Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Bitmeyen Kavga ‘Bitmeyen’ Kriz

Yazan

 Bitmeyen Kavga

Bitmeyen’ Kriz

Ali Osman Alayoğlu

Marksizmin krizi derinleşerek devam ediyor. Dünya genelinde yaşanan hareketlilikler ne Türkiye’de ne de bir başka yerde, Marksistlerin krizden çıkışa dönük adımlar atması yönünde belirtiler yaratmıyor. Pratiğin yeşilliği, Marksizmi yeşertemiyor. Aksine, Marksizm her yeni olayla birlikte, gelişmelere yönelik bütünsel bir bakış açısı geliştirememenin sancısını daha fazla çekiyor. Ya da bu sancılara alışıyor. Açıkça belirlenmelidir: Kriz, hem teorik hem de pratik mecrada yakıcılığını sürdürüyor.

“Kriz, süregelen ve alışılmış Marksizm kavrayışı, Marksizm anlayışı ve Marksizm pratiğinin, eski tarzda yaşayamaz hale gelmesi, değişen koşullara uyum sağlayamaması ve değişiklikler, dönüşümler geçirmek zorunda olması, yani koşullara uygunluk oluşturma zorunluluğunun ortaya çıkması durumudur.”[1] Marksizmin eski haliyle yaşayamaz olduğu, gerek kitle bağlarının erimesi, gerek teori ile pratik arasındaki yarılma, teorik gelişmede yaşanan durgunluk, gerekse dünya çapında etkili Marksist bir geleneğin yokluğu gözönüne alınırsa açıkça görülebilir. Daha fazlasına gerek var mı?

Bu çalışmada, Marksizmin şu anda yaşadığı krizi, geçmişten bugüne kadar gelen, zamana yayılmış bir varlık kabul ederek, krizin doğuş nedenleri ve onu aşma yönünde yapılan müdahaleler gösterilmeye çalışılacaktır. Krizden geriye doğru gidildiğinde, Marksizmin bütünselliğinin varolduğu dönem olarak, karşımıza ilk Lenin dönemi çıkıyor. Bu dönem veri alınacak ve ondan hareket edilecektir. Çünkü, “Tarihsel parçalanma eğiliminin merkezkaç etkisinde olan okulların hiçbiri, altmış-yetmiş yıl boyunca Leninizminkine benzer bir etkiyi Marksizm alanı üzerinde gösteremedi ve dünya-ölçekli egemen bir pozitif Marksizm anlayışını Marksizmin etki alanı ve burjuva düşüncesi nezdinde kuramadı.”[2]

Yazının ilk bölümünde krize nasıl bakmak gerektiği yönünde genel belirlemeler yapılmaya çalışılacaktır. Krizin ne zaman başladığı ve niteliği üzerinde durulacak, uluslararası hareketteki parçalanma, kitle bağlarının erimesi gibi ‘görüntü’lere ve bu görüntülerin pratik veya politika ile sınırlı anlaşılamayacağına dikkat çekilecektir. Krizin teorik boyutuna vurgu yapılacak ve tarihselci bir kriz yorumunun da kriz reddi gibi olumsuz sonuçlara vardığı öne sürülecektir. İkinci bölümde krizin doğuşu ve gelişmesi, Laclau’nun bir süreç boyunca Marksizmin krizini ele alışına yoğunlaşılarak ortaya konulmaya çalışılacaktır. Marksizmin krizini göstermek ve bütün bir süreç boyunca izleyebilmek için bazen tek bir kavram, kategori ya da gerilim yeterli olabilir, merkez alınabilir. Laclau ile Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji’de sadece ‘hegemonya’ üzerinden ilerleyerek Marksizmi bir bütün olarak reddediyor. Bu reddedişte en önemli dayanak unsuru ise Marksist geleneğin uzun yıllardır uğraştığı sınıf-halk gerilimi oluyor. Yazının üçüncü bölümünde de sınıf-halk gerilimi merkeze alınarak kriz ortaya konulmaya çalışılacak, hem Marksistlerin hem de post-Marksistlerin bu bağlamdaki çıkmazları, iktidar perspektiflerindeki kayma gösterilecektir. Sınıf-halk gerilimine nasıl bir anlam vermek gerektiğine yoğunlaşılacaktır.

Yazı boyunca, krizin olmadığını söyleyenlere aksini ispat için bir polemiğe girilmeyecek ve sadece “gerçekler öyle değil!” demekle yetinilecektir. Hatta, kriz olmadığına, Marksizmin krize giremeyeceğine vurgu yapan anlayışların bizzat krizin hastalıklı görüntüleri, örnekleri olduğu yaklaşımı benimsenecektir.

I- Genel Hatlarıyla Kriz

Marksizmin krizinin pratik ve teorik boyutları olduğu saptanmalı ve yaşadığımız dönem açıkça tanımlanmalıdır: “...egemen bir Marksizm anlayışının olmadığı bir “fetret devri” içindeyiz.”[3] Üstelik Marksizmin krizi yeni değil, teorisyenlerin artık politik hareketlerin içinde olmaması anlamında 1920’lere kadar geriletilebilecek bir süreçten bu yana devam ediyor. Dolayısıyla kriz tespiti ve krizin tanımı da yeni değil. Teori ile pratik arasındaki yarılma kendini somut sonuçlarıyla Çin-SSCB bölünmesiyle göstermeye başladı ama 1920’lere kadar geri götürülebilecek bir zamandan bu yana yaşanıyor. Hatta teori ve pratik arasındaki bu uzun süreli yarılmanın yarattığı dünya çapında tanınan 'varlıklar’dan bile bahsedilebilir. Mesela Batı Marksizmi...

Ne Marksizmin krize giremeyeceğini iddia ederek sadece politik uygulama sorunlarından bahsetmek ne de Marksizmin krizini Marx’a kadar geri götürmek uygundur.

Sosyalist Politika’ya göre Marksizmin krizi olamaz, sorun uygulamadadır ve soyut ve evrensel olandan çok, somut ve yerel olandan hareketle çözülmelidir. “Sorunu Marksist paradigmanın yetersizliğinde görüp bu sorunu post-Marksizmin çeşitli türleriyle ya da Marksizm ile Marksizm dışı öğretilerin senteziyle aşma yönündeki çabalar, sanıldığı gibi yeni değildir”[4] Bu çabalar 60-70 yıllık bir sürece sahip olup doğru dürüst bir soluk bile getirmemişlerdir! Aksine, Bernstein’dan Sorel’e, onlardan Laclau-Mouffe ve Negri-Hardt’a kadar birçok ‘post-Marksist’, Marksizmin krizi aşması yönünde önemli veriler sundular. Ancak, bunu Marksizm dışından yaptılar, dolayısıyla edinmek ve eleştirmek Marksistlerin görevidir. Doktriner ret, krizde ısrardır.

Haug, 17 Mayıs 1883'de Marx’ın mezarı başında yapılan konuşmadan şu pasajı aktarır: “...bu kadar şeyler yaratmış... ama daha çoğunu da tamamlayamadan bırakmış olması...” ve devam eder konuşmacı: “Aradan yüz yıl geçti bu satırlar güncelliğini hala koruyor.” [5] Doğrudur, şu anda bu sözler günceldir ancak, krizi yüz yıllık bir süreklilik olarak algılamak, Marx’a kadar götürmek mümkün değil. Bütünselliğin bir şekilde yakalandığı dönemler mevcut. Bunlardan bize en yakın olanı Lenin dönemi...

Halihazırda yaşadığımız kriz Lenin döneminde Marksizmin dünya çapında yarattığı muazzam bütünlüğün dağılmasıyla ortaya çıkmıştır. Net olarak belirlenmeli: “Lenin’e ilk elde ulaşmamıza gerek bırakmayan teorik-pratik Marksizm eşikleri (yeterli ölçülerde) teşkil edilememiştir. Marx’ın kişisel eseri Lenin’in varlığıyla daha büyük önem, anlam ve gelişkinlik kazanmıştır; ne yazık, dünya Marksizmi Lenin’e onun Marx-Engels’e yaptığı türden bir armağan sunamamıştır.”[6] Yıllara yayılan bu armağan sunamamayla birlikte gelişen süreç kriz dönemi olarak tanımlanabilir.

