Sınıf Tanımlamaları Üzerine

Yazan

Çetin Konuk

Kapitalizm varlığını, yeniden-üretimini gerçekleştirerek sürdürüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendini yeniden organize eden kapitalizm, sistemini belli bir stratejiye oturttu. Bu strateji, değişen dünya koşullarında yeni bir işbölümü, emeğin yeniden örgütlenmesi ve yeni bilimsel gelişmelerin üretimde kullanılması zorunluluğundan kaynaklanıyordu. İşçi sınıfının bir kesimine sunulan iyi ücret, kâr dayalı ortaklık, teşvik primi, sorumluluk ve yönetime katılım gibi yöntemler emeğin yeniden- örgütlenmesinde canalıcı roller oynadı.

Yeni teknolojik gelişmeler, vasıflı emeğin bir bölümünü ortalama emek düzeyine indirgerken, vasıflı ve vasıfsız emek arasındaki sosyal fark açılmakta, vasıflı emek sahipleri, vasıfsız emekten kopartılarak düzene dahil edilmeye çalışmaktadır. Diğer yandan karşılığı vasıfsız emeğe göre daha yüksek olan vasıflı emek ile vasıfsız emek arasına çekilen kalın ayrım çizgisi ile işçiler arasındaki rekabet güçlendirilmektedir. Bir yandan sosyal yaşantıda görülen belli bir refah artışı, öte yandan, sanayi işçilerinin sayısında görülen göreceli azalma ve bunlara dayanılarak ileri sürülen tezler paketi; proletaryanın ölümü, sınıfsızlık teorileri ve genel toplumsal uyum yasaları olmaktadır.

Bireyden Sınıfa

Özellikle ilk işçi sınıfı iktidarı olan Paris Komününden sonra, sınıfı düzen içerisine hapsetmeye çalışan ve onun düzenin bir parçası olduğunu savunan her türlü düşünce, sınıf mücadelesinin, felsefenin dışında bir alan olarak tanımlanmasına dayanmaktadır. İşçi sınıfı artık felsefe ile değil, eylemle uğraşmak durumundadır; çünkü sınıf yeniliklerin temsilcisi ve eyleyicisidir. “Felsefe ile devrim arasında orta yol yoktur.”(Marx) Marx’ın XI. tezi, bu alanda felsefenin işinin bittiğini belirtirken, yeni dünyayı kurmanın, sınıfın omuzlarındaki eylemle olacağını belirlemiştir.

            Bundan dolayı işçi sınıfı, sürekli eylem halinde etkin olmalıdır. Bu etkinlik, eylem felsefesinde yerini bulmaktan çok sınıf eyleminin kendisidir.

            Sürekli eylem halindeki sınıfın tarihsel rolü, sürekli çelişkilerle beslenerek merkezinde idealizmin ve materyalizmin ikilemini bulur. Marksizmi burada bir inak olarak almak, materyalizmi desteklemek için idealizm karşıtlığını birebir ortaya koymak, eylem içerisinde, eylemden çok felsefeyi davet etmektir. İşçi sınıfının mücadelesinde, bu yöntemle felsefeyi alanın merkezinde bulmaktayız. Dünyayı değiştirirken kendisini de değiştirmesi noktasında sınıf, mücadelenin öznesi gibi görülmektedir. Sınıflar mücadelesinde işçi sınıfına atfedilen özne olma niteliği, idealizme karşı materyalizmin savunusu adına ileri sürülmektedir. Oysa, materyalizm adına teorik alanda idealizmin argümanları dışına çıkılamamaktadır.

            Sınıf, bir toplumsal olgudur: “Marx’ın daha o dönemde derin olan bilgisi, işbölümünün karşılığının mülkiyet biçimlerini evrimi (toplumsal veya statü mülkiyetinden biçimsel olarak herkese açık özel mülkiyete kadar) olduğunu göstermek için seferber oldu Her üretim biçimi, sadece diğer d,iğer yüzü olan mülk edinmenin ve mülkiyetin tarihsel bir biçimi demektir. Ve sonuç olarak işbölümünün farklı statülerden, işbirliklerinden, düzenlerden veya durumlardan geçerek, ilkel topluluktan sınıflara kadar gittikçe daha geniş ve gittikçe daha az 'doğal' toplumsal grupların dağılması ve kurulmasının kuralıdır.”[1]         

            Ekonomik yapının karakteri ve bu karakterlerin değişikliğe uğrama doğrultusu, insan iradesine değil, üretici güçlerin durumuna ve üretim ilişkilerinde meydana gelen ve üretim güçlerinin sürekli gelişimi dolayısıyla toplum için zorunlu olan değişikliklerin doğasına bağlıdır.

