Realist Bir “Kopuş” Tanımlama Girişimi

Yazan

Ekrem Demirci’ye*

“Kaba (basit?) bilgi yoktur (...),

bilimsel olmayan bir bilgi bilgi değildir.

(G. Canguilhem)

Ali Osman Alayoğlu

“Bilimsel olmayan bir bilgi bilgi değildir “ önermesini, önemli bir işlev görebileceği düşüncesiyle bir ön-kabul olarak almak (kuşkusuz, ilerde açıklamak üzere) bilgi ile gerçek arasındaki ilişkiye dönük birçok belirsizliğin, özellikle bilgi yönünden, çözümünde oldukça yerindedir.

Bilgi’nin tanımı, bu tanımdan yola çıkarak bilimsel bilgi’nin konumlandırılması, bilimsel bilgi’nin amacının belirtilmesi veya tüm bu belirttiklerimizin hangilerinin sorun edildiği, çeşitli isimlerle anılan kavrayışları belirler. Bu kavrayışları belirli bir sistem içerisinde incelemek, onların üzerinden hiç sıkılmadan, tekrar tekrar tartışma yürütmek, yeni sonuçlara ulaşmak, kimi öncüller yakalayabilmek için gerekmektedir.

Özellikle, farklı isimlerle anılan kavrayışların şaşırtıcı bir şekilde aynı epistemolojiyi paylaştığını görmek tek başına birçok anlam taşımakla birlikte; bu, farklı kavrayışları birbirleriyle iç içe inceleme ve tartışmayı da daha olanaklı kılmaktadır. [1]

Althusser, bilgi-gerçek ilişkisini tanımlama girişimlerinin doğurduğu sonuçları ikiye ayırır: ampirisist idealizm ve kuramsal idealizm. Böylece bu iki temel sonucu da idealizm olarak tanımlar. Yani ortak bir epistemolojinin ürünü olan kavrayışlardan bahsettiği görülür.[2] Roy Bhaskar’ın geçişli-geçişsiz nesneler kavramlarıyla çizdiği hat da aynı teorik basitliğe (güce) sahiptir. Böylece ampirisist idealizm (geçişli nesnelerin reddi veya geçişsiz nesnelerle ilişkilerinin yanlış kavranışı); tümevarımcı, tümdengelimci, yanlışlamacı pozitivizmler ve realizmi (öz’cü) de içine alır. Kuramsal idealizm (geçişsiz nesnelerin reddi) ise enstrümentalizm ve konvensiyonalizm’i kapsar. Her iki idealizmin ortak epistemolojisini açıklamanın olasılık dahilinde olabilmesi bu tarz bir önsel ifadeyi gerektirmektedir. Ampirisist ya da kuramsal idealizmlerden birinin ötekiyle uyuşan (örtüşen) yönlerini belirtmek artık çelişki diye algılanmayacaktır.

Ampirisist İdealizm

Tümevarımcı, tümdengelimci, yanlışlamacı pozitivizm ile öz-görünüş ikilemiyle ifade olunan realizm, bu tanım içine rahatlıkla yerleştirilebilir. Hatta kuramsal idealizm alanında gösterilen enstrümentalizm pozitivizmle aşırı benzerliği nedeniyle pozitivizm olarak nitelenip bu alanda incelenebilir.

Ampirisist yaklaşımın temeli, dolayısıyla temel yanılgısı deney ve gözleme biçtiği rolle belirlenir. Bu özgün rol, deneyin ve gözlemin teoriden bağımsız varolup olamayacağı sorununun ötesinde bir şey, bizzat teoriden bağımsız veya teoriye bağımlı deney ve gözlemi savunanların hepsini ‘ampirisizm’ içinde konumlandırabilen bir roldür. Ve zaten, bu rol, deneyi teori-bağımlı görenler ve görmeyenleri inceleyip tartıştırmakla, sonuçta çıkmazları ortaya koymakla açıklanabilir.

Pozitivizm

Her şeyden önce pozitivizmin tanımı kendi başına bir problemdir. Kimi filozoflar ampirisist bir realizm tanımlayarak pozitivizmle realizmi ampirisizmde buluşturur. Bu yaklaşımının güzel bir örneğini Russel Keat ve John Urry Althusser’e eleştirel yaklaştıkları zaman verir: “(...) Althusser’in ampirizm anlayışından hareket edilerek pozitivist ve realist yaklaşımların birbirinden ayırdedilmesi de mümkün değildir”[3] denilirken oldukça doğru bir sonuca ulaşılmaktadır; çünkü yazarların tanımladıkları realizm gerçekten de ampirisizm-içidir. Realizmin ampirisizm dışı bir tanımı öz-görünüş ikileminden kurtulmakla olasıdır ki, bu Althusser ve Roy Bhaskar'da mevcuttur.[4]

Bilim deyince akla deney ve gözlemin gelmesi ve kerametin bunlarda aranmasının (özellikle tümevarımcı anlamıyla) sağduyusal bir şekilde ortaya çıktığı söylenebilir. Bilime yönelik bu sağduyusal kavrayış, bilimin (öncelikle fiziğin) yarattığı bilimsel teknolojinin tarihsel etkisiyle bağlantılı olmakla birlikte, yaşamın verdiği kendiliğinden bir sonuçtur da. Russell, “Felsefe Sorunları”[5] adını verdiği eserinde tümevarımcı bilginin yaşamsal olarak zorunluluğuna değinirken böyle bir sağduyusal eğilim içindedir. Bilim açısından yaşamsal’a ilişkin bu önerme bir sorun değildir.Sorun, sağduyusal eğilimin bilimsel düzeyi tanımlamakta kullanılmasıyla başlar.

Özellikle tümevarımcı pozitivizm, bilimin nesnelliğinin teoriden bağımsız, tarafsız deney ve gözlemde saklı olduğunu düşünür; deney ve gözlemden yapılan genellemelere (sadece onlara) bilim denilebileceğini öne sürer. Aslında "deneyden bilgi türetilir" önermesinin kendisi bile deneyden türetilmemiştir, tümevarımsal değildir. Belirli bir teori ve belirli bir yönelim olmadan gözlem veya deney yapmak olanaksızdır. Deney ve gözlem teorik bir çerçeve içinden bakılıyorsa anlam kazanır. Dolayısıyla teorinin deney ve gözleme öncelliği sözkonusudur. Öyleyse, teori ne kadar doğruysa o kadar doğru olan deney ve gözlemden bahsedebiliriz. Deney ve gözlem yapılmadan önce bunlardan beklenen sonuçlar hazır bulunmaktadır. Bir yönüyle, onlar, varolan bilimsel teorik sistemin doğruluğunu destekleyen eğzersizlerdir.

Kuşkusuz, “Bilimin mümkün olması için duyularımızın bize nesnelerle gerçek ilişkiler kurdurması; onları yansıtması gerekir. Bu olmazsa bilim, bilim olarak çöker ve bir yapıya, uyuşmalar (convention) toplamına indirgenir; saf rölativizme, şüpheciliğe, bilinmezciliğe veya öznelciliğe düşeriz.”[6] Fakat bu gerçek bizi, gerçek nesneyle özdeşleştirilmiş, gerçek nesnede eritilmiş bir bilgi tanımına götürmemelidir. Bachelard’ın “tipik birlik” kavramı böyle bir hatadan kurtulmak için uygundur. Ona göre bilim, kavramlarla düşünür, kavramlar yaratır. Ancak Bachelard kavramın, “(...) aynı zamanda da (matematiksel) kuram ve deneyci teknolojinin birliği olduğu için, bilimsel bilginin tipik birliği olduğunu gösterir.”[7]

Tümevarımla, deney ve gözlemle yapılan genellemelerle bilimin oluştuğunu belirtmek, Koyre’nin deyimiyle, başarısızlığın ve vazgeçmenin ifadesidir. Bilimsel bilgi her zaman deney ve gözlemi aşar. Deney ve gözlem bu bilgiyle, bu ‘tipik birlik’le anlam kazanır. Deney ve gözleme aşırı vurgu kuramsal beceriksizliği açığa vurur.

