Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Marx ve “Felsefi” Devrim

Yazan

 

 

     D e ğ i n m e l e r

 

 

Marx ve “Felsefi” Devrim

Osman Albayrak

Hegel ve Marx, bu iki “insan”ın, adları çoğu kez beraber anılır. Özellikle Marksistler Hegel’i iki konuda çok iyi anımsarlar. Birincisi “diyalektik”le, ikincisi “tarih ve devlet felsefesi”yle. Hegel’de bu üç konu ne kadar birbiriyle alakalıysa, Marx’ta da “diyalektik materyalizm”, “tarihsel materyalizm” ve “devlet” üçlüsü birbiriyle o kadar alakalıdır.

 Her öğrenci, ilk etapta “hocasının öğrencisi”dir ve kendisini ona göre tanımlar. Ama her felsefe öğrencisi filozof olamaz; bunun için hocasıyla hesaplaşması ve kendi felsefi modelini kurgulaması gerekir. Marx, iyi bir Hegel öğrencisidir. Marx, “Filozof” olmasını felsefeden kopmasına borçludur. Artık Marx, felsefe içinde, felsefe için uğraşan biri değil, onun oyununu bozan bir eyleyicidir. Belki de onu, tüm filozoflardan ayıran güçlü yan budur.

 Marx, Hegel’in idealist öğeler yüklediği diyalektiği ayakları üstüne oturtarak onu, idealist öğelerden arındırdığını söyler. Marx, diyalektik konusunda Hegel’in ortaya koyduğu ilkelerde en küçük bir değişiklik yapmaz, ama onu “ayakları üzerine oturtmak”la felsefe içerisinde bir devrim yaptığının farkındadır. Peki bu “felsefi devrim” ne anlama gelmektedir? “Her şey, kuramsal olarak, felsefeye bağlıdır” demek, iki ayrı dalı, tarihsel maddecilikle Marxist felsefeyi (maddeci diyalektik) birbiriyle dayanışma içinde bir bütün olarak ele almak, birini diğerine indirgemeyi reddetmek demektir. Bu, iki dalın oluşturduğu, birbiriyle ilintili kümenin (devrimci) pratik yerine geçebileceği değil de, pratik teorik gelişmeye (gelişmeyen teori, pratiği olduğu yerde durdurup gerilettiğine göre) uyduğu anlamına gelir.[1]

Hegel’in felsefi modelinde temel kategori olan “tin”, varolma durumundayken hiçbir içerikle yükümlü olmayan, salt varlık yani salt soyut (siz “salt kavram” anlayın) haldeyken ancak “oluş” la içerik yüklenmeye başlıyor ve harekete geçiyor. Burada dikkat çekici nokta, varlığın ilk “an”(ın)da hareketsiz oluşu. Hareketsiz olan varlık, görüngüsüz ve mutlak olarak durgundur. Hareket ancak, “tin”in kendi kendisini açıp aşarak gerçekten gerçekleşmeye başladığı andan itibaren başlıyor. Ve bu yönüyle de, onun özü haline geliyor. Üstelik, “tin”in varlıktan oluş haline geçmesi rasgele ya da dışarıdan bir başka unsurun ona karşı müdahalesi çerçevesinde değil de, teleolojik olarak onun ileriye doğru atılıp gelişmesiyle alakalıdır. Onun amacı kendisinde içkindir.

Hegel’de, var olanla gerçekleşme arasında “ilk-an” da bir kopukluk var. Varolanın gerçekleşmesi ancak hareketle mümkün. Yani varolan “tin”, önce hareketsiz, salt varlık; sonra, birden aklına amacı geliyor ve harekete geçiyor. Tıpkı tüm aksamı hazır kurulu bir makine gibi, iş, sadece “özne”nin marşa basmasına kalıyor. Bu aşamadan sonra sürekli yürüyen aynı makineyi görüyoruz. Yalnız bir farkla; Hegel’de “özne”, “tin”in içinde, makinede ise dışındadır. Hegel’in “tin”inin ilk anındaki metafizik öğeyi atın geriye materyalizm kalır.