            “Marksizme göre ekonomik ve toplumsal sistemlerin her biri, toplumsal bir gerçeklik demek olan insanın tikel ve özgün bir belirimidir. Ve ispatlıyor ki düşünürümüz, ekonomi politiğin kullandığı kavramlar ve ortaya çıkardığı yasalar, ancak belirli bir ekonomik ve toplumsal sisteme oranla anlam kazanır; ekonomik ve toplumsal sistemlerse, tarihin belirli anlarına konumlu bulunan birer bütündür.”[2]

            Toplumsal yaşamda insanların kendi iradelerinden bağımsız ve zorunlu olarak kurdukları ilişkiler; üretim ilişkileri ve üretici güçlerin belirli bir gelişim düzeyine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü toplumun ekonomik yapısını da kapsayarak, hukuki ve siyasal temelin üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Üretim ilişkileri içerisindeki üretim biçimi genel olarak toplumsal ve siyasal yaşam sürecini koşullandır. Çünkü insanların varlıklarını belirleyen bilinçleri değil; bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıklarıdır.

            Zira henüz sınıflara bölünmemiş olan ilkel toplumlarda bile insanın üretici faaliyeti dünyaya bakışını ve estetik duygularını dolayımsız olarak etkilemektedir. Marksizmin "temel"' ve "üst yapı” bağıntısı, üretici güçlerin durumu, bu durum tarafından koşullanan ekonomik ilişkiler, bu ekonomik “temel” üzerinde oluşan sosyal-siyasal rejim; sosyal insanın bir taraftan doğrudan doğruya ekonomi tarafından ve öte yandan da bu ekonomik temel üzerinde oluşmuş bulunan sosyal-siyasal rejimin tümü tarafından belirlenen psikolojisi; bu psikolojinin özelliklerini yansıtan çeşitli ideolojiler. Doğrudan doğruya insan etkinliği de burada hür olarak değil, zorunlu olarak yani yasalara uygun olarak bilimsel bir araştırma konusu olmaya elverişli olarak belirmektedir.

            İnsanlar karşılıklı olarak birbirleri üzerinde etki meydana getirirler; bu etki yalnızca bilinçsiz ve kör etmenlerdir ve genel yasa bu etmenlerin değişken oyunları içinde belirir. Bütün bu olanlardan hiçbir şey ister yüzeyde gözlemlenebilen sayısız görünür rastlantılarda olsun, ister bu rastlantılardan kaynaklanan ve düzenliliği doğrulayan sonuçlardan olsun, bilinçli ve istenen bir erek olarak meydana gelmez.

“Marx, toplum düzenini etkileyen sınıf ilişkileri bireylerin iradesinden bağımsızdır, derken, toplum düzenini bireylerin içinde kısılıp ezildikleri koca bir makineye benzetmektedir. Bu düzenin içindekiler körlemesine hareket etmektedirler, hareketlerinin en önemli sonuçlarından bazılarını bile önceden kestirememektedirler.”[3] Marksizmin ilgili tezini isabetli bir şekilde saptayan Popper, toplumsal ilişkileri yaşamın düzeni içerisindeki bireylerin birebir ilişkileri olarak anlamaktadır. Popper, ilişkilerin bilinçli ve belli bir iradeye bağlı olarak kurulduklarını varsayar.

