Bu sayfayı yazdır

Acımasız Bir Düşman Figürü Olarak Marx

Yazan
 
   Isaiah Berlin’in Karl Marx: His Life and Environment [Karl Marx:
Yaşamı ve Çevresi] (Oxford University Press. 1939, London) adlı
eserinin Giriş’inden oluşan metnin başlığı ve ara başlıklarını biz
koyduk.
 
“Şeyler ile eylemler ne iseler odurlar, sonuçları da, ne
olacaksa o olacaktır; o zaman neden aldatılmayı arzularız ki?”
Piskopos Butler
Çeviri: Eyüp Eser

Romantik çağın aykırı figürü

On dokuzuncu yüzyıldaki hiçbir düşünür Karl Marx kadar insanlık üzerinde dolaysız, planlı ve güçlü bir etki göstermemiştir. Hem yaşamı boyunca hem de ölümünden sonra takipçileri üzerinde kurduğu entelektüel ve ahlaki nüfuzun gücü, yaşamları ile sözleri kitlelerin hayal güçlerine hükmeden ve Avrupa’ya yeni bir devrimci gelenek getiren demokratik milliyetçiliğin altın çağında bile benzersizdir. Marx yine de, hiçbir vakit normal anlamda popüler bir figür olmamıştır: ne yazar ne de konuşmacı olarak rağbet görmüştür. Durmak bilmeden yazmış fakat yaşadığı süre boyunca eserleri geniş kitleler tarafından okunmamıştır. 1870’li yıllarla birlikte yazdıkları, bazıları çok daha sonra ele geçecektir, geniş kitlelere ulaşmaya başlamıştır. Fakat kitlelerin Marx’ı okuma arzusu, eserlerindeki özsel niteliğin keşfedilmesi sonucunda değil, özdeşleşmiş olduğu hareketin hem iyi hem de kötü şöhretinin büyümesi sonucunda ortaya çıkmıştır.

Marx popüler bir lider ya da ajitatörde olması gereken özelliklerden yoksundu. Ne Rus demokrat Alexander Herzen gibi dahi bir gazeteciydi ne de Bakunin’in sahip olduğu büyüleyici belagate sahipti. Çalışma yaşamının büyük bölümünü Londra’da nispeten yalıtık biçimde, çalışma masasında ya da British Museum’un okuma salonunda çalışarak geçirdi. Genel kamuoyu tarafından oldukça az bilinmekteydi. Güçlü bir enternasyonal hareketin bilinen ve saygı duyulan lideri haline geldiği son dönemlerinde bile yaşamı ya da kişiliği, kitlelerde Kossuth, Mazzini ve hatta son yıllarında Lassale’ın yarattığı sınırsız adanmışlık ile yoğun ve neredeyse dinsel tapınmayı uyandırmaktan ya da kitlelerin hayal güçlerinde fırtınalar kopartmaktan uzaktı.

Kamu önüne çıkışları ne sık ne de kayda değer derecede başarılıydı. Toplantılar ile yemeklerde yaptığı az sayıdaki konuşmalar içerik bakımından aşırı yüklüydü, dinleyicisinde saygıya yol açsa da coşku uyandırmayan, monotonluk ve kabalık karışımı bir hitabeti vardı. Marx, mizaç itibariyle bir teorisyen ve entelektüeldi; çıkarları üzerine çalışmaya bütün yaşamını adadığı kitlelerle dolaysız temaslardan içgüdüsel şekilde uzak durmuştu. Birçok takipçisine, tezlerini, öğrencilerinin bilinçlerine bir daha sökülüp atılamayacak biçimde zerk edene kadar sonsuz kez, ve her seferinde daha da keskinleştirerek, tekrarlamaya hazır, dogmatik ve tumturaklı bir Alman okul müdürü gibi görünmüştür. Ekonomik öğretilerinin büyük kısmı ilk ifadelerini, işçilere verdiği seminerlerde bulmuştur. Bu sunumları her açıdan berraklık ve özlülük örnekleridir. Fakat Marx’ın yazma süreçleri ağır ve sancılıdır. Kimi zaman üretken ve hızlı düşünürlerin başına geldiği gibi, Marx da kendi düşüncelerinin hızına nadiren yetişebilmekte, yeni doktrinlerini kamuoyuna açmakta ve her olası itirazın önünü almaya çalışmakta sabırsız davranmaktaydı. [1] Yayımlanmış çalışmaları, her ne kadar merkezi doktrin asla kuşku taşımasa bile, genellikle acemi işi, fazla uzun ve ayrıntılar içinde boğulduğundan anlaşılmazdı. Marx kendi durumunun son derece farkındaydı; bir keresinde kendisini Balzac’ın Bilinmeyen Başyapıt kitabındaki, aklında oluşturduğu resmi yapmaya çalışan ve bıkıp usanmadan tuvalini rötuştan geçiren, nihayetindeyse ortaya kendi hayal gücünün ifadesi olarak kabul ettiği şekilsiz bir renk yığını çıkaran kahramana benzetmiştir. Marx duyguları, seleflerinin hiç yapmadığı kadar, yoğun ve dikkatle işleyen bir nesle aitti; fikirleri olgulardan daha gerçek kabul eden ve kişisel ilişkileri dışsal dünyadaki olaylardan daha önemli gören insanların arasında büyümüştü. Bu insanlar için kamusal yaşam şahsi deneyimlerinin zengin ve karmaşık dünyası gibi anlaşılıyor ve yorumlanıyordu. Marx’ın doğasıysa iç-gözleme müsait değildi, bu nedenle bireylerle ya da zihin ve ruh durumlarıyla ilgilenmezdi. Çağdaşlarının birçoğunun, ani bir servet artışı ile toplumsal ve kültürel altüst oluşun ve karmaşanın eşlik ettiği hızlı teknolojik ilerlemeye bağlı olarak toplumda yaşanan devrimci dönüşümün önemini değerlendirmekteki başarısızlığı, Marx’ta yalnızca öfke ve tiksinti uyandırmıştır.

