Bilgi Nesnesinin Tanımlanma Süreci Üzerine

Yazan

Vedat Aytaç

Bilim ve İdeoloji: Karşıtlık mı, Farklılık mı?

Marx öncesinde de toplumu açıklamaya çalışan teoriler varolmuştu. Bunlardan, İngiliz klasik iktisadı, Fransız sosyalizmi ve Alman felsefesinin Marksizme kaynaklık ettiği söylenir.[1] Kısaca tarih felsefeleri olarak adlandırabileceğimiz bu teorilerle -bugüne uzananları dahil- Marksizmin ayrılıklarının ortaya konması gerekli ve zorunludur.

            Marx, eserini felsefi idealizme bir karşıtlık; çağının teorik ideolojilerinden ise bir “kopuş” temelinde inşa eder. Materyalizm, felsefede idealizmi epistemolojik düzeyde bir karşıt olarak her zaman bulacaktır ve materyalizmin bu alanda idealizmi altetmesi ve kesin bir yenilgiye uğratması beklenemez. Bilim kendisini felsefi karşıtlık temelinde kurmadığından, bir “burjuva bilimi” yoktur. Bu alanda tarih felsefeleri işe koşulur ve tarih biliminin alanını sürekli işgal etme girişiminde bulunurlar.

Felsefi kategori ve karşıtlıkların, toplumbilimin, bilgi nesnesinin tanımlanması ve ayrıştırılması sürecine taşınması, Marksizmin bütünlüğü açısından bugün de başlıca sorunu oluşturuyor.

Tarihsel materyalizmi, “materyalizmin uyumlu bir biçimde, toplumsal görüngüler alanına kadar genişletilmesi ve bu alanda sürdürülmesi” olarak tanımlayan Lenin, Marksizm öncesi tarih teorilerini, “insanoğlunun tarihsel eylemleri içinde yalnızca ideolojik nedenleri, bu nedenlerin kökenlerini araştırmadan ya da toplumsal ilişkiler sisteminin gelişimine hükmeden nesnel yasaları soruşturmadan ya da bu ilişkilerin maddi üretimin ulaştığı gelişim düzeyi içindeki köklerini görmeden incelemekle” eleştirir; toplumsal varlık ile toplumsal bilinç arasında bir karşıtlık ilişkisi değil, neden sonuç ilişkisi olduğuna dikkat çeker.[2]

Althusser de, “Marx’tan önce ‘tarih kıtası’ diye adlandırılabilecek şey’in, ya dinsel, ya ahlaki, ya da hukuki-siyasi esinli ideolojik görüşler, kısacası tarih felsefeleri tarafından işgal edildiği”ni[3] söylüyor.

            “Toplumsal varlığın toplumsal bilinci belirlediği” önermesinin Marx’ın eserinde, kurulan bilimin nesnesini belirleyen, özgülleştiren ve ayrıştıran anahtar bir rol oynadığı, Teori ve Politika’nın önceki sayılarında ileri sürülmüştü.[4]

            Bugün de, Marksizme yönelen eleştiri ve saldırılar, bilim öncesi felsefi ve ideolojik söylemleri temel almakta, onları bir “bilgi teorisi”nin program ve ideası olarak Marksizm eleştirilerinin merkezine yerleştirmektedirler.

            Marx ile çağının felsefi akımları arasında tarihsel bir karşıtlık, Marksizm ve tarih bilimi ile politik ve kuramsal ideolojiler arasında bir karşıtlık ilişkisi değil epistemolojik bir ayrılık söz konusudur.[5] Bunların aynı düzlemde karşı karşıya getirilmesi, Marksist epistemolojinin reddiyle sonuçlanır.

Marx’ta Öne Çıkan Ayrılıklar

Marx’ın eserlerine şöyle bir gözatmak, onun ilk çalışmalarından itibaren burjuva ideolojik nosyonlara –materyalist bir bilgi teorisinin temel kavramlarını oluşturmak üzere— sırt çevirdiği, yeni bir bilimin bilgi nesnesini tanımlamaya, bilgi nesnesi içinde ayrımlara yöneldiğini görmek ve göstermek için yeterlidir.

“Ekonomik ilişkiler, hukuki fikirler tarafından mı düzenlenmiştir, yoksa, tersine, hukuki ilişkiler ekonomik fikirlerden mi doğar” diye soran Marx[6], bu soruya ikirciksiz cevap vermiştir:

Ren Bölgesi Demokratlar Komitesi

Davasındaki Konuşma: 1849

“... Toplum yasaya dayanamaz. Tersi bir görüş, hukuki bir kuruntu, bir safsata olur. Gerçek olan şudur ki, tam tersine, yasa topluma dayanmalı, toplumun içinde yaşanılan döneminin maddi üretim biçiminden kaynaklanan ortak çıkarlarının ve gereksinmelerinin, münferit bireysel çıkarlara karşı bir korunağı olmalıdır. Burada elimde tutmakta olduğum ‘Code Napeleon’ (Fransız Medeni Kanunu) modern burjuva toplumunu yaratmış değildir. Tersine 18. Yüzyılda oluşan ve 19. Yüzyılda gelişen burjuva toplumu, bu kodda salt yasal anlatımını bulmaktadır. Toplumsal ilişkilere ayak uyduramadığı anda, salt bir kağıt parçası olarak değer taşıyacaktır.”[7]

Komünist Manifesto, 1848:

“Ama, bizim, burjuva mülkiyetini ortadan kaldırma niyetimizi, kendi burjuvaca özgürlük, kültür, hukuk vb. anlayışınızın ölçütüne vurduğunuz sürece, bize sataşmayı bırakın. Sizin bu düşünleriniz, burjuva üretim ve burjuva mülkiyeti düzeninden gelmektedir, tıpkı hukukunuzun da, sizin sınıf isteminizin, öz niteliği ve yönü sizin sınıf varlığınızın ekonomik koşullarıyla saptanmış sınıf isteminizin, herkes için bir yasa durumuna getirilmesinden başka bir şey olmadığı gibi.”[8]

Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkıya

Önsöz, 1859:

“Araştırmalarım, devlet biçimleri kadar hukuki ilişkilerin de ne kendilerinden, ne de iddia edildiği gibi insan zihninin genel evriminden anlaşılamayacağı, tam aksine, bu ilişkilerin köklerinin, Hegel’in ... ‘sivil toplum’ adı altında topladığı maddi varlık koşullarında bulundukları, ve sivil toplumun anatomisinin de, ekonomi politiğin içinde aranması gerektiği sonucuna ulaştı.”[9]

Kapital, C.1, 1867:

“Eden, ... kendi hayali hukuku açısından, yasaları, maddi üretim ilişkilerinin bir ürünü olarak değil, tersine, üretim ilişkilerini yasaların bir ürünü olarak görmektedir. Linquet, Montesquieu’nun Yasaların Ruhu’nu tek sözcükle yıkmıştır: Yasaların ruhu mülkiyettir.”[10]

Kapital, C. 3

(Marx’ın ölümünden sonra yayınlanmıştır):

“Burada, Gilbart’ın yaptığı gibi, doğal adaletten sözetmek saçmadır. Üretimi yürütenlerin arasında geçen işlemlerin adaleti, bunların, üretim ilişkilerinin doğal sonuçlarından ileri geldikleri olgusuna dayanır. Bu ekonomik işlemlerin, ilgili tarafların iradi hareketleri olarak, kendi ortak iradelerinin ifadeleri olarak ve bir üçüncü tarafa karşı yasa zoruyla kabul ettirilebilir sözleşmeler olarak göründükleri hukuki biçimler, sırf biçimler olarak bu içeriği belirleyemezler. Bunlar onu yalnızca ifade ederler. Bu içerik üretim tarzına tekabül ettiği ona uygun düştüğü yerde adaletlidir. Bu biçimle çeliştiği yerde adaletsizdir. Kapitalist üretim temeli üzerinde kölelik adaletsizdir; tıpkı metaların kalitesine hile karıştırmanın adaletsiz olması gibi.”[11]

            Bütün bu metinlerde dikkatimizi yöneltmemiz gereken şey, burjuva politik ve kuramsal ideolojilerinin toplumu, hukuki ideolojinin birey, eşitlik, özgürlük, hak, adalet gibi soyut kavramlarıyla açıklama girişimlerinden ayrılan Marx’ın, “maddi üretim biçimi”, “ekonomik koşullar”, “maddi üretim ilişkileri”, “üretim tarzı”, “maddi üretim”, “üretim ilişkileri”, gibi bilimsel kavramları öne çıkarma, toplum üzerine belirlenimli bir bilgi nesnesi oluşturma çabasıdır. Marx’ın metinlerinde, kavramlarda bir yer değiştirme, sorunsalın farklılaşması, kopuş —ki bu, bir zorlama ve keyfilik değildir— bilim iddiasını sahiplenen bir yaklaşım için zorunludur.

            Marx’ın eserlerinde, tarihsel olarak karşı karşıya geldiği felsefi temaların izlerinin sürülmesi de mümkündür ve yapılmaktadır. Ancak, Marx’ın eserinin bütünlüğü ve açısından bakıldığında bu bir felsefi zorlamadır; bilim iddiasından vazgeçmeyi gerektirir.

            Marx’ın eserinde yer alan bilim öncesi felsefi, ideolojik kavramlarla tarihsel bağları esas alan ve öne çıkaran, bu yolla Marksist epistemolojiyi terk edip, farklı epistemolojilere yönelen tarihselcilik karşısında, (Marx’taki) “epistemolojik kopuş”u öne çıkarıp, onun eserlerinde mevcut bilgi nesnesinin tanımlanması sürecine dahil olan bir yaklaşım zorunludur.

Tarih bilimi ile bir “bilgi teorisi” olarak ileri sürülen felsefi ideolojiler arasındaki epistemolojik farkları vurgulayıp, bunun Marx’ın eserlerindeki izini sürdükten sonra, tarih biliminin bilgi nesnesi içinde belirleme anlayışı temelinde yapılan ayrımlara yönelebiliriz.

Altyapı-Üstyapı Ayrımı

Marx, Katkı’nın “Giriş”inde Smith ve Ricardo’yu “bireysel ve tecrit edilmiş avcı balıkçı”, Rousseau’yu ise “toplum sözleşmesi” kavramıyla doğal olmayan hayali bir insan doğasını başlangıç aldıkları için eleştirir ve kendi hareket noktalarını, “toplum olarak üretimde bulunan bireyler, bundan dolayı da toplumsal bakımdan belirlenmiş bireylerin üretimi” olarak belirler.[12]

            Marx’ta ayrıştırılmış bir bilgi nesnesi tanımını veren en kapsamlı ifadeleri Katkı’nın önsözünde buluyoruz: “Maddi üretici güçler” ve onlar tarafından belirlenimli “üretim ilişkileri”nden oluşan temel ile bu temel tarafından belirlenimli hukuki ve siyasi biçimleriyle üstyapı. Böylece Marx, kendi adıyla anılan teoriye, bilgi nesnesini oluşturan kavramları ve kavram çiftini veriyordu.