            Marksizmi "idealist düzeltme"ye girişenlere karşı, Lenin de, Marksizmin bu temel nitelikteki tezini yineler: “ ...Genel olarak varlık ile genel olarak bilinç nasıl özdeş değillerse, toplumsal varlık ile toplumsal bilinç de özdeş değillerdir. İnsanlar birbirleriyle olan ilişkilerinde bilinçli varlıklar olarak davrandıkları olgusundan toplumsal bilincin toplumsal varlıkla özdeş olduğu sonucu çıkartılamaz. Az çok karmaşık bütün toplumsal biçimlenmelerde, özellikle kapitalist toplumsal biçimlenmede, insanlar birbirleriyle ilişki kurduklarında, aralarında kurulan toplumsal ilişkilerin ve bu ilişkilerin gelişmesine hükmeden yasaların vb. ne türden olduklarının bilincinde değildirler. Örneğin tahılını satan köylü, dünya pazarında dünyanın bütün tahıl üreticileri ile 'ilişki' içerisine girmiş olur, ama o, ne bunun bilincindedir ve ne de bu alışverişin temelini oluşturan toplumsal ilişkilerin türünün bilincindedir.”[4]

            Bir birey olarak kapitalist de aynı konumdadır; fakat toplumsal ilişki içerisinde kapitalist; sermaye sahibi olarak, üretimde yalnızca kişisel değil, toplumsal bir konuma da sahiptir. Sermaye kollektif bir üründür ve ancak, toplumun tüm üyelerinin birleşik eylemi ile harekete geçebilir. Kapitalist, kendi kişisel ya da insansal nitelikleri ile değil ama sermayeye sahip olduğu ölçüde bir güce sahiptir. Bu güç, emeği ve onun ürünlerini yönetebilme gücüdür. Sermaye, uluslararası çapta merkezileşmesi ile artık kapitaliste “ait bir şey olmaktan çıkmış”, –kapitalistten de soyutlanarak– kapitaliste de egemen, toplumsal bir ilişki halini almış durumdadır.

Kapitalistler; sermaye ilişkileri içerisinde, hem sömüren, hem de yabancılaşan bir konum içinde mühürlenmiş bir yasaya boyun eğen ve bu yasayı aktaranlar haline gelmişlerdir. Sermayenin gereklerini yerine getiren devletteki iktidar sahipleri, insanların yalnızca belirlenmiş olan ve hiç kimsenin yaratıcısını bilmediği bir düzene boyun eğmeleri için egemendirler.

Sınıf Üzerine Farklı Bir Tanımlama

Marksist sınıf anlayışına karşı, önemli görülen yaklaşımların birini Max Weber geliştirmiştir. Weber’e göre sınıflar, birden fazla toplumsal konumdan oluşan, yani çoğulcu bir girişime sahip olan, hem nesnel, hem öznel karakterde olgulardır. Mülkiyet ve pazar konumlarına göre değerlendirildiğinde, sınıflar, mülkiyete ve toplumsal statü farklılaşmasına dayanan gruplar olarak ele alınıp değerlendirilir.

            Gelir elde etmeye yarayan mülkiyet kaynaklarına sahip olma olgusuna dayanan toplumsal bir hiyerarşi, gelir elde etmeye yarayan mülkiyet kaynakları tanımı, Marksist sınıf tanımlamasına yaklaşmasına rağmen, yetersizliği Marx tarafından özellikle belirtilerek eleştiri konusu olmuştur. Mülkiyet, gelir getirecek bir şeyi elinde bulundurmak değil, onu sermaye haline getirmek ve bunu yeniden üretebilmek ilişkisini içerir. Kendi başına yığma olarak cimrinin küpünde yatan para, cimrinin sermayesi değil, ancak küpünde yatan para olarak adlandırılır. Büyük bir toprak parçası için de aynı durum söz konusudur. Mülkiyet, kişiye bağlı zilliyet olarak değil, üretim ve değişim ilişkisi içerisinde bir anlam kazanır ve ancak o zaman sermaye olarak adlandırılır. Diğer bir deyişle üretim ve geçim araçları ancak emekçiyi sömürme ve boyunduruk altına alma aracı olarak hizmet ettikleri zaman sermaye halini alırlar. “Sermaye, nesneler ya da para olarak değil, fakat insanlar arasında belirlenmiş bir üretim ilişkisidir... işçiler ve işçilerin emeğinin sömürülmesi ile üretim araçları sahipliğinin ayrılmasını zorunlu kılar.”[5] Öte yandan “mülkiyet”e hukuksal bir ifade ile sahip olmanın yanında, sermaye sahibi kapitalist, başkasının yasal malı olan bir üretim aracını kullanarak da artı-değer elde edebilir.