Marx güçlü, aktif ve tam anlamıyla duygusuz bir zihin, keskin bir adaletsizlik duyusu ve aykırı derecede az bir hassasiyetle donatılmıştı; Marx burjuvazinin ahmaklığı ile rehavetinden ne kadar tiksinti duyuyorsa, entelektüellerin retoriğinden ve duygusallığından da o kadar iğreniyordu. Marx için entelektüel retorik ve duygusallık amaçsız ve gerçeklikten uzak boşboğazlıktı, içten ya da hatalı olsun her koşulda rahatsız ediciydi. Burjuvalarsa hem ikiyüzlüydü hem de kendini kandırıyordu; toplumsal statü ile zenginlik arayışının içine çekildikleri için kendi zamanının belirgin özelliklerine körlerdi.

Muhtemelen Yahudi olarak doğmasına duyduğu hoşnutsuzluğun da yoğunlaştırmış olduğu, düşman ve bayağı bir dünyada yaşama hissi sahip olduğu doğal haşinliği ve saldırganlığı arttırmış ve sonuç olarak kitlelerin hayal gücündeki korkutucu figürü ortaya çıkarmıştır. Büyük hayranları Marx’ın hassas ve yufka yürekli bir insan olduğunu ya da ilişki kurduğu insanların duygularına önem verdiğini kolay kolay söylemeyecektir. Tanışlarının büyük kısmı Marx’ın gözünde ya sersem ya dalkavuktur; bunlara açık şüphe ve küçümsemeyle yaklaşmıştır. Fakat kamu içindeki yaklaşımları saldırgan ve hükmedici olsa da, kendini tamamen güvende hissettiği aile ve dost ortamlarında anlayışlı ve kibardır. Evliliği şaşırtıcı biçimde mutluydu, yaşamı boyunca dostu ve çalışma arkadaşı olan Engels’e tam bir sadakat ve adanmışlıkla yaklaşmıştı. Marx sevimli biri olmadığı gibi davranışları da çoğu zaman kaba sabaydı; fakat kişiliğinin gücü ile coşkunluğuna, görüşlerinin cüretkârlığına ve güncel durumlara dair analizlerinin mükemmelliği ve kapsamına düşmanları bile hayran kalmaktaydı.

Komutan politikası ve hiddetli materyalist tarz

Marx, hayatı boyunca çağdaşı devrimciler arasında tuhaf derecede yalıtık bir figürdü; onların amaçlarına, metotlarına ve kişiliklerine de hakeza düşmandı. Yalıtıklığı sadece mizacından ya da yer ve zamanın tesadüflerden ileri gelmiyordu. Her ne kadar Avrupalı demokratların birçoğu karakterleri, hedefleri ve tarihsel koşulları bakımından birbirlerinden farklı olsalar da, temel bir özellik bakımından benzeşmekteydiler; bu öğe de, en azından prensipte, işbirliklerini mümkün kılmaktaydı. Şiddet yoluyla devrime inanıp inanmamaları bir yana, bu demokratların büyük kısmı son tahlilde açıkça insanlığın ortak ahlaki değerlerine seslenen liberal reformculardı. İnsanlığın mevcut koşullarını, bir idealle, sıradan bir ahlaki görüşü olan her insan için arzu edilirliği su götürmez olan bir sistemle kıyaslayarak eleştirmekte ve mahkûm etmekteydiler. Tasarıları pratikte gerçekleşebilme derecelerine göre farklılaşsa da, ve buna göre daha az veya daha çok ütopik olarak sınıflandırılabilseler de, tüm demokratik düşünce okullarının arasında takip edilecek nihai amaçlara dair geniş bir mutabakat bulunmaktaydı. Önerilen araçların etkililiği, mevcut güç odaklarıyla uzlaşmanın ahlaki ve pratik olarak ne derece uygun olduğu, belirli toplumsal kurumların niteliği ile değeri ve bunlardan hareketle benimsenecek politika üzerine aralarında anlaşmazlıklar bulunmaktaydı. Fakat hepsi özünde, bireylerin kararlı iradelerinin değiştiremeyeceği pek az şey olduğuna inanmaları bakımından reformcuydu. Sıkı sıkıya bağlı olunan ahlaki amaçların ‒ki bunlar olgulardan ziyade evrensel kabul görmüş değer skalasına dayanmaktadır‒ eylem için yeterli olduğuna inanmaktaydılar. Onlar için ilk olarak dünyanın nasıl olması istenildiği netleştirilmeliydi. Ardından bunun ışığında, mevcut toplumsal dokunun ne kadarının korunacağına, ne kadarının mahkûm edileceğine karar verilmeliydi. Son olarak ise, gerekli dönüşümü başarmak için en etkili araçlar bulunmalıydı.