Deney ve Gözlem Sorunu

Deney ve gözlemin genellemesinden oluşan bir bilim tanımlamasının yetersizliğini birkaç yönden göstermek olasıdır. Birincisi; bizden bağımsız gerçek dünyayı algılamamızın –o dünya dan bize gelen uyarıcılar aynı olmasına rağmen– farklı farklı olmasıdır. Her toplumun, her kişinin beklentileri, örf ve adetleri vb. unsurlar algılamaların değişmesine sebep olur. Üç boyutlu resmi bilmeyen bir ilkel insana bu resmi gösterdiğinizde, o, bunu çizgiler yığını şeklinde algılayacaktır. İkincisi; bir gözlem veya deneyde, içinde olunan teorik sistem oldukça önemli ve öncel bir rol üstlenmektedir. Gözlem ve deneyle ulaşılabilecek genellemelere belki (taş batar, tahta yüzer) gibi teorik düzeyi düşük önermeler örnek olarak gösterilebilir. Fakat bu genellemelerin bile belirli beklentiler, belirli bakış tarzları ile yapılabileceği ortadadır. Bunlar, tahtanın yüzdüğünü görme ya da taşın battığını görme beklentisi ile yapılan gözlemlerden türetilebilir. Tahtanın ve taşın sudaki konumları gözönüne alınmak, diğer konumları gözardı edilmek durumundadır. Gerçek dünyadan gelen tüm yansımalar belirli çerçeveler olmaksızın –en basit anlamıyla bile– bir hiçtir, ifade yetenekleri yoktur. Gene de bu tarz, betimleme özelliği yüksek, teorik yönü düşük önermelerin (betimleyici kuramların) anlama gücü oldukça düşüktür. “Althusser şöyle der: “Büyük bilimsel buluşların bizim betimleyici bir 'kuram' olarak adlandırdığımız evreden geçmeden yapamayacaklarını düşünmemiz için (...) her şey mevcuttur. (...) Böylece, bu evrenin kuramın gelişimi için gerekli 'geçici' bir evre olduğu düşünülebilir –bize göre düşünülmelidir de–. Geçici de olsa, bunu, 'betimleyici kuram' ifademizin gelişimi dahilinde kullandığımız deyimlerin bileşimi çerçevesinde, bir tür 'çelişki' karşılığı bir şeyleri de belirterek, dikkate alıyoruz. Gerçekten de, kuram deyimi, kısmen, kendisine yapışık olan 'betimleyici' sıfatıyla 'yakışmamaktadır'. Bu da şu anlama gelir: 1) 'betimleyici kuram', hiç kuşkusuz, kuramın, dönüşü olmayan başlangıcıdır, ama 2) kuramın ortaya çıktığı 'betimleyici' biçim, bizzat bu 'çelişki'nin bir sonucu olarak kuramın 'betimleme'yi aşan bir gelişimini gerektirir.”[8] Betimleyici kuram “kuram”ın başlangıcı sayılabilmekle beraber bilimsel düzeyin dışında tutulmak durumundadır. Russell’in bilimin ayrıklaması olan ”kuramlar” yerine, “genel kuramlar” koymak gibi bir amacı vardır, önermesi de aynı sorun üstüne kimi ipuçları verir. “Havada desteksiz kalan cisimler düşer” genellemesi uçaklar ve balonlar gibi ayrıklamalara sahiptir. Yerçekimi yasası bu ayrıklamaları aşar.[9] Kısaca, deney ve gözlemden en fazla, kurama yol açan betimleyici kuramlar türetebilmek olasıdır. Öyleyse bilimsel düzeyde, deney ve gözlem teorinin doğruluğuyla bağlantılı bir doğruluk değeri taşımaktadır. Üçüncüsü; bizzat yapılan deney ve gözlemde yanlış hesaplamalar, yan etkiler vb. söz konusu olabilmektedir. Deneyin belirli bir yanılma payı her zaman mevcuttur.

Teori ile gerçek dünya hiçbir zaman tam olarak uyuşmaz. Yasalar birtakım koşullarda ve belli sınırlarda geçerlidir ve soyutlanmış oluşları nedeniyle çıplak dünyada çoğunlukla doğru gözükmezler. Ne termodinamikteki mükemmel ısı makinalarının bulunduğu bir yer; ne de Galileo'nun eylemsizlik yasasının tam geçerli olduğu bir alan görebilirsiniz. Galileo, teorisini doğrulamak için Pisa Kulesine çıkıp deney yapmamıştır. O, kendi teorisine deney yapmaya gerek duymayacak kadar güvenmiştir. Bu güven oldukça yerindedir çünkü Galileo eğer bir ağır bir hafif gülleyi Pisa’dan atacak olsa ağır güllenin önce düştüğünü görecekti. Galileo, devrimi, deneye fazla itimat etmeyerek yaptı. Deney, onun bilimsel devrimi yapmasına değil belki sınamasına araç olabilirdi. Galileo ne zaman deneye bağlı kalmışsa yanıldığını söylemek mümkündür. Deneye bağlılığı nedeniyle "sonsuz evren" fikrini benimseyemedi. Benzer bir şekilde Newton, deneye bağlı olduğu için, yarattığı teorik sistemi yıllarca rafa kaldırdı.[10] "Görülüyor ki Galileo'nun doğru bir bilimsel yönteme bakışı aklın yalın deneye üstünlüğünü, deneysel olarak bilinen bir gerçekliğin yerine ülküsel (matematiksel) örnekleri geçirmeyi, kuramın olgulardan önceliğini içermektedir. Aristotelesçi deneyciliğin sınırları ancak bu yolla açılabilmiş, ancak bu yolla gerçek bir deneysel yöntem geliştirilebilmiştir."[11]

Tekrar Pozitivizm

Deney ve gözlemi temel alan pozitivist, bu görüşüyle uyumlu bir şekilde, herhangi bir gözlem ve deneye işaret etmeyen veya onlardan türemeyen teori’yi de bir yere oturtmak veya reddetmek durumunda kalır. Hala tümevarımcı pozitivizmde ısrar edenlerin çözümü iki yönlüdür. Birincisi; bilim ile bilim olmayan arasındaki ayrımın anlamlılıkla anlamsızlık arasındaki ayrım olarak anlaşılmasıdır. Böylece Oğuz Özügül’ün de belirttiği gibi, “Bu sorun 'ilkesel olarak kanıtlanamaz' anlatımının yerini, 'Bu sorun anlamsızdır' anlatımı alırsa, o zaman bir sözcüğün yerini bir başkası almakta ve böylece tümüyle Humecu bilinemezciliğin ve de öznel idealizminin sınırları içinde kalınmaktadır.”[12] İkincisi; daha sofistike bir yaklaşımdır. Mantıkçı pozitivizmde deney-olgu iyice soyutlaşmakta, nesneler duyumlardan başka bir şey değildir denmektedir. Lenin’in Materyalizm ve Ampiriyo-Kritisizm’deki mücadelesi kuramsal idealizmle iç içe geçen bu pozitivizme karşıdır. Böylece bilimde nesnel gerçekle uyum değil iç tutarlılık söz konusudur, diyen anlayışlara kadar uzanılmaktadır. Teoriler matematiksel-teknik bir araca (sadece bir araca) dönüşmektedir: Enstrümentalizm. [13]  

Özellikle Russell’da görülen bir başka sofistike tümevarımcı pozitivist yaklaşım ise deney ve gözleme dayanmayan öğeleri (teorik) bilimin a priori öğeleri olarak kabul etme şeklindedir. Böylece mantık ve matematik a priori öğeye dönüşmektedir. Deney ve gözleme bağlı olmayan, aksine deney ve gözlemi belirleyen konumunun kabullenilmemesi, teoriyi a priori yapıp yadsımayla sonuçlanmaktadır.

Pozivitizmin deney ve gözlemi mutlak bir gerek olarak alışı, pratiklerinde deney ve gözlem bulunmayan ya da kısmi bulunan bilimlere a priorilik (daha ilkel yaklaşımlarda bilim-dışılık) yüklemek sonucunu veriyor. “Pozitivist düşünce tarzının yanılgısı, bir alanda doğru ve etken olan araştırma yöntemlerini, bilgilenme etkinliğinin bir başka alanına (...) uygulayarak genelleştirmesinden kaynaklanmaktadır.”[14]

Yanlışlamacı Pozitivizm

Yukarıda belirtilenler daha çok tümevarımcı pozitivistlerin öne sürdüğü önermelerdi. Tümdengelimci metodu benimseyen yanlışlamacılar ise birçok yönden farklı argümanlar öne sürerek tümevarımcıları aşmış, fakat gene de aynı sorunsalın içinde kalmışlardır.

Aslında tümevarım veya tümdengelim karşıtlığına dayanan temel bir ayrım düşünmemek gerekir. Bir tümevarımcı, ‘genellemeler’ önermesiyle ne kadar betimleyici kalıyorsa bir tümdengelimci de o kadar betimleyici kalır. Gök gürültüsünün nedeninin şimşek olduğu sonucuna, tümdengelimden ulaşmak hiç zor değildir. Fakat yanlışlamacıları naif tümdengelimcilerden ayırmak gerekir. Deney ve gözlem sorununu incelerken üstünde ısrarla durulan teorinin önemi, yanlışlamacı için oldukça yerindedir ve o bu savı şiddetle savunur: “Söz konusu gözlemler ve deneyler, kuramı oluşturmak şöyle dursun, bir ölçüde ondan çıkarılmış ve onu sınamak amacıyla düzenlenmişlerdir.”[15] Yanlışlamacının, tümevarımcı pozitivisti –pozitivist sorunsal içinde kalmasına rağmen– birçok noktada aşmasını sağlayan, teorinin ayrıcalıklı konumunu tanımasıdır.

