Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Devlet Teorisinde Tartışma Başlıkları

Yazan

Devlet Teorisinde Tartışma Başlıkları*

 

İnayet Aksu

Modern kapitalist devlete dair tartışmalar, belli bir düzeye kadar, bir sınıfın egemenliğini kabul ederek, ciddi iç gerilimlerine karşın, devleti burjuvazinin sınıf egemenliğinin bir aracı olarak kabul ederek yürütülen tartışmalardır. Böylesi bir kabulle yürütülen tartışmaların uzun süre teorik alanda hakim yaklaşım olarak varlığını koruduğunu söyleyebiliriz.

1960’lardan sonra “kapitalist devlet sorunu” başlığında yürütülen çalışmalarla birlikte, Marksist devlet teorisindeki klasikleşmiş kavram ve tanımlamaların azgelişmiş ülkelerdeki geçiş ve kriz sürecindeki devletleri anlamakta eksik kaldığı vurgulanarak teori bu yana kaydırılmıştır. Eksikliği aşmaya dönük yeni modellerin geliştirilmesi devlet teorisindeki tartışmaları canlandırmıştır.

Yapısalcı Marksist teorisyenlerin, araççılığı eleştirerek yaptıkları çıkış kısa sürede ilgi toplamıştır. Devleti, sınıfın dolaysız bir sömürü ve baskı aracı olarak görmek yerine, daha karmaşık, yapı-üst yapı metaforunun ötesinde, görece-özerklik bağlamında değerlendiren yapısalcı Marksistlerin soyutlamaları da, soyutlamanın içerdiği çoğulculuk ve özerklik kabulü nedeniyle liberalizme yakın bulunarak eleştirilmiştir.[1]

Dolayısıyla kendi içlerinde önemli yöntem, kavram ve model farklılıkları içermelerine karşın 1960 sonra tartışmaların, bir genelleme yapıldığı takdirde, iki ayrı yaklaşımla aktarılması olanaklı görünüyor. Bu iki yaklaşım, kapitalist devleti burjuvazinin doğrudan sömürü ve baskı aracı olarak gören araççı yaklaşımla, ayrıntılarını Kapitalist Devlet Sorunu adlı derlemede bulacağımız yapısalcı yaklaşımdır.[2] Şimdi bunlara daha yakından bakmaya çalışacağız.

Yapı-üstyapı metaforundan bakarak, devleti belirli bir sınıfın kendi ekonomik ve siyasi amaçları doğrultusunda kullandığını savunan ve sınıfla devlet arasında ekonomist bir ilişki kuran, yani devletle egemen sınıf arasında bağı araçsallığa vardıran teorisyenlerin, kendilerine doğrudan Marx’ı ve Engels’i referans almaları sıklıkla görülen bir durumdur.[3] Burada araçsallık kavramıyla, modern kapitalistlerin sınıf çıkarlarını koruyacağı, kapitalist sınıfın geleceğine dair siyasi ve ekonomik roller üstleneceği ileri sürülerek, modern devletin kapitalist sınıfın elinde olduğu, dolayısıyla yine bu sınıfa hizmet edeceği belirtilmiştir.[4]

Araççı yaklaşımın tezlerine dayanak olacak soyutlamaları Marx’ın, Engels’in ve Lenin’in çalışmalarında da bulmak olanaklıdır. Engels’in cümlesi ezberlenmiştir:

“Devlet sınıf karşıtlıklarını frenleme gereksiniminden doğduğuna, ama aynı zamanda bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, iktisadi bakımdan egemen olan, ve bunun sayesinde, siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir.”[5]