Marx’ın, devrimcilerin ve reformcuların çoğunluğunun tüm zamanlarda paylaşmış olduğu bu tutuma dair bakışı sempatiden tamamıyla uzaktı. Marx insan tarihinin, tıpkı doğayı yöneten yasalar gibi, şu ya da bu idealin harekete geçirdiği öznelerin müdahaleleriyle değiştirilemeyecek yasalar tarafından yönetildiğine emindi. İnsanların amaçlarını meşrulaştırmak için başvurduğu, ahlak veya din adında özel bir hakikati ortaya çıkartmaktan uzak olan içsel deneyim, Marx için, hem tikel hem de kolektif mit ve yanılsamalara yol açmaktadır. İçine doğdukları maddi koşullar tarafından şartlandırılan mitler, ıstırap içerisindeki insanların inanmak istediklerini objektif hakikatlermiş gibi cisimleştirmektedir. Mitlerin aldatıcı nüfuzu altındaki insanlar yaşadıkları dünyanın doğasını yanlış yorumlar ve dünya içindeki pozisyonlarını değerlendirmede hataya düşer. Böylece, kendilerinin ve diğerlerinin sahip olduğu güçleri yanlış hesaplar; kendilerinin ve düşmanlarının eylemlerinin sonuçlarını yanlış değerlendirirler. Kendi zamanının demokrat teorisyenlerinin birçoğunun aksine Marx, değerlerin olgulardan bağımsız düşünülemeyeceğine; zorunlu olarak olguların algılanma tarzına bağlı olduğuna inanmıştır. Bağımsız olarak bilinen ahlak standartlarının yardımı olmaksızın, doğa ile tarihsel sürecin doğası ve yasalarına dair yerinde bir kavrayışın kendisi, rasyonel varlığa hangi adımları atması gerektiğini; yani parçası olduğu düzenin gereksinimleri bakımından en uygun yolun hangisi olduğunu açık ve net olarak gösterecektir. Kısacası, Marx insanlara yeni bir etik ya da toplumsal ideal dayatmadığı gibi, vicdani değişim savunusu da yapmamıştır. Vicdani değişim onun için bir yanılsama setinin yerini başka bir yanılsama setinin almasından ibarettir. Çağdaşı büyük ideologlardan farklı olarak Marx, kendi düşüncesine göre, yalnızca mantığı ve pratik aklı savunmuştu. Marx, yalnız entelektüel körlük ve ahlaksızlığı reddetmiş ve insanların, içinde bulundukları karmaşadan kendilerini kurtarabilmeleri için ihtiyacı olan tek şeyin gerçek koşullarını bilmek olduğunda ısrar etmiştir. Marx, insanların ait olduğu toplumdaki eksiksiz güç dengelerinin doğru bir tahlilinin, hangi yaşam biçimini sürdürmenin rasyonel olduğunu kendiliğinden göstereceğine inanmıştır. Marx mevcut düzeni ideallere değil tarihe dayanarak reddetmiştir. Reddinin gerekçesi mevcut düzenin kötülüğü, insanların taş kalpliliği ya da budalalığı değildir. Aksine reddinin temelinde, tarihin belirli bir kesitinde toplumsal gelişim yasalarının kaçınılmaz sonucu olarak bir sınıfın diğerini mülksüzleştirmesi ve sömürmesi vardır. Ezenleri tehdit eden, kurbanlarının kasti intikamları değil, tarihin onlar için öngördüğü kaçınılmaz yıkımdır; bir başka deyişle yakın bir zamanda tarih sahnesinden silinmeye mahkûm bir sınıf olmalarıdır

Her ne kadar entelektüellere hitap edecek şekilde tasarlanmış olsa da, Marx’ın kullandığı dil bir peygamberin ve elçinin dilidir; insanlar adına değil bizzat evrensel yasa adına konuşur, dünyayı kurtarmayı ya da iyileştirmeyi değil, uyarmayı ve mahkûm etmeyi, gerçeği ortaya çıkarmayı ve her şeyden önemlisi yalanları çürütmeyi hedefler. Proudhon’un eserlerinin birinin başında yazan Destruam et ædificabo (Yıkacağım ve yeniden inşa edeceğim) sözü, Marx’ın kendisi için belirlediği görevi gayet iyi tarif eder. 1845’de Marx, programının ilk etabını tamamlamıştı ve doğa, tarih ve içinde bulunduğu toplumun evriminin yasaları hakkında bilgi sahibiydi. Toplumlar tarihinin, içlerinden birinin oldukça fazla değişime maruz kalarak zaferle çıktığı, karşıt sınıfların mücadelesinin tarihi olduğu sonucuna varmıştı. İlerleme, bir sınıf tarafından diğeri karşısında kazanılan zaferlerin birbirini izlemesidir; ve yalnızca bilinçli bir şekilde geçmişinden koparak ilerici sınıfa katılan, veya tarih onu zaten ilerici sınıfın tarafına yerleştirdiyse, kendi durumunun bilincine varıp onun ışığında hareket eden, yani kendisini toplumun ilerici sınıfıyla özdeşleştiren insan rasyoneldir.

Proletaryayı kendi zamanının mücadelesinin yükselen sınıfı olarak tanımlayan Marx, bütün yaşamını, liderliğini üstlendiği proletaryanın zaferini planlamaya adamıştır. Tarih her şekilde zaferi garanti altına almıştır, fakat insan cesareti, hırsı ve becerisi hem zafer tarihini yaklaştırabilir hem de değişimin daha acısız, sürtünmesiz ve kayıpsız olmasını sağlayabilir. Marx’ın pozisyonu bu noktadan itibaren bir komutan pozisyonuyla aynıdır; bizzat savaşa dâhil olmasından dolayı, ne kendine ne de başkalarına sürekli savaşa katılmaları veya taraflarını seçmeleri için çağrı yapan bir komutan. Savaş durumu ve birinin savaştaki pozisyonu verilidir. Bunlar sorgulanacak değil, kabul edilecek ve incelenecek gerçeklerdir. Savaştaki insanın tek işi düşmanı yenmektir; bunun dışındaki bütün sorunlar, gerçekleşmemiş hipotezlere dayanmalarından dolayı sadece akademiktir ve konu dışıdır. Bundan ötürü, nihai prensiplere dair tartışmalar ile burjuvaziye karşıtlığı temellendirme girişimleri Marx’ın geç dönem eserlerinde hemen hemen hiç bulunmazlar. Düşmanın erdem ya da kusurlarının neler olduğu, ya da hiç savaş ve düşman olmaması durumunda ne olacağı gibi tartışmalara savaş anında yer yoktur.

Fiili kavga anında böylesi yersiz tartışmalar açmak, farkında olsunlar ya da olmasınlar, destekçilerin dikkatlerini yüz yüze kaldıkları kilit sorunlardan saptırarak direnme güçlerinin düşmesi sonucunu doğuracaktır.

