Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Alman Solunun Kamburu & Solcu Irkçılar

Alman Solu’nun Kamburu

 

Güldünya Göksu

İsrail devletinin varlığını kayıtsız koşulsuz savunma, Almanya’da hem bir devlet politikasıdır, hem de ‘Sol’un çoğunluğunun siyasetidir. Alman devletinin, İsrail’in varlığını kayıtsız koşulsuz savunma nedenleri ile Sol’un nedenleri kuşkusuz farklıdır.

Alman Marksistlerinin, Siyonizm üzerine yaptıkları tartışmanın 1945 ile birlikte bittiği fikri, sol içinde ana akımı oluşturan görüştür. Bu ana akımı oluşturan Sol, Alman faşizminin yaptığı Yahudi soykırımından kendini sorumlu tutar. Bu nedenle de, İsrail devletinin bugün Filistin’de uyguladığı ırkçı politikayı destekler. İsrail’in yaptığı Cenin katliamı gibi, mızrağın çuvala girmediği durumlarda, ya susar ya da dil ucuyla ‘eleştirir’. Ama asla, bu devletin varlık nedenini sorgulama konusu yapmaz. Çünkü bu devleti, dedelerinin soykırımından kurtulanların ve onların torunlarının yaşadığı bir yer olarak görür.

İsrail’in bugün nasıl bir devlet olduğunun hiçbir önemi yoktur bahsi geçen Sol için. Çünkü onlar, dedelerinin işledikleri suçun gözlüğünden bakarlar dünyaya. Bu gözlükten baktıklarında da, geçmişte katliama uğramış Yahudileri görürler. Bu gözlük, bugün Filistin’i işgal altında tutan, emperyalizmin bölgedeki önemli bekçilerinden siyonist İsrail’i göstermez. Bu gözlük, Filistin halkının haklı ve meşru mücadelesini ‘antisemit’ olarak görür ve gayrımeşru ilan eder. Bu gözlük, bugün emperyalizme karşı dünyada, İslamcı devrimcilerin verdiği ölümüne mücadeleyi ‘gerici’ diye damgalar.

Yine bu gözlükten bakanlar, ‘İslami dinsel çılgınlık’ olarak niteledikleri, ezilenlerin devrimci şiddetinin yanında yer alanları ve pratikte onunla politik etkileşim yolları arayanları, ‘anti-Marksist’ olarak niteler. Bu İsrailseverler, bugün ezilenlerin İslam bayrağı altında emperyalizme karşı verdikleri mücadeleyi “Yahudilere uygulanan soykırımın devamı” olarak görürler.

Bunlara göre, siyonist devlete yönelen her eleştiri antisemittir. Bu nedenle zamanında, Almanya’nın “71 devrimcileri” Kızıl Ordu Fraksiyonu RAF’a da ‘antisemit’ yaftası asmış ve bu örgütü sol içinde izole etmişlerdir. Çünkü RAF, Filistin halkının haklı direnişinin yanında yer almış ve onu desteklemiştir.

Bu politikanın Sol içindeki en hevesli uygulayıcıları, devlet desteği ile antifaşizmcilik yapanlardır. Faşistler bunlarla ‘’Antifa, hah hah ha!’’ diyerek dalga geçerler. Onlar bu dalgalarında yerden göğe kadar haklıdırlar. Çünkü, devlete yaslanarak, onunla birlikte, devletten ve devlete yakın kurumlardan maddi ve manevi destek görerek yapılan bu antifaşizmcilik, İsrail’i korumak ve kollamak için yapılır. Bu da, faşistleri korkutacak bir antifaşizm olmaktan dağlar kadar uzaktır. Çünkü faşistlerin işi bugün Yahudilikle değil, İslamladır.

Bu ‘antifa’ların korkulacak bir yanları da yoktur zaten. Onlar disiplinsiz, gevşek, korkak, şiddete karşı olmayı ve içki içmeyi ‘solcu olma’nın şartı sayan, faşist görünce kaçan, devletin polisi yanlarında olunca, faşistlere ‘dayılanan’ kişilerden oluşur.

