe havale olacağı umuduyla yaşar. Artık her türlü milliyetçilik gericidir. O halde, Kürtlerin “sahneden indirilmesinin” hayırlı sonuçları olacaktır. “Birilerinin”, “gerici bir ideolojiyi kuşanmış” mücahitlere haddini bildirmesinin ne sakıncası olabilir ki?.. Ne de olsa, bu sayede temel çelişkinin önündeki perde aralanabilecektir...

20. yüzyıl boyunca yaşanan şeyin adını koymaktan kaçınmamak gerek. Marksistler, Marx-Engels’ten uzaklaştıkça politik başarılar kazanmışlardır. Bugün de, bu yönelimi tersine çevirmenin devrimci bir sonucu olamaz. Marksizme giden yol, ilksel Marksistlerden uzaklaşmaktan geçer.

 

 


[1] Bak.: Karl Marx, Kapital: Kapitalist Üretimin Eleştirel Bir Tahlili, Çeviri: Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, Ankara 1978, İkinci Baskı, s. 18.

[2] Emile Bottigelli, Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu, Çeviri: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Nisan 1997, İkinci Baskı, s. 44.

[3] Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi [Feuerbach], Çeviri: Sevim Belli, Sol Yayınları, Ağustos 1999, Dördüncü Baskı, s. 95-96.

[4] Marx’ın gençlik eserleri, Marksist olmayanlarca ortaya çıkarılmış ve Marksizme karşı kullanılmıştır. Lanshut ve Mayer’in şu sözleri, bu “operasyon”un anlamına ilişkin güzel bir örnek: “Komünist Manifesto’nun ilk cümlesinin hafifçe değiştirilmesiyle şu sözü elde edebiliriz: Tüm geçmiş tarih, insana özgü yabancılaşmanın tarihidir...” (Aktaran: Louis Althusser, Marx İçin, Çeviri: Işık Ergüden, İthaki Yayınları, 2002, s. 68, 3 numaralı dipnot)

[5] Althusser, Genç Marx’ın Hegelci sorunsaldan etkilendiği –doktora tezi hariç– tek metninin 1844 Elyazmaları olduğunu belirtir. Bak.: A.g.e., s. 46.

[6] Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Çeviri: Kenan Somer, Sol Yayınları, Ekim 1997, s. 208.

[7] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, Çeviri: Erkin Özalp, Yazılama Yayınevi, Kasım 2007, Beşinci Baskı, s. 36.

[8] A.g.e., s. 36.

[9] Engels, 1848’de Danimarka’yla savaşan Almanya’ya destek veriyor.

[10] Aijaz Ahmad, “Kendi Zamanında ve Bizim Zamanımızda Komünist Manifesto”; Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar, Yordam Kitap, Nisan 2008, s. 213.

[11] Marx ve Engels’in ulusal sorunla ilişkilenmeleri ve işçi hareketini, bir tarafı işçi aristokrasisi olacak şekilde bölerek ele almaları önemlidir.

[12] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, Çeviri: Muzaffer Erdost, Sol Yayınları, Mart 2005, Altıncı Baskı, s. 187.

[13] A.g.e., s. 95, 213.

[14] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, a.g.e., s. 11.

[15] A.g.e., s. 11.

[16] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, a.g.e., s. 206.

[17] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, a.g.e., s. 40.

[18] Eduard Bernstein, Marx-Engels’i, özellikle 1848 öncesinde, esas olarak Blankici olmakla “itham etmişti”.

[19] A.g.e., s. 13. Manifesto’nun 1888 tarihli İngilizce baskısında bu ifade şöyledir: “Modern devletin yürütmesi...” (A.g.e., s. 45)

[20] A.g.e., s. 23.

[21] İbrahim Kaypakkaya, bu konudaki görüşleriyle de Türkiye’deki diğer 71 devrimcilerinden ayrılır.

[22] Emile Bottigelli, a.g.e., s. 200.

[23] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, a.g.e., s. 196-197.

[24] Marx, Babeuf ve yoldaşlarını “kaba, uygarlaşmamış materyalistler” diye anmıştır.

