Bu sayfayı yazdır

Karl Marx’ın Tarih Teorisi ve Marksist Geleneğin Canlandırılması

Yazan

 

Science & Society, Vol. 70, No. 2, April 2006, 275–297

 

 

 

 

Karl Marx’ın Tarih Teorisi ve Marksist Geleneğin Canlandırılması

 

Alan Carling*

Çeviri: Gülsüm Emek Aytaç

Özet: Marksist gelenek, seküler materyalist desteklerle sosyal teori ve tarih teorisi, sosyalist değerler ve politik pratiğin özgün bir bileşiminden oluşur. G. A. Cohen’in çalışmasının esinlendiği tarih teorisi canlılığını bir araştırma programı olarak korur ve ayrıca sosyalist değer temeli de makul bir biçimdedir. Ancak geleneğin yeniden canlandırılma girişiminin Marksizmin tarihsel geçmişinin negatif mirası ile yüzleşmesi gerekmektedir. Tarih teorisi, pek çok Marksist tarafından varsayıldığı, ancak Cohen tarafından reddedildiği gibi, sosyalist politik pratiğe etki eder. Bununla birlikte bu etkinin klasik sosyalist hedeflere yardım etmesi gerekli değildir ve tarihsel materyalizm ve sosyalizmin piyasa karşıtı değerlerinin en savunulabilir çeşitleri arasında dikkate değer bir gerilim vardır.

KMTT (Cohen, 2000a) yani Karl Marx’ın Tarih Teorisi[*], Analitik Marksizm olarak bilinegelen kurucu yayındır ve en önemli tekil çalışma olma özelliğini sürdürmektedir. Bu nedenle, çalışmayı ve yazarını işaret etmek üzere planlanan bir derlemede, kitabın esinlendiği teorik gelişmeleri ve bunların meydana geldiği geniş bağlamı biraz değerlendirmek uygun görünüyor. Yetişkin yaşımın büyük kısmını bu çalışmanın entelektüel ortamında geçirdiğim için bu değerlendirmenin taraflı olacağını itiraf etmeliyim. Ve aynı zamanda bu yazı düzeltme halinde bir denemedir. Yazının sonunda tarih teorisi ve politika pratiği arasındaki ilişki (eğer varsa) üzerine yoğunlaşarak, 21. yüzyılın başında Marksizmin ne çeşit bir devam projesinin (eğer varsa) mümkün olduğu üzerine bir tartışma açmak istiyorum.

KMTT’nin Katkısı

KMTT’nin mükemmel bir alt başlığı vardır: “Bir Savunma”. Ancak Gerald Dworkin’e atfedilen eski bir şaka vardır, bu kitabın başlığı Karl Marx’ın Tarih Savunması: Bir Teori olmalıydı. Bu jest, kitabın, bir savunma hazırlığı nedeniyle teorinin hukuksal yeniden yapılandırılmasını içerdiği ve kitabın ani etkisi ve sürekli etkisinin bir parçasını garanti eden yeniden yapılandırmanın –zamanında Marx’ın eleştirisinde yaygın olan entelektüel standartlarla nefes kesici– tekniği ve kalitesi olduğu noktasına dikkat çekmektedir. Bununla birlikte savunma, ilk olarak Marksist doktrinin entelektüel tutarlılığının bir savunması olup 60’lı ve 70’li yıllarda aldığı, bu tür tutarlılığı reddeden bir dizi eleştiriye karşı oluşturulmuştur. Bu nedenle KMTT’nin ilk amacı Marksist teoriyi tam olarak entelektüel araştırmanın başlangıç çizgisine yerleşmiş bir yarışmacı olarak almak olmuştur. Kitabın bu birincil amaca ihtişamlı bir şekilde eriştiği noktasında genel fikir birliği oluşmuştur ve bu fikir birliği hala sürmektedir.

Takip eden yıllarda Marksist tarih teorisinin daha güçlü bir savunmasının olanaklı olduğuna inanmaya başladım. Bu gibi bir savunma sadece teorinin mantıksal olarak makul olduğunu değil, doğru olduğunu da, veya tam anlamıyla KMTT’de taslağı çizilen teorinin belirli bir versiyonunun, bir tarih teorisi (bütün olarak tarihsel bir süreç anlamında) olarak adlandırılmasının gerekçelendirilmesine yetecek kadar uzun bir süre yeterince geniş tarihsel kanıt menzili ile tutarlı olduğuna da dayanmaktadır (bkz. Cohen, 1988, 25-29).

Akılda tuttuğum teori versiyonu, üretici güçlerin (üretim ilişkileri üzerinde) rekabetçi üstünlüğü fikrini merkez almaktadır ve içerik olarak değil fakat biçim olarak sosyal seçmeci: Darwinci tarihsel süreç dinamiklerinin birleşmiş bir görünümüdür (Cohen, 2000a, 288; Bertram, 1990). Başka bir yerde mevcut olduğu için bu görüşün oluşmasına yol açan tüm çalışmayı burada tekrarlamayacağım. Yer alan yazarlar ve görüşler şunları kapsamaktadır: kapitalizm ve ayrıca geçiş üzerine Robert Brenner (Brenner, 1977, cf. Carling, 1991, Part 1); “prehistorik materyalizm” üzerine Jared Diamond (Diamond, 1998, cf. Carling and Nolan, 2000)[1]; Sovyet deney(ler)inin kaderi üzerine başka birkaç temel yansıma (Carling, 2002; cf. Cohen, 2000a, 389–395) ve sosyal evrim üzerine W.G. Runciman’ın çalışması (Runciman, 1989, cf. Carling, 2004).

Bu çalışmadan çıkardığım toplam sonuç, hem tarihsel kapsam hem de tarihsel değişimde işleyen mekanizmaların doğası bakımından KMTT’den beri anlayışı avantaj kazanan Marksist tarih teorisinin hala yaşayan bir proje olduğudur. Ancak aynı zamanda her iki alanda daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir.

Kabaca söylersek makroskopik tarihsel bağıntılar teoriyi destekler görünmektedir (veya en azından onu olumsuzlamamaktadır), ancak sosyal değişimin hangi mekanizmalarının teoriyi –eğer doğruysa– doğru yaptığı daha az açıktır. Bu konum açık olarak Darwin’in katkılarından sonra ancak Mendel’inkilerden önce evrimci biyolojinin kendisini bulduğu duruma benzer.

Teori konusundaki inancım bu çalışmayı üstlenmem sırasında durmadan arttığı için yaşlandıkça daha çok Marksist olduğumu söylemeliyim (en azından Marksizmin karakteristik tarih teorisine sınırlı ancak mantıksız olmayan bağlılık açısından). Son 25 yıl boyunca herhangi bir anlamda daha Marksist olmanın en endişe verici kişisel yönü, aynı zaman diliminde her anlamda bir bütün olarak dünyanın çok daha az Marksist hale gelmesidir. KMTT, Marksizmin bir entelektüel yaşam gerçeği olduğu bir ortama atılmıştır. Belki yalnızca, kendi ülkem olan İngiltere’de herhangi bir yerde, en azından Komünist Parti veya aynı kökten gelen örgütlerin yakın sosyal yörüngesinin ötesinde bu tür entelektüel ve politik ortamların bulunduğu 1960'lar ve 1970’lerde (ve muhtemelen 1930’larda) belli dönemlerde belli çevrelerde olduğu için, benim kuşağımın sol eğilimli bireyleri tarafından deneyimlendiği şekliyle bu algının güvencesi, tarihsel bilincin küçümsenmesini elbette içermektedir.

Ancak bu yine de Analitik Marksizmin güçten güce koşacağını (Marksist politik geleneğin en iyi değerleri ve yükümlülüklerini Anglo-Amerikan entelektüel geleneğin en güçlü analitik araçlarıyla birleştirerek) umduğum ve beklediğim arkaplandır.