Savaş anındaki en önemli şey, savaşanın kendisinin ve düşmanının sahip olduğu kaynakları eksiksiz biçimde bilmesidir, önceki toplumların tarihi ve onu yöneten yasaların bilgisi ise bunun ayrılmaz bir parçasıdır. Das Kapital, işte böylesi bir analiz sunma teşebbüsüdür. Kapital’de ahlaki vargılara, prensiplere ya da bilince yapılan çağrılara ve yine çok ilginç biçimde, zafer sonrasına dair ayrıntılı öngörülere neredeyse hiç yer verilmemesi, ilginin eylemin pratik sorunlarına yoğunlaştırılmasından kaynaklanmaktadır. Sınıf mücadelesindeki pozisyonu ne olursa olsun her insanın sahip olduğu varsayılan doğal haklar ile bilinç kavramları liberal yanılsamalar olarak reddedilmişlerdir. Sosyalizm haklara başvurmaz, onları talep eder. Haklardan değil, kaçınılmaz varışı, eski düzenin fark edilir biçimde çözülmesi tarafından öncelenen yeni yaşam biçiminden bahseder. Ahlaki, siyasi ve ekonomik kavramlar ve idealler, bunların kaynağını oluşturan toplumsal koşullardan daha az değişmez. Bunlardan birisini evrensel ve değişmez olarak kabul etmek, içinde oldukları düzenin –bu durumda burjuva düzenin– ebedi olduğunu kabul etmekle aynıdır. On sekizinci yüzyıldan itibaren idealist hümanistlerin etik ve psikolojik doktrinlerinin temelinde yatan, bu aldanmadır. Liberallerin ve faydacıların, insanların çıkarlarının her daim bir olduğu, bu sebeple herkesin üzerine düşen iyilik ve hayırseverliği yapmasının belli bir genel uzlaşmayı getireceği şeklindeki ortak varsayımına, Marx’ın bunca nefret ve tiksintiyle bakmasının nedeni işte budur. Eğer sınıf savaşı gerçekse, bütün bu çıkarlar uyumsuz hale gelecektir. Bu olgunun reddi ancak, gerçeğin aptal ya da ikiyüzlü biçimde ihmal edilmesiyle mümkündür; ki bu, tarih tarafından tekrar tekrar ortaya konmuş riyakârlığın ya da kendini kandırmanın sıra dışı derecede korkunç bir çeşididir. Basitçe doğuştan gelen yetenek veya mizaç benzeşmezliğiyle açıklanamayacak olan bakış açısındaki bu temel farklılık, Marx’ı, şaşkın dargınlıklarına karşı kırk sene boyunca durmadan ve vahşice savaştığı burjuva radikaller ile ütopyacı sosyalistlerden ayıran nirengi noktasıdır.

Marx her türden romantizm, duygusallık ve hümaniteryanizmden nefret etmiştir. Takipçilerinin idealist duygularına dokunmaktan kaçınma kaygısıyla, hareketin propagandist literatüründen eski demokrat lügatın her bir izini sistematik olarak ayıklamıştır. Hiçbir zaman ne ödün vermiştir ne de ödün talep etmiştir; uzlaşmanın her türlüsünü reddetmesinden dolayı hiçbir vakit şüpheli politik ittifakların tarafı olmamıştır. Adının yer aldığı manifestolar, inanç beyanları ve eylem programlarının müsveddeleri; ahlaki ilerleme, ebedi adalet, insanların eşitliği, ulus ve insan hakları, vicdani özgürlük, medeniyet için savaş ve bunlar gibi zamanın demokratik mücadelesinin lügatine ait diğer kavramların üzerini çizen kalem darbeleri ve kenarına yazılmış keskin yorumlarla doludur; Marx bu kavramlara, kafa karışıklığının ve eylemdeki verimsizliğin göstergesi olan beş para etmez lakırdılar olarak bakmıştır.

Savaş her cephede verilmelidir. Mevcut toplum politik temelde örgütlendiği için, politik bir parti, tarihsel gelişimin yasaları uyarınca kaçınılmazcasına muzaffer sınıf olarak yükselecek unsurlardan oluşmalıdır. Geleceğin muzaffer sınıfına, mevcut toplumda kalıcı görünen öğelerin hızlı bir yok oluşa mahkûm olduğu durmadan öğretilmelidir. Bunun, yok olmanın eşiğindeki sınıfın hem kendisini hem de diğerlerini yaklaşmakta olana karşı körleştirerek, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde yarattığı ahlaki, dini, politik ve ekonomik varsayım ve inançların sarsılması zor gücü sebebiyle insanların inanmakta zorlanacakları bir olgu olsa da, öğretilmesi zaruridir. Bu sis perdesini delmek ve olayların gerçek yapılarını algılamak için hem entelektüel cesaret hem de görüş netliğine sahip olmak gerekmektedir. Kaos manzarası ve onun sonunu getirecek krizin eli kulağında oluşu, açık görüşlü ve ilgili gözlemciyi –ki ölü ya da ölmekte olmayan herhangi biri, kaderinin bağlı olduğu mevcut topluma ilgisiz kalamaz– hayatta kalması için ne olması ve ne yapması gerektiğine dair kendiliğinden ikna edecektir. Marx’a göre rasyonel davranışı, içsel bakış sonucunda ortaya çıkan ve herkese farklı görünen öznel bir değerler skalası değil, olguların bilgisi belirlemelidir. İlerici ve desteklenmeye değer görülen toplum, temelinin bütününde bir değişikliğe gitmeksizin, ilk güzergâhı doğrultusunda ilerlemeyi sürdürebilen toplumdur. Kaçınılmaz şekilde çıkmaza doğru ilerleyen, hayatta kalma çırpınışlarına rağmen içsel kargaşadan ve nihai çöküşten kurtulamayan toplumsa gerici bir toplumdur. Bu çırpınışlar düzenin nihai istikrarına dair irrasyonel bir inanç yaratır ki bu, ölmekte olan her kurumun kendini kandırmakta kullandığı bir uyuşturucudur. Ne var ki, tarih tarafından mahkûm edilen –Marx’a göre tarih neredeyse aktif bir faildir‒, kaçınılmaz olarak süpürülüp atılacaktır. Mümkün olmadığı durumda dahi, bir şeyin kurtarılması gerektiğini söylemek; evrenin rasyonel planını reddetmek demektir. Gerçeklerin kendisini reddetmek Marx’a göre, yaşama dair sığ veya marazi bakış açısının ve şu veya bu erdem ya da kurumun kayırılmasına dayanan irrasyonel önyargının sonucu olan çocukça bir öznelcilikten kaynaklanır. Böylesi bir inkâr, hem eski dünyaya olan bağlılığı gösterir hem de eski dünyanın değerlerinden, yarım kalmış bir kurtuluşun semptomu niteliğindedir. Marx’a göre, aslen içten hayırsever duygunun altında, gericilikle uzlaşmaya dair temel bir arzudan kaynaklanan gizli güçsüzlük ve ihanet tohumları ile gerçeklerden ve günışığından duyulan korkunun yol açtığı, gizli devrim korkusu yatmaktadır. Gerçeklerden ödün verilemez, oysa hümaniteryanizm açık kavganın tehlikelerinden, hatta ve daha çok, zaferin getireceği risk ile sorumluluklardan kaçınma arzusundan filizlenen yumuşak ve kabahat örtücü bir uzlaşmadan başka bir şey değildir. Marx’ın öfkesini korkaklık kadar çeken bir duygu daha yoktur. Marx’ın korkaklık karşındaki söyleminin öfkeli ve gaddar tonunun ve devrimci sosyalizm yazınına damga vuran hiddetli ‘materyalist’ tarzının sebebi işte budur. ‘Çıplak nesnellik’ modası, özellikle sonraki dönemin Rus yazarlarında, bazen şaşırtıcı olmaktan uzak önermeleri zenginleştirmek için kullanılan en keskin, en sade ve en şok edici ifadeleri arama şeklini alacaktır. 