Krizin somut sonuçları SSCB-Çin bölünmesinin yaşandığı dönemden bu yana sık sık karşımıza çıkıyor. O günden bugüne söz konusu sonuçlara tanık olan Marksistler, post-Marksistler bunlara dikkat çekerek ve tarihteki benzer örneklere göndermeler yaparak çeşitli belirlemeler yapıyorlar. Birçok Marksist etkilerini daha yakıcı bir şekilde hissettiği kendi döneminin uluslar arası çaptaki gelişmelerini örnek vererek Marksizmin krizini dile getiriyor. Ancak, yaşanan dönemin etkisinde kalarak, krizi somut sonuçlarıyla sınırlı bir şey olarak görmek, aslında ‘görüntü’ye takılı kalmaktır. ‘Görüntü’nün ötesine geçebilmek gerekiyor. Böyle bir öteye geçmeyi Althusser’de net olarak görebiliyoruz.

Althusser’in belirttiği gibi, “Marksizm’in bunalımı, yeni bir olgu değildir, birkaç yıllık bir tarihi yoktur. Çin-Sovyet çatışmasıyla kamuoyuna yansıyan, Batılı ve Sovyet Komünist partilerinin arasındaki “farklılıklar”la derinleşen Uluslararası Komünist Hareket’in bunalımıyla da başlamış sayılmaz. Hatta, SBKP’nin 20’nci Kongresi bile, bunalımın başlangıç tarihi olarak alınamaz.”[7] Yani Althusser, krizi, yaşadığı dönemde ortaya çıkan yakıcı somut sonuçlarıyla, patlamalarla sınırlı tutmaz. Krizin uzun bir süredir devam ettiğini, aynı zamanda pratikle sınırlı olmayan teorik boyutları da bulunan bir kriz olduğunu belirler. Tanık olunanlar ise sadece patlamalardır.

Miliband da benzer bir şekilde dönemsel gelişmelere dikkat çekip Marksistlerin ‘kötü’ tecrübelerine vurgu yaparak, güncelden hareketle, Marksizmin krizine işaret eder: ““Reel sosyalizm” deneyimi, Çekoslovakya ve Afganistan, Maocu yanılsamaların çöküşü, Kamboçya, Vietnam zaferinin ertesindeki tatsızlık, Avrokomünizm umutlarının sönmesi, geleneksel emekçi ve sosyalist hareketlerin ve partilerin sınırlı olmalarından duyulan hoşnutsuzluk nedeniyle “yeni toplumsal hareketler”in doğması, işçi sınıfının köklü toplumsal değişiklikler gerçekleştirme yeteneğine olan güvensizliğin gitgide artması ve sonuçta ortaya çıkan “Marksizmin bunalımı.””[8]

Mesela günümüzden bakıldığında da patlama SSCB’nin yıkılışı olarak görülebilir ve Marksizmin krizi bu patlama öne çıkarılarak saptanabilir. Ama SSCB’nin yıkılışı belirleyici bir nokta, krizin düğüm yeri olarak görülmemelidir. SSCB’nin yıkılışından hareketle krizin 1990’larda başladığı düşünülmemeli, aynı zamanda da kriz pratik veya uygulama sorunu olarak algılanıp daraltılmamalıdır. Kriz, uzun süredir devam etmekte ve derinleşmektedir

Althusser’in kriz tespitleri yaptığı dönemden daha derin yaşanan bir krizin içindeyiz. “Görünüşünü yenileyen ve sayı numaralarının değiştirilmesiyle kendisini belli eden yeni bir seriye...” başlayan New Left Review dergisinde, dergi olarak yaşadıkları değişimi “Yenilenmeler” başlıklı yazısında ayrıntılarıyla açıklayan Perry Anderson, krizin boyutlarını açıkça ortaya koyuyor. Anderson, SSCB’nin yıkılmasından da öteye geçildiğine vurgu yapıyor ve SSCB yıkıldıktan sonra bu ülkede yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen halktan hiç bir sesin çıkmadığına dikkat çekiyor.[9] Aynı zamanda, “Nadir istisnalar dışında –1995 kışında Fransa- emek (laboring) yirmi yılı geçkin bir süredir hareketsiz.”[10]

Krizin derinleştiğini gösteren çok daha önemli olan bir diğer gelişme ise dünya çapında okullu gelenekler arası bölünmeden, okullu geleneklerin de çöküşüne doğru gidiyor oluşumuz. Artık ne Maoculuk, ne Stalinizm, ne de Troçkizm dünya çapında anlamlar taşıyacak olumlu bir etkide bulunamıyor. Sadece her üç geleneğe ait çeşitli Marksist hareketler, çeşitli yerlerde devrimciliği koruma savaşı veriyor, o kadar! Marksizmin krizinin ürünü olarak tanımlanabilecek Batı Marksizmi de benzer bir sorunla karşı karşıya: “Reformasyon’dan beri ilk kez, Batı düşünce dünyasının içinde önemli karşıtlıklar -yani sistematik rakip görüşler- yok: eğer Polonya ve İran'dakiler gibi gösterebileceğimiz, genelde etkisiz anarşizmler olan dinsel doktrinleri saymazsak dünya çapında da hemen hemen hiç yok gibi.”[11] Avrupa’daki “Birçok öğrenci için Bebel, Bernstein, Luxemburg, Jaures, Lukacs, Lenin, Troçki, Gramsci’nin yer aldığı isim listesi en az Aryan psikoposlarının listesi kadar uzak.”[12]

Kriz ve toplumsal hareketlilik

Krizin teorik bir boyutunun olduğunu, teori ile pratik arasındaki yarılmadan kaynaklandığını göstermeden önce, pratik ile teori arasında birbirlerinin sorununu halledici bir ilişki olduğu yaklaşımına ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini belirtmeliyiz. Marksizmin yaşadığı krizi toplumsal hareketliliklerin yokluğuyla –bir anlamda pratiğin yokluğuyla- paralel bir şekilde düşünmek uygun değildir. Aksine toplumsal hareketlerin alabildiğine yaygın olduğu dönemlerde de Marksizm krizin içindeydi. Üstelik söz konusu toplumsal hareketlilikler krizin aşılmasını beraberinde getirmedi. Krizin teorik boyutunun da olduğuna bu durum olgusal bir ‘kanıt’ olarak gösterilebilir. Mesela Althusser’in kriz tespiti yaptığı dönemde Thompson’ın iddia ettiğinin aksine iç açıcı hareketlilikler olabildiğince çoktur ama kriz vardır. Günümüzde de, aynı güçte ve etkide olmasa da, küreselleşme karşıtlığı, 11 Eylül saldırıları ve Arjantin’deki ayaklanma ‘ferahlatıcı’ etkiler yaratan unsurlar olarak düşünülebilir.