Fakat tümüyle bu şekilde çözülmemiştir: Politik olarak kendini adamış bireyler kümesinin analitik akıllı bireyler kümesiyle birleşmesinde bu iki kümenin kesişimi şeklinde olmamıştır. Analitik dil, Marksistlerin ilgisini kaybetmesine ve Marksizm, akademik entelektüellerin çoğunun ilgisini kaybetmesine neden olmuştur. Analitik Marksizmin açık bir destekleyicisi olmak tehlikeli şekilde zaman zaman boş kümenin üyeliğine yakın düşmüştür. Bu nedenle, Marksist projenin analitik dilde veya diğerinde devamı, henüz tam olarak ümidi kesmiş değilsem de epey kişisel hayal kırıklığı ile yaklaştığım açık bir soru olarak durmaktadır. Bu his, samimi olarak iki karşıt ancak eşdeğer şekilde güçlü algıdan kaynaklanmaktadır: a) İnsanın kapitalizme karşı çıkan Marksist projeye bir şekilde devam etme ihtiyacı hiçbir zaman daha güçlü olmamıştır ve b) böyle bir gelişim için tarihsel beklentiler nadir olarak daha zayıf olmuştur. Model olarak liberal Brian Barry (2001, 4) bile Marksizmin yokluğundan pişmanlık duyduğunu belirtmek zorunda kaldığında bu durum daha da kötüleşti.

Geleneğin Devamı

Marksist geleneğin devamı, kaçınılmaz şekilde hareket ve düşüncenin kompleks bir karışımının dört farklı aşamasından yükselebilir.[2] İlk aşama belirli bir tarihsel gelişim görüntüsüne odaklanan sosyal bilim ve merkez noktası tarih teorisi olan sosyal değişimdir. İkinci aşama normatif, değerler üzerinde odaklanan sosyal adalet fikirleri ve benzeridir. Üçüncü aşama, sadece parti örgütlenmesi açısından değil devlet ve doğruyu söylemek gerekirse sivil toplum biçimleri açısından da bazı kurumsal biçimlerin elde edilmesiyle –genel olarak sosyal ve ekonomik yaşamdaki düzenlemeyle– ilgili olarak politiktir. Ayrıca ontolojik anlamda tereddütsüz seküler ve materyalist bir görünümden oluşan dördüncü veya diğer üçünün içinde yıkandığı bir eter olarak değerlendirilebilecek bir aşama eklemeliyim.

Yukarıda, KMTT’nin sağladığı esin sayesinde, geleneğin ilk aşamasının canlı ve (görece) iyi olduğunu ileri sürdüm.

İkinci görüş de bana oldukça sağlıklı görünüyor. Politik felsefenin Rawls sonrası gelişimi, sosyal adalet prensipleri anlayışımızı daha da aydınlatmış ve böylece kuvvetlendirmiştir. Sosyalist olanı hariç tutulursa eşitlikçi bir topluma, 25 yıl öncesine göre daha yakın olmayabiliriz, –aslında muhtemelen daha uzağız– ancak ondan ne kadar uzak olduğumuzu bilmek için kesinlikle daha iyi bir yerdeyiz.[3] Ve bu, Cohen’in gidişatı bir miktar hızlandıran kişisel katkılarının (özellikle, Cohen, 1995; 2000b) ne kadar değerli olduğunu bir daha göstermektir.

Ayrıca Marksizmin diğer sosyal ve politik düşünce şekilleriyle paylaştığı seküler materyalist dünya görüşlerinin gelişimi ile ilgili olarak dördüncü görüş açısından da cesaretlendim. Tabii ki bu, dinlerin sessizce gündemden düşmeye devam ettiği ancak bu arada makul bir diriliş de sergilediği son 25 yıllık bir başlangıç gelişimiydi. Ve kapitalizm ve komünizm arasındaki fay hattının global erişimde Bradford, İngiltere’de yanı başımda gerçekleşen İslam ve Batı (veya İslamcılık ve Modernizm) arasındaki fay hattına biraz benzer şeylere yol verdiğini kişisel olarak fark etmem özellikle rahatsız ediciydi. Birçok insanın kendi dinlerini ciddiye aldıkları gerçeğini atlamak, yaşadığım yerin günlük hayatının ciddi bir sorunu, ve politik ve sosyal geleceği için kritik bir sorudur (Ouseley, 2001).

Ancak dinin yeniden güçlenmesinin, Marksist gelenek açısından derin bir kavramsal sorun yarattığını düşünmüyorum. Temel hat, bir yanda çeşitli tinsel ve yazınsal gösterilerinin tümünde, doğaüstü dünya görüşleri ve diğer yanda natüralizm arasında geçiyor. Ve bana göre geleceğin Marksist projesi kesin olarak bu hattın diğer tarafına düşüyor. Hristiyan bir sosyalist veya Müslüman bir sosyalist olmak mümkün olabilir ancak Marksizm bundan daha fazlasını hak ediyor: açığa vurulan inançlar onun gölgesinde kalıyor.[4]

Bu, solun son 25 yıldır Marx’ın düşüşüyle yaklaşık olarak aynı zaman diliminde yıldızı yükselen Darwin’le ilişkisinde ciddi hatalar yaptığı materyalist çizgiyi takip etmektedir.

Sadece moda olduğu için solun kendisini Darwin’e bağlaması gerektiğini ileri sürmüyorum ancak aynı sebeple Darwin’e karşı çıkmak da eşdeğer bir hata olabilir. Yıllardır yeni Darwinizmin sosyobiyoloji, olgunlaşmamış ırkçı-faşist eğilimler, düzeltilemez metodoloji ve geri kalanı tarafından itibar edilmeyen kötü haber olduğu egemen düşüncesini eleştirmeksizin sürdürdüm.

Doğal seçmenin, Marksist tarih teorisi gibi herhangi bir şey doğruysa, tarihsel sürecin arkasında yatması gereken büyük oranda beklenmedik tarihsel gelişimin mekanizması için bir model ve belki tek makul model sunduğunu fark ettiğimde Darwinizme daha da bağlandım. Başka bir deyişle Darwinizme ilk önce analoji olarak yaklaştım. Ancak Darwinizm üzerinde bir esas olarak durdum. Daha açıkça, natüralistik tutuma sahip birinin, Darwinci evrimci biyolojinin insan kökeni ve yeteneği hakkında sağladığı her türlü bilgi dahil olmak üzere Darwinci evrimci biyolojiye zorunlu olarak bağlanacağını kavramam yıllar –gerçekte on yıllar– aldı. Bu durum bir materyalist veya böylece bir Marksist için isteğe bağlı ekstra bir durum değildir. Marksist tarih teorisi yalnızca Darwinci evrimci biyolojiye benzer şekilde gerçekleşmez, tarih teorisi, tesis edilen evrimci biyoloji bulgularının son halleri ile tutarlı olmalıdır. Aslında, MÖ 11 bin dolaylarında insan türlerinin ortaya çıkışından Diamond’un[*] hikayesinin başlangıcına kadar ulaştığı en uzak noktalarda, insanlığın sosyal üreme ve tam anlamıyla “tarih yapma” yeteneği biyolojik olarak üreme yeteneğimizin ardından geliştiği için, Marksist tarih teorisi gibi bir teori devamlı olarak evrimci biyolojiden açıklamanın ana fikrini alır.

Bu düşünce şeklinin, hala Darwin’in adının her geçtiği yerde silaha ulaşmış görünen solda birçoklarınca bir tehdit gibi karşılanması gerektiği beni şaşırtıyor. Çeşitli disiplinlerde yapılan çalışma insan ayırt ediciliğinin bilimsel bir hesabı üzerinde birleşmeye başladığı için, devam eden etkileyici bir gelişme ve doğruyu söylemem gerekirse entelektüel bir ilerleme var. Şu anki yaklaşım çizgilerinin sadece birkaçını belirtmem gerekirse: fosil keşiflerinin, birkaç kıtaya yayılan belirli habitatlardaki hominid türleri ailesi arasından nasıl evrim geçirebildiğimize dair anlayışın yeniden düzenlenmesini sağladığı primatoloji ve antropolojide, karakteristik eşitlikçiliğimiz üzerine Boehm (1999) ve Lowly Origins ile Jonathan Kingdon (2003) var.

Evrimci biyolojide, örneğin bireysel düzeyde özgeciliğin grup seçim mekanizmaları ile evrilebilme olasılığını araştıran, Terrence Deacon’ın Symbolic Species’i (1997) ile Sober ve Wilson’ın (1998) çok düzeyli seçme teorisi var. Damasion’un (2000; 2003) duyguların nörobilimi üzerine çalışması akıl üzerine yeni bir perspektife başvururken, Dennett’in akıl-vücut sorunu, özgür irade ve determinizm (ve diğer herşey) üzerine yazıları Darwin’s Dangerous Idea’da (1995; cf. 2003) ilan ettiği evrimci zaferciliğe batmıştır.