Popper deney ve gözlemin sancılarının farkındadır ve bu nedenle deney ve gözlemin belirli bir teori içinde anlamlı olduğunu söyler. Ancak böyle söylemekle sorunu çözmüş olduğunu düşünmez. Onun, bilimi bilim-olmayandan ayıran nesnel kıstaslar bulma girişimi vardır. Reddettiği pozitivizme, bu girişimi sonucu bulduğu cevaplarla geri döner.

Popper bilimsel bilginin amacının doğruluk olduğunu ihtiyatlı bir şekilde kullanır. Mutlak bilgiye ulaşılamayacağı konusunda nettir ve bilginin mutlak doğrulanabilirliğinin olanaksız olduğunu ileri sürer. Bu sonuca deney ve gözlemin problemli konumundan yola çıkarak ulaşır. Aslında o hala deney ve gözlemi doğrulanabilirliğin tek kıstası olarak almaktadır. Ona göre bilimle bilim olmayanın ayrımı yanlışlanabilirliktir. O, mantık yasalarında yanlışlamanın doğrulamadan daha kolay olmasından destek alır.

Popper’in yaklaşımı “ad hoc” gibi incelenmeye değer kavramlar üretse bile pozitivizmin dışına çıkamamıştır. Deney ve gözlem problemlerinin teorinin doğrulanmasında olduğu gibi, yanlışlanmasında da olanaksızlıklar yarattığı kolayca söylenebilir. "Teoriler nihaî olarak yanlışlanamazlar; çünkü yanlışlamaya temel teşkil eden gözlem önermelerinin bizatihi kendilerinin daha sonraki gelişmelerin ışığında yanlışlıkları ispat edilebilir."[16] Bu nedenle Popper’in yanlışlamacılığı, tümevarımcılığı şiddetle eleştirerek ortaya çıkmasına rağmen tümevarımcıların düştüğü çukurların birçoğuna düşer. Popper de tümevarımcılar gibi sağduyucu, empirik bir anlayış taşımıştır. Bizzat yanlışlamacılık bu anlayışın ifadesidir. Elbette Popper nihai yanlışlamanın olanaksızlığını görmüştür ve teorisini bu probleme karşı koruma girişimleri olmuştur, ancak teorik dünya ile gerçek dünya arasındaki bağı kurmayı geçiştirmesi nedeniyle yeni bir çerçeve tanımlayamamıştır. Ona göre nihai olarak yanlışlanamama ve henüz yanlışlanmamış bir kaç teorinin bulunma olasılığı, sorunlarını çözmek “olgulara tekabüliyet” ile olasıdır. “İşte 'olgulara tekabüliyet' fikrini izah etmek amacıyla Popper tarafından yapılan bir teşebbüs: ... İlkin aşağıdaki iki formülasyonu gözönünde bulunduracağız; bunların herbiri belirli bir iddianın (bir nesne dile ait) hangi şartlar altında olgulara tekabül ettiğini çok basitçe ifade etmektedir (metadil’de). 1. 'kar beyazdır' önermesi ya da tezi, kar, ancak ve ancak gerçekten beyazsa olgulara tekabül eder. 2. 'çimen kırmızıdır' önermesi ya da tezi, çimen, ancak ve ancak gerçekten kırmızıysa tekabül eder.(Alıntıdaki Popper'e ait ifadeler italikle gösterildi-A.O.A.) Gerçekten de, Popper’in bir bilimsel tezin doğru olduğunu veya olgulara tekabül ettiğini söylemek için kastettiği şeyi ifade etmek üzere öne sürdürdüğü her şey budur.”[17]

Popper’in teorisine yerleşmiş olan olgulara tekabüliyetle ifade olunan doğruluk, teorik sistemler arası seçimde de sorunlar yaratır. Yanlışlanmamış teorik sistemler arasında seçim yapmak için öne sürdüğü kıstaslar oldukça nicelikseldir: "Ayrıca, biz her yanlışlanmamış kuramı da yeğlemeyiz zaten; sadece eleştirinin ışığında rakiplerinden daha iyi görünene, bizim sorunumuzu çözen, iyi sınanmış olan ve ilerde yapılacak olan başka testlere de dayanabileceğini sandığımız ya da (geçici olarak kabul edilmiş öteki kuramları kabul ederek) kestirdiğimiz ya da umduğumuz kuramı seçeriz."[18] Popper bu sözleriyle Kuhn’la aynı konuma gelir. Çünkü nihai yanlışlanabilirliğin olanaksızlığı ister istemez Popper’in teorisinde de birçok yanlışlanmamış teorik sistem arasında seçim yapma problemini doğurur. Doğruluk oranlarının fazlalık ya da azlığına (doğrulanma derecesi) göre tercih edilen teorik sistemlerden bahsetmek gerekir. Böylece iyice sağduyuculuk ve ampirisizme düşüldüğü gibi, yanlışlanabilirliğin bilimle bilim-olmayanın ayıracı olmadığı da ortaya çıkar.

Popper “doğrulanma derecesi” derken tarihsel davranır. Bilimin belli bir zamandaki belli bir birikimine göre belli bir teorinin doğruluk derecesinin hesaplanması gerektiğini söyler. Dolayısıyla nesnel doğruluğu saptamaktan vazgeçer. Çünkü doğruya yaklaşım ile tarihsel doğruluk derecesi farklı şeylerdir. Lakatos bu durumu sezmiş, teorik sistemler arası mukayeseyi zamana bırakarak sorundan sıyrılmayı seçmiştir. Feyerabend ve Kuhn, Lakatos’un bu konumunu onaylayarak hareket etmişlerdir.

Yanlışlanabilirliğin çıkmazını Kuhn’un görmesi hiç de zor olmamıştır.[19] Sonuçta nasıl nihai doğrulamadan söz edemiyorsak nihai yanlışlamadan da söz edemeyiz. Oğuz Özügül’ün yanlışlamacılık için kullandığı “hafifletilmiş doğrulamacılık” deyimi yerindedir.

Son noktada Popper daha önce de belirttiğimiz gibi, teorik sistemlerin seçiminin belirleyicisini gerçek dünya yaparak tümevarımcıyla buluşur. Onun gerçek dünyayla bağ kurma ısrarı pozitivistçe (olgulara tekabüliyet ve yanlışmacılık üstünden) olunca, “basitlik”ten anlaşılan, gerçek dünyada olanları daha az yasayla açıklayabilme gücü olmuştur. Kuşkusuz bu, işin bir yönü olarak doğru olmakla birlikte, Popper basitliğe sadece bu anlamda bakınca diğer tüm unsurları estetik vb. öznelliklere terketmiştir. Popper’de bilim, sanat, felsefe, vb. tüm alanlar üçüncü dünyadadır ve bilimin konumu nesnellik anlamında bir farklılık taşımamaktadır. Tüm bu sorunlar bilgi düzeyiyle gerçek arasındaki ilişkiyi geçiştirmenin ürünüdür. Bilgi düzeyinin basit, tutarlı ile ifade olunan karakterini incelememe bu sonuçları doğurmaktadır.

Ad hoc

Popper’in keşfettiği ad hoc önermeler, bilimsel teorik sistemler göz önüne alınarak ve bilimsel pratiğin konumu saptanarak yapılacak bir çalışmada yararlı sonuçlar üretebilir.Popper’deki karmaşa (birey bilim adamlarına biçilen misyonlar, teorilerin kimi zaman bir teorik sistem dahilinde düşünülmemesi vb.) ad hoc önermeleri de problemli yapar. Popper’in kimi zaman ad hoc diye niteledikleri ad hoc olmayan önermelerdir. Mesela “Sir Karl Popper’deki 'çürütülebilirlik ölçütü' kavramı Marksizm ve psikoanalizi bilim 'alanı'ından (yalnızca güncel bilim değil, olabilecek tüm bilim alanından) dışlamaya yönelik ad hoc bir kavramdır.”[20]

Popper’e göre ad hoc önermeler bilimselliği sakatlar. Örneklemek gerekirse, ayın yüzeyinin pürüzsüz olduğunu iddia eden bir Aristocu, teleskopun bulunuşu sonrasında ayın yüzeyinin pürüzlü olduğu anlaşılınca, bizim göremeyeceğimiz bir maddeyle o pürüzlerin doldurulduğunu belirttiğinde ad hoc yapmış olur. Kendinden menkul, ucu kapalı, bilinmezci, metafizik bir önermeyle bilim dışı kalınmıştır. Bu nedenle (ama sadece bu nedenle) kimi teoriler yanlışlanabilir denilebilir. Fakat teorileri nihai yanlışlamanın da olanaksız olduğunu bir kez daha belirtmemiz gerekir. Her yanlışlama, ad hoc olmayan çeşitli önermelerle ya da deney araçlarının yanılma payı vb. söylemlerle bertaraf edilebilmektedir. Ad hoc önermelerin bilim dışı olduğunu söyleyebilmenin ad hoc olmanın bilime bilinememe kategorisi sokma ve ucu kapalı önermeler sunma şeklinde tanımlanması halinde teorik anlamı olacağını belirtmek gerekir.