Marksizmin krizini pratiğe ilişkin bir şey olarak görmek, işin ciddiyetini fark etmemektir. Eğer bir kriz yaşanıyorsa, kendini en ciddi toplumsal hareketliliklerin yaşandığı dönemlerde de hissettirir. Hatta bazen bu çok daha vahim sonuçlar doğurur. Haug, Marksizmin krizini irdelediği makalesi boyunca, Marksizmi kimliklendirmeyi, onu pratiğin kucağına atarak yapamayacağımızı vurgulamış ve işçi hareketinin örgütlerine dayanarak kimliklendirmeye ilişkin tereddütlerini de dile getirmiştir. Marksizm ne partilerin ne de kitlelerin eline, onların pratik içindeki seyrine emanet edilebilecek bir şeydir.  “Sosyalist bir partinin aygıtları (...) Marksist açıdan eleştirilebilir olmalı. Ama Marksist açının ne olduğunun tesbitini bu aygıtlara bırakmak Marxizmin kendi kendini ortadan kaldırmasıyla eş anlama geliyor. Partilere ve “Marksist kuramcılara” aldırmayıp da işçi sınıfının “kitlelerin” ya da “halkın” spontan hareketinden umar bekleyecek olsak kendi kendini böyle ortadan kaldırmayı çok daha çabuk başarırdık.”[13]

Althusser yıllar önce krizin sadece politik bir kriz olmadığını açıkça dile getirip teorik boyutları olan bir kriz tanımlaması yaparken aynı zamanda sanılanın aksine dünya genelinde çok ciddi toplumsal hareketlilikler yaşanmakta olduğunu dile getirir ve buna rağmen krizin derinleştiğine dikkat çeker: “Nedir Marksizmin bunalımı? Dünya tarihi düzeyinde kavranması gereken ve Marksist geleneğe bağlı devrimci örgütlerin içinde bulunduğu zorluklar, çelişkiler ve ikilemlerle ilişkili bir olgu. Sadece Uluslararası Komünist Hareket’in birliği sarsılmıyor, sadece onun geleneksel örgütleri parçalanmıyor. Aynı zamanda, geleneksel strateji ve pratikleriyle tüm tarihi de sorgulanıyor. Paradoksal bir şekilde, emperyalizmin, tarihinde gördüğü en ciddi krizi yaşadığı, işçi sınıfının ve halkın mücadelelerinin tahmin edilemeyen düzeylere ulaştığı bir anda, çeşitli komünist partiler de kendi ayrı yollarında yürüyor. Farklı strateji ve pratikler arasındaki çelişkinin, Marksist teori üzerinde kendi etkisini yaratması, bu derin bunalımın ancak ikincil bir yanıdır.”[14] Açıkça belirlenmeli: Kriz paradoksal bir şekilde de, yani toplumsal hareketliliklerin alabildiğine yaygın olduğu dönemlerde de kendini var eder ve krizde olan komünist partiler kendi ayrı yollarında yürümeye devam ederler. Bugün Althusser’in tahayyül ettiğinden ‘çok daha’ fazla derinleşen bir krizle, yolların ayrılmasıyla yüz yüzeyiz!

Krizin teorik boyutu

Adorno İkinci Dünya Savaşı yıllarında “Bugün dünyayı yeniden yorumlamak gerekiyor” demişti. Bu söz geçerliliğini hala sürdürüyor. Marksizmi yeniden tanımlamak gerekiyor. Bu iddia tek başına herhangi bir orijinallik taşımaz ancak, çok genel bir ifade olması aciliyetinden de bir şey götürmez. Bu iddiayı taşıyan ve dünyanın değiştiğini söyleyenlerden günün yakıcılığına kendini kaptırmayan ve ‘görüntü’nün ötesine gidenler, ciddi tespitler yaparak teorik boyutları olan önemli adımlar attılar. Batı Marksizminin önde gelen isimleri böyleydi. Tüm bu düşünürlerin öne sürdüğü temel tezler, hem teorik güçleri hem de uyandırdıkları pratik ilgi dikkate alınarak karşılanmalıdır. Marksizmi yeniden tanımlamak gerektiğini söyleyerek, Marksizmi reddederek aşmaya doğru gidenler de teorik açıdan dikkate değer sonuçlar üretti. Onlar da görmezlikten gelinemez.

Krizi, dönemin sıcak ortamında, yaşanan güncel tartışmalarla ifade etmek, sadece bununla ilgili bir şey olarak anlamak aslında krizin olmadığını söylemektir. Aksine günümüzde yaşanan tüm sıcak tartışmaların ardında Marksizmin krizinin teorik boyutlarını  bulmak mümkündür. Althusser, kendi döneminin “kişiye tapma”, "Rusya’nın geri kalmışlığı” gibi açıklamaların ardında çok daha ciddi şeylerin yattığına dikkat çekip, bütün bunların Marksist açıklamasını getirmenin zorluğunu vurguladı ve şöyle devam etti:  “Eğer bu hayali bir zorluktan ibaret değilse, Marksist teorinin sınırlarını ve bu sınırların ötesindeki büyük güçlükleri gösteren bir durumu yaşıyoruz demektir.”[15] “Marksizm’in bunalımının Marksist teoriyi de kapsadığını söylememiz gerekir...”[16] “Bugün, (...), olabildiğince siyasi anlamıyla, Marksizm’de bir teorik bunalımdan söz etmek zorundayız.”[17] Ancak böyle yaparsak, pratikte yaşanan krizin teoriye etkilerini görebilir ve açıklayabiliriz. “Özellikle İkinci ve Üçüncü Enternasyonal’den devralınan ve değişmez sanılan bir dizi ilke üzerinde şüpheler doğmuştur.”[18] Bu çok önemli bir saptamadır ve belirtmeli ki şüphe hala devam etmektedir. Üçüncü Enternasyonal’in hayaletiyle avunanlar kafalarını kuma gömmekte ısrar eden, istikrarlı doktrinerlerdir!

Günümüzün sorunlarına da Althusser dönemindeki gibi ‘kişiye tapma’ benzeri açıklamalarla yanıt vermeye çalışmak gülünçlüktür. Marksizmin endüstri toplumlarına özgü bir ideoloji olduğu, işçi sınıfının sınıf olarak ortadan kalktığı vb. tezlere karşı Marksizm yeniden inşa edilmek durumundadır. Aksi, politik olumsuzlukları da beraberinde getirir ve yıllardır böyle olumsuzluklar yaşanmaktadır.[19] “Yapısal bir öğreti olarak Marksizmi, ancak onu bir daha tanıyamamak pahasına kimliklendirebiliriz.” Ve halihazırda “Çağımızın dünya Marksizminin elinde kullanabileceği genel araçlar henüz tasarlanabilmiş değildir.” [20]

Bu noktada, teorik krizin önemi de en genel hatlarıyla ortaya çıkmış oluyor. Belirttiğimiz gibi, toplumsal hareketliliklerin yaygın olduğu dönemler, krizlerin yaşanmayacağı dönemler olarak algılanmamalıdır kuşkusuz, ancak, teorik krizler bir bütünsellik yaratacak, dünyada Marksistleri ferahlatacak sonuçlara ulaşmadığında, politik olumsuzluklar da kendini gösteriyor. Tespit edilmeli: “Marksist teori ve politik hareketle işçi ve kitle hareketinin geçen yüzyılın sonlarından itibaren kurulmuş ve uzun bir dönem korunmuş olan birliği, bugün önemli ölçüde erimiştir.”[21]

En popüler kullanımında ‘değişimi yakalayamamak’ diye özetlenen dünyadaki politik, yapısal vb. farklılaşmaların açıklanamaması krizi derinleştiriyor. Haug’un belirttiği gibi;  “Sorunlar yığını başka biçimlerde gruplaştı, ama sosyal hareketlerdeki ittifaklar ve eylem biçimleri bu yığılmaları yeterince izleyemedi. Çok merkezcilik dünya Marksizminin gerçeği olup çıktı, ama böyle bir merkezciliğe yakışan bir ve bütünleştirici yeni bir düşünce geliştirilemedi.”[22] Haug, bu saptamasının ardından dünya çapında yaşanan yeni gelişmeleri de sıralıyor, Amerikan tarzı yaşamın zaferini ilan ettiğine dikkat çekiyor ve şöyle devam ediyor: “Marksizm karşı cephede meydana gelen bu kaykılmaları yeterince algılayıp vereceği cevapları hazırlayamadan egemen kapitalist ideoloji zaferini ilan ediyor.”[23] Negri-Hardt, bir başka cepheden daha önce oluşmuş bütünselliklere dikkat çekerek benzer bir sonuca ulaşıyor: “...anti-emperyalizm ve proleter enternasyonalizmi dillerinin geçmiş dönemdeki mücadelelerde yaptığı gibi, iletişimi kolaylaştıran yeni bir ortak dilin kurulması”[24] önemli bir politik görevdir.