Tümüyle profesyonel akademik görüşten gelen bu çalışmaların tümünü (veya herhangi birini) yargılama durumunda değilim ve kesinlikle seçtikleri konuların herhangi biri üzerine son sözü içerdiklerini iddia etmiyorum. Ancak bu gibi çalışmalar bana toplu halde, bilimsel seçeneklerin, insanın kökeni, akıl-vücut sorunu, insan motivasyonunun mekaniği ve dil ve anlamın doğası gibi insanla ilgili en derin konuların bazılarının üzerine kapadığı güçlü bir eğilimin semptomu şeklinde görünüyor. Belki yeterince dışarı çıkmıyorum ancak bugünlerde çok fazla filozofun, bu alanlardaki spekülasyonlarının fiziksel ayrıntılarda serbestçe yüzebildiğine dair tartıştığını duymuyorum.

Diğer yandan Richard Dawkins, “Vay canına! Doğal seçme şaşırtıcı değil mi?” ve “Bunu anlamak için ne kadar zekiyiz!”[5] diyerek hepimizin işlevsel eşdeğere sahip bir din bulabileceğini ileri sürdüğünde yeterince ikna olmadım. İnsan varoluşunun gerçekliklerine dair hakiki duruma dikkat çekmenin en azından en sıradan ölümlüleri ilgilendirdiği sürece onlarla anlaşmak için yeterli yardımı sağlayacağına ikna olmuş değilim. İnsan varoluşunun muhteşem riskleri gündelik kültürde doğallaşmadan önce, gidilecek bir yol vardır ve bu şekilde dini teselli ihtiyacı üstün gelmiştir.

Biyolojik düşüncenin sosyal bilimler üzerindeki etkisine dair paralel şeyler söylenebilir. Darwinci eğilimli kişiler sosyal, psikolojik veya ekonomik açıklama alanlarına giriştiğinde çoğu zaman arkasından yıkım gelmektedir (cf. Barkow, Cosmides and Tooby, 1992; Ridley, 1993, 1996; Singer, 1999; Blackmore, 1999).

İnsanlığın maddi temelleri üzerine çalışmanın, tarihsel materyalizm ya da daha genel olarak sosyal ve politik teori açısından ne tür sonuçları olacağı oldukça hileli bir sorundur. Yeni anlayışın, sosyal düzey ve bireysel düzey fenomeni arasındaki tabii iç içe geçme nedeniyle, tarih ve toplum görüşlerimizi tamamen sağlam bırakamayacağına inanıyorum. Bununla birlikte biyoloji taraftarları bağlantıları çok güçlü okumaya eğilimlidir ve yeni insan doğası bilgisinin, henüz bilmediğimiz insan tarihi hakkında görece az şey anlatacağı olasılığı akla gelmelidir. Ancak burada vurgulamak istediğim nokta Marx’ın varislerinin materyalist yolculukta benzer şekilde biyolojiden etkilendiklerinin farkına varmaları zorunluluğudur. Deacon, Dennett, Damasio, ve evet, Dawkins karşıt değillerdir, ancak Aydınlanma soluna yakın bir dünya görüşünü yükseltmek bakımından doğal müttefiklerdir.

Politika Boyutu

Bu, istenen sosyal ve politik örgütlenme şekilleri üzerine, en yüksek ilgiyi artıran, gelenekteki potansiyel süreklilikle ilgili üçüncü boyuttur. Tabii ki bu Marx’ınkine benzer projelerin özü olduğu için özellikle talihsizdir. X yerine değişerek Komünizm, Sovyetler Birliği, Maoizm, Marksizm-Leninizm, Troçkizm, Stalin, Küba, Kuzey Kore vb’nin geldiği “X’in en iyi tarafı” pasajı şeklinde (“Mussolini’nin en iyi tarafı, en azından trenlerin zamanında gelmesidir”de olduğu gibi) taşkınlık yapmayı reddediyorum. Ancak Marx’la ilişkilendirilen farklı hareket çeşitlerinin hem tutarlı hem de yandaşlarına ilke olarak benimsetilen kendi praksis zaman modellerinde egemen oldukları doğrudur. Projenin destekleyicileri, belirli toplum çeşitlerinin (daha büyük kaynak eşitliği ve piyasa anarşisinin iptali ile planlı bir ekonomi ) peşinde belirli politik enstrümanları kullanarak (devlet güçleri tarafından ulusal ekonomik değerlerin ele geçirilmesi) belirli politik örgütlenmelere (demokratik merkeziyetçilik, proletarya demokrasisi vs.) imza attıklarını biliyorlardı.

Hatta geleneğin sosyal demokratik biçimleri, farklı bir politik örgütlenme tipi ve sınıf mücadelesi (iddialı sendikacılık, parlamenter demokrasi ve sürekli seçim yarışları) şeklini biraz farklı politik enstrümanlarla (işçi haklarıyla ilgili kanunlar, sadece ekonominin erişebileceği yükseklikte devletleştirme ve benzeri) birleştirerek de olsa zamanında benzer bir kendine güvenden hoşlanıyorlardı.

Sosyalizmin tarihe katkıları, ya tek başına ya da diğer hareketler ve geleneklerle birlikte, oldukça hatırı sayılır zaman diliminde büyük yığınlarda ekonomik gelişim; bazen büyük insan kaybı olmakla birlikte bütün üstünlüğe karşı gönüllü dayanışma zaferleri; popüler temsil, eğitim, sağlık ve sosyal refah eserleri; ırkçılık, yobazlık, yoksulluk veya batıl inançlara karşı kayda değer akınlar ve dikkate değer enternasyonalizm başarıları gibi sayısız başarı sergilemiştir. Bu kazançları asla unutmamalıyız. Ancak deneyimlerin hepsi, rüşvet, şiddet, vahşilik, kişileri aşırı yüceltme ve sonunda soykırıma kadar seçim ihaneti ve politik kariyerizm; hukuk kurallarını tanımama; kültürel baskı; yeni iki yüzlülük çeşitleri ve kanıtların teori ve politika üzerine etkisini engelleme girişimleri; ahlaksızlığa dönüşen amoralizm (ahlakdışılık); tartışmayı alaycılığa dönüştürme eğilimi; liderler ve tek adamlar arasında yeni ayrışma biçimleri yaratma; politik örgütlenmelerde sekter bir anlayış ve hizipçilik; eşitlikçi veya demokratik değerleri ileriye taşıyacak yeni uygulamalar geliştirememe ve buna bağlı olarak alınan sosyal veya ekonomik örgütlenme programlarındaki hataları fark edememe ve dolayısıyla programları ayarlayamama; son olarak geleneksel neoliberalizm ve parlamenter demokrasiye göre canlı alternatif modellerin veya bunların eşit şekilde zengin çeşitlerinin geniş halk yığınları tarafından tartışılmasında kayıp gibi bir dizi tekrarlanan negatif ve mazur görülemez liderlik sorunlarını içermektedir.

Bunların çok iyi bilindiğini umuyorum ancak ben bunların yeterince bilinip bilinmediğini veya öğrenilip öğrenilmediğini, yazılıp çizilmeye ek olarak sindirilip sindirilmediğini sorgulamak istiyorum. Bunlar ince meseleler çünkü her kişi soruyla ilgilenmek için kendi politik deneyimleri ve bağlılıkları ve ayrıca kendi bilgi ve analitik yargılarını taşıyacaktır. Dürüst gözlemcilerin karmaşık bir gelenek içindeki denge, ve bir dizi farklı ulusal deneyim, politik örgütlenme kategorileri, sosyal deneyim türleri ve benzeri tarafından oluşturulan alacak vereceğin katkıları üzerine son derece zıt fikirlere ulaşabilmesi kesinlikle mümkündür. Ancak sosyalist politikacılar, hareketler veya devletlerin, bazen üstün bir politik bilinç şekline sahip çıkmışlar gibi davrandıkları için, daha yüksek standartlara bağlı kalıp kalmayacakları değerlendirmesinde hangi kriterin kullanılacağı tam olarak açık değildir.

Bununla beraber benim endişem, geleneğin negatif görüşlerinin etkilerinden kaçınmanın ve güvenle üstü kapatılan hususların yarım kalmış işler olarak görülmesinin çok kolay olduğunun kanıtlanmış olmasıdır. Tabii ki Marksizmin yukarıdaki tüm geleneklerinin, tarihin derslerini özümsemesi gerekmektedir ve entelektüel veya ulusal tüm geleneklerin asıl sınavı kolay olanla meşgul olmak değil kendi yaşamındaki rahatsız edici olaylarla meşgul olmaktır. İkinci Dünya Savaşı, diğer bir dizi korku ile birlikte en azından Dresden’i bir tarafa koyabilseydik İngilizler için görece kolay bir sorudur; İngilizler için zor olanlar ise kölelik, emperyalizm ve kolonizasyondur; Almanlar için Soykırım, Ruslar için Stalinizm, Fransızlar için Vichy, İsrailliler için Filistin, tüm liberal demokrasiler için alışılagelmiş savaş kayıtları ve Amerikalılar için günümüze ait epey kayıt zor sorulardır.