Teorinin seyrini değiştiren müdahale

Marx, yeni silahını neredeyse en sıradan başlangıçlardan yola çıkarak inşa etmiştir. Marx, radikal bir gazetenin editörü olarak dahil olduğu, tamamen yerel öneme sahip bir ekonomik sorun üzerinden hükümetle yaşanan bir anlaşmazlık sürecinde, ekonomik gelişmenin tarihi ve prensipleriyle ilgili bütünsel cehaletinin farkına varmıştır. Bu anlaşmazlık 1843’de ortaya çıkmıştır. 1848’de ekonomik ve politik bir düşünür olarak eğitimini tamamlamıştır. Muazzam bir titizlikle, topluma ve onun evrimine dair, ekonomik ve politik soruların cevaplarının nerede ve nasıl aranıp bulunacağını tam bir kesinlikle gösteren bütünsel bir teori inşa etmiştir. Bunun özgünlüğü genellikle sorgulanmıştır. Buradaki özgünlük sanat eserlerinin bugüne kadar ifade edilmemiş kişisel deneyimi ilk kez ifade etmesi şeklinde anlaşılmamalıdır; bilimsel teorilerin özgünlüğü, yeni bir hipotez ortaya koymak için var olan görüşlerin geliştirilmesi ya da kaynaştırılması yoluyla, bugüne kadar çözülmemiş bir soruna yeni bir çözüm getirilmesiyle olur. Marx farklı düşünürlere olan borcunu asla inkâr etmemiştir. Marx kibirli bir şekilde ‘Yapmakta olduğum tarihsel bir adalet uygulamasıdır ve herkese hakkını teslim etmektir’ demiştir. Yine Marx, bugüne kadar yanlış anlaşılmış ya da hatalı, yetersiz veya üstü kapalı cevaplar üretilmiş sorulara tam tamına bir cevap vermiş olduğunu iddia etmiştir. Marx’ın peşinden koştuğu cevabın niteliği yenilik değil hakikattir, hakikati başkalarının eserlerinde bulduğunda da, düşüncelerinin son biçimlerini aldığı Paris’teki ilk yıllarında olduğu gibi, onları yeni bir sentezde birleştirmek için emek harcamıştır. Sonuçta ortaya çıkan özgünlük, herhangi bir tamamlayıcı unsurda değil; parçaların tek bir sistematik bütünlük içerisinde birbirlerini takip ettiği ve birbirlerini desteklediği, her birinin diğerine bağlı olduğu şeklindeki merkezi hipotezde yatmaktadır.

Bu nedenle, Marx tarafından geliştirilmiş bir doktrinin doğrudan kaynağının izini sürme işlemi, eleştirmenlerinin gerçekleştirmek için fazlaca telaşlı davranmış olduğu, görece basit bir görevdir. Marx’ın bir tane görüşü yoktur ki embriyosu çağdaşı ya da kendisinden önceki yazarlarda bulunmasın. Haliyle, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasına dayanan ortak mülkiyet doktrini, büyük ihtimalle, son iki bin yıllık dönemin büyük bölümünde öyle ya da böyle kendine birçok taraftar bulmuştur. Sonuç olarak, Marx’ın bu doktrini doğrudan Mably, Babeuf veya onların takipçilerinden mi, yoksa Fransız Komünizminin Alman versiyonundan mı türettiği önemli olamayacak kadar akademik bir tartışmadır. Daha spesifik doktrinlerle ilgili olaraksa, bir çeşit tarihsel materyalizm Holbach’ın büyük ölçüde Spinoza’dan etkilenerek yazdığı ve bir asır önce yayımlanmış olan incelemesinde, tamamen geliştirilmiş olarak bulunacaktır; Marx’ın dönemindeyse Feuerbach tarafından kimi değişikliklerle birlikte yeniden ortaya konmuştur. İnsanlık tarihini toplumsal sınıfların savaşım tarihi olarak gören bakış açısı Linguet ve Saint-Simon’da mevcuttur, ayrıca büyük ölçüde hem zamanın liberal Fransız tarihçileri Thierry ve Mignet tarafından hem de daha muhafazakâr olan Guizot tarafından sahiplenilmiştir. Ekonomik krizlerin düzenli biçimde tekrarlamasının kaçınılmazlığı herhalde ilk olarak Sismondi tarafından formüle edilmiştir. Dördüncü Kuvvet’in [2] yükselişi erken dönem Fransız Komünistleri tarafından desteklenmiş ve Almanya’da Marx’ın döneminde von Stein ve Hess tarafından kitleselleştirilmiştir. Proletarya diktatörlüğü, on sekizinci yüzyılın son diliminde Babeuf tarafından ham bir fikir olarak ortaya atılmış, on dokuzuncu yüzyıldaysa farklı biçimlerde Weitling ve Blanqui tarafından açık biçimde geliştirilmiştir. Sanayileşme döneminde işçilerin mevcut düzende taşıdığı ve gelecek düzende taşıyacağı önem, Louis Blanc ile Fransız devlet sosyalistleri tarafından Marx’ın kabul edeceğinden çok daha etraflıca çalışılmıştır. Emek değer teorisi, Locke, Adam Smith ve diğer klasik ekonomistlerden türetilmiştir. Sömürü ve artı-değer teorisi ile planlı devlet müdahalesi yoluyla iyileştirme fikrine hem Fourier’de hem de erken dönem İngiliz sosyalistleri olan Bray, Thompson ve Hodgskin’de rastlanmaktadır. Söz konusu liste kolaylıkla uzatılabilir.