Weber'de, pazarlanabilir bir hizmet sunmaya ya da böyle bir hizmet kapasitesini elinde bulundurmaya dayanan bir toplumsal hiyerarşi öngörülmektedir. Mülksüzler de, kapitalistlerin ellerindeki metaları gibi, kendi içlerinde pazarlanabilir becerilerini tekelleşme derecesine veya türüne göre bir hiyerarşi oluşturmaktadır. Kısaca her meslek grubu kendi mesleği etrafında bir araya gelerek oluşturduğu çıkar birliğiyle bir sınıf oluşturmaktadır. Weber'in ısrarla üzerinde durduğu pazar ilişkisi; işçinin pazarlanabilir becerilerinin tekelleşme derecesine, veya türüne göre belirlemesi, mesleği temel alan bir anlayıştır. Kişinin sınıfsal konumunun temeli yaptığı iştir. İş, kişinin sınıfsal konumunu belirler. Bu, işçi sınıfını, sadece kol kuvveti harcayan beyinsiz güruh olarak tanımlamaktır.

            Sınıfların, ekonomik ilişkiler sisteminin öncelikli ve en önemli unsurları olduğu belirlenirken, öte yandan sınıfların emek ve meta pazarı içerisinde benzer yaşam olanaklarına sahip bireylerin toplamı olduğu öne sürülür. Weber, ücretli emek olgusunu kabul ederken, artık-değer kuramını hiç benimsememiştir.

Sınıfların, emek ve meta pazarı içerisinde, benzer yaşam olanaklarına sahip bireylerin toplamı olması düşüncesi, ilk bakışta doğru gibi görünüyor, ancak geniş bir pazar ilişkisi içerisinde yaşayanların, aynı pazar içinde aynı konumda olmakla birlikte yaşam tarzları farklılıklar içerebilir. Bu, sınıfa bakışı patronaj ilişkiler içerisine almak, farklı grupları farklı sınıflar olarak bölmek anlamını taşır. Weber’in, aidiyet duygusu yaşamayan bireyler topluluğu, yani “sınıfı” böylece daha anlaşılır oluyor.

            Gelişen teknoloji ile birlikte vasıflı emeğin vasıfsız emeğe göre üretimde daha çok önem kazanması karşısında Weber, statü gruplarına, sınıflardan daha çok önem verir. Zira sınıf ile statü gurubunun ortak paydası, her ikisinde de güç dağılımının unsurlarını oluşturmasıdır. Birbirinden farklı temellere dayanan sınıf, statü grubu ve parti, toplumdaki güç dağılımının üç temel değişkeni olarak aynı çatı altında yer alırlar. Ortak bir aidiyet duygusuna sahip olmayı gerektirmeyen sınıfı, Weber, ”aynı sınıf konumlarında (statüde) yer alan insanların ortak eylemlerinin olası temelleri” biçiminde tanımlamıştır. Pazar, mülksüzlerin durumunda olduğu gibi satışa sunulan hizmetlerin türüne göre birbirinden ayrılan yerler olarak görülmektedir.[6]

            Weber’in sınıf tanımlamalarına karşı çıkan Tülin Öngen, “Sınıfın kapsamının tanımlanabilmesi için, kendi içinde türdeş ve bütünlüğü olan toplumsal birlik tanımlaması yapılmalıdır“[7] diyerek sınıfa değişik bir bakış açısı sergilemektedir. Oysa sınıfın kapsamının tanımlanması ile toplumsal ilişki olarak sınıf, farklı iki alanın tartışılmasıdır. Her sınıf kendi içerisinde farklı katmanlar içermesi ile nesnel bir tabana oturur. Bu nesnel tabanı da üretim ilişkileri ve üretim araçlarının gelişkinliği belirler.

            Statü, gelir farklılıkları, vb. unsurların aksine, kişinin sınıfsal konumu öznel tutumlara değil, kendisinin ya da başkasının düşünebileceğinden bağımsız olarak, üretim ilişkileri içerisindeki fiili yerine bağlıdır.

            Statü yaklaşımında, iradi olarak belirlenim söz konusudur. Çünkü statü öncelikle insanların kendi toplumsal konumlarını nasıl algıladıkları ve başkaları tarafından nasıl algılanıldığıyla ilgilidir; ikincisi, insanların topluma ve birbirlerine karşı tutumlarına bağlı olarak öznel bir nitelik taşır. Weber'in pazar ilişkisi anlayışı, insanların yaşam tarzları ve tüketim kalıplarıyla uğraşmak, işçilerin gelirlerinin artıp artmaması, tüketici olarak neyi tükettikleri gibi   alanları incelemek ve buradan sonuçlar çıkarmaya çalışmakla kendisini burada da ortaya koyar.