Bu sorunlarla yüzleşme şekli, gelenekler için bir sınavken, kişiler için nerede ve ne zaman olduklarına, kendilerini tanımlama biçimlerine veya başkalarınca tanımlanma şekillerine bağlı olarak bir sınav halini alır. Kendimi riske atmaktan utandığım yerde başkalarına soramayacağımdan, bu endişenin bana nasıl geldiğini söylemem gerek. Kendimi bir Marksist sayıyorum çünkü sosyalist değerlere bağlıyım ve sonraki bölümlerde açıklandığı şekilde teori ve pratiğin birliğine inanıyorum. Ancak hiçbir zaman herhangi bir politik partiye katılmadım, bu nedenle kendimi, bağlılığın mihenk taşını kabul görmüş bir devrimci yapıya üyelik olarak algılayan kişilerin gözünde Marksist değerlendirmesinden otomatik olarak men ediyorum.

Bunun yerine, yıllardır çeşitli boyutlarda tekil kampanyalarda, ve daha tutarlı bir şekilde halen bağlı olduğum kendi sendikamda çalışma eğiliminde oldum; ancak aslında bir sendika ile bir mesleki birliğin ilginç bir melezini temsil eden İngiltere Üniversite Öğretmenleri Birliği, Ulusal Maden İşçileri Birliği olmadığından bu sendikanın proletaryan özellikleri kesinlikle şüphelidir.

Bu kişisel geçmiş, benim açımdan adının ifade ettiği her şeyle birlikte Lenin figüründe yoğunlaşan problemli Marksist gelenek görüşleriyle arama mesafe koymak açısından sayısız seçenek sunuyor. Şu anda üniversite yaşamından uzak olmakla birlikte bir akademi üyesiyim; kendimi hiçbir zaman ünlü bir isme tahsis edilmiş bir politik akıma bağlamadım ve dahası hepimiz 1989’dan öğrendik ve Sovyet deneyimi tarihe gömüldü. Ve acaba henüz kekimi yapmayı ve onu yemeyi denemiyor muyum? Kelimenin tam anlamıyla Marksist olduğunu iddia eden biri, kayıt dahilindeki şeytanlarla, özellikle Marksistlerin alışılmış görünen tarzda elde edebildiklerinde gücü kötüye kullanma eğilimi ile yüz yüze gelmekten kaçınabilir mi? Herhangi bir canlanma hareketi, hesaplarını bu mirasın problemli tarafına göre yapmakta başarısız olursa hayatta kalmayı umabilir mi ya da hayatta kalmayı hak edebilir mi?[6]

Geleneğin Esası

Marksist gelenekte korunmaya değer bir şey olduğunu doğal karşılıyorum ve önceki bölümde belirtilen kötüye kullanmaların geleneğin kurucu öğesi olmadıklarını varsaymaya devam edeceğim; bunlar aslında diğer kalıcı değerin özünü bozan suistimaller.[7] Ancak devam eden desteğin hem ayırıcı özelliği hem de değeri olan Marksizmin içeriği, onun esası nedir?

Daha önce Marksizmin esasını belirlemeye giriştiğimde ulaşabildiğim en uç nokta, esas Marksizmin “birbiriyle özsel bir ilişki içinde hem toplum teorisini hem de kurtuluş politikalarını içermesi gerektiği” önermesiydi (Carling, 1997, 769).[8] “Özsel” niteleyicisini uygun bir şekilde belirsiz bırakmama rağmen kastedilen anlam, G. A. Cohen’in “gününün yarısını kütüphanede geri kalanını da tersanelerde veya fabrika kapılarında” geçiren varsayımsal bir devrimcinin yaşam tarzı hakkında akılda kalıcı esprisinde özetlenmektedir. “Bu yaşam tarzı” der Cohen “kendi başına teori ve pratiğin birliği tanımını hak etmez; zira bu durum sadece bunların yan yana bulunması durumudur” (Cohen, 2000a, 408). Bu nedenle teori ve pratiğin özsel bir ilişkisi, sadece yan yana bulunmanın ötesinde, ilişkinin her iki tarafının diğer taraf üzerinde sürekli bir etkisini gösteren bir eşleşmedir.

En azından bu görüşün ima ettiği ana hat, önceden yapılandan epey açıktır. Bir P önermesinin, belli bir politikayı yerine getirmek, belli bir politik örgütlenme biçimini tesis etmek veya ayrı bir toplum devleti gerçekleştirmek için tasarlanmış bir eylemde gönüllü olduğunu düşünün. Marksist düşünce çerçevesi, P’ye ilki değer temelinden, ikincisi tarihsel-sosyolojik analizinden elde edilen üç türlü sınırlama yükleyecektir. Sırasıyla çarpıcı sorular şunlardır:

Marksist değer taahhütleri bakımından P istenir midir?

Tarihsel süreç hakkında bilinenlere dayanarak P olanaklı mıdır?

Bu görüş Cohen’in “kapitalizme karşı gelme ve onun üstesinden gelmeye ilişkin tasarım, gerekçe ve strateji” şeması ile uyumludur.

Bu iki belirli sınırlamaya ek olarak materyalist öncül, el altındaki soru ile ilgili herhangi bir bilim tarafından empoze edilen bir referans noktası, genelleşmiş bir arkaplan sınırlaması tesis etmektedir. Örneğin Gaia Hipotezi gibi bir hipotezi ele alırsak, bilimsel bir fantezi haline gelen biyosfer çalışmaları görüşüne dayanması halinde başlangıçtan politik tartışmayı dışlayacaktır.

P değerlendirme protokolü, kapsamı dahilindeki politik örgütlenme biçimlerini içerir. Böylece bu bağlamda Marksist politik bilinç hem kendini referans almaktadır hem de söylendiği gibi işaret edicidir; çünkü aynı sınırlamalar prensipte politik eylemin hem anlamları ve hem de sonuçları üzerinde etki etmektedir.

Değerlerin Politikayla İlişkisi

Belirli sınırlamaları belirtilen sırada ele alırsak, ilk olarak Marksist değerlerin Marksist politikayla ilişkisini sorgulayabiliriz.

Yukarıda değer temelinin en azından eşitlikçi boyutu açısından makul biçimde olduğunu ileri sürdüm. Burada başka bağlamlarda son derece önemli olabilecek ince ayrıntı ile ilgilenmiyorum: Sen’in yeteneklerin eşitliği ve Cohen’in avantaja erişim eşitliğinin göreceli meziyetleri veya çok kültürlülük hususunda Kymlicka’ya karşı Barry (Callinicos, 2000, özellikle ch. 3). Eşitlikçi hak ilkeleriyle kaynaklar, sorumluluklar ve sonuçları bağlantılandıran teorik çalışmanın toplam gövdesi eşitlikçi liberalizm olarak tayin edilirse, buradaki soru bu gelişimin Marksist yeniden canlandırma projesi ile ilişkisidir.

Açıkça kabul edilirse ilk mesele, Marksizmin sosyalist bileşeni ve eşitlikçi liberalizm arasındaki makul çakışmadır. Herhangi bir eşitlikçi liberal program çeşidinin ciddi bir şekilde topluma uygulanması halinde bu, Marksist değer taahhütlerine sahip biri tarafından samimi bir şekilde karşılanmalıdır. Bu en azından solda epey bir ortak temel potansiyeli oluşturur. Ancak eşitlikçi liberalizmin, özgül yaşam biçimlerine aşırı liberal taahhütler içerme eğiliminde olan sosyalist değer temelini tüketmediği de aynı derecede doğrudur. Bana göre Marksistlerin, bu taahhütlerin neler olduğu ve böylece bu eşitlikçi liberalizmin arkasında yatan amaçlarının anlamı ile ilgili olarak açık olması gerekir.