            Bu tanımlamanın hemen ardından Marx’ın, “iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşuyla, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri ayırma gereği”ne işaret etmesi anlamlıdır. Marx’ın, üretim ilişkilerinin üretici güçler tarafından; hukuki ve siyasal üstyapının, altyapı tarafından belirlendiği açıklamasına çeşitli itirazlar yükselmiştir. Önsöz’ün devamındaki “içerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yokolmaz” ifadesinden bir pozitivizm ve ekonomizm iddiası; altyapının ögesi olan “üretim ilişkilerinin” açıklanmasında “mülkiyet”, “sahiplik” gibi terimlerin kullanılmasından, altyapı ögelerinin üstyapı kavramlarıyla açıklanması nedeniyle epistemolojik problem iddiaları vücut bulmuştur. Eleştiri, altyapının belirleyiciliğini öne süren Marksizmin, onu, üstyapıya ait olduğunu kabul ettiği hukukun terimleriyle açıklayamayacağı iddiasını temel almaktadır.[13]

            Marx, üretim ilişkilerini, toplumsal bilinç biçimlerini belirleyen, “maddi üretici güçlerin belirli bir gelişme derecesine tekabül eden”, “zorunlu” ve “iradeye bağlı olmayan” ilişkiler olarak tanımlamıştır. ”Üretim ilişkileri” ile “mülkiyet ilişkileri” ayrımı, ikincinin birincinin hukuki ifadesi olması dışında anlamsızdır.[14] Marx, aynı metinde üretim ilişkileri ile mülkiyet ilişkilerini birbirinden ayırmış ve mülkiyet hukuki terimine, üretim ilişkilerinin hukuki ifadesi olmak dışında anlam yüklememiştir.

            Althusser, Marx’tan alıntıladığı mülkiyet, zilyetlik, tasarruf, yararlanma, komünite vb. terimlerini, üretim ajanları ile üretim araçları arasındaki bağlantı kiplerini oluşturan ilişkiler olarak açıklarken, burada kullanılan “mülkiyet”in, hukuki bir terim olarak anlaşılması ihtimaline karşı okuyucuyu uyarmakla yetiniyor. Althusser’e göre bu durum, bilgi nesnesinde epistemolojik anlamda bir problem değildir.

            Cohen, “Marx’ın üretim ilişkilerini nitelemesindeki hukuki terimlerin hukuki olmayan bir yorumunun formüle edilmesi”, ve “mülkiyet ilişkilerini üretim ilişkilerinden ayrı ve onlar tarafından açıklanan olarak tutarlı bir şekilde sunularak” ‘sorun’a, çözüm bulunabileceğini söylüyor.[15]

            Marx’ın üretim ilişkilerinin nitelendirilmesinde kullandığı ”mülkiyet”, “sahiplik” gibi kavramların birer hukuki terim mi, yoksa bilgi nesnesini tanımlayan kavramlar mı olduğu bir sorun olarak konuyor. Cohen, bu terimlerden vazgeçmenin uygun olduğunu düşünüyor ve terimlerde bir değiştirme yaparak ilerlemeye çalışıyor. Hilmi Yavuz problemin, “ekonomik yapının kendisi ile o yapının hukuksal (legal) dilegetiriliş biçimlerinin farklı epistemolojik düzeyler oldukları öne sürülerek çözümlenemeyeceklerini, Marksizmde üretim ilişkileri ile mülkiyet ilişkilerinin bir ve aynı şey olduğunu” ileri sürüyor.

            Marx’ın, üretici güçler-üretim ilişkileri arasındaki çelişmelerle (altüst oluş), üstyapıdaki altüst oluşların ayırdedilmesi gerektiğine işaret ederken haklılığı ortaya çıkıyor. Üstyapı ögelerinin bulunduğu alan, burjuva ideolojisinin temelini oluşturan hukuki ideolojinin doğrudan “hak iddia ettiği” alandır. Buradaki problemin ortaya konuş biçimi, yukarıda açıklandığı üzere Marksist bilimsel kavramlarla, burjuva ideolojik-felsefi kavramları —yanlış biçimde— karşı karşıya getirmekle maluldür. Başka bir deyişle, tarih biliminin bilgi nesnesine, kuramsal ideolojik terimlerle bir müdahale, işgal girişimi sözkonusudur.

            Cohen, —başarısız da olsa— bilgi nesnesinde ayrımları izlemeye, hukuk terimlerini dışarıda bırakarak üretim ilişkişlerini tanımlamaya çalışırken; Hilmi Yavuz, “Marx’ta ‘herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar’ özdeyişi ile dilegetirilen ‘adalet’ kavramına’ ulaşıyor. Onun çabası, Marx’ın bilimsel kuramı ile onun felsefi antropolojisini eklemlemek.