            Diğer yandan bu inceleme tarzı; sınıfı, gelir düzeyleri incelenerek, gelirleriyle özdeşleştirmeye dayanır. Gelir, tüketim kalıplarına bire bir bağlı gibi göründüğünden, pazar ilişkisinin bir yanını yansıtmaktadır. Gelir, sınıfsal konumu belirlemekten çok, emek niteliğini belirlemeye yönelik olarak kullanılabilinir. Bu bize sadece işçi sınıfının yararlı emeğinin niteliğinin ne olduğunu ve üretim içerisindeki durumunu açıklar. Sendikalı bir kol işçisinin toplu sözleşme yolu ile vasıflı bir işçiden daha çok ücret alması onu sınıfının dışına taşımaya yetmez.

            Vasıflı üretken emek, yalnızca işçi ile ürünü ya da iş etkinliği ile onun yararlı etkisi arasındaki ilişkiyi değil, aynı zamanda, üretimin özgül toplumsal ilişkilerini, başka bir deyişle, işçiyi sermayenin doğrudan değerlenme aracı durumuna getiren tarihsel bir ilişkiyi de tanımlar. Böylece üretim araçlarının tarihsel gelişimi içerisinde, işçi sınıfının gerçek anlamda bir mesleği olmamıştır. Sermaye birikiminin ihtiyaçları değiştikçe ve üretim araçları geliştikçe, bu yapı da bunların gelişimine bağlı olarak sürekli değişmiştir. Gelişen üretim araçlarının yetkinliğine bağlı olarak bazı işler yok olup başkaları yaratıldıkça işçi sınıfı da buna bağlı olarak yeniden yapılanma sürecinin bir parçası olur ve kendisini yeniler. Bu aynı zamanda proletaryanın, üretimin nesnel koşullarının bir yapılanması olduğu gerçeğini tanıtlar. Üretimin nesnel koşulları da, sınıfın kollektif bütünlüğünü gerçekleştiren etmenleri içerirken sınıf yapılarını ve sınıf çıkarlarını tanımlar.

            “Üretim sürecindeki ortak konumları paylaşan sınıf üyeleri” (Weber), bireylerin toplumsal koşullara ve kollektif eylem deneylerine bağlı olarak ortak çıkar duygusu etrafında birleşmelerini anlatır. Bilinçlenme, kollektif tutum ve siyasal eylem gibi etmenler, sürecin belli bir aşamasında gelişen ve ancak bu noktadan sonra kollektif davranmayı gerçekleştiren koşullar olarak görülmelidir. Topluluklar, onları birbirinden ayıran, onların yaşayış tarzlarını, çıkarlarını ve kültürlerini toplumun öteki sınıflarıyla karşı karşıya getiren ekonomik koşullar içerisinde yaşadıkları ölçüde sınıfı oluştururlar.

            Sınıf teorisi, Marksist anlamda insanların içinde yaşadıkları toplumları oluşturmalarını, içerisinde bulunulan üretim ilişkilerini anlatan geniş kapsamlı bir girişimin parçasıdır. Sınıf (özde bir ilişki biçimi olarak) sömürü olgusunun, sömürünün toplumsal bir yapıda soyutlanmış halinin kollektif ifadesidir. Sömürü de başkalarının emeğinin karşılığı ödenmeyen kısmı olarak ifade edilir.

Üretim Tarzı ve Sınıfın Konumu        

Her tarih döneminde egemen olan iktisadi üretim ve değişim biçimi ve ondan zorunlu olarak doğan sosyal örgütlenme, o dönemin üzerine oturduğu temeli oluşturur. İşbölümü zorunlu olarak daha büyük işbölümlerine, makine kullanımı daha geniş bir biçimde makineler kullanımına, büyük çapta bir iş daha da büyük çapta bir işe yol açar. Üretim süreci içinde yer alan emeği, üretken emek ve üretken olmayan emek diye ayırmak ne kadar doğrudur? Üretim süreci yeniden üretim sürecindeki tüm aşamaları kapsar.