Bu amaçlardan bazıları, sosyal formlarla, özellikle topluluğun terfisi ile ilgilidir. Bu terimin kullanımı kötü tanınmış biçimde değişkendir, ancak “doğrudan” ve “çok yönlü” olan sosyal ilişkiler bağlamında topluluğun karşılıklı uygulamaları içerdiği şeklindeki Michael Taylor’ın epeydir kullanılan tanımı bana hep hedefi vurur görünmüştür (Taylor, 1982, 25–33). Diğer sosyalist amaçlar daha çok, gezegenin ortak sakinlerine karşı genel bir özgecil tutum ve bir itina eğilimi biçimindeki anlayış ile ilgilidir. Bu sosyalist ekstralar açıkça liberalizmi aşmaktadır ancak onunla uyuşmaz olmak zorunda değildir. Soru Marksist sosyalist programdaki aşırı liberal öğelerin nasıl geliştirileceği olmalıdır.

Cohen’in “zorlayıcı yapı, diğer [resmi, zorlayıcı olmayan] yapılar, sosyal kültürel yapı ve bireylerin seçimi” şeklindeki dört katlı sosyal fenomen bölümlemesini kabul edersek, iyi yaşamın sosyalist şeklinin sadece bu sınıflandırmanın zorlayıcı olmayan bileşenlerine işaret eden birkaç ölçütün bileşimi tarafından meydana getirilebileceği açık görünmektedir (Cohen, 2000b, 143).[9] Ana mesele karşılıklılık ve özgeciliğin, kendi doğalarının istemli hareketinden kaynaklandığıdır. Her ne kadar harekete geçirilmesi yararlı olsa da karşılıklılık içten gelir, birinin diğerlerini dikkate almaya zorlaması da imkansız görünmektedir, çünkü bu girişim en fazla, karşılıklılığın kendisinden çok, özenle ilgili davranış semptomlarını yaratacaktır. Diğer bir deyişle, insanları birbiriyle sözü geçen daha iyi yollarla ilişki kurmaya zorlama girişimi, kendini saf dışı bırakmaya mahkum bir şekilde tutum ve davranışları değiştirmeyi denediği için sadece başarılamamakla kalmaz, aynı zamanda sosyalist politikanın amaçları hakkında temel bir kafa karışıklığı ortaya koyar.

Tabii ki, örneğin belirli (eşitlikçi) bir kaynak dağılımını muhafaza etmeye adanan herhangi bir sosyalist programda zorlayıcı bir öğe vardır. Ancak sosyalizm bu zorlayıcı öğeyi eşitlikçi liberalizmle paylaşır. Sosyalizm, sosyal veya psikolojik gelişim amaçlarında liberalizmi aştığı sürece, aradığı ek değişiklikler, sosyalizmi eşitlikçi liberalizm türleriyle tutarlı bir politik program yapan, zorlayıcı olmayan yollarla aranmalıdır: Özgün iyi yaşam fikirlerini empoze etmek için devlet gücü uygulanmamalıdır. Sosyalistler, daha eşitlikçi kaynak dağılımını güvence etmeye, karşılıklılık gibi uygulamaları genişletmeye, daha özgeci olan ve bilimsel bulgular saygıyı hak ederken dinlerin temel olarak yanıldığına inanan (eğer ayrıca Marksist materyalistlerse) bir sosyal kültürel yapı geliştirmeye çalışan liberal koalisyonların sol kanadının içinde bilinmektedir.

Bu sebeple sosyalistler, artı liberallerdir ve Marksistler artı sosyalistlerdir, çünkü sosyalist değer temeline kendiliğinden bir bağlılığın gerektirdiklerini aşan bir teori ve pratik ilişkisini yasalaştırmaktadırlar. Bu yazının geri kalanı, tarih teorisi ve politik pratik arasındaki ilişkiye geri dönerek ve KMTT’den beri çeyrek yüzyılda sorunun kendini G.A. Cohen’in çalışmasında nasıl ortaya koyduğunun hesabıyla başlayarak bu bağlantıyı sorgulamaktadır.

Cohen’in Marksist Gelenekle İlişkisi

KMTT, açıkça Cohen’in Montreal’deki Komünist gelişimi sırasında karşılaştığı ana ortodoks görüşlerin sofistike bir özeti şeklinde yazılmıştır. Geçmişi geleneğin dışında olan benim gibiler için, gelenekten yararlı bir şeyler sunmaktadır. Kitap başka herhangi bir yolla meydana gelemeyecek (veya aynı etkiyi yaratmayacak) şekilde Marx’a bir bağlılığa yönelerek bizi içine çekmiştir. Bu türden bir etkiyi tek bir kitapla yaratmak çok nadir görülür bir durumdur ve bu özel yayın kendi tarihsel statüsünün uygun bir göstergesidir.

Bu nedenle KMTT, dünyaya sunulmuş bir armağandır fakat ayrıca bırakılmış, feda edilmiş bir şeydir. Şüphesiz gelenek, yazarına geleneği arkada bırakma veya en azından kendi başlangıçtaki biçimlenmesinin ideolojik zorlukları ile daha açık bir ilişki tesis etme imkanı tanıdığı için yalnızca miras olarak bırakılmamış başkalarına da aktarılmıştır. Bu nedenle insanların geleneğe dışarıdan girmesine imkan tanırken yazarını zıt yönde dışarıya atan bir döner kapı işlevi görmüştür.

Geride bırakılan süreçteki aşamalar, burada uygun bir ağzı sıkılıkla sunduğum dağınık düşüncelerden izlenebilir. İkinci kitabı History, Labour and Freedom’ın Önsöz bölümünde Cohen ilk kitabı KMTT’yi yazmanın dolaysız sonucunda yaşadığı bir hissi bildirmiştir:

 

ebeveynlerime, beni eğiten okula, içinde yetiştiğim politik topluluğa şükran borcu duyuyorum. Kitabın savunduğu yalın Marksizm, Marksizmi öğrendiğim çevreye saygımın ifadesidir. Ancak artık kitap yazıldı, borç ödendi ve bundan böyle düşüncelerimi Marx’a göre ayarlama yükümlülüğünü hissetmiyorum. İlk defa tamamen kendim için düşünebileceğimi hissettim. (Cohen, 1988, xi, vurgu eklendi.)

 

Bu “orijinal bağlılığın gevşemesi” bir özgürleşme gibi görünmektedir ancak hala kendisini bugün Marksist gelenek içinde çalışan bizlerden biri” arasında sayan biri için bu bir iç özgürleşmedir.

Üçüncü kitabın Önsöz bölümü ile mesafe daha da belirginleşmiştir. Tarih, Marksistlere özellikle “dünya gezegeni bu çözüme karşı çıktığı” için “organize işçi sınıfının yükselişiyle” ilgili ve üretici güçlerdeki belirsiz gelişime bağlı olan eşitlik kaçınılmazlığı açısından güven veren kehanetleri parçaladığı için [Marksist] “değerleri çevreleyen sert fiili kabuk” ile daha büyük hayal kırıklığı ifade edilmektedir. Bu gerilemelerin bir sonucu olarak, Marksizmin “kabuğu çatlamış ve parçalanmıştır, yumuşak karnı açığa çıkmıştır”:

 

Henüz akademide hiç kimse bunu savunmuyor ve bunu Parti bürolarına uyguladıklarına inanan Sovyet bürokrasisi üyeleri yok. Marksizm hala yaşadığı sürede, örneğin biri, bunun (bir bakıma) John Roemer ve Phillipe Van Parijs gibi bilim adamlarının çalışmalarında olduğunu söyleyebileceği için, bu, kendisini bir değerler kümesi ve bu değerleri gerçekleştirmek için bir tasarımlar kümesi olarak sunar. (Cohen, 1995, 5-7.)

 

Değerler ve tasarımlar kümesi, belirtildiği gibi artık tarihsel sürecin kavramları ile kontrol edilmez. Bu Marx ile aynı kalırsa, ki bu kesinlikle Marx'ın hafifletilmiş bir halidir ve artık Cohen'in kendini kişisel olarak geleneksel kuruluşun bütünüyle ilişkilendirdiği kadar net değildir.