Herkesin de bildiği gibi, bugün dünyada, Avrupa’da ve Almanya’da emperyalistlerin ve faşistlerin hedefi Yahudiler değil, İslam’dır. Sözünü ettiğimiz ‘antifa’lar, emperyalistlerin ve faşistlerin fiilen saldırdığı İslam’a, ideolojik olarak saldırıp, ona “İslamo-faşizm diyerek, bu kesimlerle aynı cephede yer alırlar. İslam’ı ve İslamcı devrimcileri, koruyup kolladıkları İsrail devletinin en büyük düşmanı olarak gördüklerinden, bu siyonist devletin düşmanı, otomatik olarak kendilerinin de düşmanı olur. Yani emperyalistler, faşistler ve sözümona ‘antifaşistler’in saldırı hedefi birdir: İslam.

 

 

Solcu Irkçılar

 

Werner Pirker

Junge Welt, 24/25 Mayıs 2008

Kendisini yakın zamanda siyonizm yanlısı bir baskı grubu olarak biçimlendiren Sol Parti’ye bağlı Sol Gençlik Eyalet Çalışma Grubu ‘Shalom’, bu partinin bir süreden beri yarattığı bütünsel tabloya bir biçimde uymuş oldu. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in bir buyruk haline getirdiği İsrail ile dayanışmayı, Sol Parti’nin parlamentodaki grup temsilcisi Gregor Gysi de, Alman hikmet-i hükümetinin bir parçası ve aynı zamanda sol bir politika için kerteriz noktası olarak ilan etti. Bu ilanı mantıki sonuçlarına da götüren Gysi, antiemperyalizmin artık sol içi söylemde anlamlı bir yerinin olmadığı varsayımını ileri sürdü. Angela Merkel tarafından kotarılıp ortaya atılan bir tartışmada, bu, gerçekten de bütünüyle anlamsız olurdu.

Gysi’nin genç muhafız kıtası Shalom son darbeyi vuracak bir meydan muharebesini zorluyor. Shalom’un kurucu üyesi Sebastian Voigt Berlin’de yayınlanan Tagesspiegel gazetesine konuk yazar sıfatı ile yazdığı bir makalede, yakında gerçekleşecek parti kongresi arifesinde Sol Parti’nin içinde bulunduğu vaziyeti, “temel önemdeki ayrım noktalarının giderek netlik kazandığı” yolunda betimledi ve şöyle devam etti: “İsrail’e karşı alınacak tavrın ne olması gerektiği üzerine yapılan tartışmalar, parti içinde yaşanan anlaşmazlıkların kristalize olduğu nokta. Bu tartışma bir ülke üzerine yapılan tartışmadan daha fazla bir anlama sahip. (...) Esas mesele; solun, artık geçerliliğini yitiren, eskiyen antiemperyalizm şemasına bağlı mı kalacağı, yoksa çağın gereklerine uyarak ona uygun ilerici bir toplum analizi formüle mi edeceği üzerinde odaklaşıyor.”