            “Modern sanayi karmaşık emeğin yerine (yapılacak işte ustalık ve özel beceri gerektiren emeğin yerine) giderek hiçbir eğitim gerektirmeyen yalın emeği koyar.”[8] Marx'ın bu anlatımı, günümüz koşullarında geçerliğini hala korumakla birlikte; üretim araçlarındaki teknik gelişmenin özel bir eğilime yöneldiği saptanmak durumundadır. İşbölümü içerisinde üretim süreci, dolaşım süreci ile birlikte ele alındığında, dolaşım sürecinin kendi içerisinde birçok alana bölünerek vasıflı emeğe dönüştüğü görülmektedir. Üretim sırasındaki yalın kol gücü, sadece makineye hükmetmenin dışında farklı teknik alanları da içermektedir. Makinaya hükmetmek ortalama toplumsal emeği içerirken, üretimin örgütlenmesi vasıflı bir emek içermektedir.

            “Fabrikanın esin kaynağı ve başarısının anahtarı, üretim sürecinin denetimini işçilerden alıp kapitalistlere vermesiydi; disiplin ve gözetim teknolojik üstünlükten bağımsız olarak maliyeti azaltabilirdi ve azaltıyordu.”[9]

            Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesindeki artış, kapitalistlerin gözetim ve denetim işini yürütmelerini olanaksız kılmaktadır. Kapitalistler kendilerini bu işten de yalıtarak, denetimi ve üretimin örgütlenmesini çalıştırdıkları kişilere devretmişlerdir.

            Kapitalist tarafından alınıp kullanılan emeğin, ortalama nitelikte basit, vasıfsız emek ya da daha karmaşık vasıflı emek olup olmamasının artı-değer yaratılmasında en ufak bir önemi yoktur. Ortalama toplumsal emekten daha üstün, ya da daha karmaşık nitelikteki her türlü emek, daha pahalı türden bir emek gücü harcamasıdır. Üretimi daha fazla zamana ve emeğe mal olan emek gücü, bu yüzden vasıfsız ortalama emek gücüne göre daha yüksek bir değerdedir.

            Kapitalist üretim süreci sadece teknik bir iş süreci değildir. Bu süreç, üretim ilişkilerinden oluşan bir işbölümü sistemidir. Emek süreci içerisinde artık-değer üretimi bir ilişki yumağı olarak ortaya çıkmıştır. Artı-değer üretimi metada somutlanır. Bu aynı zamanda, artı-değeri üretme sürecine katılan tüm üretici emeği kapsar, bu emek türü sadece maddeyi işleyen işçinin ürettiği metayı değil toplumsal bir üretimi anlatır. Üretim sürecinin tümünde faaliyet gösteren, üretime şu ya da bu yönü ile katılan bireylerin ortak işgüçleri ve onların artık-değeri söz konusudur. Bugünkü dev üretim sistemi içerisinde, tek tek üreticilerin artık-değerini görmek hayal görmekten öte değildir.

            Sol içi tartışmalarda egemen olan anlayış, genel olarak üretken emek, başka bir deyişle doğrudan artık-değer üreten ve sermayenin değerlenmesinde katkıda bulunan emeğin tüketicisinin, işçi sınıfının çekirdeğini oluşturduğudur. Bu kafa karışıklığında, emeğin kendi içerisinde bile nasıl bölüneceğine karar verilmeden bir kesim sınıfın çekirdeği olarak belirleniyor.

            Öncelikle, sermayenin artmasına katkıda bulunan her emek türü, üretici emek değildir. Sermayenin artmasında katkısı bulunan her emek karşılığı ödenmemiş emek kısmı içermesiyle sermayeyi arttırır. Bunun adı klâsik olarak artı-değerdir. Bu emek, üretimde her zaman faaliyet göstermeyebilir.