Dördüncü kitabın Önsöz bölümüne göre (Cohen, 2000b, 3), hem eşitlikçi liberalizm hem de Musevi-Hristiyan din geleneğinin kendisi dahil olmak üzere Marksist olmayan geleneklerle daha fazla doğrudan bağlılık vardır. “son derece kaba bir ifade ile, asla politik bir bakış açısının yerini doldurmaksızın ekonomik bir bakış açısından ahlaki olanına hareket ettim.” Politik felsefe ile ilgili yazılar, tartışmanın solu üzerinde sıkıca tesis edilmiştir, bu yüzden şimdi benimsenen ahlaki bakış açısı radikal tutumunu korumaktadır ve kayda göre hiçbir politik vazgeçme yoktur. Ancak Cohen’in çalışmasının KMTT sonrası yörüngesi, ilk kitabın uzun süreli tarihsel süreç dinamikleriyle merkezi ilgisi ile son derece az bir yeniden bağlılık ortaya koyar. Arada sırada, kitabın temalarına (örn., Cohen ve Kymlicka, 1988), uzun süre üzerinde durmaksızın, kısa ziyaretler yapılmaktadır. Marksist mirasın ampirik tarafına bağlılık esasen negatif olmuştur; Marx ve Engels’in hem fiili zeminde (sosyalizmin kaçınılmazlığı ile ilgili septisizm) hem de metodolojik zeminde (özellikle “doğumsal motif”) kapitalizmin kaderi ile ilgili görüşlerine meydan okumaktadır (Cohen, 2000b, ch. 4). 1983 gibi erken bir zamanda, “Reconsidering Historical Materialism”de [Tarihsel Materyalizmi Yeniden Düşünmek], tarihsel materyalizmin gerçek değeri ve doğrulama koşulları hakkında şüpheler bulunmaktadır (tekrar baskı: 1988, ch. 8, 132; ve 2000a, ch. XIII, 342).

“Tarihsel materyalizmin politik uygulanabilirliği sınırlıdır, çünkü dönemsel gelişimle ilgili bir teoridir ve politik eylemin zaman ufku döneme yetmemektedir” ve “tarihsel materyalizm hakkındaki septisizm sosyalist projeyi aşağı yukarı aksi gerçekleşebilecek şekilde bırakmalıdır” denmektedir (1988, 133, n. 1, orijinal vurgu; 132).

O halde Marksist tarih teorisinin iyileştirilmesi bundan başta sorumlu yazara göre hatırı sayılır bedele ulaşmıştır çünkü iyileştirilen teori doğru olmayabilir ve doğru olsa bile geleneksel olarak ona bağlanan politik pratikle bağlantı konusunda fazlasıyla ilgisiz olabilir. KMTT’nin ikinci baskısının yeni Önsöz’ünde (2000a, xvii; xxvii), Cohen “Analitik Marksizm Marksist midir?” sorusuna, “önlenemez” ve “verimsiz” olarak eğer Marx’tan gelen gelenek “bilimsel sosyalizm” olarak adlandırılacaksa bunun en başından beri tercih edilebilir olduğunu beyan ederek cevap vermiştir. Ancak bu terminolojik gelişme talebi, Cohen’in cevap vermeye devam etmediği “Analitik amaçlı bilimsel sosyalizm hangi açıdan bilimseldir?” orijinal sorusunda bu yönde bir düzeltmeyi gerektirir. Özellikle: tarihsel materyalizm artık bilimin bir parçası mıdır ve eğer böyleyse bilim üstün olan kapitalizmin sosyalist projesini sınırlar mı?

Sonuç bölümlerinde, KMTT’nin kendisinde gizli rekabetçi üstünlük doktrinini bu amaçla kullanarak, tarih teorisinin sosyalist politikanın olası uygulamasında iyi veya kötü hatırı sayılır bir etki yarattığını göstererek bu sorunun her iki bölümüne de olumlu cevaplar öneriyorum.

Rekabetçi Üstünlük, Piyasa ve Sosyalist Değerler

Rekabetçi üstünlük tezi, yüksek emek üretkenliğinin meyvelerini toplamayı başaran toplumsal formasyonların bunu başaramayanların yerini almaya eğilimli olduğunu savunur (Carling, 2002). Tarihsel kayıtlar daha çok üretim ilişkilerinin piyasa formlarının, piyasa dışı formların çok zor uyum sağlayabileceği yollarla emek üretkenliği gelişimini arttırma eğiliminde olduğunu ortaya koymaktadır (Brenner, 1977). Bu iki önermeyi birlikte aldığımızda, eğer Marksist tarih teorisi doğruysa, üretim ilişkilerinin piyasa dışı formları tarihsel olarak sürdürülebilir görünmemektedir.

Belli ihtarlara tabi olan bu sonuç, tarih teorisinin, piyasaya karşı tarihsel sosyalist tutumu ve onun tüm çalışmalarını ütopyacı olarak damgaladığı için aslında politik pratiği kısıtladığını ortaya koymaktadır.[10] Ve bu sınırlama, 20 yüzyıl tarihi planlı bir ekonomi inşa etmeye büyük bir canlılıkla giriştiği için hiçbir şekilde gündelik politikanın yetki alanının ötesinde değildir. Teori kapsam olarak “dönemsel” olabilir ancak etkileri bugüne uzanır.

İlk bakışta bilimsel temelli Marksizm, temel antiütopyacılığını koruyarak ve piyasaya tarihsel karşıtlığını düşürerek bu çelişkiyi kolayca çözebilecekmiş gibi görünmektedir. Ancak piyasalara karşıtlık kısmen sosyalist değer temelinden veya daha kesin bir şekilde sosyalist değer temelinin bazı kısımlarından geldiği için çözüm o kadar basit değildir. Bu yüzden Marksizm, kendi tarih teorisi bunun olması gerektiğini ileri sürse de piyasayı kaygısızca kabul edemez, çünkü bu, savunma ve stratejinin zıt yönlerden çektiği temel protokole göre değerlerin ilkelere uygulanması gerektiği sınırlamasının ihlalini içerecektir.

Bu durumda sosyalistler piyasaya hangi yönlerden ters düşerler? Geniş anlamda Marksist kapitalizm eleştirisinin, bu soruya farklı tavırlar gösteren eşitlik eleştirisi ve yabancılaşma eleştirisi olmak üzere iki tarafı vardır.

Eşitlik eleştirisi ekonomik ilişkilerin piyasa örgütlenmesi ile tutarlıdır, çünkü piyasa toplumunun daha eşit bir mülkiyet dağılımı ve hatta sonunda tamamen eşit bir mülkiyet dağılımı ile işleyebileceği çeşitli yollar tasavvur etmek mümkündür (bkz. van Parijs, 1992; Roemer, 1994; Wright, 1998). Marksist eleştiri burada kapitalizmin eşitlikçi liberal eleştirisi ile aynı şekilde ilerlemektedir ve bu bakış açısından piyasa sosyalizmi fikri tamamıyla tutarlıdır.

Aşırı liberal Marksist normatif gündem bakış açısı ile yakından alakalı değerlerin temelini oluşturan yabancılaşma eleştirisi ise aksine, karşılıklılığın altını oyma, aktiviteleri uygunsuz şekilde özelleştirme, kişisel hedefleri saptırma, yanlış ihtiyaçlar yaratma, kişiler arası ilişkileri parçalama, aletle ilgili tutumları destekleme ve kendi kendine hizmet eden davranışları destekleme eğiliminde olduklarından piyasa ilişkilerinde doğal olarak itiraz edilebilir bir şeyler olduğunu savunur. Bu bakış açısından piyasa sosyalizmi fikri çelişkili bir ifadedir.

Yukarıda verilen tartışmada, tarih teorisi bulguları, daha eşit bir şekilde örgütlenmiş kapitalist toplum, uzun süreli emek üretkenliğini geliştirme görevini yerine getirmek için piyasaya yeterli kontrol sağladığı sürece eşitlik eleştirisi ile çelişmez.

Ancak tarih teorisi, kendisi, piyasaların tarihsel olarak hayatta kalmak için gerekli olabileceğini söylerken eleştiri, sosyalist değerlerin tamamen dışında olduklarını söylediği için yabancılaşma eleştirisi ile çelişir. Ve yukarıda ileri sürüldüğü gibi hem teorinin hem de değerin getirdiği sınırlama Marksizmin esasına ait olduğu için bu çelişkinin çözümü hiç de kolay değildir.

Ayrıca tarih teorisinin ana buluşu doğrudan sosyalist değer ile bağlantılı olduğu için bir karmaşa daha söz konusudur. Emek üretkenliğindeki tarihsel ilerleme, sadece tarihsel süreçle ilgili varsayılan bir gerçek değil Marksist projenin merkezi bir değeri olan nihai kurtuluşun bir ön koşuludur. Bu bağlantı, yabancılaşmayı suçlayan değerler ve tarih teorisi arasında piyasanın üzerindeki çelişkiye ek olarak şu anki yabancılaşma ve nihai kurtuluş arasında piyasayla ilgili bir değerler çelişkisine neden olur.