            Marksizmi vareden, insan doğasına endeksli bir ahlak ve hukuk anlayışı değildir. Marx, sömürülen işçi sınıfını, ahlaka veya hukuka aykırı bulduğu toplumu yıkmak ve ahlaka ve hukuka uygun bir toplumu kurmak için ayaklanmaya çağırmadı. Kapitalist üretim ilişkileri ile varolan üretici güçler arasındaki çelişkiyi ortaya koymaya, onların tarihselliğini göstermeye çalıştı.

            Althusser de çalışmasının çeşitli dönemlerinde, üretim ilişkileri ile hukuki ilişkiler arasındaki kavram karmaşasına dikkat çekiyor: “Toplumsal üretim ilişkileri hiçbir şekilde yalnızca insanlar arasındaki ilişkilere, yalnızca insanları kapsayan ilişkilere ve bu yüzden de bir evrensel matrise, öznelerarasılığa (tanınma, saygınlık, savaşım, efendi - köle ilişkililiği, vb.) indirgenemez.” [16]

            “Üretim ilişkileri zorunlu bir şekilde insanlar ile şeyler arasındaki ilişkileri kapsar, öyle ki, insanlarla insanlar arasındaki ilişkiler, insanlarla üretim sürecinin maddi öğeleri arasında varolan kesin ilişkilerle tanımlanmış olur.”[17]

Tarih biliminin bilgi nesnesi olan toplumun ayrıştırılarak incelemeye alındığı ve ayrımlar temelinde bilgi nesnesinin iki öğesi arasında bir belirleme ilişkisi bulunduğu, hiçbir ikircikliğe düşmeden, Marx’ta ifade edildiği netlikte, Marksizmin bütünlüğü bağlamında, teorik bir duruş olarak kabul edilmek gerekir. Bu, Marx’ın eserinin tamamlanmışlığı iddiası olarak algılanmamalıdır. Burada sözkonusu olan, temel bilimsel kavramlara sahip bir bilimin varlığının kabul edilmesi, bilim ile ideolojinin artık aynı “düzlemde” karşı karşıya getirilemeyeceğini iddia etmektir. Marksist alanda varlığını sürdüren ideolojik müdaleler bilim adına reddedilmeli, bilimsel kavramlar sahiplenilerek, inşa sürecine bilimsel disiplinler içinde devam edilmelidir.

Üretim İlişkilerinin Yeniden Üretimi ve

Hukukun Etkisi Sorunu

Belirli bir toplumsal formasyonda, toplumsal üretim ilişkilerinin yeniden üretimi nasıl gerçekleşir? Üstyapının öğeleri olan ideolojik, politik, hukuki yapıların, üretim ilişkilerinin yeniden üretimindeki rolleri nelerdir? Hukuki üstyapı, altyapıdaki değişmeleri aynen veya uyumlu biçimde yansıtır mı? Üstyapının altyapı üzerindeki etkisi nedir?

            Aynı ekonomik yapıya sahip ülkelerde nasıl olup da ‘farklı’ hukuki üstyapıların ortaya çıktığı, Marx ve Engels tarafından da farkedilmiş ampirik nitelikte bir olgudur. Marx ve Engels’in, yaşadıkları merkezi Avrupa’daki farklı hukuki düzenlemeleri ele alışlarını eserlerinde izleyebiliyoruz. Marx, farklı hukuk mevzuatlarına rağmen, kapitalizmin bir yasasının işlemeye devam edeceğini ve “mülkiyetin temerküz edeceğini” söylüyor ve “yasaların üretim ilişkilerinin muhafazasında oynayacağı rolün” ayrıca incelemeye değer olduğunu belirtiyor.[18] Marx, en çok zorlandığı konularda bile, bilimsel kavramları kullanmaktan vazgeçip, ideolojik terimlere ve her şeye kadir diyalektik’e sığınmamıştır. O, en fazla zorluklara işaret etmekle yetinip susar.

            Marx’ın, üstyapıya ait olan hukuki ilişkilerle, ekonomik altyapıya ait üretim ilişkilerini dikkatle birbirinden ayırdığı, son dönem eserlerinde ağırlığı ekonomi politiğin teşkil ettiği ve üstyapı öğesinin analizi yolunda gelişkin bir çalışma yapmadığı malumdur. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı ve Grundrisse’de, sanat ve hukukun eşitsiz gelişimi ve tartışmanın güçlüğüne işaret ettikten sonra metinlerin kesintiye uğradığı görülmektedir.[19] Yine de hukuki düzenlemelerin, salt hukuki nitelikleri ile bir üretim tarzını varedemeyeceğini kabul eder ve ileri sürer: “Romalılarda, özel mülkiyetin ve özel hukukun gelişmesinin hiçbir başka sınai ve ticari sonucu olmamıştı, çünkü onların bütün üretim tarzları aynı kalıyordu. Sanayi ve ticaretin, feodal ortaklaşa mülkiyeti dağılmaya götürdüğü bütün modern halklarda özel mülkiyetin ve özel hukukun doğuşu, daha sonraki bir gelişmeye elverişli yeni bir evrenin başlangıcını işaret etmiştir.”[20]

            Marx’ın susması, üstyapıya özerlik tanıma ve çözümleyememe, ya da çözümlemenin imkansızlığına işaret etme olarak yorumlanmamalıdır. Böyle bir yorum, Marksist epistemolojinin imkansızlığını iddia etme anlamına gelir. Bu itirazda bulunanların, bizi Marx’ın başladığı yerden daha ileriye götürmesi mümkün değildir. Hareket noktası Marx’ın bıraktığı nokta olmalıdır.