Modern devleti bağımsız bir kurum olarak görmenin en sert eleştirisini yapan Marksizm, üretim araçlarına sahip olan sınıfın devlet yönetimine de sahip olacağından bahsederken, bunu izleyicilerinin anladığı anlamda, organik ve doğrudan sınıfsal bir ilişki olarak görmez. Daha karmaşık ve dolayımlarla gerçekleşen bu sınıfsallık ideolojik örüngülerle de çalışarak, devletin sınıfsallığını açık, görünür olmaktan kurtarır. Kapitalist devlet aynı zamanda verili üretim ilişkilerini koruyan, onların yeniden üretilmesinin koşullarını oluşturan, üretim ilişkilerini şiddet tekeliyle korumanın yanında, başta hukuk olmak üzere çeşitli ideolojik aygıtlarla, ezen-ezilen biçiminde de ifadesini bulan sınıf ilişkilerini meşrulaştıran bir rıza üretim aracıdır. Bu durumda egemen sınıfla devlet arasında gerçek anlamda boşluk olmayan bir boşluktan bahsedebiliriz. Ancak, uzaktan boşluk gibi görünen bu alanın içinin elbette ideolojik aygıtlarla, yine egemen sınıf tarafından doldurulduğu söylenebilir. Devleti verili ilişkiler ve siyasal ve ideolojik dolayımlar bütünü olarak görmek yerine, yalın bir sınıf egemenlik aracı olarak gören ve yukarıda değindiğimiz yaklaşımın açmazları özellikle bu alanlarda yoğunlaşmıştır. Araççı yaklaşıma karşı geliştirilen eleştiriler de buradan itibaren başlamaktadır.

Devleti bir sınıfın aracı konumuna indirmenin ya da devlet kurumlarına bağımsız güç atfetmenin yanıltıcı olduğunu belirten Gülalp, her iki yaklaşımın da dışına çıkmaya çalışmaktadır. Yazar, devletin sivil toplumdan “mutlak özel mülkiyet”in ortaya çıkışıyla ayrıldığını, ancak özel mülkiyetin kendisini devletle güvenceye aldığını savunmaktadır. Gülalp’e göre, kapitalizm koşullarında katmanlaşma, kişisel olmayan –ki bu durum kapitalizm öncesi toplumlar için tartışmalıdır– piyasa mekanizması aracılığıyla kurulur ve sürdürülür. Burada hem piyasa mekanizması hem de onu koruyan devlet “kişiler”e aldırmayan “evrensel” kurallar temelinde işler.[6] Yazar, “evrensel” kurallarla, öznel bir yönlendirmede bulunulmadan, kapitalizmin kendi doğasının doğurduğu yasallıkları ve eğilimleri anlatmaktadır. Bu yasallıklar ve eğilimler kişiler-üstü niteliktedirler ve devletin nesnelliğini oluştururlar. Yazar devletin rolünü de katmanlaşma düzenini, kişilere yönelik herhangi özel bir ayrımda bulunmadan, sınıf katmanlaşmasını yaratan koşulları genelde korumak olarak tanımlamıştır.[7] Dolayısıyla, devletin nesnelliği yine devletçe korunmaktadır. Bu nesnellik ise kapitalist üretim tarzı ve bu tarzın yarattığı üretim ilişkileridir. Yazar son olarak, devletin görünüşte bir özerkliğe sahip olduğunu, bununsa devletin herhangi bir bireye ya da birey gurubuna özel ayrımcılık yapmamasından kaynaklandığını vurgulamaktadır.[8] Gülalp’in kapitalist sınıf ile kapitalist devlet arsındaki nesnel ilişkiyi hem araçsalcı hem de yapısalcı yaklaşıma uzak durarak, dahası onları karşıya alarak anlamaya çalışması, devleti belli bir nesnellik düzeyinde tanımlaması dikkat çekicidir.[9] Ancak yazar, devletin, siyasal bir özne olarak, dönemsel rollerini ifade etmekte yetersiz kalmaktadır. Burada araçsalcı ve yapısalcı yaklaşımların daha siyasal nitelemelerde bulunduğunu belirtmeliyiz.