Teori ve Değerler Arasındaki Çelişkilerin Çözümlenmesi

Bu çeşitli çelişkiler nasıl gösterilir ve mümkünse çözülür?

En uygun yaklaşım, tüm gerekli sınırlamaları yerine getiren piyasa dışı bir ekonomik örgütlenme biçimi oturtmak ve böylece tüm çelişkileri çözümlemek olacaktır. Böyle bir biçim;

a) emek üretkenliğinin gelişimini yeterli bir dereceye kadar arttıracak böylece tarih teorisi tarafından kastedilen tarihsel savunmasızlıklara karşı kendini koruyacak ve aynı zamanda insan kurtuluşu ile bağlantılı üretkenlikle ilgili değere cevap verecek;

b) eşitlik eleştirisine cevap vermek için yeterince eşitlikçi olacak;

c) yabancılaşma eleştirisinden kaçınmak için piyasadan yeterince farklı olacak;

d) diğer bir şekilde değer temeline aykırı davranmayacaktır.

Alex Callinicos, Equality adlı kitabının heyecan verici sonunda bu çözüm biçimini önermiştir (2000, 133):

 

Kapitalizme piyasa dışı bir alternatif, biraz eşzamanlı ortak algının sınırları dışında görünüyor. Bu gidişatı değiştirmek için diğer şeylerin yanında Ütopyacı imgelemde bir yeniden canlanma gerekecektir –bu, önceden sezme yeteneğimizde, en azından ana hatlarıyla, ekonomik düzenin etkili ve demokratik bir piyasa dışı biçimidir. Halihazırda bunu yapamamamızın nedeni hem hayal kırıklığına uğramış umutlarımız hem de kapitalizmin belirli bir türünün –Anglo-Amerikan özel girişimleri kısıtlamama modeli– farklı olası nedenlerle kazanmış olduğu imgesel egemenliktir.

 

Kapitalizme tercih edilebilecek alternatifler imgelemek için kullanıldığında ütopyacı tasavvurlara bütünüyle katılıyorum ancak gerçek gerilimleri sihir yoluyla çözmek için kullanıldığında bundan çok emin değilim. Kapitalizme piyasa dışı alternatifleri kolayca imgeleyemeyeceğimiz gerçeği pekala Callinicos’un da ileri sürdüğü gibi yakın tarihin olası özelliklerinden kaynaklanabilir, ancak bu, gerekli tüm sınırlamaları karşılayan bu gibi alternatiflerin olmaması şeklindeki daha sıkıntı verici olasılıktan da çıkarılabilir. Ve umutlar hayal kırıklığına uğramıştır; ancak ana mesele hayal kırıklıklarımızdan öğrenmek ve kapitalizmin egemen olduğu bir dünya ekonomik çevresinde, planlanan ekonomilerin, onların hayatta kalmasını ve sonuç olarak başarılı olmasını sağlayacak ekonomik performans türünü sağlamakta neden genellikle başarısız olduğu ile doğrudan yüzleşmek değil midir? Belki de Çin Komünistleri, Gorbaçov’un önemseyemediği ekonomik tarih dersini daha iyi özümsedikleri için, Rusya Komünistlerinden daha iyi tarihsel materyalisttir.

Varlığını sürdürebilen çağdaş bir piyasa dışı toplum biçiminin var olduğunu ve sonuçta bunun pratikte gerçekleştirme sürecinde tasavvur edileceğini Callinicos ile birlikte umut etmeye devam ediyorum ancak aynı zamanda bir geri çekilme hattı hazırlama ihtiyacı hissediyorum.

Bu durumda elimizdeki ikinci en iyi çözüm, piyasa toplumunun sosyalist biçimini iki devrede imgeleyebilir:

Piyasa sektöründe eşitlikçi bir ekonomik ilişkiler biçimi eşitlik eleştirisini karşılar fakat yabancılaşma eleştirisini karşılamaz;[11]

Piyasa dışı sektörde sosyal topluluk biçimleri (veya her ne ise) hem eşitlik eleştirisini hem de yabancılaşma eleştirisini karşılar.

İki sektör arasındaki tarih teorisine tabi sınır, piyasa sektörünü minimize edecek şekilde ayarlanacaktır. Piyasa ilişkilerine, emek üretkenliğini belli bir seviyeye kadar veya sırasıyla toplumu rekabetçi üstünlük teoremine göre destabilazisyondan korumak üzere gerekli olan oranda geliştirmek için varlıkları gerekli olana kadar (sadece buraya kadar) izin verilecektir. Bu gibi bir sınırın nerede yattığını veya Marksistlerin neticede ne kadar büyüklükte bir piyasa sektörünü tolere etmek zorunda olduğunu kesin olarak bildiğimi iddia etmiyorum. Ancak geleneksel teori pratik ilişkisi gibi bir şeyi gerçekleştirmeyi amaçlayan bilimsel bir sosyalizmin buna benzer bir yolla planlarını tarihin derslerine göre yapması gerekebileceği sonucuna varıyorum.

 

 

 

Kaynaklar

Barkow, J. H., L. Cosmides, and J. Tooby, eds. 1992. The Adapted Mind: Evolutionary Psychology and the Generation of Culture. New York: Oxford University Press.

Barry, Brian. 2001. Culture and Equality: An Egalitarian Critique of Multiculturalism. Cambridge, England: Polity Press.

Blackmore, Susan. 1999. The Meme Machine. Oxford. England: Oxford University Press.

Bertram, Christopher. 1990. “International Competition as a Remedy for Some Problems in Historical Materialism.” New Left Review, 182, 116–28.

Boehm, Christopher. 1999. Hierarchy in the Forest: The Evolution of Egalitarian Behavior. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press.

Brenner, Robert. 1977. “‘The Origins of Capitalist Development: A Critique of Neo- Smithian Marxism.” New Left Review, 104, 26–93.

Callinicos, Alex. 2000. Equality. Cambridge, England: Polity Press.

Carling, Alan. 1991. Social Division. London: Verso.

––––––. 1997. “Analytical and Essential Marxism. Political Studies, 45:4, 768–83.

––––––. 2000. “What Do Socialists Want? Pp. 29–54 in Mark Cowling and Paul Reynolds, eds., Marxism, the Millennium and Beyond. Houndmills, England: Palgrave.

––––––. 2002 (1993). “Marxism and Historical Materialism: The Debate on Social Evolution. Science & Society, 57:1 (Spring, 1993), 31–66. Pp. 98–128 in Paul Blackledge and Graeme Kirkpatrick, eds., Historical Materialism and Social Evolution. London: Palgrave Macmillan.

––––––. 2004. “The Darwinian Weberian: W. G. Runciman and the Microfoundations of Historical Materialism. Historical Materialism, 12:2, 71–95.

Alan Carling, and Paul Nolan. 2000. “Historical Materialism, Natural Selection and World History. Historical Materialism, 6, 215–264.

Cohen, G. A. 1988. History, Labour and Freedom. Oxford, England: Clarendon Press.

––––––. 1995. Self-Ownership, Freedom and Equality. Cambridge, England: Cambridge University Press.

––––––. 2000a (1978). Karl Marx’s Theory of History: A Defence. Second Edition. Oxford, England: Clarendon Press.

––––––. 2000b. If You’re an Egalitarian, How Come You’re So Rich? Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press.

Cohen, G. A., and Will Kymlicka. 1988. “Human Nature and Social Change in the Marxist Conception of History. The Journal of Philosophy, 85:4, 171–91.

Damasio, Antonio. 2000. The Feeling of What Happens: Body, Emotion and the Making of Consciousness. London: Vintage.

––––––. 2003. Looking for Spinoza: Joy, Sorrow and the Feeling Brain. London: William Heinemann.

Dawkins, Richard. 2003. A Devil’s Chaplain. London: Weidenfeld & Nicolson. Deacon, Terrence. 1997. The Symbolic Species: The Co-Evolution of Language and the Human Brain. London: Allen Lane, The Penguin Press.

Dennett, Daniel C. 1995. Darwin’s Dangerous Idea: Evolution and the Meanings of Life. London: Penguin.

––––––. 2003. Freedom Evolves. London: Allen Lane, The Penguin Press.

Diamond, Jared. 1998. Guns, Germs and Steel: A Short History of Everybody for the Last 13,000 Years. London: Vintage.