Kriz kronik mi?

Kuşkusuz, krizi reddedenler, gözlerimizin önünde duran bir şeyi görmemekte ısrar etmektedir. Ancak, bir de krizi yeni toplumsal gelişmeler ve dünya sisteminde yaşanan değişikliklerin tarihsel ve zorunlu sonucu olarak görenler vardır. Bu bakış açısı, krizi saptamakta ancak çözümünü imkansız görmektedir, çünkü çözüm tarihsel gelişime bağlıdır ve onlar için bir bütünselliğin kurulması anlamına gelmemektedir. Marksizmin bütünselliğini kurmak diye bir gereklilik yoktur ya da varsa teorik ve pratik boyutlarıyla gerçekleştirilebilecek bir şey değil tamamen toplumsal gelişimin bütünlük oluşturmaya doğru ilerlemesiyle bağlantılı bir şeydir. Ve, bu yaklaşım da yeni değildir. Üçüncü Enternasyonal sonrasında bütünlüğünün dağılmasıyla birlikte, Marksizmin gerek teorik gerekse pratik çıkmazlarıyla uğraşanlar arasında Marksizm içinde yaşanan çelişkilerin çözülemeyeceğini, çelişkilerin tarihsel gelişmelerin ürünü olduğu ve aslında böyle bir çözüme gerek olmadığını saptayanlar oldu. Bu yaklaşımın cepheden karşısında yer alınmalıdır.

Döneminde yaşanan krizden payını alan ve bu krizi çözüm bulma kaygısını taşıyan Korsch çözümü ayrıştırmakta bulmuştur. Korsch, tarihin sınıf mücadelesi terimleriyle kavrandığı Manifesto’da açık ifadesini bulan “öznel formül”le, tarihsel sürecin üretici güçlerin gelişimi olarak kavrandığı “1859 Önsözü”nde ifadesini bulan “nesnel formül”ü birbirinden ayırır. Ona göre bu formüller, “eşit ölçüde bağımsız iki Marx’çı düşünce biçimidir...”[25]

Haug, tüm parlak kriz tespitlerine rağmen Korsch’a benzer bir tezi çok daha net bir şekilde savunarak ‘çoğul Marksizm’ önerir ve Haupt’dan katılarak aktarır: ““Marksizm” sonunda “ortak paydasını sadece bir inancın ya da Marx’la ilintili olmanın oluşturduğu birbirine ters yönelim ve yorumları kapsıyor. Bundan sonra, Marksizm’den artık genelde söz etmek lazım, yani ‘çoğul olarak Marksizm’ diye.””[26] Kriz kroniktir: “Dünya Marksizminin çok-merkezliliği artık geriye döndürülmesi imkansız bir gerçeklik haline gelmiştir.”[27] Oysa, yaşayan bir varlık, ki Marksizm yaşayan bir varlıktır, kriz döneminden çıkamayacaksa, kronik bir durumla karşı karşıyaysa ölecek demektir. Bunu açıkça tespit etmek gerekir.[28]

Laclau da krizi yaşanan toplumsal mücadeleler döneminin bir sonucu olarak görmekte, ona tarihsel zorunluluk atfederek çağın değiştiği iddiasıyla Marksizmi reddetmek gerektiği sonucuna varmaktadır. Üstelik bu saptamasını teorik bir Marksizm reddi üzerine oturtmuştur: “...teorik krize yol açan şey, bizzat çağdaş toplumsal mücadelelerin çoğulluğu ve bu mücadelelerin içerdiği zenginlikler olmuştur.”[29] Laclau, bu tespitten hareketle şu teorik sonuca varır: “...klasik Marksizmin köşe taşı olan “tarihsel zorunluluk” kategorisi teori içindeki merkezi yerini kaybetmiştir.”[30] Sonuç nettir: “...açıkça ifade etmeliyiz ki, şimdi artık post-Marksist bir zeminde duruyoruz.”[31] Krizi böyle saptayan Laclau, tarihsel zorunluluk vb. Marksist kavram ve kategorileri reddedişini, tarihsel gelişime bağlar, yani aslında o reddetmemiş tarih bu kavram ve kategorileri geçersiz kılmıştır. Laclau’nun, ulaştığı tarihselci teorik sonucun tam karşısında yer alıyoruz.

Post-Marksizmlerin ortaya çıkışını kapitalizmin yeniden yapılanma dönemleriyle buluşturan Jameson’ın tespitlerinde de böyle bir risk olduğu belirlenmelidir. Jameson’a göre ““Post-Marksizmler” düzenli olarak, kapitalizmin kendisinin yapısal bir başkalaşımdan geçtiği anlarda doğarlar.”[32] Yani, post-Marksizmlerden sadece günümüz bağlamında bahsetmek doğru değildir ve post-Marksizmler kapitalizmin değişim dönemlerine denk gelmektedir. Sermayeye ilişkin bir dönemselleştirme yapan Jameson’ın bu iddiası, post-Marksizmi sürece yayması açısından gayet yerindedir: “...başta geçen yüzyılın sonundan Bernstein’in ya da 1980’lerde post yapısalcılığın temsil ettikleri olmak üzere, çeşitli “post-Marksizm”lerin, Marksizmin var saydıkları “kriz” ya da “ölüm”leri ile birlikte, tam da kapitalizmin yeniden yapılandığı ve devasa biçimde genişlediği bu konaklarla zamandaş olduğu hemen anlaşılır.”[33]

Elbette krizden bahsederken aynı zamanda yaşanan değişimler, bu değişimleri açıklayamama gibi tarihsel-toplumsal gelişmelerle ilişkili bir süreçten de bahsetmiş oluyoruz. Ancak Jameson’ın sermayenin dönemsel değişimlerine post-Marksizmlerin doğuşunu bağlaması da benzer bir tehlikeyi içinde barındırır. Marksizmi böyle bir tarihselliğin içine hapsettiğinizde, sermayenin parçalı bir üretim dönemine girmesi halinde, Marksizmin krizi de tarihsel zorunluluk gereği bir yaşam biçimi haline gelecektir. Ya da sermaye bütünlük arz ettiğinde kriz de aşılmış olacaktır.

Tüm bu yaklaşımlara karşı, krizin Lenin şahsında aşılmasını yorumlayan Bauer’in verdiği cevap ısrarla tekrar edilmeli. O dönemde yaşanan kaosu, 1917 devrimi bir şekilde çözdü: “Marx’ın söylemlerini yorumlama çerçevesindeki kavgalar devrim mahkemelerinde ölüm cezalarıyla son buldu.”[34]

II- Krizin Tarihsel Seyri

Marksizmin krizini tarihsel süreci göz önünde bulundurarak ele alırken Marx ve Engels’den önce önümüze çıkan, ilk elde ulaşabildiğimiz Lenin bir tutamak noktası olarak alınacaktır. Bu hem yöntemsel açıdan, hem de yaşayan bir varlık olarak Marksizmin Lenin’den bu yana, Lenin’i bir sonraya atmaya olanak tanıyan bütünsel simaları ortaya çıkaramamış olması nedeniyle gereklidir. Lenin döneminde oluşan Marksizmin bütünselliği göz önünde bulundurularak, bu bütünselliğin çatlama ‘moment’leri takip edildiğinde krizin temel unsurlarına ulaşmak mümkün görünüyor. Bu, aynı zamanda Laclau’da varolan, krizi Marx’a kadar götürmesine olanak tanıyan ideolojizmin önüne geçebilme açısından da işlevlidir.