Shalom Eyalet Çalışma Grubu’nun kızları ve oğulları İsrail’e doğru bu yönelimleri ile, kollektivizmden vazgeçişlerini sonuna kadar icra etmekte ısrarlı olduklarını gösteriyorlar. Bize hocalık eden cin fikirli Sebastian’a göre “özgürleştirici bir bakış açısının kalkış noktası birey olmak zorundadır; ancak böyle bir bakış açısı bireyin bütünsel gelişimini nazarı dikkate alabilir.” O “özgürleştirici bir bakış açısı” gereği, ezilenlerden, emekçilerden yana bir çizginin karşısında. Ona göre “sol tarihsel olarak, ne yazık ki çoğu zaman, ister işçi sınıfı olsun, isterse de sözümona üçüncü dünyanın halkları olsun, kollektif devrimci bir özneye bel bağlamıştır.” Anlaşılacağı üzere, antiemperyalist mücadelenin reddi siyonist devletle dayanışmayı, İsrail devleti ile dayanışma da doğrudan doğruya antiemperyalizme karşı bir pozisyonu beraberinde getiriyor. “Özgürleştirici bir bakış açısı”ndan, sınıfsal ve ulusal kurtuluş savaşlarının bireysel özgürlükleri tehdit eden ve bu nedenle de karşı çıkılması gereken kollektif şiddet olarak algılanması, neoliberal ırkçılığın sol içine ne denli derin bir şekilde nüfuz ettiğinin bir delili oluyor. Sol içinde böyle bir algılamanın baskın olduğu bir tartışmada, kollektif özne, ekseriyetle Asyalı sürüler olarak tarif ediliyor. Buna karşılık İsrail ise, bu kollektif özne tarafından ölümcül biçimde tehdit edilen, bireysel özgürlüklerin gelişimini kendine temel alan Batı uygarlığının en fazla tehlikeye maruz kalan bir kalesi olarak ortaya çıkıyor.

Gregor Gysi İsrail ile dayanışma türküsünü tutturduğu andan itibaren, sola ait dayanışma fikrini de karşıtına çevirmiş oldu. Bu tavırla da o, zaten moda olan bir eğilimin içine girmiş oluyor. Uluslararası dayanışma, uzun zamandan beri ana akım sol tarafından artık antiemperyalist olarak tanımlanmıyor. Dayanışma olarak ekseriyetle kabul gören tavır, ‘insan hakları’ adına yapılan emperyalist askeri müdahalelerin, teşvik edici ve kışkırtıcıları olarak sahnede yer alma tutumudur. Fakat mesele Ortadoğuda yaşanan çatışma olunca, burada insan hakları değil, İsrail’in varolma hakkı, tek başına her şeyin üzerine çıkarak tartışmayı belirliyor. Bu yeni nesil solcu kadrolar, peydahladıkları bu çifte standartla kendilerini daha şimdiden hilekar profesyoneller olarak yetiştirdiklerini ispatlamış durumdalar. Onlara göre, Filistinlilere demokrasi ve insan hakları, ancak ve yalnızca işgalcilerin dayattığı seçeneği kabul ettikleri koşullarda bahşedilebilir. Bunun dışındaki her opsiyon, bu yeni nesil solcu kadrolar tarafından ‘antisemit’ olarak geri çevrilecektir. Gysi’nin bu yeni nesli, politikada güç ilişkilerinin bilincinde olmak bakımından çocukluk çağından çıktıklarını ispat etmişlerdir. Onlar, politikada geçerli olan doğruların idari ve bürokratik işleyiş tarzı konusunda da bilgilidirler. Parti içindeki Sol Fraksiyon’un dış ilişkiler sözcüsü olan Norman Paech, Gazze’de yaşayan insanların içinde bulundukları çaresiz durumu belgeleyen sarsıcı raporu ortaya koyduğunda, bahsi geçen Sebastian, Paech’in getirdiği delillere karşı bir tartışmaya girmek onun boyunu aşacağından, bu tartışmadan kaçıp, onun yerine karşısındakini partiden ihraç etmekle tehdit ediyor. Paech’in, Filistin halkının seçilmiş liderleri ile görüşülmesi talebi ise, bu genç Alman siyonistleri tarafından terörizmin desteklenmesi olarak damgalanarak suç ilan ediliyor.

Geçtiğimiz haftasonu Viyana’da, ‘Gazze Yaşamalı’ İnisiyatifinin düzenlediği bir panel, bu toplantı için bir yer bulunamaması nedeni ile, bir otelde yapılmak zorunda kalındı. Gazze Ablukasının, bütün bir halkı terörizmle suçlayan Viyana’daki örgütleyicileri, kendilerini yalnızca faşizme ‘bir daha asla’ demekle yükümlü görüyorlar. Böylelikle, yeni bir diktatörlüğe giden yol da, en iyi antifaşist niyetlerle döşenmiş oluyor.

Okunma 12253 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.