On sekizinci yüzyılda toplumsal teoriler temelinde bir kıtlık görülmez. Bazıları henüz doğum aşamasındayken ölmüş; bazılarıysa entelektüel iklimin uygun olduğu dönemlerde benimsenmiş, fikirleri geliştirmiş ve eylemleri etkilemiştir. Marx, muazzam miktardaki kaotik materyali elekten geçirmiş, onlarda temel, gerçek ve önemli gördüğü noktaları ayırmış, ve bunun ışığında değeri güzelliğinden, tutarlılığından, duygusal ya da entelektüel gücünden (ütopyacı büyük sistemler spekülatif hayal gücünün daha yüce eserlerini teşkil etmektedir) değil, basit temel ilkeleri dikkate değer biçimde kapsam, realizm ve detayla birleştirmesinden gelen yeni bir toplumsal analiz aygıtı inşa etmiştir. Bu analizin varsayılan çevresi, hitap ettiği kamusallığın şahsi ve birinci elden deneyimiyle çakışmıştır. En basit biçiminde ortaya konulan analiz, çevre tarafından hem alışılmışın dışında hem de etkileyici olarak görülmüştür. Alman idealizmi, Fransız rasyonalizmi ve İngiliz politik-ekonomisinin kendine has bir birleşimini veren yeni hipotezin, o güne kadar birbirlerinden ayrı tutulmuş kitlesel ve toplumsal görüngüleri gerçek anlamda açıkladığı ve koordine ettiği düşünülmüştür. Bu, yeni komünist hareketin formülleri ve popüler sloganlarına somut bir anlam kazandırmıştır. Her şeyin ötesinde hoşnutsuzluk ve isyan duygularını, onlara Çartizm’in yapmış olduğu gibi spesifik fakat gevşek biçimde bir araya getirilmiş ekonomik ve politik amaçlardan oluşan bir bileşim eklemleme yoluyla kışkırtmaktan fazlasının yapılmasını mümkün kılmıştır. Analiz bütün bu hisleri sistematik şekilde birbirlerine bağlamış, yakın erimli ve ulaşılabilir hedeflere yönlendirmiştir; bu hedefler bütün insanlar için tüm zamanlarda geçerli hedefler olarak görülmekten ziyade toplumsal gelişmenin belli bir aşamasını temsil eden devrimci partiye uygun hedefler olarak kodlanmıştır.

O dönemde insanların zihnini en çok meşgul eden teorik sorulara bilindik ampirik terimlerle verilmiş net ve bütünsel cevaplar sunması, bunlardan dolaysız politik sonuçlar çıkarması ve bunları ikisi arasında açıkça yapay bağlantılar kurmadan yapması, Marx’ın teorisinin esas başarısıdır. Bu özellikler Marksizme, gelecek on yıllarda rakip teorileri mağlup ederek hayatta kalmasını sağlayacak eşsiz zindeliğini kazandırmıştır. Marx’ın teorisinin büyük bölümü sıkıntılı 1843-1850 yılları arasında Paris’te oluşmuştur. Söz konusu dönem, normal zamanlarda toplumsal yaşamın derinlerinde saklanan ekonomik ve politik eğilimlerin dünya krizinin yarattığı baskı altında kapsam ve yoğunluk bakımından büyüyerek yüzeye çıktığı ve yerleşik kurumlar tarafından korunan çerçeveyi delip geçtiği bir dönemdir. Çok kısa bir an için söz konusu eğilimler, bütün sorunların bir kez daha belirsizleşeceği son çarpışma öncesindeki berrak ara devrede, gerçek karakterlerini açığa vurmuşlardır. Marx, bu az bulunan fırsatı, toplumsal teori alanında bilimsel gözlem yapmak için kullanmıştır; ona göre söz konusu devre, hipotezinin tam olarak kanıtlandığı bir evre olmuştur.

Son haliyle ortaya çıkan sistem, her stratejik noktada gelecek saldırılara karşı istihkam edilmiş, savaş sırasında ortaya çıkabilecek her durumu karşılayabilecek detaylı kaynaklara sahip ve doğrudan saldırılarla ele geçirilemeyecek muazzam bir yapıdır. Gerek yandaşları gerekse düşmanları üzerinde, özellikle de toplumbilimciler, tarihçiler ve eleştirmenler üzerinde etkisi oldukça yoğun olmuştur. İnsan düşüncesini öylesine derinden değiştirmiştir ki, ondan sonra belirli şeyler bir daha asla makul şekilde söylenememiştir. En azından uzun erimde, hiçbir konunun bir muharebe sahası haline gelmesi sonucunda yok olması söz konusu olmamıştır ve insan davranışlarını belirlemede ekonomik unsurların birincilliğini vurgulayan Marksist düşünce, ekonomi tarihi üzerine yoğun bir çalışmaya yol açmıştır. Ekonomi tarihi çalışmaları, geçmişte de bütünüyle ihmal edilmiş değildir. Fakat Marksizmin yükselişi bu alandaki titiz tarihsel çalışmaları başlatana dek, bugün sahip oldukları önemli mertebeye hiçbir zaman erişememişlerdir –bu durum, bir önceki kuşakta Hegelci doktrinlerin genel tarihsel çalışmalara güçlü bir itki verdiği gerçeğine rağmen böyledir. Önce Comte, ardından Spencer ve Taine’ın tartışarak haritalandırmış olduğu, tarihsel ve ahlaki sorunlara sosyolojik yaklaşımın net ve somut bir çalışma halini alması, ancak militan Marksizmin saldırıları bu yaklaşımın çıkarımlarını gündem maddesi haline getirdiğinde, böylece kanıt arayışındaki azmin ve metoda ilişkin dikkatin yoğunluğunun artmasını sağladığında mümkün olmuştur.