Dikkat çekilmesi gereken bir diğer önemli nokta ise bütünlüğün kurulmasını rasyonalist bir algılayış çerçevesinde anlamamaktır. Marksizmin bütünlüğünün kurulduğu dönemler, ‘doğru’ teori ile ‘doğru’ pratiğin biraraya gelmesi değil, teori ile pratiğin uyumlu olması, bir şekilde buluşmasıdır. Dolayısıyla, teorik olarak eleştirilebilir, sistematik tutarsızlıklara sahip, ya da sistematik olarak tutarlı ama teorik olarak ‘yanlış’ bir Leninizm, bütünselliği sağlayabilir. Nitekim sağlamıştır. Yaşanan teorik ve politik kriz bir şekilde aşılmış ve bütünsellik yaratılmıştır. Aksi yorumlar, rasyonalist bir mantık yürütmeyle Lenin döneminin teorik problemlerini göstererek bütünlüğün oluşmadığı tespitine varmak sonucuna götürebilir. Bütünlüğü bir ‘doğru’luk olarak algılayınca, ya da sadece teorik anlamda ele alınca bu mümkündür. Kriz-bütünlük, tamamlanamayanlardan hareketle değil, bir başka şekilde tanımlanmalıdır.

Ayrıca, Lenin ile Leninizm arasında, kayıtlar koyarak da olsa, bir ayrım yapmak da zorunlu gözüküyor. Stalin’le tamamlanan ve aynı zamanda açıkça krize giren Leninizm, Lenin’in politik esnekliğinden kimi noktalarda uzakta bir yerlerde durmaktadır. Bu teslim edilmelidir.

Başarılı devrimlerle birlikte ortaya çıkan sosyalizm deneylerinin iktidarı elinde tutmakla bağlantılı olarak yaşadığı objektif sorunlar da unutulmamalıdır. Sosyalizm deneyleri, dünya çapında tarihsel (olumlu) bir misyon yerine getirdi, devrimci hareketleri tetikledi ama beraberinde esneklik kaybını getirdi, devrimcilikle iktidar arasındaki gerilim kendini ‘katılaşma’ şeklinde gösterdi. Söz konusu sosyalizm deneylerinin, içerden sol eleştirilere maruz kalmaları bu açıdan önemlidir. Troçki, SSCB’ye soldan eleştiri yapan ilk kişi olmasıyla, Mao ise bizzat iktidardayken kendisinin yarattığı pratiği eleştirmesiyle özgün konumlar işgal etmektedir. “Troçki, ilk sosyalizm deneyine soldan ve sistemli bir eleştiri yönelten ilk Marksisttir.”[35], “Mao, iktidardayken, kendisinin de yaratıcıları arasında olduğu pratiğe eleştiriler yöneltebilen bir Marksisttir. Mao, bu anlamda, iktidardayken devrimciliği sürdürebilme konusunda gözden kaçırılamaz bir örnektir.”[36]

Leninizm, dolayısıyla Üçüncü Enternasyonal’in tarihi, ‘ortodoks’ yorum olarak tanımlanan ve aslında, bir anlamda, Kautsky’lere kadar götürülebilecek bir sürekliliği içeren teorik yaklaşımı[37] analiz edildiğinde, krizin temel unsurları ortaya çıkıyor. Kriz, dünyasal düzeyde yaşanan politik ayrışmalarda kendini gösteriyor. Bunun yanı sıra, Lenin sonrasında yaşanmaya başlanan krize karşı tepkiler ve bizzat Lenin’in, Marksizmin bir önceki kriz döneminde Kautsky’ye yönelik tepkileri hem günümüzde yaşanan tepkilerin yeni ve eşsiz olmadığını, hem de bazı tepkilerin nasıl Marksizmin dışına çıkmakla sonuçlanabildiğini bize gösteriyor. Tarihsel perspektiften yoksun olmamak bu açıdan, günümüzdeki gelişmelere bakış bağlamında önemlidir. Ve sanıldığının aksine, Üçüncü Enternasyonal’in mahkum ettiği Sorel, Kautsky, Bernstein günümüzde aynı mahkumiyetle anılamaz. Yaşadığımız kriz ortamında bu kişilerin öne sürdüğü tezler, hayati geçerliliklere sahip olabilir. Ya da çok önemli kimi noktalarda uyarıcılık işlevi görebilirler.

Krizin başlangıcı

Marksizmin günümüzde yaşanan krizi Lenin sonrasında ortaya çıkan, kendini Troçki’nin, ardından Mao’nun pratikleriyle gösteren faşizm döneminde bir başka bağlamda yaşanan, Batı Marksizmiyle ayrı bir görüntüye kavuşan, SSCB’nin yıkılışıyla kendini çok daha derin bir şekilde hissettiren bir sürecin ürünüdür. Marksizmin krizini post-Marksist Laclau’nun analizleri takip edilerek göstermek mümkün görünüyor. Böyle bir takibi olanaklı kılacak benzer bir bütünlüğü diğer çağdaş düşünürlerde göremiyoruz. Laclau, Marksizmden kopuşunu ve krizin temel unsurlarının önemli bir bölümünü ortaya koyma başarısını Marksizmin yaşadığı krize tepki olarak ortaya çıktığını söylediği  “hegemonya”yı takip etmesine borçludur. Laclau söz konusu çalışmasında krizi açıkça saptıyor: ““Teori” ile “pratik” arasında bir yarılma vardır, bu da bir krizin yaşanmakta olduğunun açık belirtisidir.”

Laclau, yerinde bir tavırla Marksizmi kurucusundan bugüne kadar gelen bir yapı olarak almaktadır ancak, gösterildiği gibi, krizi de aynı dönem boyunca yaşanan bir gerçeklik olarak görmekte, bütünselliğin yaşandığı dönemleri göz ardı etmektedir. Ona göre, kriz 1914’e kadar hızlı süren büyümenin bir sonucudur. Laclau, Marksizmin yaşadığı “Bu kriz –ki Marksist “ortodoksluk”un ortaya çıkışı bu krize gösterilen tepkilerden yalnızca birini temsil ediyordu– analizimizin başlangıç noktasıdır”[38] diyor. Yani krizin başlangıcını çok gerilerde gördüğünü ve Lenin dönemini krizin aşılması olarak görmediğini açıkça söylüyor.  Laclau’ya göre Lenin’in de içinde yer aldığı ‘ortodoksluk’ bütünselliğin sağlandığı bir dönem değil, krize gösterilen tepkilerden biridir, o kadar. Laclau, ortodoks Marksizm olarak tanımlanabilecek olan kriz-bütünlük ayrımlarını aşan bir sürekliliği ön plana çıkararak Marksizme eleştirel bir bakış atmayı tercih ediyor. Laclau’nun kriz analizlerinde ortodoks tepki, 1892’nin Kautsky’sini yine Kautsky’nin ve Plekhanov’un ‘revize’ etme girişimidir. Lenin de bu ‘revize’ sürecinden ilham almıştır.

Kapitalizmin 1914’e kadar süren hızlı büyümesinin, sistemin krizini geriye attığına ve bu dönemde sendikal hareketlerin hızlanmasına dikkat çeken Laclau, asıl bu noktada politik önderlik ile sendikalar arasında çelişkiler yaşanmaya başladığını tespit ediyor. Yani Jameson’a benzer bir şekilde krizin kapitalizmin yapısal bir değişim geçirmeye başladığı bir döneme denk geldiğine dikkat çekiyor. İşçi sınıfının birliğinin ve daha genel olarak toplumun birliğinin sorunlu hale gelmesi sonucunu doğuran bir dönem yaşandığını belirten Laclau, birliklerin istikrarsız bir şekilde sağlanabileceği “alanlar özerkleşmesi” yaşandığını belirtiyor. “Bu perspektiften bakıldığında, 1892’deki Kautskyci paradigmanın çeşitli yapısal momentlerinin görünüşte mantıksal ve basit düzeni üzerinde ciddi bir soru işareti beliriyordu. Ve teori ile program arasındaki ilişki bir bütünsel içerme ilişkisi olduğundan, politik kriz teorik bir krizde yankılanıyordu. 1898’de Thomas Masaryk, kısa zamanda popülerleşen bir ifade ortaya attı: “Marksizmin krizi”.”[39] Marksizmin krizi ifadesinin ilk ortaya atıldığı bu dönemi, o günden bugüne kadar gelen krizin başlangıcı olarak gören Laclau’ya göre Marksizm geri dönülmez bir şekilde parçalandı.