            Engels ise, alıntıladığımız metinlerde görüldüğü gibi, zorlandığı yerlerde felsefeyi yardıma çağırarak, felsefeye sığınmak zorunda kalmıştır.[21]

Hukuki Biçimlerin Özerkliği İddiası

Bilgi nesnesinin öğeleri arasında “belirleme” anlayışını” ikirciksiz savunmak, teorik bir yanlışa sürüklenmemenin koşulu olarak gözüküyor.

Teori ve Politika’nın yazarlarından Yılmaz Sezer, Marx’ta ideoloji ararken, Marksçı diyalektiğin “hem özdeş hem özdeş değildir” formülasyonunu altyapı-üstyapı ilişkisine uyguladı, ideolojik formların salt doğal bir uzantı olmaktan çıkıp, özerklik kazandığı, bağımsızlaştığı ve belirleyici bir öğe durumuna geldiğine hükmetti.[22] Metin Çulhaoğlu da, başka bir bağlamda, “hukuksal biçimler[in], üretim ilişkilerinin basit doğrusal uzantıları olarak görüle[meyeceklerini]” söylerken aynı terimleri kullanıyor.[23]

Sezer, bir yandan Teori ve Politika’nın izdüşümünde Marksizmin ayrımlarını sahiplenmeye çalışırken, diğer taraftan felsefe ile olan bağını kesemiyor. Bugün de, Marksizm içinde teorik bir duruşu sahiplenip götürmeye çalışanların, (Marksizm dışıyla) ‘tarihsel bağları’ var.

Kullanılan terimlere ve teorik konumlanışa dikkat edelim, terimlerde pozitivizm iddiasını sessizce kabulleniş var. Hepsinde, bir taraftan Marksizmi “kaba”lıktan korumaya ve savunmaya dönük, diğer taraftan belirleme anlayışından sessizce geri adım atmaya bir eğilim, Marksist epistemolojide “nispiliği” ortaya koyan bir hava yok mu?

Belli Üretim İlişkilerinde Üstyapının Zorunluluğu ve Ekonominin Başat Olmadığı İddiası

Althusser, belli üretim tarzları için, belli üstyapıların zorunlu olduğunu iddia ediyor. Sınıflı toplumlar için devlet, ideoloji, hukuki üstyapı. Sosyalizm için sadece ideoloji.[24] Althusser üstyapıların, üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde zorunlu işlevler yüklendiğini, Devletin İdeolojik Aygıtları’nda kabul etmişti. Althusser’in, kapitalizm öncesi üretim tarzlarında, ekonominin başat öğe olamayacağını, bazı üstyapı öğelerinin başat öğe haline gelebileceğini de kabul ettiği bilinir. Birincisi kabul edilebilir; ancak ikincisi reddedilmelidir.

Marx, iki iddiaya da cevap veriyor: “Şu kadarı besbellidir ki, ne ortaçağ katoliklik ile, ne de eski dünya politika ile karnını doyurabilirdi. Tam tersine, şurada katolikliğin, burada politikanın niçin başrolü oynadığını açıklayan şey, orada yaşayan insanların yaşamlarını kazanma biçimidir. (...) Gezginci şövalyeliğin toplumun her türlü ekonomik biçimleri ile bağdaşabileceğini sanmakla yaptığı (düştüğü) yanılgının cezasını Don Kişot uzun zaman önce çekmiş bulunuyor.”[25] Üretim, bütün üretim tarzlarında belirleyicidir.

Marksist belirleme anlayışını niceliklere bölmek mümkün mü? Çulhaoğlu, belirlemeyi çeşitli düzlemlerde ve çeşitli niceliklerde kabul ediyor. Birinci düzlemde, ‘tarihsel belirlenim’de, mutlaklık değil, tarihsel gelişimin yönünü gösteren nispilik; ikinci düzlemde altyapı-üstyapı ilişkilerinde mutlak bir belirleme değil, bir alan ve sınır çizimi; üçüncü düzlemde üretim süreci içindeki maddi konumlanış ile, çıkar algılaması ve siyasal yönelim arasındaki ilişki.

Bu aşamada, birtakım belirlemelerde bulunulabilir:

1) Marksizmin belirleme anlayışı, bilgi nesnesinde bir belirleme olarak korunmalı ve savunulmalıdır.

2) “Kaba”, vs. sıfatları üzerinden yapılan tüm tartışmalar felsefi ve ideolojik kökenlidir.

3) Hukuki ideoloji, salt bir pratik ideoloji olarak işlev görmez, kuramsal bir ideoloji olarak burjuva “bilgi teorisi”nin temelidir.

4) Burjuva hukuki ideolojisi, hukukun bir tarihi olduğu ve tüm toplumlar için zorunlu olduğu savını ileri sürer. Ve kendi gelişimi içinde en ideal biçimini bulacağı ve modern toplumun tüm ihtiyaçlarına cevap vereceği iddiasında bulunur.

5) Marksizmin bu anlamda bir hukukilik iddiası ve “kuşatıcı” bir hukuk teorisi yoktur.

6) Bir kuramsal ideoloji üzerinden yürütülen “insan hakları”, “hukuk devleti”, “evrensel hukuk” tartışmaları, Marksist politika teorisinin (teorik-politik) başlangıç ilkeleri değildir.