 Tek bir amaç ve ilkenin peşinde

1849 yılında Marx, Paris’i terk etmek zorunda bırakılmış ve yaşamak için İngiltere’ye gelmiştir. Bu ülkede yaşamanın onu etkilediği pek söylenemez. Londra, Marx için, “burjuva toplumun öğrencisi için ideal bir stratejik gözlem kulesi” ve sahiplerinin önemini kavrayamadığı bir mühimmat deposu olan British Museum’un kütüphanesi dışında pek de bir şey ifade etmemektedir. Marx, az sayıdaki yakın arkadaşı ile ailesinden oluşan ve büyük oranda Alman olan kendi kapalı çevresinde yaşamış ve dış çevreden hiçbir şekilde etkilenmemiştir. İngilizlerle oldukça az ilişki geliştirmiştir, onları ya da yaşam tarzlarını ne anlamış ne de önemsemiştir. Marx genellikle çevresel etkiler karşısında sıra dışı bir geçirimsizliğe sahiptir. Çevresine dair, gazeteler ya da kitaplarda yazmayan çok az şeyle karşılaşmış ve ölünceye kadar etrafındaki hayatın kalitesinden ve onun sosyal ya da doğal arka planından görece bihaber yaşamıştır. Marx’ın entelektüel gelişimi göz önüne alındığında, istikrarlı şekilde kitaplar, dergiler ve hükümet raporlarına ulaşabildiği sürece, sürgün yıllarını Madagaskar’da da geçirebilirdi; Londralılar bu durumda Marx’ın varlığından daha az haberdar olmazlardı. Psikolojik olarak en ilgi çekici zamanı olan kendini geliştirme dönemi, 1849’da sona ermiştir. Bu tarihten itibaren hem entelektüel hem de duygusal olarak olgunlaşmış ve neredeyse hiç değişmemiştir. Kapitalist sistemin yükselişinin ve içkin çöküşünün bütünsel bir açıklamasını sunma fikri daha Paris’te olduğu yıllardan itibaren aklındadır. Bu doğrultudaki çalışmaları 1850 baharında başlamış, günlük taktiksel gereklilikler ve evini geçindirmek için yaptığı gazetecilik nedeniyle kesintilere uğrasa da 1883’teki ölümüne kadar devam etmiştir.

Takip eden otuz yıl boyunca kaleme aldığı broşür, makale ve mektupları, yeni analiz yöntemi ışığında güncel politik olaylara dair tutarlı bir açıklama bütünü oluşturur. Bütün bu eserler keskin, anlaşılır, iğneleyici, gerçekçi ve şaşırtıcı derecede modern bir tona sahiptir. Dönemin baskın iyimser havasını kasıtlı olarak hedef almışlardır.

Bir devrimci olarak Marx etkisiz ve köhnemiş olarak değerlendirdiği komplocu yöntemleri hoş görmemiştir. Marx’a göre bu yöntemler temellerini sarsmadan kamuoyunu rahatsız etmektedir. Söz konusu yöntemler yerine Marx kendini, yeni toplum görüşünün hakim olduğu kitlesel bir politik parti kurmaya vakfetmiştir. Marx’ın son yılları, takipçilerinin ufuklarını doldurana ve her bir düşünce, sözcük ve eylemlerinin dokusuna bilinçli olarak işleyene kadar, keşfettiği gerçekleri yaymakla ve onlar hakkında kanıt toplamakla geçmiştir. Çeyrek asır boyunca bütün varlığını bu amacın gerçekleştirilmesine adamış, yaşamının sonuna doğru bunda başarılı olmuştur.

On dokuzuncu yüzyıl, Marx’tan daha az dogmatik, yeni ve vahşi olmayan dikkate değer toplum eleştirmenleri ve devrimcilerle doluydu. Fakat bunların hiçbiri, Marx gibi hayatındaki her sözü ve her eylemi, hiçbir şeyin uğruna feda edilemeyecek kadar kutsal olmadığı tek bir amacın aracı kılmakla bu kadar meşgul, kendini tek bir amaca bu kadar vakfetmiş değildi. Marx bir bakımdan çağının ilerisindeyse, eşit derecede kuşku götürmez olan bir başka bakımdan da en eski Avrupa geleneklerinin vücut bulmuş halidir. Marx’ın gerçekçiliği, ampirizmi, soyut prensiplere saldırısı, her çözümün mutlaka gerçek durumlardan çıkmış ve onlara uygulanabilir olmasıyla sınanması gerektiğindeki ısrarı, etkili eylemin zorunluluğundan kaçmanın yolları olan uzlaşmaya ve aşamacılığa duyduğu küçümseme, kitlelerin kandırılmaya müsait olduğuna ve bedeli ne olursa olsun, gerekirse güç kullanarak, üzerlerine çöreklenen hilekâr ve ahmaklardan kurtarılmaları gerektiğine olan inancı onu gelecek yüzyılın keskin pratik devrimciler kuşağının öncüsü yapmıştır. Geçmişten tam bir kopuşun ve kendi haline bırakıldığı takdirde yolunu kaybedecek ve perişan olacak bireyi kurtarmanın yegane yolu olarak yeni bir toplumsal sistem inşa etmenin gerekliliğine olan katı inancıysa, onu, dünyayı tutkuyla savunulan açık ve tek bir ilkeye göre yorumlayan, bu ilkeyle çatışan her şeyi suçlayıp yok eden yeni inançların otoriter kurucularının, acımasız yıkıcıların ve kaşiflerin arasına yerleştirmiştir. Marx’ın mevcut irrasyonel ve kaotik dünyanın kendisini kaçınılmaz şekilde yok etmesiyle ortaya çıkmaya yazgılı olan, düzenli ve disiplinli bir topluma dair kendi genel görüşüne olan inancı öylesine sınırsız ve mutlaktır ki, böylece bütün soruları yok etmiş, bütün zorlukları çözmüştür. Bu görüş, insanların on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda yeni Protestan inancında buldukları, daha sonra bilimsel gerçeklerde, büyük devrimin ilkelerinde ve Alman metafizikçilerin sistemlerinde yeniden keşfettikleri bir kurtuluş duygusunu da beraberinde getirmiştir. Eğer erken dönem akılcılarına fanatik denmesi yerindeyse, bu düzlemde, Marx da bir fanatiktir. Fakat akla olan inancı kör olmaktan çok uzaktır. Akla başvurduğu kadar ampirik verilere de başvurmuştur. Tarihin yasaları gerçekten ebedi ve değişmezdir ‒bu olgunun elde edilmesi yarı-metafizik bir sezgiyi gerekli kılmaktadır‒ fakat yasaların ne olduğu ancak ampirik olgulara dayanan kanıtlarla tespit edilebilir. Marx’ın entelektüel sistemi kapalı bir sistemdir, bu sisteme sonradan dâhil olan her şey önceden-kurulu modele uygun olmalıdır, ancak sistem deney ve gözlem üzerine kuruludur. Marx, hiçbir zaman sabit fikirleri saplantı haline getirmemiştir. Marx’ta, gerçeklikten kopuk olan kimselerde görülen kendi özel dünyasında yaşamanın yol açtığı, yalnızlık ve ıstırap duygusunun eşlik ettiği ani ve coşkulu ruhsal değişimler gibi patolojik fanatizmin meşhur semptomlarının hiçbir izi görülemez.