Kendi Marksizm reddini güçlü bir analizle ve birçok noktada yerinde tespitlerle ortaya koyan Laclau, Marksizmin en dikkate değer, en şaşalı bütünlüğünü görmemekle eleştiriyi haketmektedir. Kautskyci paradigmanın çatlaması, bir krizin doğuşuydu ancak bu kriz aşıldı. Laclau’nun söz konusu aşılma momentini görmemesi, Leninist bütünlükte de kendi sınıfçılık eleştirilerinin karşılığını bulmasından geliyor. Laclau, teori ile pratik arasındaki yarılma olarak tanımladığı krizi, Lenin döneminde göremememize rağmen, o döneme teorik sorunları ikame ederek bir ‘geçiştirme’ yapıyor. Bizzat kendisinin eleştirdiği rasyonalist yaklaşımı sergileyerek, teori ile politikanın birliğini, kendisinin tanımladığı sınıf reddiyle beraber  görmek istiyor. Yani ‘geçiştirme’ Laclau’nun sistematiğinin zorunlu sonucudur. Tamamlanmamış’tan hareketle kriz tanımı yapıyor.

Aksine Laclau’nun sınıfçılık eleştirisinden daha da ileriye gitmeli ve Marx-Engels döneminde yaşanan bütünselliğin işçi sınıfı vurgusunu da aynı şekilde edinmeliyiz. O dönemde işçi sınıfı söyleminin dönemin pratiğine uygun olması, teorik sınıfçılığın o dönem için ‘doğru’ olduğunun ispatı olamaz. Yine yanlıştı. Ama, Marksizmin ilk dönemlerinde, emperyalizm öncesinde, işçi sınıfını merkeze alan bir politik söylemin kriz yaratmadığı, hatta o dönemde politik bir argüman olarak bunun kullanılabileceği tespit edilmelidir. Sınıfa işaret etmek doğrudan sınıfçılık anlamına gelmez! Halk adı anılmadan halkçılık veya işçi denilerek halkçılık yapmak mümkün olduğu gibi tersi de mümkündür. Ayrıca Marx ve ardıllarında, teorik anlamından ayrı olarak, politik bir ayrıma işaret etmesi anlamında “işçi” vurgusunun önemi olabileceği gözden kaçırılmamalıdır. Gerçekten de sınıf söyleminin politik karşılığının olduğu bir konjonktür yaşanmış olabilir. Önemli olan konjonktürde herhangi bir sınıfa ontolojik ayrıcalık tanımamaktan geçiyor. Yani, konjonktürde işçi sınıfı hegemonik bir ortam yaratabilirse, bu öz’ünden gelmez. “...somut işçilerle ilgilenmekteyizdir, onların “tarihsel çıkarlar’ının oluşturduğu özle (...) değil.[40]

Krize verilen tepkiler

Laclau, ortodoksluk, revizyonizm ve devrimci sendikalizm diye sıraladığı krize üç tepkiden hareketle sınıf-halk gerilimi bağlamında krizi açıkça ortaya koyuyor. Laclau, her üç tepkide de ortak bir noktayı arar: tarihsel zorunluluk kategorisinin ve sınıfın ‘gizli’ reddi. Bu, aynı zamanda politikaya yer açmaktır ama Marksizmin ayağının altındaki kumu alan bir yer açmadır. Laclau’nun tarihsel zorunluluğu reddi, bilimin reddi, ideolojizmin kabulüdür.[41] Burada, Laclau’nun tespitlerinin politik yanıyla ilgileniyoruz. Post-Marksizmden Marksizmin politik ayağına devşirilecek önemli veriler olduğu kabul edilmelidir.

Laclau, Marksizmin krizine ilk tepkiyi “Marksist ortodoksluğun oluşması” şeklinde tanımlıyor. Laclau’nun tanımladığı ortodoksluk, Kautsky ve Plehanov tarafından yaratılmıştır ve teori ile politik pratik arasındaki büyüyen kopukluğun üstesinden gelme amacını taşımaktadır. Yaşananların ve varolan eğilimlerin geçici olduğu tezine dayanarak işçi sınıfının ilerde yine devrimci olacağını garanti eden Marksist “bilim” ve altyapının yasalarına dayanmıştır.[42] Laclau’nun bahsettiği dönem Marksizmin Lenin ile yeniden kurduğu bütünlük öncesine denk geliyor ve Laclau günümüzde de kendini vareden işçici-ekonomist bakış açısının serimlemesini ve söz konusu işçiciliğe yönelik tepkinin çözümlemesini yapıyor. Laclau’ya göre, Kautsky’nin, teori ile politika arasında yaşanan yarılmaya karşı aldığı tavır önemli ve ön açıcıdır. Kautsky, bilimi temsil eden partiyi öne çıkarmış ve “İşçi sınıfının sosyalist çizgi izlemediği gerçeği (...) “Kautsky’yi, Lenin’in Ne Yapmalı’sı üzerinde çok önemli bir etki yapacak olan, aydınlar için yeni bir ayrıcalıklı rol önermeye götürmüştür.”[43]

Doğrudur, “...ortodoks tepki, “teori” ile “kapitalizmin gözlenebilir eğilimleri” arasındaki kopukluğu, birincisinin geçerli ikincisinin ise yapay ya da geçici olduğunu uzlaşmaz bir biçimde savunarak aşmaya çalışıyordu.”[44] Ve Laclau’nun -ortodoksların bilimden ve altyapıdan zorunluluk olarak gelen sınıf çıkarları, toplumun burjuvazi-proletarya karşıtlığına gittiği, gibi yaklaşımlarını eleştirirken-, bilimin politikaya ikame edilmesine yönelik eleştiri yaptığı düşünüldüğünde haklı olduğu teslim edilmelidir.[45]

Laclau’nun gösterdiği gibi bilimin politikayı işgali, sınıfçılık, ortodoks yorum içinde teorik varlığını sürdürmekle birlikte, gözden kaçırılmaması gereken nokta yine aynı ortodokslukta pratiğin yarattığı zorunlulukların dikkate alınması ve sınıfçılığın sınırlarının aşılması yönünde bir girişimin olmasıdır.[46] Ortodoks gelenekte yaygın olan ““Tarihsel zorunluluk”un geçerlilik alanını sınırlama çabası; toplumsalın gelişmiş kapitalizme özgü karmaşıklığına dayanan, yeni mücadele cepheleri önerisi; ve sınıfsal olmayan özne konumlarının özgüllüğünü indirgemeci olmayan bir tarzda düşünme çabası”dır.[47]

Krize ikinci tepki revizyonizmdir. Revizyonizme göre, parçalanma ve bölünmeler ortodoksluğun tersine altyapı tarafından değil, “özerk politik müdahale yoluyla” aşılacaktır. Revizyonizmin Marksist literatürde tanınan siması Bernstein’in klasik Marksist teoriye her eleştirisi “belirli alanlardaki politik inisiyatifi ortaya çıkarma” çabasıdır. Bernstein’ın toplumun kutuplaştığı tezini orta sınıfların büyüdüğünü iddia ederek reddetmesi ve sistemin krizini sosyalizmin izleyeceğini söyleyemeyeceğimizi belirtmesi de Laclau tarafından ortodoksluktan ayrılma noktaları olarak gösteriliyor ve  şöyle devam ediliyor: “Bu koşullarda sosyalizmin zeminini ve stratejisini değiştirmesi gerekiyordu ve bunun için kilit teorik moment, siyasalın özerkliğinin kavranmasını her bakımdan engellemiş olan o katı temel/üstyapı ayrımının terk edilmesiydi.”[48] Bu saptama, bir soruna işaret etmektedir ancak politik düzeyle politikayı aynı gören, teori ile politikayı ayırmayan anlayışın ürünüdür. Laclau’nun reddedilmesi gerekenler arasında saydığı altyapı-üstyapı, ısrarla korunması gerekenler arasındadır.