7) Marksizmin bir politika teorisi mümkün olacak ise, bunun bilim-felsefe-politika bütünlüğünde oluşabileceğine daha önce işaret edilmiştir.

8) Bütünlük yitimi, kuramsal ideolojilerin öğelerini Marksizme taşıma ve temelini bu kuramsal ideolojilerden alan teorik ve politik sapmalara yol açmıştır.

9) Tarih bilimi ile kuramsal ideolojiler arasında epistemolojik bir kopuş; “materyalizm” ile “kuramsal ideolojiler” ve “idealizm” arasında tarihsel-teorik karşıtlık vardır. Tarih biliminin, Marksizmin kuramsal ideolojisi olarak anlaşılıp, burjuva kuramsal ideolojiler ile karşı karşıya getirilmesi, çifte ontolojiye yol açmaktadır.

10) Bunda, burjuva kuramsal ideolojilerin kendini “bilim” gibi sunuşu önemli rol oynamaktadır. Bugün, iki farklı bilim olabileceği ve iki bilimin farklı epistemolojilere sahip olabileceği, teorik-tarihsel zeminde güçlü bir iddiadır ve Marksizmin buna cevap veremediği bir vakıadır.

11) Althusser, burjuva kuramsal ideolojilerin hala yaşamaya devam etmesini, bunların burjuva pratik ideolojilerle birlikte kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde zorunlu işlevler yüklenmelerine bağlıyor.[26]

12) “Bir bilimin (ona çağdaş kalan tarihinin öbür yanı olarak kendine eşlik eden) kendi tarih öncesiyle sürdürdüğü geriye döngülü ilişkisi içinde bilimsel olduğu kadar teorik yanlışlar da bulunmaktadır.”[27] Marx’ın bilgi nesnesini oluşturmak üzere toplum üzerine yapılan tartışmaları farklı bir epistemolojik düzleme taşımasında teorik yanlış yaptığı iddia edilemez. Marksist bilgi teorisinin, doğruluğunun mihengi, burjuva kuramsal ideolojik kavramlar gibi dışsal argümanlar değildir. Tarih biliminin kendi epistemolojisine ait argümanları olmalıdır. Birisi epistemolojide, diğeri ontolojide yer alan iki olgu arasında bir karşılaştırma yapılamaz.

            Marksizmi ele alan bir tartışma, bilimin ontolojik düzleme -pratik ve kuramsal ideoloji alanına- taşınarak yapılamaz. İdeoloji üzerinden yapılan tartışma sonunda ütopyalara dayanır. “Ve bu ütopyaların ortak kökü genellikle, terimin Marksist anlamında, üretim ilişkilerini, insanların kendi arasındaki ve üretken emek içinde üretimin maddi araçlarıyla aralarındaki ilişkileri basit hukuki mülkiyet ilişkileriyle ya da hukukun düzenlediği gelirlerin dağılımı, toplumsal ürünün bireyler ve sınıflar arasında dağıtılması ilişkileriyle karıştırılmasındadır.”[28]

Hukuk salt üstyapıya ilişkin bir argüman değildir. Hukuki ideolojinin kavramsallaştırımı aynı zamanda bir idealist felsefenin “bilgi teorisi”, program ve ideasını da oluşturur.

Bilgi nesnesinin tanımlanması sürecinde, hukuk, bilgi nesnesinin bir veçhesi olarak tanımlanabilir ve üzerine bilimsel bir inceleme yapılabilir, ancak bunun koşulu, felsefi argümanların dışlanması ve Althusser’in deyimiyle, tuzakların tuzağından sakınılmasıdır.

Marksizmin haklar söylemini sahiplenerek kitleselleşebildiği ve işçi sınıfı ile bütünleşmesini sağladığı iddia edilmektedir. Lenin’in anayasal düşler olarak adlandırdığı burjuva “hukuk devleti” kavramının içeriği, bugün insan doğası temelli “evrensel hukuk” düşlerine dönüşmüştür. Ve tabii hukuk akımı, bugün evrensel hukuk ilkeleri tanımıyla, klasik burjuva hukuk devleti kavramını da sınırlayıp aşan bir nitelik kazanarak söylemini yenilemektedir.

 

 

 

 

 



[1] Lenin, bu üçlüye “ideolojik akımlar” olarak işaret eder. Üç kaynak, edinim anlamında değil, Marx’ın eserini oluşturmasına elverişli kültürel bir ortam sağlaması anlamında Marksizme beşiklik etmiştir denilebilir.

[2] Lenin, Marx-Engels-Marksizm, Çev.: Vahap Erdoğdu, Sol Yay., Ankara 1990, s.21-23. “Materyalizm, genel olarak, bilinci, varlığın bir sonucu, tersi değil, olarak açıkladığına göre, öyleyse, insanlığın toplumsal yaşamına uygulandığında materyalizm, toplumsal bilinci de, toplumsal varlığın sonucu olarak açıklaması gerekir.”

[3] Althusser, Özeleştiri Öğeleri, Çev.: Levent Targu, Belge yay., İstanbul 1981, s.63.

[4] Metin Kayaoğlu, “’Eleştiri Silahı’ ve ‘Silahların Eleştirisi’”, Teori ve Politika/8, s. 7.