Temel eserinin ana fikrinin 1847 gibi erken bir tarihte zihninde olgunlaştığı görülmektedir. Taslaklar ilk olarak 1849’da oluşmuş ve on sene sonra tekrar edilmiş olsalar da, Marx, konusunun tümüne hâkim olduğundan emin olana kadar bunları yazıya geçirememiştir. Bu olgu, yayımcı bulmaktaki zorluk, ailesinin geçimini sağlama zorunluluğu, aşırı çalışma ve sık sık yaşadığı hastalıklarla birlikte Marx’ı eserinin yayımını her sene ertelemek zorunda bırakmıştır. İlk cilt, başlangıcından yirmi sene sonra, 1867’de yayımlanmış ve yaşamını taçlandıran bir başarı haline gelmiştir. Bu eser tarihsel olarak ele alınan eksiksiz bir ekonomik teoriyi de bünyesinde barındıran, tarihsel süreç ve yasaların bütünlüklü bir açıklaması için bir girişim, daha üstü kapalı biçimde söyleyecek olursak, ekonomik faktörlerin belirleyici olduğu bir tarih ve toplum teorisidir. Genel tezi aydınlatma amacıyla, özellikle imalattan geniş çaplı sınai kapitalizme geçiş sürecinde proletarya ile işverenlerinin koşullarına dair tarihsel taslaklar ve analizlerden oluşan önemli arasözlerle bölünmüştür, fakat asıl olarak yeni ve devrimci bir tarihsel yazım metodu takdim etmektedir. Eser, bir başına bütün toplumsal düzen, onun yöneticileri, destekçileri, ideologları, gönüllü köleleri ve yaşamını bu düzenin hayatta kalmasına bağlamış herkese karşı yapılmış en heybetli, uzun soluklu ve ayrıntılı suçlamadır. Marx’ın burjuva topluma saldırısı, bu toplumun maddi bolluk bakımından ulaştığı en yüksek aşamada, kaygısız bir iyimserlik ve evrensel kendine güvenden müteşekkil bir ruh halinin egemen olduğu bir dönemde, Gladstone’un ülkesinin insanlarını son dönemde “zenginlik ve güçlerini sarhoş edici derecede arttırmaları”na tanıklık edilmesi nedeniyle kutladığı bütçe konuşmasıyla aynı sene gerçekleşmiştir. Marx bu dünyanın kurumlarını, kötü olmaları nedeniyle değil, burjuva olmaları yani tamamen ve sonsuza kadar yok edilmesi gereken yozlaşmış ve zalim bir topluma ait olmaları nedeniyle mahkûm etmiş, bir erken dönem Hıristiyanı ya da bir Fransız devrimci gibi bu dünyanın ideallerini değersiz ve erdemlerini ahlaksızca görerek, vaat ettiği her şeyi cesaretle reddetmeye hazır, tecrit edilmiş ve acımasız bir düşman figürüdür. Hasımlarını daha az etkili olmayan, yavaş ve temkinli metodlarla yok eden, Carlyle ve Schopenhauer’i medeniyetten uzaklara veya idealize edilmiş bir geçmişe kaçmaya zorlayan, baş düşmanı Nietzsche’yi histeriye ve deliliğe sürükleyen bir çağda yalnız Marx dik ve kendinden emin kalabilmiştir. Gelecekteki uyumlu topluma duyduğu açık ve kesin inançtan doğan içsel dinginlikle cennetin verdiği görevi yerine getirmeye çalışan bir antik çağ peygamberi gibi Marx da, her yerde çöküş ve çürümeye dair işaretler görmüştür. Marx’a göre eski düzen gözlerinin önünde açık ve net olarak çökmektedir. O, sonu önceleyen nihai ıstırabı kısaltmak amacıyla, söz konusu çöküş sürecini hızlandırmak için herkesten daha fazlasını yapmıştır. 



[1] Marx’ın tümleme metoduna ilgi duyanların Grundrisse’yi okumaları tavsiye edilir. Grundrisse 1939’a kadar elyazması olarak kalmış ve Kapital ile toplumsal yabancılaşmaya dair erken dönem çalışmaların merkezi doktrinlerini taşımaktadır.

[2] Dördüncü Kuvvet (Fourth Estate) terimi, politik meselelerin çerçevesini çizme ve propaganda yapma kapasitesine sahip olması sebebiyle yasama, yargı ve yürütmenin dışındaki dördüncü önemli kuvveti oluşturan basını ifade etmektedir. (ç.n.)

Okunma 568 kez