Teori ve Politika'nın 77 - 78. Sayısı kitapçılarda! Abonelik veya sayıları edinmek için 'iletişim' sayfamızdaki bilgilerden iletişime geçebilirsiniz.


Yıllar Sonra... Savunma!

Yazan

Jale Karakaş

Teori ve Politika’nın yaşı on oldu ve kendi bildiğince on yaş kutlamalarını gerçekleştirerek, üç büyük kentte “Marksizm İçin Tartışmalar” adını verdiği toplantılar düzenledi. Son iki sayısını da onuncu yıla ve bu toplantılara ayırdı. Çok iyi iş yaptıkları kesin, ellerine kollarına sağlık. (Yalnız, İstanbul toplantısının kayıtlarının tamamı yayınlanabilseydi biz okuyucular için sağlanan katkı daha büyük olacaktı.)

Teori ve Politika’da bir dönem yazmış ve kolektif içi tartışmalara, çalışmalara katılmış biri olarak, izlediğim Ankara toplantısının ardından bir yazıyla düşüncelerimi açıklamayı düşünürken, toplantıları aktaran sayıdan sonra, bu yazının acilen yazılmasının, Teori ve Politika’ya pek çok anlamda teşekkür borcum olduğuna karar verdim.

Pek çok anlamda teşekkür, çünkü Teori ve Politika yayınlanmakla, Marksizm ile ilgili olarak kafa yoran, ama piyasa içi Marksist görünüşlü yayınlarla da tatmin olamayacak kadar zeka pırıltısı gösteren ve hiçbir örgütlülüğe mensup olmayan bir yığın insan için, rahatça nefes alıp, ciddi düşünceleri okuyabileceği ve hatta tartışabileceği bir atmosfer yarattı. Bu, Türkiye sol geleneği için başlı başına bir kazanımdır. Örgütler hemen “hani nerede bu insanlar” diyecektir, işte burada, bu yazıda. Ama emin olun ki, en azından bu yazının yazarı, sizlerin değil, faniliği el verdiği müddetçe Teori ve Politika’nın arkasında, yanında, olmaya devam edecektir.

Teori ve Politika, Marksizmin krizde olduğunu ve bu krizin bir “Bütünsel Marksist Oluşum” ile aşılabileceği düşüncesiyle yayınlanmaya başladı. Bunun gerçekleşebilmesi için de teorik alanda esaslı bir mücadelenin verilmesi gerektiğini söyledi, ama hiçbir zaman pratik-politik faaliyetten vazgeçmesini de kimseye telkin etmedi. Pratik-politik mücadeleyi, genelde düzene muhalif görünen ama özünde düzenle uzlaşmış ve kaynaşmış entelektüel Marksistler gibi yorumlamadı. Bu konuda net bir devrimci tavır sergiledi. Bu nedenle de görülmemezlikten gelinemedi. Teorik duruşunun pratikteki en önemli yansıması ise en başta, Türkiyeli Marksistlerin entelektüel olabileceği ve düşünce üretebileceğini göstermesiydi. Bu yazıda, Teori ve Politika’nın politik duruşundan daha çok teorik duruşunu şekillendiren bir iki temel kabul üzerinde duracağım, ki bu kabuller toplantılarda gözardı edilmiş gibi durmaktadır. Bu amaçla da Ankara Toplantısındaki bir kılavuz düşünceyi izlemenin uygun olduğunu düşünüyorum.

“...meselemiz iki kademeli konuşulabilir, ben sadece birinci kademede fikrimi söyleyeceğim, ikinci kademenin ise sadece niteliği hakkında konuşacağım.

Şimdi birinci soru şu: Teori ve Politika’nın yaptığı şey yapılabilir miydi? Yapmak mümkün müdür bunların yaptıklarını? Sadece ‘imkandan’ değil yerindelikten de konuştuğumuz düşünülmelidir. Bunların yaptıklarını yapmak gerekli midir; yaptıkları anlamlı mıdır, meşru mudur? Yaptıkları derken kast ettiğimiz şey, burada kendileri tarafından tarif edilmiş ‘teorik-politik faaliyet’ ve buna izin vermeyecek şekilde tanımlanmış –izin vermeme tehlikesi ile malûl- kalelerden çıkıp, dergi/kolektif etrafında 10 yıldır yaptıkları işi yapmaları...