Kingdon, Jonathan. 2003. Lowly Origin: Where, When, and Why Our Ancestors First Stood Up. Princeton, New Jersey: Princeton University Press.

Ouseley, Herman. 2001. Community Pride not Prejudice (The Ouseley Report). Bradford, England: Bradford Vision.

Ridley, Matt. 1993. The Red Queen: Sex and the Evolution of Human Nature. London: Penguin.

––––––. 1996. The Origins of Virtue. London: Viking.

Roemer, John E. 1994. A Future for Socialism. London: Verso.

Runciman, W. G. 1989. A Treatise on Social Theory. Volume II: Substantive Social Theory. Cambridge, England: Cambridge University Press.

Singer, Peter. 1999. A Darwinian Left: Politics, Evolution and Cooperation. London: Wiedenfeld and Nicolson.

Sober, Elliott, and David Sloan Wilson. 1998. Unto Others; The Evolution and Psychology of Unselfish Behavior. Cambridge, Massachusetts:

Harvard University Press. Taylor, Michael. 1982. Community, Anarchy and Liberty. Cambridge, England: Cambridge University Press.

Van Parijs, Phillipe, ed., 1992. Arguing for Basic Income: Ethical Foundations for a Radical Reform. London: Verso.

Wright, Erik Olin, ed. 1998. Recasting Egalitarianism. London: Verso.

 
 


* Bu yazının ilk taslağı üzerine yorumları için Jerry Cohen’e ve bu uyarlama üzerine yorumları için Paul Wetherly ve Science & Society hakemlerine teşekkür ederim.

[*] Gerald A. Cohen, Karl Marx’ın Tarih Teorisi: Bir Savunma, Çev.: Ahmet Fethi, Toplumsal Dönüşüm Yay., İstanbul 1998.

[1] Üretken gelişim sorunu ile ilgili olarak Nohan’ın özgün konumu bu derlemeye katkısında özetlenmiştir. Onun konumu ve benimki arasındaki ilişki birlikte kaleme aldığımız makalenin 235-41. sayfalarında bulunmaktadır.

[2] Marksist geleneğin, bu farklı aşamalardan her biri bakımından diğer geleneklerle aynı konumları paylaştığını kabul ediyorum. Bazı örnekler aşağıda tartışılmıştır.

[3] Sosyalist değerler Carling, 2000’de eşitlik, otonomi, topluluk ve demokrasinin özgün bir kombinasyonu olarak tartışılır.

[4] Herhangi bir olası yanlış anlaşılmayı önlemek için, bu ifadenin, dünyada doğaüstü etkilerin meydana gelişi ile ilgili açık bir hataya dayandıkları anlamında, ilgili dinlerin teolojik görüşleri için geçerli olduğunu belirginleştirmeliyim. Ancak izole edilmesi zor yollarla inananları etkileyen dinlerin, hizmet ettikleri insan fonksiyonlarının çeşitliliği ve ilgili entelektüel geleneklerin derinliği bakımından çürütülmesi reddedilmesinden daha kolaydır. Örneğin Cohen’in Yahudi ateist olarak yetiştirilmesinin etkisi ve anlamının yansımalarına 2000b, ch.2’de bakın.

[*] Jared Diamond: Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabı Türkçede de yayımlandı.

[5] Bu özet, aşağıdaki gibi pasajlardan oluşan saldırgan bir yorumu şeklinde Dawkins’e gerekli özürlerle birlikte sunulmuştur: “Anlayışın şiddetli rüzgarına karşı dimdik durmanın verdiği derin bir ferahlık oluşur. . . . rahatlatıcı hayalleri kaybedebilirsiniz: ölümsüzlük inancı emziğini artık ememeyebilirsiniz. Bu riske karşı durmak için, ‘büyüme ve mutluluğu’ elde etmeye, büyüdüğünüzü bilmenin neşesine, varoluşun anlamına karşı koymaya, bunun geçici olacağı gerçeğine ve bunun için daha değerli olan her şeye hazır olursunuz (Dawkins, 2003, 13).

[6] Yine, Lenin’e verilen referansın herhangi bir olası yanlış anlaşılmasını önlemek için Lenin’in adıyla ilgili her şeyin benim bakış açımdan sorunlu olmadığını açıklamalıyım. Geleneğin kökündeki tüm sorunların Leninist dönemden kaynaklandığını da söylemiyorum. Sorunların bazıları en azından yapısal olabilir ve Marx ve Engels’in kendilerine kadar izlenebilir veya Lenin’in (ya da Marx veya Engels’in) etkisinden bağımsız kökenleri vardır. Demek istediğim Lenin’in pratiği, hedef ve gereklilikleri önceden bilinen, kitlelerden pratikte yeterince faydalanmamış, şiddet, ikiyüzlülük ve benzeri yönünde serbestlikle yürütülmüş bir teknik mesele olarak devrimci değişimin işleyişine sıkça izin vermektedir. Bu yüzden “Lenin”, bu gibi özelliklerin göründükleri her yerde bir gösterge görevi görebilir. Bu özelliklerden hiçbirinin gelenekte herhangi bir yeniden canlanmayı riske atabilecek şekilde beslenmediğini farz etmek bana göre aptallık olacaktır.

[7] Bu konuda Marksist geleneğin durumunu bir taraftan dinlerle ve diğer yanda faşizm gibi belli politik hareketlerle karşılaştırın. Dinler -esasen- çaresiz olarak saptırılmıştır çünkü doğaüstü dünya görüşleri dünyaya göre sahtedir ve hiçbir din doğaüstü dünya görüşü çıkarıldığında hayatta kalamaz. Bu yargı belirli dinlerin dünyada iyi işler başardıkları inancı ile ve hatta belirli bir dinin dünyada yararlı bir etki dengesi kurduğu yargısı ile mükemmel şekilde uyumludur. Faşist örgütlenmeler aynı şekilde çaresizdir çünkü antisemitik, ırkçı değer temelleri hem desteklenemez hem de sabittir ancak değerleri gizlidir veya seçim harcaması veya politik fırsata olanak tanımak için yeniden ambalajlanmıştır. Faşist örgütlenmelerin insan refahına net katkıları, İtalyan demir yolları bir yana, dinlerde olabileceği gibi herhangi bir türde tarihsel tartışma sorunu olarak görülmez.

[8] Bu makalede Sarah Perrigo’nun bana sağladığı, feminizm ve aslında bir bütün olarak eleştirel teori benzer bir amacı paylaştığı için Marksizmin bu düzeydeki bir soyutlamada benzersiz olarak tanımlanamayacağı ana fikrini kabul ettim. Marksizmin ayırıcılığı daha düşük düzeyde bir soyutlamada, özgün değer temeli ve/veya toplum teorisinde yatmaktadır.

[9] Cohen bu sınıflandırmayı sosyal adalet ilkelerinin etkisini açıklamak için ortaya koymaktadır ancak bu, diğer bağlamlarda da yararlı olan genel terimlerde yeterince ifade edilmektedir.

[10] İhtarlar açıkça rekabetçi üstünlük ile piyasa üstünlüğü varsayımlarının gerçek değeri ve tarihteki tümevarım sorunu ile ilgilidir, çünkü sonuç şimdiye kadarki tarihsel kayıt ile garanti edilse de varsayılan tarihsel yasaların egemenliğini reddetmek için gelecekte gizlenen bazı nedenler veya koşullar grubu olabilir. Paul Wetherly bu sorunu (kişisel yazışmada) çevresel sınırlarla ilgili olarak ileri sürmüştür; rekabetçi üstünlüğün dünya çapında ekolojik çöküşün sonucunda kendini tekrar ancak düşük bir genel üretkenlik düzeyinde savunmaya başlayıp başlamayacağı güzel bir sorudur.

[11] Piyasaların varlığının birbirleriyle yarışan bağımsız ekonomik birimlerin varlığını gerektirdiğini düşünüyorum; ancak bu gereklilik üretici güçlerin çeşitli mülkiyet biçimleri ile tutarlıdır, bu yüzden piyasa sektörü, “kapitalizm”in nasıl tanımlandığına bağlı olarak zorunlu şekilde kapitalist değildir. Aslında, “kapitalizm” ilke olarak üretken birimlerdeki kaynakların sınırsız birikimine ve böylece sınırsız eşitsizliğe izin verecek şekilde tanımlanırsa, imgelenen piyasa sektörü kesinlikle kapitalist olmayacaktır.

Okunma 23700 kez