 Marx’ta ise durum, bunun tam tersidir. Marxın felsefesi tam bir felsefe sayılamasa bile, felsefi düzeyde, felsefe üzerinden oynanan bir “oyun” dur. Eğer “madde” varsa, vareden bütün vasıflarıyla vardır. Yoksa, önce “madde” sonra vasıfları var değildir. “Maddesiz hareket, hareketsiz madde olamaz” tezi, bu anlayışın çok net bir ifadesidir. Burada, soyutluk düzeyinde “madde” ile “tin” arasında kategorik bir fark yok; olsa olsa, bu teorik sonuca varışta metodolojik açıdan bir fark vardır. Marx‘ın bu felsefi tezinde, devrimci politik sonuçlara yol açan nokta, ontolojik düzeyde “madde” ile “hareket”i özdeşleştirmesidir. Hegel ise, “varlık”la “hareket”i ontolojik düzeyde ayrıştırarak reformcu politik sonuçlara kapıyı aralıyor[2].

Yürüyen makine sürekli korunuyor. Hegel, hep “korunma”nın korkusuyla yaşıyor. Toplumun çökmesinden korktuğu için, Devlet’i sınıfların kavga etmeden korunmasına “memur” ediyor. Hegel ontolojide varlıkla hareketi birbirinden ayırırken, bu kez toplumsal düzeyde de sınıflarla sınıf mücadelesini birbirinden ayırıyor. Yani, önce sınıflar var, toplumsal adalet olmadığı için, bunlar birbirleriyle mücadeleye tutuşuyor. Devlet, “evrensel adalet”i getirerek varolan sınıfları mücadele etmeksizin bir arada tutmakla yükümlüdür.

Hegel’de, felsefi ve ideolojik düzeydeki bu tutarlılığı Marx’ta ters bir biçimde görebiliyoruz. Marx felsefi düzeyden bilimsel ve politik düzeye geçtiğinde de bu tutarlılığını sürdürür. Toplumsal düzeyde, sınıflar ve mücadelesi aynı anda var. Oysa, Hegel’de, “önce sınıflar var, sonra bunlar karşı karşıya gelip mücadele ediyor.” Sınıfların varlığı zaten mücadeleyi içeriyor. Eğer Tarih Felsefesi’nin yaptığı gibi ikisinden birini kaldırmayı yeğlerseniz, bu olsa olsa, bir din adamının “insanın iyiliğini istemek için ‘tanrı’ya dua etmesi olur”.

Hegel’in “korunma”sına karşılık Marx’ta “sönümlenme” kavramı var. Gerçi Marx, “sönümlenme” kavramını “felsefesi“ boyunca kullanmaz ama, “devlet”in tarihsel evriminde yok oluşa doğru giderken, aniden/birdenbire değil, yavaş yavaş sönerek, kendi işlevini kaybedip yok olacağını ileri sürer. Marx’ın “devlet”in sönerek yok olacağı anlayışı, teorik referansını onun “felsefi” ontolojisinden alır. Bu konuda Hegel ne kadar tutarlıysa Marx’da o kadar tutarlıdır. Marx’ın felsefi modelinde temel kategori olan varlık “madde”dir. “Madde”ye yüklenilen “varolma” ve “varolmakta oluş” birbiri arkasından gelen olgular değil, tam tersine, varlığın varoluşundaki olmazsa olmaz niteliklerdir. Çünkü, varolmak hareket halinde olmaktır. Dolayısıyla, varlığın hareket halinde olma durumundan önce, durağan olan “ilk-an”ı yoktur. Varolan “madde” kategorik olarak durağanlığı dışlar. Marx’ta “madde”, başlangıcı ve sonu sonsuzluk olan “hareket” halindedir. Hegel “varlık”ı “ilk-an”da hareketsiz bırakıyordu.

  Marx’ta, “devrimcilik”in çıkış noktası Hegel’in tersine “varlık”ın “ilk-an”da kategorik olarak “hareket”li kabul edilmesidir Durağanlığı dışlanan “varlık”, “hareket”inin belirli “an”larında niteliksel bir dönüşüme uğrayarak hareketine devam edecektir. Bu, “devrimcilik”in belirdiği andır!