...

...bence birinci kademenin sorunu burada çözülüyor. Onlara ‘entelektüel sapmaları’ var demiyoruz. ‘Siz heretik, sapkın Marksistlersiniz’ demiyoruz, diyemiyoruz... Yaptıkları işin böyle bir temeli var, yani gösterdikleri hassasiyet yüzünden diyelim. Demek ki gayriahlaki veya gayrimeşru değil kısaca...

... Politik bir seksiyonu olmadan, örgütü olmadan, pratik politika yapmadan, devrimci pratik içinde olmadan böyle bir teorik faaliyet yapılabilir miydi? Evet cevabının Teori ve Politika etkinliğinden çıktığını tespit etmek istiyorum, evet yapılabilirmiş ki yapıldı, son derece verimli, zenginleştirici bir çaba idi.

İkinci kademe şu: Bunun üzerinde fazla konuşmayacağım, birinci kademenin sonucuna geri döneceğim sonra. Böyle bir faaliyet yürüttüğünüzde muteber bir Marksizm çıkar mı? Buradan ancak İkinci Enternasyonalcilik, Bernştayncılık, -konuşmalarda işaret edildiği için sıralıyorum- teorik tutuculuk, post Marksistlik, Althussercilik, Maoculuk mu çıkar? Yani ancak bunlar mı olursunuz bu yolda gidildiğinde, politik bir seksiyonunuz, bir örgütünüz olmadığında ya da olamadığında buradaki çoğunluğun muteber kabul edeceği bir Marksizm alanı içerisinde kalmaya devam eder misiniz? Bu da ikinci kademe, çok uzun bir konudur, aslında 30 cilttir konuşuluyor bu konu.

...

...zaten politik özne olarak kabul ettik onları, ‘küçük’ yahut etkili değil diye eleştiriyoruz... Yahut işte demin sıraladığım merkeze göre ‘sağ veya sol sapmalarla’ malûl kabul ediyoruz. Oysa bu yöntem kullanılmaya başlandığı anda TP için ikinci kademeyi zaten inşa etti bile, itibari alan içerisinde kabul ettik ki muteber olup olmadığını sorguluyoruz... ‘Birbirimize’ yaptığımız gibi yani.”[1]

Burada kılavuzluğu kabul edilen düşünce şudur: Söz konusu iki kademe, Teori ve Politika’nın teorik diline tercüme edildiğinde görülür ki, ontolojik alana ait iki kademedir. İlk kademe, tamamen gerçek gerçeğe aittir. ‘An’a, konjonktüre aittir, yani politiktir. İkinci kademe ise, ontolojideki epistemolojiye ilişkindir. Yani, Teori ve Politikanın diline tercüme edersek, teoriyle malûl olan ontolojideki epistemolojiye ilişkindir. Teori ve Politika’nın altını çizdiği en önemli ve her okuyucusu için anlaşılması en zor noktalardan biri olan, ontolojik ve epistemolojik alan ayrımı ve bu alanların ilişkisizliği konusuna geldik. Bu ayrım, iki alandan birinde durularak teorik ya da pratik gerekçelerle reddedilebilir; ya da kabul edilebilir. Ama toplantılardan ortaya çıkan gerçek şudur ki, Teori ve Politika için çok temel bir teorik kabul olan bu konuyu kimse sorun edinip tartışma gereği, hatta neredeyse sorma gereği bile hissetmemiştir.