“realizm” Sorunu

Bilimin gözlenemeyen şeylere kör olduğunu belirten klasik pozitivizm, teorileri a priori niteleyerek onlardan kurtulmayı deneyen sofistike pozitivizm veya yanlışlamacılığı temel alarak da olsa bilimi deney ve gözleme dayayan yanlışlamacı pozivitizmlerin problemli olduğunu söyleyerek yola çıkan realizm, bilimin amacının ‘görüntü’leri değil onların arkasında saklı olan ‘öz’ü bulmak ve tanımlamak olduğunu öne sürer. Bu şekliyle tanımlanan bilimin nesnesinin pozitivistlerin dediğinin aksine görünemeyen öz olduğu söylenerek pozitivizmden kurtulunduğu, pozitivizmin yadsındığı düşünülür: “Böylece soyut düşünce ve kavramlar gerçekliği yansıtacaklardır, fakat bunu duyulardan başka şekilde yapacaklardır, görünüşü değil özü yansıtacaklardır”[21] denmektedir. Oysa bu tarz bir öz-görünüş ikilemi bizi Aristocu bir epistemolojiye götürür. “Gerçek nesnenin bir kısmı olarak algılanan bilginin, gerçek nesnenin gerçek yapısına bu şekilde oturtulması ampirisist bilgi kavramlaştırımının özgül sorunsalını oluşturan şeydir.”[22] "realizm" pozitivizmle ampirisizmde buluşur. Russell haklı olarak, “Fakat, eğer gerçek, görünen şey değilse, gerçek diye bir şey olup olmadığını bilebilir miyiz? “[23] diye soruyor. Soru’nun kendisi realizmi muhatap almıştır, görünenin de gerçek olduğunun saptanması bu soruyu aşar.

Aslında realist, “Gerçeğin içine girebilmek için ondan uzaklaşmak, dolaysızlığı terketmek gerekir”[24] derken, yanlışlamacı gibi teoriden dolayımlanma konusunda ileri bir aşamadadır. Bilgiyi gerçekten ayırma yönünden önemli bir işlev görmekle birlikte, bilgiyi gerçeğin özüne yerleştirerek kendi yaptığı ayrımı silikleştirir, dedikleri anlamsızlaşır. [25]

Özellikle diyalektiğe aşırı vurgu yapan Marksist teorisyenlerde (Lenin, Colletti, Gramsci, Lefebvre ...) böyle bir epistemoloji çok açık görülür. Ancak ilginçtir, bizzat bu teorisyenlerin söylemleri öz-görünüş ikilemini aşma eğilimindedir. Lefebvre, Lenin’den şu sözleri aktarır: “İnsan düşüncesi görünüşten öze doğru, deyimi caiz ise, birinci derecedeki özden, ikinci derecedeki öze, vb...sınırsızca (indefiniment) derinleşmektedir.” (Vurgular Lenin'e ait)[26] Lenin’de öz ve görünüş arası ikilem niceliksel bir anlam yüklenerek aşılmaya çalışılır. “Görünüş özün belirtmelerinin birinin içinde ilişkilerinin birinin içinde an’larının birinin içinde bulunmaktadır”[27] saptaması bu açıdan daha da açıcıdır, çünkü öz ve görünüş’ün her ikisinin de gerçek olduğunu belirtmektedir. Lefebvre’in “Dış görünüşlerin bir gerçekliği vardır ve gerçeklik dış görünüşleri kendi içinde taşır”[28] önermesi, bu anlamda daha da açıktır. Dolayısıyla öz ve görünüşün, öz ve görünüş sorunsalı içinde terk edilmesi, ikinci bir aşamayı, bizzat ikilemin terk edilmesini gerektirmektedir.

Görünüşün de gerçek olduğunu öneren, dolayısıyla öz-görünüş ikilemini reddeden ve bilgiyi gerçekten (bu şekliyle tanımlanmış gerçek) ayrı bir düzey olarak tanımlayan epistemoloji Realizm’in temelini oluşturur.

Ancak realist sorunsal içinden düşünmeyle tam bir kavrayamama sonucuna da ulaşılabilir. Tipik bir realizm örneği olan Russel Keat ve John Urry’nin Althusser eleştirisi ibret vericidir. Birlikte yazdıkları kitapta Althusser’in gerçek objeyi görüntü ve bilgiyi öz diye algıladığını belirten[29] bu realistlerin Althusser’i nasıl okudukları ve neden anlamadıkları kolayca ortaya çıkar.

Pozitivizmle ampirisizmde buluşan realizmin öz-görünüş temel ikilemi, gerçek-gerçeğin bilgisi, zorunluluk-olasılık, süreçlilik-süreklilik vb. ikilemlerin de yaratıcısıdır; dolayısıyla bilimin pratiğini, bilimsel teorik sistemleri ve realizmin de pozitivizmle birlikte kabul ettiği bizden bağımsız gerçek dünyayı birbirleriyle teorik bir kavrayışla ilişkilendirmesi olanak dışıdır. Bu noktada uygun bir hat yakalayabilmek, bu ikilemlerin teorik reddi üzerine oturabilir ki, bunun en önemli destekçileri Roy Bhaskar, Althusser ve Balibar’dır.

Realizm

Roy Bhaskar, “geçişsiz nesneler” kavramıyla bizden bağımsız gerçek dünyada biz olmasak da varolacak olan gerçek nesneler ve aralarındaki ilişkilerden bahseder ve Realizm’in geçişsiz nesneler’i kabul ettiğini belirtir. “Geçişli nesneler” ise “bilimin ham materyalleridir –günümüz bilimi tarafından bilginin unsurları içinde biçim verilen yapay nesneler. Bunlar belirli bir bilimsel okul ya da çalışan için öncel olarak varolan yerleşik olgu ve teorileri, paradigma ve modellleri, yöntem ve soruşturma tekniklerini içerir.”[30] Böylece naif realizmin ötesine geçilir ve enstrümentalizmle buluşulur.

Enstrümentalizm, pozitivizmin bir başka şekli olarak da ifade olunabilecek bir kuramsal idealizmdir. Klasik pozitivist gibi gözlenemeyeni reddeden enstrümentalist, teorisiz deney önerir ve teorileri matematiksel-teknik araçlar olarak niteler. Enstrümentalist için teoriler geçişsiz nesnelere tekabül etmemektedir. Tüm bu belirtilenlerden enstrümentalizmin pozitivizmle ortak epistemolojisi fakat farklı çıkarsamaları kolayca görülebilir. Her şeye rağmen enstrümentalizmin enstrümentalist sorunsal içinde anlamsız kalan, fakat Roy Bhaskar’ın “aşkın realizm”inde anlam kazanan bir yönü vardır. Roy Bhaskar “bilginin üretimini, bilgi-benzeri materyallerden bağımsız ve bunların aracılığı olmadan hayal edemeyiz. Bilgi, bilgi-benzeri öncellere bağımlıdır”[31] derken, teorilerin model vb. araçlar olarak kullanılmasına da işaret eder. Naif realizm ile enstrümentalizm arasında gerçekleşen bu uzlaşmayı (olumlu anlamda) Roy Bhaskar şöyle özetler: “(1)’ (geçişli boyut) üretimin kendiliğinden olmama kriteri, diğer bir deyişle, bilginin üretiminin bilgiden ve bilgi aracılığıyla olması ve, (2)’ (geçissiz boyutta) yapısal ve temel realizm kriteri diğer bir deyişle nedensel yapıların ve şeylerin bağımsız varlığı ve faaliyeti.”[32]

Bhaskar hiçbir zaman bir sosyal faaliyet olarak tanımladığı bilimi, bilgiyi gerçek içinde eriterek, ampirisizmle buluşturmaz; “B’nin bilgisi, A’nın bilgisi aracılığıyla üretilir, ancak bilginin her iki unsuru (item) sadece düşüncede vardır.”[33]

Bhaskar’ın realist ampirisizme düşmeyen ve bilginin bilgiyle üretilmesinden bahsederken gerçek dışında bir süreç de tanımlamayan bir Realizm teorisi mevcuttur. İşte bu noktada Althusser’in teorisiyle örtüşmektedir. “Althusser’in sözünü ettiği 'bilgi sonuçları' pratik sonuçlardır. Bence, Althusser’in Marx’tan sonra ve deneyciliğe karşı 'bilgi sürecinin tümüyle bilgi dahilinde olup bittiği'ni, yani bilginin nesnesinin asla gerçek nesneyle karıştırılamayacağını savunduğunda, asla 'bilgi sonuçları'nın tamamen kuramsal sonuçlar olduğunu söylemediği, hatta bunun tam tersinin yaptığı yeterince dikkate alınmamıştır.”[34]