Laclau’nun üçüncü tepki dediği devrimci sendikalizmin en önemli temsilcisi Sorel’dir. O da “Ortodoksluğun eylemsizciliğine karşı mücadele eden bütün eğilimler gibi, sınıf birliğinin kuruluş momentini politik düzeye kaydırmak zorunda kalır...”[49] Sorel mitsel olarak kurulmuş öznelerin belirlenmemiş olmasına vurgu yaparak ‘politik olan’a alan açmıştır. Ona göre mitsel bir yeniden oluşumun hem faşizm hem de Bolşevizm yönünde hareket etmemesi için hiçbir neden yoktur. Sorel, toplumsal kimliklerin belirlenmemişliği ve sabit olmayan bir mücadeleye bağlanmasına dikkat çeker.[50] Açıkça kabul edilmeli, Sorel’in bu yaklaşımlarında, sınıfı politikaya kaydırmak şeklinde de olsa,  kelimenin gerçek anlamıyla politika vardır.

Bolşevik devrimi ve Lenin

Laclau’nun Marksizm eleştirisinde, kriz Lenin’i de içine alan bir şey olmasına, sınıfçılıktan Lenin de mustarip olmasına, hatta Gramsci’nin hegemonya’sının Lenin’den daha ileri bir adım olduğu iddia edilmesine rağmen, tüm bunlardan hareketle yapılan Marksizm reddinde açık bir Lenin reddi görülmez. Aksine, Laclau birçok noktada Lenin’in ve Bolşevik devriminin gücünü teslim eder ve Lenin bazen ortodoksluğun temsilcileri arasında sayılmaz. Marksizmin reddini hedefleyen post-Marksist tezler Lenin duvarına çarpıp geri dönmektedir.

Krize üç tepkiyi, sınıfa verdikleri roller bağlamında sıralayan Laclau, Marksizmi ‘hegemonya’ temelinde okur. Mesela Plehanov’a göre hegemonya, ‘olması gereken’ şeyin krize girmesi nedeniyle boşluğu doldurandır.[51] Laclau’ya göre, Bolşevik devrimi de bu açıdan öğreticidir ve benzer niteliktedir ama “diğer durumlarda yerinden-çıkma ve paradigmanın krizi olumsuz bir fenomen iken, Rusya’da olumlu bir fenomen haline geliyordu.”[52] Böylece Lenin eleştirilerin dışına çıkar ama Laclau, bu olumlu fenomenin üzerinde durmaz! Lenin, olumlu-olumsuz fenomen ayrımına dayanan basit bir denk gelme tespiti ile geçiştirilmeye çalışılır. Laclau’ya göre, “Rusya örneğinde yerinden-çıkmalar kendilerini işçi sınıfının ilerlemesine izin veren olumlu konjonktürler (...) olarak ifade ettiklerinden, işçi sınıfı ile verili bir momentte üstlenmek zorunda olduğu yabancı görevler arasında yeni ilişki tipini karakterize etmek zorunlu hale geliyordu. Bu normal-dışı ilişkiye “hegemonya” dendi.”[53] Öyleyse, Rusya örneğinde, dünya çapında yarattığı etki de dikkate alınırsa, teori ile pratiğin bütünlüğünün sağlandığı belirlenmelidir. Bu bütünlük, elbette, teorik olarak eleştirilmesi gereken unsurları da içinde barındırıyordu. Hatta, Bolşevik devrimine özel koşullar Leninizm adı altında ilkeler haline de getirildi. Mesela, Bolşevik devriminin gelişim seyri gereği ‘işçi sınıfının temsilcilerinin’, kırdakilerin temsilcileriyle ittifaka girmesi, Leninizmde devrimlerin ilkesel gerekliliği haline geldi. Aksine, Marksist bir partinin kırdakileri de örgütleme hakkının önünde hiçbir ilkesel engel olmamalıdır. Engel sadece pratik olarak doğabilir. Ya da, devrim, içinde bulunulan an’da, kitlelerin, halkın ‘yaptığı’ bir şey olduğu için özel sınıf ittifakları temelinde açıklanmak zorunda değildir. Nitekim, Lenin’in sıcak politik an’larda sınıf analizlerini bir kenara ittiğine birçok kez rastlamak mümkündür. Lenin, tüm pratiğinde sınıfçılığın uzağında, politikanın kalbinde durur. Sınıfçılığı aşmak isteyen her girişim Lenin’e ısrarla dönmelidir.

Ama, Bolşevik devrimiyle birlikte oluşan bütünlük içinden, bir başka kriz derinleşene kadar Üçüncü Enternasyonal’in tanımlamalarının büyük çoğunluğu, isterse ilkeselleşmiş unsurlar olsunlar, işlevli birer mücadele aracına dönüştü. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı (UKKTH), küçük burjuvazi ile ittifak vb. tespitler Leninizmin temel ilkeleri haline geldiler ve önemli politik işlevler gördüler ama zamanla ‘katılaştılar’. Oysa, Lenin’de mesela UKKTH’nın doktriner bir tanımını bulmak mümkün değildir ama öyle ya da böyle oluşan bütünlük, oluştuğu şekliyle bir süre dünya çapında etkili oldu, muazzam devrimci dinamizm yarattı. Daha önce de vurguladığımız gibi, bütünlük, ‘doğru’ teori ile ‘doğru’ pratiğin birliği değildir, teori ile pratik arasındaki uyumdur!

Lenin’in sınıfçılığın uzağında durduğunu Laclau da teslim etmek durumunda kalır. Laclau, krizin gelişimini Avrupa’yı temel alarak ayrıntılarıyla anlatırken Lenin’in emperyalizm tespitlerinin Kautsky’den bir farkının olduğunu söyler: “Kautsky’cilikle Leninizm arasındaki fark, birincisine göre yarılma tamamen geçici ve sınıfa içselken ve üstesinden gelinmesi süreci kapitalist gelişmenin içsel eğilimlerinde yazılıyken, Leninizme göre yarılmanın “sınıf” ile “kitleler” arasındaki, emperyalist çağda politik mücadelenin koşullarını sürekli olarak tanımlayan bir yapısal yerinden-çıkmanın zemini olmasıdır.”[54] Lenin’deki sınıf ile kitleler arasına koyulan politik ayrım ısrarla tekrarlanmalıdır. Lenin böylece, sınıfçılığın ötesine geçerek, yapısal bir unsur olarak diğer hareketlilikleri gündemine sokar. Bernstein’ın teorilerine vurgu yapan Laclau, tekel çağına girilmesi nedeniyle yaşanan değişimleri Bernstein’ın ortodoksluğun herhangi bir temsilcisinden daha iyi algıladığını belirtir ve Bernstein övgülerini yine Lenin’i ortodokslar arasında saymayıp ona ayrı bir yer vererek bitirir: “Onun (Bernstein) analizleri bu anlamda, zamanın ortodoks teorileştirmelerine olduğundan çok, bir Hilferding ya da bir Lenin’in sorunsalına yakındır.”[55]

Lenin’in Kautsky’nin emperyalizm yaklaşımına yönelik eleştirileri teorik niteliğinin dışında somut politik amaçlar da taşımaktadır. Lenin, Kautsky eleştirisini politik bir tavır alarak ve özellikle bunu öne çıkararak yapmakla emperyalizm çağında sınıfçılığın geride kaldığını dillendirmiş olur.