            İşçiyi salt üretici emek sürecinde bir faktör olarak almak, Poulantzas’ta olduğu gibi, toplumsal ilişkileri daraltmak anlamına gelir. Bireylerden bağımsız olarak, işçi sınıfı sınıf olarak ilişkide bir taraftır. Temelde yatan toplumsal ilişki, üretim ve değişim süreçlerinin birlikteliğidir. Bu ilişki içerisinde sınıf üyelerinin iradi olarak kendilerini sınıfın amaç ve değerleriyle özdeşleştirmesi çok fazla bir önem taşımaz. Çünkü bireysel tutum alışı tanımlamak sınıfı ve sınıfın kapsamını belirlemenin konusu değildir. Bu ancak politikanın konusu olabilir. Aksi durumda bir kez daha bilim ve politika birbirine karıştırılmış olur. Sınıf bilinci, sınıfın bireylerinin bilincinden bağımsız nesnel bir durumu ifade eder. Bu bilinç, madde ve bilinç ilişkisi içerisinde ortaya konulabilir.

Sonuç Olarak

Üretim araçlarının gelişmesi, işçi sınıfının bileşimindeki dönüşümler ve sınıfın tanımlanmasında, bugün için bir kriz yaşanmaktadır. Sürekli değişen yapının sürekli olarak yeniden tanımlanması gerekmektedir. Yeniden tanımlamanın eski tanımları dıştalaması gerekmiyor. Tam tersine bir kapsayarak aşma söz konusu olmalıdır.

            Poulantzas’da olduğu gibi, “...Toplumsal ilişkilerde, üretim ilişkileri; toplumsal üretim ilişkileri demektir, ancak burada 'toplumsal' politik ilişkilerden ve 'toplumsal' ideolojik ilişkilerden kesinlikle söz etmek gerekir. Bu toplumsal ilişkiler, sınıf ilişkileri olarak, kendilerini politik ve ideolojik yapıların olguları biçiminde ortaya koyarlar.”[10]

            Toplumsal üretim sisteminde tuttukları farklı alanlar nedeniyle kapitalist ve işçi sınıfının kendileri için sınıf olma süreçleri ve zamanları birbirinden kopuk değildir, fakat farklılıklar taşır. Ekonomik bir kategori olarak sınıf, kendi varlığını kapitalizmin varlığıyla, bir nicelik olarak da kendisini kapitalistlere iş güçlerini satan bireylerden oluşan, toplumsal üretim sisteminde ayrı yeri tutan insanlar topluluğu olarak, bağlantısız bir yığın oluşturur.

            "Genel olarak Marksistler sınıf kavramı üzerinde sınıfın üretim sürecindeki yeri ve rolü üzerinde anlaşmışlardır"[11] diyen Beneton, şimdiye kadar yapılagelen tartışmaların altını çizmektedir. Kendi içerisinde çoğunlukla ekonomik süreç içerisinde yer verilen sınıf olgusu, bu düzlem içerisinde katılaştırılmıştır. Oysa, sınıflar yalnızca ekonomik kategoriler değil, aynı zamanda siyasal ve ideolojik süreçler içinde hareket eden toplumsal yapılardır.

 

 

 

 

 



[1] E. Balibar , "Dünyayı Değiştirmek: Praxisten Üretime", Çev.: Boran Çiçekli, Teorı ve Politika, S.3, Yaz 96, s.123

[2] Henri Denis, Ekonomik Doktrinler Tarihi- C.2 , Çev.: Attila Tokatlı, Sosyal Yay., İstanbul 1973, s. 486

[3] K. Popper, Açık Toplum ve Düşmanları-C.2, Çev.:, Remzi Kitabevi, İstanbul 1989, s. 106

[4] Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., Ankara 1992, s. 361

[5] M. Pacvona - F. Lerner, İşçi Sınıfını Politika Dışı Tutan Burjuva Savunucu Teorilerin Eleştirisi, Çev.: N. Töre - N. İçerde, Sorun Yay., İstanbul 1977, s.21

[6] Aktaran Tülin Öngen, Prometheus'un Sönmeyen Ateşi, Alan Yay., İstanbul 1994, s.96

[7] Aktaran a.g.e., s.101

[8] K. Marx, Ücretli Emek ve Sermaye, Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., Ankara 1992, s. 62

[9] Alex Callınıcos-Chrıs Harman, Değişen İşçi Sınıfı, Çev.: Osman Akınhay, İstanbul 1994, s. 40

[10] Nicos Poulantzas, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Çev.: Şen Süer, L. Fevzi Topaçoğlu, Belge Yay., İstanbul 1992, s. 59.

[11] 4 Fhılippe Beneton, Toplumsal Sınıflar, Çev.: Hüsnü Dilli, İletişim Yay., İstanbul1995.

Okunma 17714 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.