“Geçişli-geçişsiz nesneler” ile Althusser’in (Balibar’ın daha da netleştirdiği) “bilgi sonuçları” kavramı arasındaki paralellik Althusser temelli şu önermeyle bir netliğe kavuşur ve anlamlı bir Realizm sunma noktasına gelir: “Dolayısıyla 'gerçek' ile 'tahayyül' birbirlerinin karşıtı değildirler. Ama, buna karşılık, birbirlerinden ayrılamazlar: Gerçek düşüncesi, sonsuz bir süreç çerçevesinde gerçeğe aittir. (Bu aynı zamanda da, istediği kadar bilimsel ve kesin olursa olsun, hiçbir kuramın, asla gerçeğin tam bir görüntüsünü, tam bir eşini oluşturamayacağı anlamına da gelmektedir). Tahayyül ile Gerçek, birbirinin sınırını aşar, ya da birbirlerinin üzerine taşarlar, 'ayrı' dünyalar oluşturmaz, ama ikisi bir arada, bizim olgular çerçevesinde, ister mantıklı olsun, ister çelişkili, bir 'dünya' olarak algıladığımız şeyi oluştururlar.”[35] Balibar’ın oldukça önemli olan bu saptamaları artık pozitivizm ve realizmin gerçek içinde yer alan bilgi tanımının giremeyeceği sağlam bir yapı oluşturmakla birlikte, bilgiyi gerçek dışına koyan tüm idealizmlerin klasik hatalarına da düşmez. Gerçek’in mutlak bilgisine ulaşılamayacağı, sonsuzca yaklaşılacağı önermesinin de teorik nedeni, bizzat bilginin “sonsuz bir süreç çerçevesinde gerçeğe ait” olduğu belirtilerek keşfedilmiştir.[36]

Kuramsal İdealizm

Enstrümentalizmi ve konvensiyonalizmi kuramsal idealizm olarak tanımlayabiliriz. Konvensiyonalizm -genel hatlarıyla belirtirsek- teorik sistemler arası seçimin rasyonel olmadığı iddiasındadır.[37] Aslında bu iddia gözlem ve deneyin tek başına teoriyi doğuramadığını görme sonucu ortaya çıkar ve bizden bağımsız gerçek dünyanın olmadığı iddiasına kadar genişler. Ya da gerçek dünyaya teorik dünyanın yasaları empoze edilmek istenir.[38] Görüldüğü üzere paylaşılan aynı epistemoloji farklı sonuçlar yaratıyor. Deney ve gözlemin teoriyi doğuramadığını gören filozof, gene aynı temelden hareket ettiği için, “öyleyse bilim görelikçi bir rota izler” der. Sofistike pozitivistlerin bazılarının deney ve gözlemi soyutlaştırıp“'gerçek' deney ve gözlemdir” demelerine benzer bir şekilde konvensiyonalist de aynı çıkışsızlık sonucu "tek gerçek teorilerimizdir", der. Deney ve gözlemden umut kesilmiştir, ancak deney ve gözlem temelli düşünceye devam edilmektedir.

Son olarak, konvensiyonalizmin özellikle bir gerçeğe, bilimin teorik-sistemlerle ilerlediği ve kavramlarla uğraştığı gerçeğine verdiği önemle, getirdiği katkıları teslim etmek gerekir.

Bilimsel Teorik Sistemler ve İlerleme

"Kavramlar, sadece, onlara anlamlarını veren başka kavramlara göre tanımlanabilirler."[39] Yani kavramların anlam kazanması tutarlı bir şekilde organize edilmiş bir teori aracılığıyla olasıdır. Bu nedenledir ki bilim, teorik sistemlerle düşünür, ilerler. Bu noktada kavramın Bachelard’ın kavram tanımında ortaya konan (matematiksel) kuram ve deneyci teknolojinin birliği olduğu, yani bilimsel bilginin “tipik birliği” olduğu önermesini unutmamak gerekir. Bilim pratiğinin anti-ampirikliği ve teorinin belirleyiciliğini içerdiğini açıklarken bu nokta daha da aydınlanacaktır.

Fakat bilimsel teorik sistemlerle diğer teorik sistemler arasına çeşitli ayrım çizgileri koyabilmek gerekir. Canguilhem’in “bilimsel olmayan bir bilgi bilgi değildir” önermesi bu ayrımı yapabilmek için atılan önemli bir adımdır. Popper’in ad hoc kavramı da bu ayrımda bir işlev görür. Ad hoc önermeler kavramını son tanımladığımız haliyle teorik sistemlere uyguladığımızda bilimsel teorik sistemlerin ayrıştırılmasında küçük de olsa, bir aşama kaydedilebilir. Mantık kuralları gereği sürekli doğru çıkmak zorunda kalan, bilgi vermeyen, yanlışlanamaz sistemler bilimsel olamazlar. Kendi içine kapalı, kendinden menkul sistemlerin bilimselliği yoktur. "Teoriler, bir araştırma programı sunan açık-uçlu (open-ended) yapılar olmalıdırlar."[40] Balibar “Realizm” başlığı altında açıklanan “gerçek” tanımının geniş bir araştırma programı sunan konumda olabilmesı için de şart olduğunu bilerek Lakatos’un “ucu açıklık”ını daha geniş ve teorik bir şekilde ifade eder. “Tabii bunu yaparken bir şeyi, bilimin, tanımsal olarak, kapalı bir düşünceler çemberi değil, diğer pratiklere ve kendi öz gelişimine açık bir pratik olduğunu da anımsamak şarttır.”[41] Benzer bir şekilde Althusser, Tarih Bilimi ile öncesini tartışırken “Karşılaştırmayla eski görüşlerin temel teorisi bize yeni bilgiler üretmek için (geçici) bir doğru (verite) olarak işlemek şöyle dursun, tam tersine kendini pratik bakımdan tarihin doğruluğu (verite) onun eksiksiz, kesin ve mutlak bilgisi olarak ortaya koyan, kısacası terimin bilimsel anlamıyla konusuz olduğu için gelişmesiz olan ve bunun sonunda da gerçek içinde kendi öz yansısından başka bir şey görmeyen kendi içine kapalı bir dizge olarak göründü”[42] sözleriyle ucu açıklık’ı ifade eder.

Epistemoloji ile ontoloji arasındaki karakteristik ayrımın ortaya konulması bizi, birçok teorik-sistemin aynı olguları açıklayabilmesini de açıklamakta uygun bir zemine oturtur. Aynı olgular birkaç teorik sistem tarafından açıklanabilir; Aristocu için ‘doğal yer'ine ulaşma çabasında olan sarkaç, Galileo için yerçekimi etkisiyle salınım yapan bir cisimdir. Bu çelişki, kimilerini farklı bilimsel teorik sistemlerin farklı dünyalar yarattığı sonucuna vardırıp hangi teorik sistemden bakarsak bakalım aynı gerçek dünyaya baktığımız gerçeğini kaybettirir; yani ontoloji silinir. Ortaya görelikçi, ilerlemeyen bir bilim çıkar. Kimileri ise tüm bu sistemleri yadsıyıp deney ve gözleme inanmayı önerir. İşte başarısızlık, işte vazgeçme... Birkaç teorik sistemin aynı olguları açıklayabilmesi teorinin yadsınması sonucunu doğuramaz. Aksine, Teorinin olguların genellemesinden kategorik olarak farklı bir şey olduğunun en güzel kanıtı birbiriyle bağdaşmaz, aynı derecede geçerli iki teori içinde aynı olguların açıklanabilmesi gerçeğidir; eğer teori olguların genellemesi olsaydı, iki-üç teorik sisteme uyum sağlayan olgulardan bahsedemezdik.

Teorik sistemler arasında sadece seçim yapmanın mümkün olduğunu savunan birçok filozof nedensellik yasalarının olasılık yasalarına dönüştüğünü iddia eder. Bilgi düzeyinin uygun-uygun değil, tutarlı-tutarsız, basit-karmaşık ile ifade olunan alanı bilimi yadsımak için kullanılır. Bu noktada bilimsel pratiğin gerçek dünyayla bilgi düzeyinin ilişkisini sağladığını belirtmek, bilimde ilerleme karşıtlığı ve görelikçiliğe karşı önemli bir ayrım çizer, ancak sorunu hiç de çözmüş olmaz. Bilimsel pratiğin karakteri, metodolojisi vb. önümüze sorun olarak çıkar.

Teorik sistemlerden herhangi birini seçme noktasında görelikçilikten kurtulabilmek ve bilimsel teorik sistemleri diğer teorik sistemlerden ayıran noktaları göz önüne alarak bir ilerleme teorisi kurabilmek olasıdır. Bir teorik sistemin rakip olduğu teorik sistemin açıkladıklarını açıklayabilmek, bizzat o sistemin kendisini açıklayabilmek ve daha da önemlisi eski sistemin açıkladıklarına ek olarak yeni şeyler de açıklamak ve bulmakla bir kopuşun, ileriye doğru bir sıçramanın aracı olduğu söylenebilir. Bu noktayı daha iyi açabilmek için bilim pratiği, epistemolojik kopuş, bilimsel teorik sistemler, bizden bağımsız gerçek dünya kavramlarını içeren Realist yaklaşım geliştirilmek durumundadır. Bu bölüm için (bilimsel teorik sistemlere vurgu yapan) kimi bilim felsefecileriyle tartışmakla yetinilecektir.