[5]“Böylece Althusser, tarihsel maddeciliğin başlangıç kavramlarının (üretim tarzı, sınıf mücadelesi vb.,) Marx tarafından bulunuşunu epistemolojik kesinti olarak tanımladığında sözkonusu olan, kuşkusuz, bu kavramlarla, daha önceki hukuksal, iktisadi, ahlaksal, vb. ideolojinin (yabancılaşmanın ‘kuramsal hümanizmi’nin tamamen ait olduğu) sorunsalı arasındaki uyuşmazlığın vurgulanmasıdır. Ama aynı zamanda da, epistemoloji kavramının, hemen tam bir dönüşümü söz konusudur: Bu dönüşümün temelinde Althusser, ifadeyi aynen koruyacak olursak, iki deyim arasındaki bir karşıtlık ilişkisini yerleştirir; bu deyimlerden biri (bilim) bilgi alanında tanımlanırken, diğeri (ideoloji) bu alanın dışında ve birincisiyle baştan bir ilişkisi olmadığı belirtilerek bir toplumsal ilişkiler sistemi olarak tanımlanır ve bireyler, bağımlı oldukları iktisadi, siyasal, vb. ilişkileri bu sistem dahilinde yaşarlar.” (E. Balibar, Althusser İçin Yazılar, Çev.: Hülya Tufan, İletişim Yay., İstanbul 1991, s.49).

[6] Marx/Engels, Gotha Erfurt Programlarının Eleştirisi, Çev.: M.Kabagil, Ankara 1989, Sol Yay., s.27.

[7] Marx/Engels, Devlet ve Hukuk, Der. ve çev.: Rona Serozan, May Yay., İstanbul 1977, s.77.

[8] Marx-Engels, Komünist Manifesto, Çev.: Süleyman Arslan, Bilim ve Sosyalizm Yay., Ankara 1976, s.47.

[9] Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirine Katkı, Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., Ankara 1993, s.22-23.

[10] Marx, Kapital C.1, Çev.: A. Bilgi, Sol Yay., Ankara 1993, s.633.

[11] Marx, Kapital C.3, Çev.: A. Bilgi, Sol yay., Ankara 1997, s.298.

[12] Marx, Katkı, a.g.e., s.219. İnsanlık için varsayılmış bir “doğa durumu”, ideolojik bir tema olarak, 18. ve 19. Yüzyıl düşünce dünyasına egemendir.

[13] Hilmi Yavuz problemi şöyle ortaya koyuyor: “Marx’ta ekonomik yapı (ya da ‘altyapı’), mülkiyet ilişkileriyle temellendirilmiştir. Mülkiyet ilişkileriyse, insanların içinde bulundukları hukuksal (legal) ilişkilerin oluşturduğu alanda gerçekleşir; ya da en azından, mülkiyet ilişkilerinin bir bölümünü oluşturur. Böyle olunca da hukuk, nasıl bir üstyapı kurumu olabilir?” (Hilmi Yavuz, “Marx, Hukuk, Etik”, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi S.2, İstanbul 1995, s.67-70. Makale daha sonra Hilmi Yavuz’un Felsefe Yazıları adlı kitabında 1997 yılında yeniden yayınlanmıştır.) Bu konuyu, “hukukilik sorunu” başlığı altında bir problem olarak ele alıp çözmeye çalışan bir tartışma için bak.: Gerald A. Cohen, Karl Marx’ın Tarih Teorisi, Çev.: Ahmet Fethi, Toplumsal Dönüşüm Yay., İstanbul 1998, s.251 vd.

[14] Marx, Katkı, a.g.e., s.23. “Varlıklarının toplumsal üretiminde insanlar, aralarında zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç biçimlerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur.” ... “Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler.”

[15] Cohen, a.g.e., s. 252.

[16] Althusser, Kapital’i Okumak, Çev.: Celal A. Kanat, Belge Yay., s. 239.

[17] A.g.e., s.240.

[18] “Yasalar, bir üretim aracını, örneğin toprağı bazı ailelerin daimi mülkü haline getirebilirler. Bu yasalar, örneğin İngiltere’de olduğu gibi, büyük toprak mülkiyeti toplumsal üretimle uygunluk halinde olduğu zaman ancak bir iktisadi önem taşırlar. Fransa’da büyük toprak mülkiyeti olmasına karşın, küçük tarım uygulanırdı, onun için büyük toprak mülkiyetini devrim yıktı, ama örneğin toprakların bölünmesi yasayla sonsuzlaştırılırsa ne olur? Bu yasalara karşın, mülkiyet yeniden temerküz eder. Yasaların üretim ilişkilerinin muhafazasında ve bunun sonucu olarak üretim üzerinde nasıl bir etki yaptığı ayrıca incelenmeye değer.” Marx, Katkı, a.g.e., s. 235-236.

[19] Marx, Grundrisse, Çev.: Sevan Nişanyan, Birikim Yay., İstanbul 1979, s.183: “Burada tartışılması asıl güç olan nokta ise üretim ilişkilerinin hukuksal ilişkiler biçiminde nasıl orantısız geliştiğidir. Örneğin Roma medeni hukukunun (ceza ve kamu hukukunda o kadar değil) modern üretimle ilişkisi böyle.” Aynı pasaj Katkı’da (a.g.e., s. 247-248) şöyle çevrilmiş: “üretim ilişkilerinin nasıl olup da hukuki ilişkiler biçimine bürününce eşit olmayan bir gelişme izledikleri. Örneğin Roma özel hukuku ile (ceza hukuku ve kamu hukuku için daha az böyledir) modern üretim arasındaki ilişki.”