Gülalp’le devam etmemiz gerekiyor. Yazar azgelişmiş kapitalist toplumlarda devletin sınıfsal niteliği üzerine çalışmış ve bu toplumlardaki devletin kapitalist olup olmadığıyla doğrudan ilgilenmiştir.[10] Yazar burada da yukarıdaki yaklaşımını koruyarak, devletin rolünü sermaye birikim sürecini sürdürme ve yeniden üretmenin gereklilikleri temelinde değerlendirilmesinin önemini belirtmiştir. Ona göre:

“Azgelişmiş bir toplumsal formasyonda bu gereklilikler, iç sınıf yapısıyla ve uluslar arası işbölümüne katılım biçimiyle değişirler. Daha somut düzeyde, çeşitli üretim biçimleri ve tarzları ile bunlara denk düşen sınıf ilişkilerinin varlığı, çeşitli ‘siyasal’ ve ‘ideolojik’ ilişkiler doğurabilir.”[11]

Gülalp’in bu vurgusu takip edilince, Üçüncü Dünya’daki siyasal ve ideolojik çeşitlilik daha anlaşılır hale gelmektedir. Buradan yola çıkarak, azgelişmiş ülke devletinin siyasal ve ideolojik söylemde, Amin’in üzerinde sıklıkla durduğu, halkçı-ulusal bir yönelime girmesinin devletin nesnel rolünü açıklamada çok yetersiz kaldığını söyleyebiliriz. Nitekim, azgelişmiş ülke devletlerinin genel siyasal ve ideolojik söyleminin halkçılık içerdiği genel kabul görmektedir. Azgelişmiş toplumlarda ideoloji, siyasal seçkinler tarafından toplumu değiştirmek ve yönlendirmek için kullanılmaktadır.[12] Kalkınmayı bir ideoloji ve söylem olarak ele alan Ahmet İnsel dikkat çekici yorumlar yapmaktadır:

“İradeci kalkınma yolunu seçen devletler, genellikle “ilerici” bir söylem benimserler. Bu söylemin ana hedefi geleneksel ideolojik kurumların ve en başta ve varsa kabile bağlarının gücünü yıkmaktır. Dini simgesel gibi kalkınma simgeseli de kendini doğrular. Kalkınma hikmetinden sual olmaz bir hedeftir.”[13]

Bu metaforun en genel anlamı, her farklı üretim tarzının, kendisine uygun ideoloji, siyaset ve devlet araçlarını yaratmasıdır. Bu yaratımda yapı olarak üretim tarzı, ideoloji, siyaset ve devlet üzerinde belirleyici role sahiptir.[14] Hem Marx hem de Engels tarafından daha sonraları, çeşitli müdahalelerle ekonomizmden kurtarılmaya çalışılan bu değerlendirmeler, sonraki birçok teorisyen indirgemeci bir yöntemle yeniden üretilmiştir. Örneğin, II. Enternasyonal ve SSCB’nin olgunluk yılları indirgemeci üretimin resmi kurumları olmuşlardır. Bu yaklaşım devleti egemen sınıf tarafından, egemen konumunu ve sömürü ilişkilerini devam ettirmek için doğrudan, istediği gibi kullanabileceği bir aygıt olarak düşünmektedir.[15]

Özel mülkiyetin, bugünkü anlamına yakın biçimde bir sınıfla birlikte düşünülmesi, Ortaçağ monarşist dönemlerine rastlamakla birlikte, özel mülk sahibi sınıfın siyasal olarak da egemen oluşu daha yakın dönemlere denk düşmektedir.[16] Marx’ın ve Engels’in, burjuvazinin siyasal alana ve daha kesin anlamda devlete egemen olma sürecini soyutlayan çalışmalarına dayandırılan araçsalcı savunuların bir başka başucu referansı ise Alman İdeolojisi’nde bulunmaktadır:

“…devlet, burjuvaların dışarıda olduğu kadar içerde de mülkiyetlerini ve çıkarlarını karşılıklı olarak güvence almak üzere, zorunluluk yüzünden kendilerine seçtikleri örgütlenme biçiminden başka bir şey değildir.”[17]