Ve yine “varlık”ın bu hareketi, “karşıtlar”ın çatışmalı birliğinin sonucu olarak yerini, başka çatışmalı birliklere “zorunlu” olarak bırakacaktır. Bu da, “devrimcilik”in perçinlendiği andır! Burada “devrimcilik”, “varlığın hareketi, belirli ‘an’larında ‘zorunlu’ olarak niteliksel dönüşüme gider” anlayışında saklıdır.[3]

  Marx, kendi teorik modeliyle Hegel’in teorik modeli arasındaki bu garip ilişkiyi Kapital’de şu tümcelerle ifade ediyor: “Hegel için, hatta ‘ide’ adı altında bağımsız bir özneye dönüştürüldüğü, düşünme süreci, gerçeğin yaratıcısıdır. Gerçek, ‘ide’nin sadece dışsal görünüş şeklidir. Bunun tam karşıtının doğru olduğuna inanıyorum. Kavramsal olan, maddi olanın insan kafasına yansımasından ve düşünme biçimi almasından başka bir şey değildir”.

  Görüldüğü gibi Marx, Hegel’i “gerçek nesne” ile “teorik nesne”nin yerini değiştirmekle suçluyor. Ama Marx, kendi iddiasının doğru olduğunu savunmak için, ”inanç”a sığınmaktan başka çare göremiyor. Dolayısıyla Marx, felsefi düzeyde bir kanıtlamanın olamayacağını bildiği için, “uygun” bir ifade kullanarak, teorik düzeyde ideolojik bir tavır alıyor. Çünkü Marx’a göre teori, hareketi hareket olarak veremez, onu dondurarak ifade edebilir. Eğer bir teori kurgular ve onu gerçek gerçek’in yerine koyarsanız, elbette onu gerçekleştirmek için harekete geçeceksiniz; işte, Tarih Felsefesinin basit oyunu budur. Marx’ın “ontoloji”si ise, varlığın hareketini sonal sonsuzluğa doğru kurarken, “insan” denen ölümlünün bu süreçte, ucu açık bir biçimde nasıl varolabileceğini çıkarsamaya çalışıyor. Dolayısıyla yapılması gereken iş, varlığın değişiminin belli bir “an”da mutlak olarak dondurulması değil, değişime “uygun” bir müdahaleyle önünün açılmasını sağlamaktır. Onun için Marx, Tarih Felsefesine vururken, Devlet Felsefesine de vuruyor, korunan ve koruyan bir devleti değil, değiştiren ve gittikçe sönen bir “siyasal-yapı”yı istiyor.                  

                                                                             

 

 

 



[1] Etienne Balibar. Althusser İçin Yazılar, Çev.: Hülya Tufan, İletişim Yay., İstanbul 1991, s.56-57.

 

[2] Hegel’de bir “hareket” var, fakat bu, önceden çerçevesi çizilmiş, sınırları belli bir hareket. Ve, başta, varolan gerçekliğin özüne halel getirmeyecek bir hareket. Nitekim Hegel, toplumsal düzeyde de bir hareketin varlığını kabul eder, fakat bunu zararsız hale getirmek için Devlet’i öngörür. Hegel, kendi teorik modeline, ontolojik düzeyde “teleoloji”yi, ideolojik düzeyde de Devleti yerleştirerek devrimciliği önler.

[3] Marksistler, bu “zorunlu” kavramından sonra, Kautsky’nin başını çektiği İkinci Enternasyonalci Evrimci Kanat ve başını Lenin’in çektiği Bolşevik Kanat olmak üzere ikiye ayrıldılar. İkinci Enternasyonalciler, nasıl olsa sınıf mücadelesi eninde sonunda kendi zıddına dönecektir anlayışıyla hareketle, politik mücadeleyi ekonomik mücadeleye indirgeyip, Tarih Felsefesinin “teleolojik” anlayışının kucağına düşerek, hem devrimciliğin hem de Marksizmin dışına düşmüştür

Okunma 116 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.