Teori ve Politika’nın birinci sayısından beri, bilim-felsefe-politika bileşenlerinden oluşan “epistemolojik düzey” ve teori-politika-pratik bileşenlerinden oluşan “ontolojik düzey” ayrımı ısrarla vurgulanmaktadır. Bu iki alan arasında kesin bir “ilişkisizlik” kabul edilmektedir. Çünkü “bilimsel politika” gibi bir ucubeden teoriyi, özellikle Marksist teoriyi temizlemek gerekmektedir. Çünkü bu ucubenin kolları, teorik-politik faaliyet yapmak isteyenlerin boğazlarını, bu faaliyete “izin vermeyecek şekilde tanımlanmış-izin vermeme tehlikesi ile malûl-kalelerde” sıkmaktadır. “Bilimsel politika”, hem teorik çalışmayı hem de politika yapmayı “imkansız” kılan bir anlayıştır. Bu nedenle de, “bilimle politika radikal bir şekilde ayrılmalıdır”. “Marksist bilimle Marksist politika farklıdır; çünkü nesneleri farklıdır. Politika ‘gerçek nesne’, bilim ‘bilgi nesnesi’ üzerinden yapılır. … Bilimin kendine özgü nesnesi vardır. Onun gerçek gerçekle politikanın olduğu türden dolaysız ilişkisi söz konusu değildir. Bilim, içinde bulunulan an’a kördür. (Olsa olsa bilim, ona ‘teknoloji’ vasıtasıyla ‘müdahale’ eder.) … içinde bulunulan anda, bilimin (dolaysız) ‘uygulanması’ ya da aranması politikanın reddidir; antipolitiktir.[2]

Bu alıntılardan da anlaşılacağı üzere, Teori ve Politika’nın “derdi”, birinci sayısından beri, “bilimle politikanın radikal bir şekilde ayrılmasıdır”. Bu çok önemli bir tespit ve kabuldür. Bilimsel politika anlayışı, ne yazık ki Marksizme de bulaştırılmış olan, “toplumsal fizik”i, dolayısıyla “toplum mühendisliği”nide mümkün gören A. Comte’un saf pozitivist projesinden başka bir şey değildir. Bu anlayış Teori ve Politika’nın yaptığı gibi toptan reddedilmelidir. Ancak bu reddetme ile tüm teorik sorunlar, sihirli değnek değmişçesine çözülecek midir? Elbette hayır. Ama teorik-politik faaliyet zorlu bir faaliyettir ve zaman alır.

Epistemolojik düzey-ontolojik düzey ayrımının ayrıntılı şemasını çıkardığı yazısında M. Kayaoğlu, çıkardığı şemanın sorunlu kısımlarını şöyle ifade eder: “Ancak, ideoloji boyutu eksik olan bu statik şemanın, kendi mütevazi sınırlarında bile sorunlar var-ifadeler, kendi sorunsalı çerçevesinde bile paradoksal öğelerle yüklü: Bir bütün ve onun tarihsel açık ucu, ne demek? Bütün ve açık çelişkili değil mi? Politikanın hem teorik, hem pratik nitelik göstermesinin anlamı ne? Marksizmin, epistemolojik, ve ontolojiyi de kapsayan olmak üzere, iki ayrı tür bütünlüğünden bahsetmenin gerekçeleri nasıl kurulabilir? Politikanın (ve Marksizmin), pratik ve teorik olarak ayrılmasının nasıl temellendirilebileceği, ve önsel olarak bu kavramın bir bütün ve tam karşılığı olduğunun kabulünün idealist sonuçlara yol açıp açmayacağı üzerinde çalışmak oldukça çetin olmaz mı?”[3] Bu sorunlara bir soru da ben eklemek istiyorum: Politikanın gerçek nesneyle dolaysız bir ilişki kurduğu tezinde, “dolaysızlık” ne ifade etmektedir? Ve “gerçeğin politikleştirilmesi” eylemi de, gerçek nesneyle “dolaysız bir ilişki” türü müdür?

Bu ve benzeri pek çok soru, Teori ve Politika’nın kabulleri üzerinden sorulabilir ve tartışılabilir. Kendilerinin de kabul ettiği gibi, bunlar birer kabuldür, hareket noktasıdır ve teorik olarak geliştirilmeye ihtiyaç duymaktadırlar. Örneğin Teori ve Politika’nın ayrımlarından biri olan “teorik politika” üzerine söylenecek her şey bu ayrım üzerinden, ama bu ayrımın “zaman”la ilgili sorunları çözüldükçe söylenebilecektir. Ancak bu kabuller ve taşıdıkları sorunlar üzerine toplantılarda tek sözcük edilmemiş olması, Teori ve Politika’nın “teori” yanının bilinmediği ve pek de ciddiye alınmadığını gösteriyor.