   Bilimsel teorik sistemlerle ilerleyen bilime dönük yukarıda vermiş olduğumuz gelişim rotası Lakatos’un bilim felsefesinin aynı, diye düşünülebilir. Bilimsel sistemlerin bilimdeki yerini saptama açısından Lakatos gerçekten oldukça ileridedir. Fakat Kuhn ve Feyerabend’la uyuşan bir yönü vardır dolayısıyla nesnellik sorununu çözememiştir. Lakatos bilimsel teorik sistemlere bilimsel araştırma programları adını verir. Bilimsel araştırma programları negatif ve pozitif heuristic kavramlarıyla ifade edilen iki temel üstüne oturur. Negatif heuristic araştırma programının yanlışlanamaz bölümü, yani katı çekirdeğidir ve etrafı koruyucu bir kuşakla örtülmüştür.[43] Pozitif heuristic ise araştırma programlarının nasıl geliştirilebileceğini gösteren ilkeleri ortaya koyar ve açıklanması daha zordur. “Pozitif heuristic veçhe, araştırma programının çürütülebilir varyantları’nın nasıl değiştirileceği, geliştirileceği; ‘çürütülebilir’ koruyucu kuşağın nasıl değişikliğe uğratılacağı, sofistike hale getirileceği konusunda kısmen ifade edilen teklifleri ve imaları ihtiva eder.”[44]   Lakatos’un bilimsel araştırma programları ilk zamanlarda yanlışlanmadan çok bulgular yapma ve doğrulanma hedefleri üstüne oturur ve belli bir olgunluğa ulaşana kadar eleştirilerden azade bir konumdadır. Kabaca böylece ortaya konulabilecek olan Lakatos’un teorisi inceleme konularını iki temel soruyla ayrıştırır: 1) Bilimsel araştırma programının iç gelişimi nasıldır? 2) Bilimsel araştırma programları arası karşılaştırma ve tercih sorunu nasıl çözülür?

Lakatos’a göre birinci sorunun açıklanması negatif-pozitif heuristic kavramları içinde hazırdır. Negatif heuristic’i reddeden ya da değiştiren zaten araştırma programının dışına düşer ve en azından o araştırma programı içinde ilgi konusu olamaz. Pozitif heuristic’i güçlü olan araştırma programı birçok teknik buluşun, yapılacak gözlemlerin, araştırılacak alanların yol göstericisi olur ve en önemlisi süreç içinde birçok öngörüde bulunarak (Neptün'ün keşfi gibi) gelişkinliğini ispatlar. İkinci soru, pozitif heuristici zayıflamış, yeni bulgulara imzasını atamayan araştırma programı yozlaşıyor demektir ve terk edilir, önermesiyle cevaplanmaya çalışılır. Yani pozitif heuristic’i güçlü, basit, tutarlı bir araştırma programını seçmek gerekir. Fakat tüm bu söylenenlerin geçerli olamadığını gören Lakatos, bilimsel araştırma programlarının mükayesesinde bilim adamlarına katı çekirdeği seçme özgürlüğü vermek, seçimin belli bir zaman alacağını söylemek gibi öznelliklere prim verir.

Görüleceği gibi Lakatos’un teorisine paralel olduğu düşünülen yukarıda sunulan önerilerin cevabının Lakatos’ta olmaması nedeniyle, bilimsel teorik sistemlerin seçimi ve bilimin ilerlemesi sorununun çözümü Lakatosçu olamaz. Bu noktada Althusser temelli materyalist yaklaşım temel bir öneme sahiptir. Bu yaklaşımı açmadan önce Lakatos’ta “zamana bırakmak” şeklinde beliren hatanın kaynağına bir ara başlıkla değinilecektir.    

“Apaçık Olan” Eleştirisi

Bir örnekle yola çıkarsak; Kopernik'in güneş merkezli teorisi ile Brahe'nin yer hariç tüm gezegenleri güneş çevresinde döndüren ve güneşi de yer çevresinde döndüren teorisi arasında, hangisinin doğru olduğuna ilişkin bir soruyu, “Gerek Kopernik gerekse Brahe tutarlı ve basit teorik sistemler kurmuştur. Bu iki teorik sistem arasında seçim yapmak, ancak hangisinin daha basit ya da tutarlı olduğuna bağlı olur. Nihaî kararı –Kopernik teorisinin kabulünü– gerçek dünyada da gezegenlerin güneş çevresinde dönmesi verir” şeklinde cevap vermek, bilimin ilerlemesini anlatmak bakımından bir hiçtir. Aynı teoriyi yüzyıllarca önce Aristarchos önermişti ama kabul görmemişti. Dolayısıyla buradan da anlaşılacağı gibi, nihaî kararlar sadece apaçık gözlenebilir konuma gelmiş (teknoloji ve benzeri etkenlerin gelişmesi nedeniyle) alanlarda söz konusu oluyor denirse; bilimin, sürekli apaçık gözlenebilirlikten oldukça ileride seyrettiği saptandığı an problem doğar.

Teorik terimler dünyada var olan ve henüz gözlenememiş şeylere de işaret eder. Ancak sadece bu durum teorik’in ifadesi olmaz fakat bu durumdan yola çıkılınca zamanla teorik değeri azalan kavramlardan söz edilebilir. Öyleyse bilimden bahsederken apaçık gözlenebilirlikle ortaya çıkan nihai kararları kıstas almak pozitivizme ve onun vazgeçişine sığınmak anlamına gelir (Popper’in olgulara tekabüliyeti). Lakatos da sofistike bir yanlışlamacı olarak birçok noktada pozitivizmden koparken bilimsel teorik sistemler arası tercih konusunda ( bu konunun oldukça problemli olduğunun farkındadır), kendi deyimiyle bilimsel araştırma programlarının arasındaki mukayesenin belirli bir zaman alacağını söyleyerek aynı hataya düşer. Bilimsel araştırma programlarının mukayesesini zamana bırakmak, diğer bir deyişle apaçık gözlenebilen unsurları beklemektir. Lakatos ‘bilimin zamanı’nda konuşmamaktadır. Olayı zamana bırakarak kurallı bir bilim metodolojisini gereksizleştirmektedir. Bilim açısından böyle bir bekleme olanak dışıdır. Bilimde hiç bir zaman apaçık gözlenebilirlikten söz edilemez. Aksine, teknoloji vb. etkenlerin gelişip apaçıklık oluşturmasının yolunu da bilimsel pratik açar. “O kadar ki, Galileo’dan bu yana bu tür yasalar sırf paradigmanın yardımıyla, deneysel olarak belirlenmeleri için gereken gereçler daha tasarlanmadan yıllar önce, doğru olarak tahmin edilegelmişlerdir.”[45] Lakatos’un diliyle konuşursak negatif heuristici yani katı yanlışlanamaz çekirdeği tutarlı ve basit bir sistem oluşturmuş, aynı zamanda pozitif heuristici oldukça güçlü ve birçok araştırma programı öneren konuma gelmiş bir bilimsel araştırma programı apaçıklığın elde edilmesi için yol gösterir ve apaçıklığı elde eder. Dünyanın güneş çevresinde döndüğünün gözlenebildiği zamanlarda bu gözlemin tekrar tekrar belirtilmesi teorik olmaktan çıkmıştır bile denilebilir. “Örneğin öyle bir araştırma düzeyine gelebiliriz ki, böyle bir durumda dünün bir dizi kuramsal yasası, bugünün deneyimsel yasaları haline girerler.”[46] Bilim pratiği kendi iç mekanizmasıyla işi apaçıklıktan çok önce çözmektedir ve bizzat bu, gözlem ve deneyin yapılabilmesinin olanağını çok öncelerden, çeşitli önermelerle sunmaktadır.

Tekrar Teorik Sistemler

Lakatos’u incelerken onun teorisinin Kuhn ve Feyerabend ile buluştuğu söylenmişti. Bu buluşma, teorik sistemler arası seçim ve ilerleme sorunu noktasında Lakatos’un verdiği cevaplarla gerçekleşiyor.

Teorik sistem değiştirerek ilerleyen bir bilim tanımlanmaya çalışıldığında, ancak teorik sistemlerin değiştirilmesine nesnel bir sebep bulunamazsa problem doğar. Sorunu, süreksiz olan (teorik sistem, paradigma, bilimsel araştırma programı değişimi) bir sürecin nasıl olup da bir süreklilik (ilerleme) sağladığını anlatamama oluşturmaktadır. Sonuçta süreksizlik bayrağını açanlar ya Feyerabend gibi Kuhn’un normal bilim’ini de yadsıyarak (proliferasyon ilkesi) bilimi diğer tüm düzeylerle aynı konuma yerleştirme, irrasyonel yapma sonucunu vermektedir ya da Lakatos’taki zamana bırakmayı, Kuhn’daki ‘normal bilim’ anında anlaşılır olanın paradigma değişiminde anlaşılmaz (öznel) olmasını, gelişimin böyle tanımlanmasını doğurmaktadır.