Burada, sözsel anlamda, devlet ekonominin doğal uzantısı ve burjuvazinin bir komitesinden ibaret görünmektedir. İradi, somut bir kurum gibi görünen devlet ile egemen sınıf arasında boşluk ya da özerklik bulunmamaktadır. Ancak, yukarda da değindiğimiz gibi, Marx ve Engels’in hem Alman İdeolojisi’ndeki hem de diğer çalışmalarındaki devlete dönük tezleri bütünlüklü soyutlamalar olup, gramatik anlatımların ötesinde, karmaşık ve çoklu süreçlere gönderme yapmaktadır.

Devletle sınıf arasında, ilk anlamıyla, bir bağımlılık ilişkisi kuran araçsalcı yaklaşımın devleti yapılandırırken geliştirdiği modellerin ortak noktası devletin varlığını ve misyonunu, devleti bir sınıfın aracı konumunda düşünmesidir.

Türkiye’deki araştırmaların da önemli bir bölümü, sosyal bilimlere hakim olan pozitivizmin de etkisiyle, bu indirgemeci eğilime teslim olmuştur.[18] Devlet bağlamındaki araççı yaklaşımın Türkiye versiyonunu, Metin Çulhaoğlu ilginç bir gerekçeye, bir çeviri hatasına ve bununla başlayan hatalı yorumlara da bağlamaktadır. Ona göre Komünist Manifesto’da geçen “Modern devletin yönetimi, tüm burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir” cümlesinin bu çevirisi yetersiz ve hatalıdır.[19] Oysa Çulhaoğlu’nun kendisi devlet konusunda, içerisinde, üzerinde çalışılmak üzere bilinçli sorular ve esneme payları da bıraktığı çalışmasında, bu alandaki literatürü aktarmakla kalmamış, Marksist devlet teorisi içinde var olan sorunlu alanlara ve boşluklara uzanarak, dikkate değer yorumlarda da bulunmuştur.[20]

Kapitalist üretim tarzı, bu üretim tarzı içinde sınıfların aldığı siyasal konumlar, azgelişmiş ülkelerde daha dikkat çekici, özgül siyasal deneyimler üretmiştir. Kalkınma ve modernleşme projelerinin otoriter biçimler aldığı azgelişmiş ülkelerde, siyasal iktidara bütünüyle egemen olacak modern sınıflardan söz edebilmek genellikle mümkün olmamaktadır. Bu ülkelerde bir sınıflar ve/veya zümreler ittifakının iktidara sahip olduğu biçimler dikkat çekicidir. Azgelişmiş ülkelerin ekonomik yapıları ve siyasal sistemleri doyurucu bir kavramsal çerçeveye yerleştirilemediği ve bu ülkeleri gerçekte de kapitalizmi tanımlayan kavramlarla adlandırmanın yetersiz oluşu, tartışmaların derinleşerek devam etmesine yol açmıştır.

“Azgelişmiş toplumlardaki devletin niteliğini ortaya koyabilecek bir kuramın eksikliği büyük ölçüde hissediliyor. Ancak, ‘sömürge-sonrası devlet’in doğasına ilişkin güncel tartışma ve formülasyonların bu konuda önemli adımlar atılmasını sağladığı da gözardı edilemeyecek bir gerçek.”[21]

Değinilen teori eksikliğine rağmen, azgelişmiş ülkelerde devletin doğasını anlamaya dönük çalışmaların içinde öne çıkan yaklaşım “devletin görece özerkliği”dir.