İkinci ana konu, Teori ve Politika’nın “Marksizmin krizi” tespitidir, aslında bu tespit onlardan önce yapılmış ve onlar tarafından da kabul edilmiş bir tespittir demek daha uygun olur sanırım. Teori ve Politika bu krizin varlığını kabul edip çözüme katkıda bulunmak amacıyla da kendine teorik bir misyon yüklediğini ilan etmiştir sadece. Toplantılarda görülen odur ki, bu krizi kabul edenler ve etmeyenler olarak ikiye bölünmüş bir sol hareket vardır. Ama ilginç olan, her iki kesimde de “madem bu krizi telaffuz ediyorsun, hadi bakalım çözümü de söyle” tavrıdır. Söz konusu alanın teorik alan olduğunun farkında olmayan bir bakıştır bu. Bu sağda, solda, önde, arkada hep reçeteler arayan, kafa yormaya üşenen, ezberci ve tipik “tembel” bakışıdır. Böyle bir bakışa sahip sol teorisizliğe, dolayısıyla da politikasızlığa mahkumdur.

Evet Marksizm krizdedir. Sadece Marksizm değil, tüm teori dünyası krizdedir. Özellikle 20. yüzyılın son on yılından itibaren, “zaman” ve “mekan” algılarımız hızla değişmektedir. Aynı ulus-devletlerin kuruluş sürecindeki “mekan devrimi”ne benzer bir “zaman-mekan devrimi”yle karşı karşıyayız. “Egemen devlet genel olarak yalnızca yeni ve Orta Çağ’ın krallık ya da topluluk düzenini yıkan düzen kavramı değildir; o aynı zamanda, özellikle yeni mekan düzeni kavramıdır, yani herhangi bir yeni düzen değildir ve kendinden önceki düzen anlayışlarını ortadan kaldırmaz. Önemli olan, onun, büyük çapta ve şimdiye kadar örneği görülmemiş yeryüzü mekan devriminin dünya siyaseti ve uluslararası hukuktaki ilk etkilerini gösterdiği anda, mekan düzenine ilişkin anlayışları tarihsel bakımdan belirlemesidir.”[4] Yaklaşık 16. yüzyılın ikinci yarısı olarak işaretlenen ulus-devletlerin kuruluşunun yarattığı mekan devriminin etkileri sanılandan daha büyük oldu. Mekan, devlet’in kendini ifade ettiği alan olarak, tüm teorik ve siyasal dünyanın da odağında yer aldı. Ardından gerçekleşen Sanayi Devrimi, icat ettiği makineleriyle “zaman”dan anlaşılanı altüst etti ve Marx Kapital’in birinci cildinde artı değerin üretiminde emek-zamanın rolünü inceledi. Dünyadaki işçi mücadelesinin önemli bir ekseni “çalışma süreleri”nin kısaltılması oldu.

Zaman ve mekan algısındaki yeni değişikliğin çağımızdaki anahtar kavramı “küreselleşme” gibi görünmektedir. Her şey küreselleşmektedir; sermaye, emek, yoksulluk, iletişim, her şey küreselleşmektedir! her şeyden önce de zaman ve mekan küreselleşmektedir. [Ontolojik ya da pratik düzeyde zaman ve mekan algısında bulanıklık yaratmak aynı zamanda bir “işkence tekniği”dir. Ve hepimiz bu çağa özgü bulanıklığın travmalarını yaşıyoruz, bir süre daha da yaşayacağız gibi.]. Zaman ve mekan algısındaki bu yeni değişiklik, teoride de kara-delikler oluşturmaktadır. Kara-deliklerin, hem genel olarak teorik alanda hem de Marksizm içinde keşfedilmesi hepimizin önündeki ödevdir. Bu noktada Teori ve Politika’nın belirlediği, belirlemeye çalıştığı “zaman” anlayışı ve düzeyler arasındaki ilişkisizlik vurgusu, kara-deliklerin keşfedilmesinde rol oynayabilecek midir? Bu tespitleri yeni zaman-mekan’ı kavramaya ve teorileştirmeye katkı sunabilecek midir? “Konjonktürün dışında bir yer yoktur; konjonktürle en etkin etkileşim, dolayısıyla onun hareket ettiricisi olma imkanı, ‘fiziksel’ etkiler yaratacak bir aktivite içinde olmaktır.”[5] Bu kadar net ve politik bir duruşa sahip olan Teori ve Politika’nın belki de artık ontolojideki “teori”yle ilgilenmesinin zamanı gelmiştir. Marksizmin krizinin aşılması açısından, ontolojideki teori’nin düğümlerini çözmeye gayret etmek önemli görünüyor.