[25] Heinrich Heine, o dönemin en önemli sosyalistlerinden Wilhelm Weitling ile tanışmasını anlatıyor: “Özellikle ağırıma giden, bu arkadaşın benimle konuşurken son derece saygısızca davranmasıydı. Şapkasını çıkarmadı ve ben önünde ayakta dururken sağ eliyle sağ dizini çenesine kadar çekip, sol eliyle sürekli ayak bileğini ovuşturarak oturmaya devam etti. İlkin bu saygısızca davranışın terzilikte çalışırken edindiği bir alışkanlığın sonucu olduğunu düşündüm, ama yanıldığımı çabuk anladım. Neden böyle durmadan ayağını ovuşturduğunu sorduğumda, Weitling kayıtsız bir şekilde, sanki son derece olağan bir şeymiş gibi, tutuklu bulunduğu Alman hapishanelerinde zincire vurulduğunu söyledi; ayağına vurulan prangalar genellikle çok dar olduğundan, demirin sürekli sürtmesi nedeniyle bacağında kronik bir deri iltihaplanması oluşmuştu. Terzi Weitling bana bu zincirlerden söz ederken irkildiğimi itiraf ediyorum.” (David Riazanov, K. Marx/F. Engels: Hayat ve Eserlerine Giriş, Çeviri: Ragıp Zarakolu, Belge Yayınları, Ocak 1978, s. 66) Heine, Weitling’den tiksinti duymuştu... Ezilenlerin ezenlere dönük ilk şiddet pratiklerinden günümüzdeki İslamcı devrimcilerin eylemlerine kadar uzanabilen bir politik perspektif sunan Karl Heinzen de, Weitling gibi, bir dönem Brüksel İrtibat Komitesi’nde yer almıştır. Engels, Heinzen’in “akılsız, kana susamış retoriğinin” yalnızca gülünç değil, aynı zamanda son derece zarar verici olduğunu iddia ederek şöyle yazıyordu: “Körü körüne bu tür anlamsız bir propagandaya girişmenin Alman demokrasisinin yüksek çıkarlarına zarar verip vermediğini sormak isterdik... Dünyadaki koşulları anlamadan, değerlendirmeden bu tür devrim çığırtkanlığı yapmak komik değil mi?”

[26] “... 12 Mayıs deneyimi, bize, bir süre için Putsche [ayaklanma] girişimleriyle kazanılacak bir şey olmadığını öğretmişti.” (Karl Marx-Friedrich Engels, a.g.e., s. 199)

[27] A.g.e., s. 165, 178.

[28] A.g.e., s. 193.

[29] Bu noktada, Toynbee’nin bir tasnifine değinelim. Toynbee, proletaryayı “modern ücretli emekçiler sınıfı” olarak görmez. “Köle, toprakbent gibi bütün toplum biçimlerindeki alt sınıflar ‘iç-proletarya’dır” ona göre. Barbarlarsa “dış-proletarya”yı meydana getirir. İç-proletarya medeniyeti zayıflatır, dış-proletarya yıkar. Yeni medeniyet, din aracılığıyla birleşen dış-proletarya ile iç-proletaryanın eseridir...

[30] Karl Korsch, Sosyal Bilimler ve Marksizm: Seçme Yazılar, Çeviri: Vefa Saygın Öğütle, Salyangoz Yayınları, Ekim 2007, s. 79. “Marksizmin Krizi” başlıklı, 1931’de kaleme alınan bu yazının ilk cümleleri şöyledir: “Marksizm bugün, tarihsel ve teorik bir krizin tam ortasındadır. Bu, basitçe Marksist hareketin içindeki bir kriz değil, bizzat Marksizmin krizidir.” (A.g.e., s. 73) Makale, Korsch’un ölümünden on yıl sonra, yani 1971’de yayımlanmıştır.

[31] Ellen Meiksins Wood, Marx’a Dönüş, Çeviri: Elif Dinçer, Kalkedon Yayınları, Nisan 2007, s. 7.

Okunma 18474 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.