[20] Marx, Engels, Alman İdeolojisi, Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., Ankara 1992, s. 107-108.

[21] “Ekonomik ilişkilerin hukuk ilkeleri biçiminde yansıması da ötekiler gibi tersyüzdür: Bu yansıma, onun bilincine vararak hareket eden kişi olmaksızın devam eder, hukukçu, a priori önermeler çerçevesinde davrandığını düşünür; oysa o önermeler gerçekte yalnızca ekonomik yansımalardır; bu nedenle her şey başaşağıdır. Ve bu tersyüzlüğün, farkına varılmadığı sürece, ideolojik bakış dediğimiz şeyi oluşturduğu, karşılık olarak ekonomik temeli etkilediği ve belli sınırlar içinde, değiştirebildiği, çok açık görünüyor. Miras hakkının temeli, ailenin gelişme düzeyinin aynı olması koşuluyla, ekonomik bir temeldir. Ama örneğin İngiltere’de miras bırakan kişinin mutlak özgürlüğünün ve Fransa’da miras bırakan hakkında uygulanan sert ve çok ayrıntılı sınırlamaların, yalnızca ekonomik nedenlerden ileri geldiğini kanıtlamak yine de çok güçtür. Ama onlar da karşılık olarak ekonomik alan üzerinde çok dikkate değer bir etki yaparlar; çünkü mülkün dağılımını etkilerler. (...) Modern bir devlette hukuk yalnızca genel ekonomik duruma tekabül etmekle ve onun ifadesi olmakla kalmamalıdır; ama aynı zamanda, ülke içindeki çekişmelere uyarak kendisiyle çelişmeyen, içsel olarak tutarlı bir ifadesi olmalıdır. Ve bunu başarabilmek için, ekonomik koşulların (hukuka) tıpatıp yansımasından giderek daha çok fedakarlık edilir. ... Böylece büyük ölçüde “hukukun gelişimi”nin yolu, ilkin ekonomik ilişkilerin hukuk ilkelerine doğrudan aktarılmasından ortaya çıkacak çelişkileri gidermesi ve uyumlu bir hukuk sistemi kurma çabasıyla ve ondan sonra da yeni yeni çelişkilere yolaçan daha ileri aşamadaki ekonomik gelişmelerin etkisi ve zorlamasıyla bu hukuk sisteminde ihlallerin tekrarına başvurmasıyla sınırlı kalıyor.” Engels’ten Conrad Schmidt’e 27 Ekim 1890 tarihli mektup, K.Marx-F.Engels, Seçme Yazışmalar 2, Çev.: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., Ankara 1997, s. 242 - 245.

[22] “Marksçı diyalektiğin ‘hem özdeş, hem özdeş değildir’ formülasyonu altyapı-üstyapı iliişkisine uyarlandığında, ideolojik formlar (görünüş), ekonominin (özün) salt doğal bir uzantısı olmaktan çıkıyor ve özerkleşiyor, bağımsızlaşıyor; kendine özgü işleyişi olan, kendi içinde üretim yapabilen özerk alanlar haline geliyor. Bu durum, ‘ideoloji’nin de toplumsal bütünlüğün belirleyici bir öğesi olabileceğini gösteriyor.” (Y. Sezer, “Marx-Engels’in ‘İdeolojisi’”, Teori ve Politika/8, s.42.)

[23] “Marksist bütünlük anlayışında, parçaların bütünle olan dolayımlarının, kendi içlerindeki ve aralarındaki dolayımlara başatlığını görmek önemlidir. Sözgelimi, kapitalist üretim ilişkilerinin hukukla dolayımı, bu ikisi arasındaki yalıtık ilişkiyle değil, her ikisinin bir bütün olarak tarihsel-toplumsal formasyon tarafından belirlenmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle hukuksal biçimler, üretim ilişkilerinin basit doğrusal uzantıları olarak görülemezler.” (M. Çulhaoğlu, Bin Yıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, Sarmal Yay., İstanbul 1997, s.78 vd.)

[24] Çulhaoğlu, Althusserin ifadesini, “Kimi üretim ilişkileri, kendi özgül varlıklarının koşulu olarak, hukuksal, siyasal ve ideolojik üstyapıyı öngerektirirler” biçiminde çevirdi ve bunun “asgari düzeyde bir üstyapı” olarak anlaşılması durumunda doğru olacağını iddia etti. Çulhaoğlu da, diğer Marksistler gibi Marksizmin belirleyicilik anlayışını somutlayamadığı, belirlemeyi göremediği yerde sıfatlara sarılıyor. “Asgari düzeyde bir üstyapı zorunludur” diyor.

[25] Marx, Kapital C.1, a.g.e., s.97.

[26] “Eğer Marx’ın koptuğu teorik görüşler (basitleştirmek için tarih felsefeleri diyelim), ideolojik olarak nitelendirilmeye müstehaksalar bunu nedeni bu görüşlerin belli bir toplumdaki üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde zorunlu işlevler üstlenmiş pratik ideolojilerin teorik müfrezeleri olmalarındandı.” (Althusser, Özeleştiri Öğeleri, Çev.: Levent targu, Belge yay., İstanbul 1981, s.68).

[27] A.g.e., s. 51-52.

[28] Balibar, Proletarya Diktatörlüğü Üzerine, Çev.: M. A. Akay, Pencere Yay., İstanbul 1990, s.132.

Okunma 17134 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.