Evet, “Marksizmin krizi” legal, illegal tüm örgüt ve partilerin boynundaki bir ip gibi sallanmaktadır. Bunu hissetmekte ama “ne yapmak gerektiğini” bulamamanın neden olduğu saldırganlıkla, teorik çabalar küçümsenmektedir. Bu saldırganlık hali, “inanç yoğunluğu” ile anlaşılabilir hale getirilebilir ve böyle bir yoğunluğa saygı da duyulur, ancak inançlar yenilenmeye ihtiyaç duyar. Bu ise sorgulama ile söz konusu olabilir. Teorik faaliyet, her alanda olduğu gibi, inançların yenilenmesinin bir yoludur, en etkili yollarından biri hatta, çünkü sorgular! Sorgulayanlar en büyük inançsızlar olabilir ya da en büyük inançsızlar haline gelebilirler, ama bu inananlar için her zaman bir tazelenmeye yol açar. Sonuç olarak Teori ve Politika’nın teorik faaliyeti en kötü olasılıkta bile hayırlı bir şeylere vesile olabilir ancak. Öyleyse panik niye? Niye böyle ısrarla teoriye karşı duruş? Yanıtlardan biri sanırım teorik her çabanın, yılların eyleme ve düşünme “hazır biçimleri”ni değiştireceğinin öngörülmesidir. Yani “ezberlerin bozulması” paniğidir esas panik.

Bu “tembel” bakışın doğal bir uzantısı gibi görülebilecek, ısrarlı bir “örgüt olun” çağrısıyla karşılaşılmış toplantılarda. Kendine teorik bir misyon biçmiş, bunu ilan etmiş ve bu misyonu gerçekleştirebilmek için “buna izin vermeyecek şekilde tanımlanmış –izin vermeme tehlikesi ile malûl- kalelerden” çıkmış bu oluşuma böyle bir çağrıda bulunmak en hafifinden komik olmaktır. Ayrıca örgütlenme ve örgüt tipleri birbirinin tıpkı-aynısı olmak zorunda değildir. Örgütlenme ve örgüt tipleri ihtiyaçlara göre değişir ya da değiştirilir. Bu anlamda Teori ve Politika’nın örgütsüzlüğü ya da örgütlülüğünün ölçüsünü ne koyabilir ki? Ama, topyekûn reddetme cesaretsizliği ve “biz size benzeyemiyoruz, siz bize benzeyin bari” içsel itirafı ne yazık ki kendini “örgüt olun” çağrısında ifade edebiliyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak Teori ve Politika on yıl boyunca üstlendiği teorik misyonunu hakkıyla yerine getirmekle birlikte, bu noktada muhataplarını yeterince dürtememiş ki, muhataplar onların en temel teorik kabullerinden bîhaber onları, onlarla tartışmaya kalkıyor. Bu da gösteriyor ki, Teori ve Politika sadece politik duruşu ile muhataplarının dikkatini çekiyor, teorik duruşu ile değil. Bu tespit ise hem Teori ve Politika için hem de onun muhatapları için bir başarısızlık tespitidir ne yazık ki. Hedeflenen etkileşim henüz gerçekleşmekten uzak görünüyor, ama gerçekleşmemesi için bir neden de yok görünüyor.

 
 


[1] (Selçuk Kozağaçlı, Teori ve Politika 38, s.120,121,122).

[2] Vurgular bana ait. M. Kayaoğlu, “Marksist Politikanın Teorik Öncülleri”, Teori ve Politika 1, s.11,12,13.

[3] M. Kayaoğlu, a.g.m., s.9,10.

[4] C. Schmitt, “Somut ve Çağa Bağlı Bir Kavram Olarak Devlet”, Devlet Kuramı, Der.:C. Bali Akal, Dost Yay., Ank., 2000, s.249.

[5] M. Kayaoğlu, “Post-Marksizm ile Dar-Marksizmin Ötesinde”, Teori ve Politika 24-25, s.24.

Okunma 12854 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.