“Geleneksel Marksist ‘burjuva devlet’ kavramı, devletin niteliğini iktidardaki sınıfa dayalı olarak tanımladığı için, araççı bir kavramdır. İleri bir kapitalist ülkedeki devlet tartışmasız biçimde bir burjuva devleti sayılır, çünkü böyle bir ülkede çok doğal olarak burjuvazinin egemen sınıf olduğu varsayılır. Gelgelelim burjuvazinin (özelikle, yerli burjuvazinin) mutlaka egemen sınıf sayılamayacağı bir azgelişmiş kapitalist toplum örneğinde, aynı mantık geçerli olamaz. Bu durumda devletin ‘göreli özerklik’ taşıdığı varsayılır.”[22]

Devletin gelişmiş kapitalist toplumlardaki görünümü, o toplumlardaki sınıfların nitelikleri tanımlamayı kolaylaştıran verilerle yüklüyken, azgelişmiş ülkelerdeki karmaşık sınıf yapıları ve birbirlerine eklemlenmiş üretim tarzları değinilen kolaylığı ortadan kaldırmaktadır. Üçüncü Dünya ülkelerindeki devleti tanımlamak için daha çok “Bonapartizm,” “Sezarizm,” “Kapitalist Olmayan Yol,” ya da “Ara Rejim” gibi tanımlamalar kullanılmaktadır. Hangi adı alırsa alsın, bu tanımların hepsi Üçüncü Dünya devletlerinin bir şekilde “görece özerk”liğini anlatmaktadır. Aynı zamanda bir “geçiş toplumu” olan bu ülkelerde devletin, “geçiş”in içinde barındırdığı çoklu sınıf ve üretim tarzlarının birlikte var olduğu formasyonlarda, toplumsal bütünlüğü korumak amacıyla, “görece özerk”liğini, bu geçiş sürecinin sonuna kadar koruduğu belirtilmektedir.[23]

 
 


* Bu yazı “Kalkınmacılık Bağlamında Mısır’da Nasır Dönemi” adlı yüksek lisans tezinin bir bölümüdür.

[1]Haldun Gülalp, Kapitalizm Sınıflar ve Devlet, Çev. Osman Akınhay, Abdullah Yılmaz, 1. Baskı, İstanbul: Belge Yayınları, 1993, s.13.

[2] R. Miliband, N. Poulantzas, E. Laclau, Kapitalist Devlet Sorunu, Çev. Yasemin Berkman, 1. Baskı, İstanbul: Birikim Yayınları, 1977.

[3] Haldun Gülalp, Kapitalizm Sınıflar ve Devlet, s.48.

[4] Ahmet Yılmaz, Kapitalist Devleti Anlamak, İstanbul: Aykırı Yayınları, 2002, s.42.

[5] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Çev. Kenan Somer, 11. Baskı, Ankara: Sol Yayınları, 1998. s.201.

[6] Gülalp, Kapitalizm Sınıflar ve Devlet, s.21.

[7] Gülalp, s.21.

[8] Güalp, s.21-22.

[9] Gülalp.s.9.

[10] Gülalp, s.74.

[11] Gülalp,s.74-75.

[12] Köker, Modernleşme Kemalizm ve Demokrasi, s.102.

[13] Ahmet İnsel, İktisat İdeolojisinin Eleştirisi, 4. Baskı, İstanbul: Birikim Yayınları, 2003, s.189.

[14] Karl Marx, Friedrich Engels, Devlet ve Hukuk Üzerine, Çev. ve Der. Rona Serozan, 1. Baskı, İstanbul: May Yayınları, 1977, s.37.

[15] Gülalp, Kapitalizm Sınıflar ve Devlet, s.15.

[16] Gülalp, s.78.

[17] Karl Marx, Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Çev. Sevim Belli, 4. Baskı, Ankara: Sol Yayınları, 1999, s.115.

[18] Çulhaoğlu, Bin Yılın Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, s.182.

[19] Çulhaoğlu, s.197.

[20] Çulhaoğlu, s.185-202

[21] Emrealp, Azgelişmişlik ve S iyasal Yapılar, s.41

[22] Gülalp, Kapitalizm Sınıflar ve Devlet, s. 97

[23] Emrealp, Azgelişmişlik ve S iyasal Yapılar, s.47-52

Okunma 24906 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.