“Kuhn, görünürde, gelişen birikimler aracılığıyla oluşan tarih, yani tamamen 'nicel' tarih görüşünü, 'normal bilim' olarak adlandırdığı ve geliştirdiği düşüncenin temel nesnesini oluşturduğunu bizzat kendisinin söylediği şey çerçevesinde bütünüyle onaylamak üzere reddetmektedir.”[47] Kuhn birileri için paradigma değişimi olan, diğerleri için olmayan değişimlerden bahsederken niceliksel ve tarihsel ifadeler kullanarak “paradigma” tanımını eritmektedir. “Bilimsel devrimler” bilimsel etkinliğin muhafazakar tanımının kabulü için başvurulan basit bir karşıtlık olmaktadır. “Gerçekte, Kuhn’a göre 'süreksizliği' belirleyen, kavranamaz olmasıdır: Süreksizlik bilim tarihinin kabaca çağlara ayrılması durumunda belirgin bir biçimde görülse de tarihsel ayrıntıya yaklaşıldıkça yok olur.”[48] Aslında problem, realisti eleştirirken söylenenlerle paraleldir. Bunlar süreklilik-süreksizlik ikileminin yarattığı sonuçlardır. Realist sorunsalda kavranan süreklilik de süreksizlik de öz’cüdür. Bu ikilemden kurtulmanın temel öncülleri olarak “epistemolojik kopuş“ ve “bilimsel pratik” kavramları öne sürülmek gerekir. Temelleri Althusser’de bulunan bu kavramlar, bizzat realist sorunsalla hareket edenler tarafından hiç anlaşılamamış, Althusser ile Kuhn’un sistemleri, sürekli olarak benzeştirilmiştir. Bu konuda Balibar’ın[49] önermeleri dikkatle incelenirse Althusser’in epistemolojik kopuş kavramının “Kendisi zamanı belirlemediği için, süreklilik ve süreksizlik ikilemiyle de özel olarak hiçbir ilişkisi yoktur. Öyle ki, bilim tarihinin 'epistemolojik kesinti' deyimiyle tasarlanmasının, bilginin gelişmesindeki sürekliliğe ilişkin mevcut ideolojilerle bağlarını göstermek eğitbilimsel açıdan yararlı olsa bile, bu eleştiri bizi hiçbir biçimde tarihin diyalektiğinin temel olarak kendi öz süreksizliği ile tanımlandığı sonucuna götürmemelidir. İkisi de aynı derecede ideolojiktir“[50] Öyleyse süreklilik-süreksizlik ikilemiyle hareket eden “öz süreksizlik”i benimsemiş olan Kuhn’un “bilimsel devrim”leriyle, Althusser’in “öz süreksizlik” ile ilgisi olmayan epistemolojik kopuş’u arasında hiç bir benzerlik yoktur.

Epistemolojik Kopuş ve

Bilim Pratiği

“Bu süreklilik ilişkisi yokluğuna, bu teorik ayrılığa, bu diyalektik 'sıçrama'ya, bir 'epistemolojik kopuntu', bir 'kopma' adını verdik.”[51] Althusser ideolojik alandan bilim düzeyine geçişi böyle tanımlıyor ve bu kopuş’u bir oldu-bitti şeklinde ifade etmediği gibi, ona herhangi bir öznellik de yüklemiyor. Onu sonsuz bir sürecin başlangıcı ve sürekliliği anlamında kullanıyor. “Tüm kopmalar gibi aslında bu da, içinde karmaşık yeniden düzenlemeler gözlenebilen, sürekli bir kopmadır.”[52] Bilim sonsuz bir süreçtir, çünkü insanın madde üstüne bilgisi sürekli değişir. Althusser, bir kere bilimsel bilgi alanına sıçrandıktan sonra bu alanda sürekli ve sürekli gerçekleşen kopuşlardan bahseder.

Buna rağmen Russel Keat ve John Urry, “Althusser bir bilim tesis edildikten sonra artık o bilimde bir kopuşun olamayacağına inanırken, Kuhn bilimsel devrimlerin sürekli ve ara ara olacağı teorisini savunur“[53] demektedir. Althusser’in epistemolojik kopuş kavramı geri dönülemez ve tamamlanmamış bir süreç olarak algılanmadığı sürece, Kuhn ile farkı görülemeyeceği gibi, Althusser’in analizini başarısız olduğu da öne sürülebilir.

Epistemolojik kopuşun Kuhn’un bilimsel devrimlerinden temel farkı, kopuşların geri dönülmez bir şekilde gerçekleşmesine rağmen devrimlerin böyle bir dönülemezliği olmamasıdır. Her an bir karşı devrim gerçekleşebilir. Zaten Kuhn’un paradigmalarının işleyişi de bu mantık üstüne oturur. Dolayısıyla ilerleme ve nesnellik yadsındığı gibi ontoloji de gizlice yadsınır. Epistemolojik kopuş’un temel özelliği olan geri dönülmezlik ve tamamlanmamışlık, bilimde ilerlemenin gösterilebilmesi anlamında çelişkisel olarak bir arada düşünülmeleri gereken önemli teorik ayrımlardır.

“Bacherald’ın epistemolojisi, bilimsel olayların geri çevrilmezliğinin ve epistemolojik kopmaların örnek bir kuramıdır: 'Miadı dolmuş' bilgiyle 'onaylanan' bilgi arasındaki ilişkide geri çevrilmezlik, 'onaylanan'ın içinde ve uğradığı dönüşümlerde geri çevrilmezlik: (...) kopmalar 'geri dönmeme noktaları'dır ve bu geri dönmeme noktaları, tam da, başlangıçtaki bir kopmadan çıkan kuramsal kavramların da yeni bir kuram çerçevesinde yeniden kurulduğu andan itibaren kesin olarak ortaya çıkar.”[54] Balibar bu uzun alıntıda geri dönülemezlik’in ne zaman ortaya çıktığı konusunda konuşurken teorik sistemlerin daha önceki teorik sistemleri açıklayabilmekle (“onları yeniden kurmak”) kabul göreceği önermesine işaret eder. “Çünkü ancak yeni bilgilerin üretimi eski bilgilerin ayakta kalmasını sağlar.”[55] Örneklemek gerekirse Newton’un kuramı Einstein’in rölativizmi içinde yeniden kurulunca geri dönülemez olur. Balibar hem geri dönülemezlik zamanına ilişkin bir şey söylüyor, hem de teorik sistemlerin değişimi konusunda ipuçları veriyor.

Epistemolojik kopuşun sonu olmayan bir sürecin başlangıcı olduğu savı Roy Bhaskar’ın ifadeleriyle örtüşür. Bilimin gerçekleşebilmesi için dünyanın belirli bir tarzda olması gerektiğini belirten Bhaskar, bilim bir kez gerçekleştikten sonra dünyanın belirli bir tarzda olması gerektiği savıyla önermesini tamamlar. Dünyanın belirli bir tarzda olma gerekliliği bilimin ideolojiyle arasındaki özgül ilişki ve bilimin ilerleyişini anlatmak bakımından önemlidir. Bir kez varolduktan sonra artık kendi iç mekanizmasıyla hareket etmeye başlayan bu pratiğin karakterini saptamak ise ayrı bir önem taşır. “Fakat pratik bir kez özerk bir pratik olarak varlık kazandı mı, bu durumda onun fonksiyonunu yerine getirmesi nisbi değil, mutlak olacaktır.” [56]

Althusser pratik’i, “genelde pratik’le verili bir hammaddenin belirli bir ürüne dönüşüm sürecini, belirli araçlar (‘üretim’ araçları) kullanılarak belirli bir insani emekle başarılan bir dönüşüm sürecini kastediyorum”[57] şeklinde tanımlar. Balibar bu pratik tanımını temel alarak yerinde bir bilimsel pratik tanımı yapar: “Bilgi üretimine gerçekliğin ”sahiplenilmesi” için özgül bir biçim yaratan kuramsal üretim araçlarının yardımıyla bir ideolojik hammaddenin dönüştürülmesi.“[58] Bu şekliyle tanımlanmış bir bilimsel pratiğin anti-ampirisist, bilimsel soyutlama ve teorinin öncelliğine dayanan bir özgül pratik olduğunu öne sürebiliriz. Bu pratik daha önce de belirtildiği gibi ikisi de "gerçek" olan, gerçek ve teorik dünya arası ilişkiyi kurar ve böylece öznelliğin sızamayacağı sağlam bir yapı oluşturur. Böylece bilim felsefecilerinin tartışadurdukları ikilemin aşılmasında geniş bir pozitif heuristic sunan bir bilim pratiği kavramına ulaşılır.[59] Gerçi bilimsel teoriler ile bilim pratiği iç içe geçmektedir. Bilimsel pratik kavramsal sistemler üstünde kavramsal sistemler üreterek ilerlemektedir, yani bilimsel pratik sonucunda bilimsel teoriler sürekli ve sürekli üretilir, bata-çıka ilerlerler. Dolayısıyla bilimsel teorilerin ilerlemesi (batıp çıkması), hiçbir öznel unsura bağlı değildir..

Son olarak, bilim pratiği tanımının pozitivist teklik çerçevesinde anlaşılmaması gerektiği vurgulanmalıdır. Herhangi bir bilim pratiğinin diğerlerine dayatılmadığı bir bilim pratiği tanımlanmaktadır. “Bu teoride, bütün bilimlerin aynı yönteme göre işleyeceklerini varsaymak için hiçbir neden yoktur.”[60]

Belki birkaç öncül belirleme amacıyla Althusser’in teorisine dayanarak yapılan bu çalışmanın Althusser’e dayanmasının nedenini Alan Chalmers’in şu sözlerine katılarak belirtmek yerindedir: “Sunduğum çerçeve, şimdiye kadar tartışılan bilim felsefesi yaklaşımlarının bazı boyutlarının yeni bir ışık altında görülmesini mümkün kılarak yeni meydan okuyucu ve tahrik edici sorunlara neden oluyor.”[61]    

  

 

              

          




* Nisan 1997’de hayatı terkeden Eko’nun, beni Althusser’le tanıştıran bu hırçın insanın anısına.

[1] Yazı, serimleme amacı gütmediğinden kimi zamanlar açıklamalar belirtilmeden sonuçlar tartışılacaktır.

[2] Bak.: L.Althusser, Kapital’i Okumak, Çev.: Celal A. Kanat, Belge Yay., İstanbul 1995.    

[3] Russel Keat-John Urry, Bilim Olarak Sosyal Teori, Çev.: Nilgün Çelebi, İmge Yay., Ankara 1994, s. 163  

[4] Özcü realizm “r” ile, bu çalışmada benimsenen realizm “R”ile yazılacaktır.

[5] Bertrand Russell, Felsefe Sorunları, Çev.: Vehbi Hacıkadiroğlu, Kabalcı Yay., İstanbul 1994.

[6] Henri Lefebvre, V.İ.Lenin Hayatı Ve Filozofik Ekonomik Politik Düşüncesi, Çev.: Rasih Nuri İleri, Yalçın Yay. , İstanbul 1990, s. 187.

[7] Etienne Balibar, Althusser İçin Yazılar, Çev.: Hülya Tufan, İletişim Yay., İstanbul 1991, s. 22-3  

[8] A.g.e., s.88.

[9] Betrand Russell, a.g.e. ,s.54.

[10] Newton teorik sisteminin temellerini atan tezlerini ilk keşfettiğinde yaptığı deneylere uymadığı için rafa kaldırıyor. Yıllar sonra, deney yöntem ve araçlarının gelişmesi sonrasında yapılan deneyler tezlerini doğruluyor.

[11] Alexandre Koyre, Yeniçağ Biliminin Doğuşu, Gündoğan Yay., Ankara 1994, s.73.

[12] Oğuz Özügül, Pozitivizm ya da Mantık Olarak Felsefe, Us Yay., İstanbul 1991, s.22.

[13] Kimi pozitivist yönelimler ise tüm önemli sorunları “görünüşte sorun”diye dışlayarak kendilerine dilin mantıksal özümlenişini sorun edinmişlerdir.

[14] Oğuz Özügül, a.g.e. , s. 43.

[15] Bryan Magee, Karl Popper’in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı, Çev.: Mete Tuncay, Remzi Kitabevi Yay., İstanbul 1990, s.28.

[16] Alain Chalmers, Bilim Dedikleri, Çev.: Hüsamettin Arslan, Vadi Yay., Ankara 1994, s.120.

[17] Alan Chalmers, a.g.e., s. 213.

[18] Karl R. Popper, Sağduyu Filozofu: Popper. Der. çev.: Cemal Güzel, Bilim ve Sanat Yay., Ankara 1996, s. 200.

[19] Bak.: Thomas S. Kuhn, Bilimsel devrimlerin Yapısı, Çev.: Nilüfer Kuyaş, Alan Yay., İstanbul 1995, s. 157-8

[20] Etienne Balibar, a.g.e. , s. 35-6.

[21] Henri Lefebvre, a.g.e. , s. 189.

[22] L. Althusser, Kapital’i Okumak, Çev.; Celal A. Kanat, Belge Yay., İstanbul 1995, s. 62.

[23] Bertrand Russell, a.g.e. , s. 16.

[24] Henri Lefebvre, a.g.e. , s.190.

[25] Kimi realizm tanımları teori-gerçek arası ilişkiyi doğrudan kurmak anlamındadır (Alan Chalmers). Naif realizm tanımı olarak ifade edildiği sürece bu tanım sorun teşkil etmez.

[26] A.g.e. , s. 250.

[27] Lenin’den aktaran: a.g.e. , s. 260.

[28] H. Lefebvre, Marx’ın Sosyolojisi, Çev.: Selahattin Hilav, Sorun Yay., İstanbul 1996, s.60.

[29] Bak.: Russel Keat, John Urry, a.g.e., s.192

[30] Roy Bhaskar, “Felsefe ve Bilimsel Realizm”, Çev.: Aysel Kara, Teori ve Politika, 4, Güz 1996, s. 62.  

[31] A.g.e. , s. 63.

[32] A.g.e. , s. 65

[33] A.g.e. , s. 64

[34] Etienne Balibar, a.g.e. , s. 51.

[35] A.g.e. , s. 119.

[36] Bu saptamadan gerçeğin olduğu gibi bilimsel kavramların da bir tarihi dönüşümü bulunduğu sonucu çıkar.

[37] Feyerabend’da us dışı süreç diye bilimsel kopuş dönemleri anlatılır, Kuhn’un bilimsel devrimlerinde us dışı etkiler söz konusudur. Popper dahi nesnelliği tek yönlü algılayıp estetik vb. unsurlara misyon biçmiştir. Us dışı denen anlaşılmaz veya beklentiye aykırı olandan başka bir şey değildir.  

[38] Teorik dünyanın tutarlılığının ve basitliğinin önemli oluşu aynen gerçek dünya için geçerli değildir. Gerçek dünyanın basitlik ya da tutarlılık gibi bir derdi yoktur (kuramsal idealist yaklaşımlar böyle bir anlayış içindedirler). Gerçek dünyanın karakteriyle bilgi dünyasının karakteri bu temel fark üzerinden özellikle ayrıştırılmalıdır. Böyle bir ayrım bizi öncelikle olgulara, gerçek dünyaya uymadığını düşündüğümüz teorileri reddetmekten kurtardığı gibi gerçek dünyanın reddini de önler.

[39] A.g.e., s.140.

[40] A.g.e., s.143.

[41] A.g.e. , s. 26.

[42]L. Althusser, Özeleştiri Öğeleri, Çev. : Levent Targu, Belge Yay., İstanbul 1991, s.66-7.

[43] Sofistike yanlışlamacı olan Lakatos, Popper’in yanlışlamacılığının eksikliğini görmüştür. Katı çekirdek, teorik sistemlerin daha doğmadan yanlışlanarak ölmesini engelleyen bir tez olarak öne sürülmüştür.

[44] Alan Chalmers, a.g.e., s. 147.

[45] Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Çev.: Nilüfer Kuyaş, Alan Yay., İstanbul 1995, s. 67.

[46] Elisabeth Ströker, Bilim Kuramına Giriş, Çev.: Doğan Özlem, Ara Yay., İstanbul 1990, s. 81.  

[47] E. Balibar, a.g.e. , s. 64.

[48] A.g.e. , s. 66.

[49] A.g.e. , s. 41-2-3

[50] A.g.e. , s. 42-3.

[51] L. Althusser , Özeleştiri Öğeleri, a.g.e., s. 66.

[52] L. Althusser, Lenin ve Felsefe, Çev.; Bülent Aksoy, İletişim Yay., İstanbul 1989, s.68.

[53] Russel Keat-John Urry, a.g.e. , s. 161.

[54] E.Balibar, a.g.e. , s. 66-7.

[55] A.g.e., s.99.

[56] Alan Chalmers, a.g.e. , s. 230.

[57] Althusser’den aktaran: a.g.e. , s. 235.

[58] E.Balibar, a.g.e. , s. 52-3.

[59] Bizzat bilim adamlarının kendiliğinden felsefesinin de bilimsel pratiğin bir iç çatışmasının belirtisi olduğu söylenebilir.

[60] E. Chalmers, a.g.e. , s. 244.

[61] A.g.e. , s. 236.

Okunma 23090 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.