Negri-Hardt da emperyal düzen tespitlerinde Lenin’den destek alır: “Lenin’in analizindeki en kayda değer özelliklerden biri bir politik kavram olarak emperyalizm eleştirisidir.” Ardından Lenin’in modernliğin ötesine göz atmayı başardığı belirtilir ve şöyle devam edilir: “...emperyalizm kavramını politik olarak yeniden irdeleyen Lenin, herhangi bir Marksistten çok daha başarılı bir biçimde, sermayenin emperyalizmden öte yeni bir aşamaya geçişini öngörebilmiş ve ortaya çıkmakta olan emperyal egemenliğin yerini (daha doğrusu yok-yerini) tespit etmişti.”[56] Yazarlar Lenin’in dünya devleti tezine ilişkin politik tespitlerine gönderme yaparak ve dünya devletini imparatorluğa dönüştürerek şunu söyler: “Bu Lenin’in eserlerindeki içkin alternatiftir: Ya dünya komünist devrimi ya da İmparatorluk; ve bu iki seçenek arasında derin bir benzerlik vardır.”[57]

Ama Leninizmde, Avrupa’daki komünist hareketlerde, Lenin’in sınıf ile kitleler arasında emperyalizm çağına özel yaptığı ayrımın ‘tutarsızlığının’ (yani sonuçta, sınıfı yine de politikada merkez olarak alması, politik gelişmeleri ona teoride de olsa eklemlemesinin) eski ‘tutarlılığa’ (sınıfa karşı sınıf) doğru evriltildiği de açıkça teslim edilmelidir. “İstikrar dönemlerinde Komünist partilere kalan tek görev, bütünüyle sınıfçı ve “kopuşçu bir kimlik” çevresinde güç biriktirmekti. Kriz geldiğinde bu birikim yeni bir devrimci inisiyatife yolu açacaktı.”[58] Dolayısıyla, Üçüncü Enternasyonal’in “birleşik cephe” yaklaşımı da diğer toplumsal katman ve sınıflara manipülatif bir bakış temeline büründü. Laclau’ya göre bu indirgemeci ve manipülatif yaklaşımdan kopuş Avrupa’daki faşizm deneyimi ve anti-sömürgeci devrimlerle beraber gerçekleşmiştir. Ve Laclau’nun haklı olarak belirlediği gibi birçok komünist parti kopuşa rağmen ısrarını sürdürmüştür.[59]

Komünist harekette parçalanma

Marksizmin 1920’lerde ilk izleri görülen krizi, kendini en çıplak şekliyle faşizmlerin yaşandığı dönemde halk-sınıf çelişkisi temelinde şiddetli olarak ortaya koymaya başladı. İkinci Enternasyonal’in ‘sınıfa karşı sınıf’ politikası, Üçüncü Enternasyonal’de 1930’larda yeniden hayat bulduktan ve güçlendikten sonra bu dönemde kırıldı denilebilir. Bu saptamadan, Lenin ile tanımlanan bütünselliğin sınıfçı olduğu sonucuna ulaşmak uygun görünmüyor. Ancak, Marksist teori sınıfçı bir yöne doğru evrilmeye uygundu. Laclau’nun ifadeleriyle söz konusu dönemi anlatırsak, “...anti-faşist mücadele, sosyalist bir kimlikle kaynaştırılabilme potansiyeli taşıyan popüler ve demokratik bir kitle öznelliği yarattı.”[60] Yani, Laclau’nun tanımlamasıyla hegemonize edilen görevi sınıf failine birleştiren bağ çözülmeye başladı. “Fakat Komünist politikadaki değişiklik, Üçüncü Dönemin “sınıfa karşı sınıf” çizgisinin resmen terk edildiği ve Halk Cepheleri politikasının ilk kez ortaya getirildiği, Komintern’in 7. Kongresi’ne Dimitrov’un sunduğu raporla başladı.”[61]

Laclau, bahsedilen dönemle beraber hegemonik görevlerle sınıf kimliği arasında ayrım yapmanın daha da zorlaştığını söyler ve şöyle devam eder: “Mao’nun “yeni demokrasi”sinden Togliatti’nin “işçi sınıfının ulusal görevleri” ve “tedrici demokrasi”sine kadar uzanan birçok formül, Marksist parametreler içinde teorik olarak tanımlanması zor bir zemine yerleşmeye çalıştı; zira “popüler olan” ve “demokratik olan”, kitle mücadelesi düzeyinde elle tutulur gerçeklikler olmalarına rağmen, bunlara kesin bir sınıf aidiyeti atfedilemiyordu. Komünist önderlikler altında gerçekleşen periferik dünyadaki devrimler de karşımıza buna benzer bir fenomen çıkarmaktadır: Çin’den Vietnam ya da Küba’ya kadar, popüler kitle kimliği sınıf kimliğinden ayrı ve daha geniş bir kimlikti. Leninist geleneğin başlangıcından beri kendisini yavaş yavaş kabul ettirdiğini gördüğümüz “kitleler” ile “sınıf” arasındaki yarılma burada etkilerinin tamamını üretiyordu.”[62]

Bu uzun alıntıda da görüldüğü üzere tüm tarih bir sınıf-halk çelişkisi olarak okunabilir. Laclau’nun verdiği örnekler sınıfçılığın ve ‘resmi’ Marksist anlayışın eleştirisi anlamında oldukça güçlüdür. Söz konusu tespitlerin, daha önce de belirttiğimiz gibi, “Leninist geleneğin başlangıcından beri” diyerek yaratılan bütünselliği dikkate almayan, Lenin’den bu yana yaşanan kopuş olarak algılanması problemlidir. Lenin dönemi, pratikte sınıfçılığın en önemli kırılma anlarından biri olarak görülmelidir. Bunu Lenin’in pratiğinin yanı sıra birçok yazınsal eserinde de görmek mümkündür. Ardından, bir ‘geriye dönüş’ yaşanmıştır. Bu dönüş hala devam ediyor ve karşı tepkilerin bazıları kendini post-Marksist bir cenahta ifadelendiriyor.

Faşizm dönemiyle ve diğer ülkelerdeki devrimlerle beraber, özellikle Avrupa’da yaşanan ağır sınıfçılık yerini başka bir şeye bırakmaya, komünist teorilerde egemen kesim ile halk arasındaki karşıtlık yer bulmaya başladı. Halk tarafında işçi sınıfı, küçük burjuvazi, köylülük, ulusal burjuvazinin ileri kesimleri yer aldı. Böylece Laclau’nun terminolojiyle ifade edersek bir eşdeğerlik’in oluştuğu belirtilebilir. Oysa “İkinci Enternasyonal’in Marksist söyleminde hiçbir eşdeğerlik sıralaması yoktu. Kautsky’ye göre her sınıf kesimi, kapitalist gelişmenin mantığı içinde özgül bir farklılık konumu işgal ediyordu; Marksizmin kurucu karakteristiklerinden biri, şekilsiz ve kesinlikten yoksun bir kategori olarak “halk”ın yok olması ve, herhangi bir eşdeğerlik boyutu olmaksızın, bütün antagonizmaların, kendisini kendi literalitesi içinde tüketen bir sınıf karşıtlığına indirgenmesi olmuştu.”[63] Yani, sınıfın, genel halk kavrayışından kopularak, öne çıkarıldığı bir Kautsky dönemi yaşandı. Ardından halk yeniden öne çıktı. “ “Halk” –on dokuzuncu yüzyılın politik ve toplumsal mücadelelerindeki merkezi fail- ancak Halk Cepheleri döneminin sıralayıcı pratiklerinde, önce ürkekçe, Marksist söylemsellik alanında yeniden ortaya çıkar.”[64] Böyle bir saptama, İkinci Enternasyonal öncesinde de halk terimiyle karşılanabilecek dönemler yaşandığını ve iki Enternasyonal’deki ortak bir damarı göstermesi açısından verimlidir ancak, İkinci ile Üçüncü Enternasyonal arasındaki ayrımı görmek, önemsemek gerekmektedir. Üçüncü Enternasyonal Halk’ın ortaya çıkarıldığı yerdir. Lenin sonrasında ‘sınıfa karşı sınıf’ yaklaşımıyla bir geriye dönüş başladı, bu dönüş faşizm döneminde değişti ancak bu durumdan hareketle Üçüncü Enternasyonal’in İkinci’nin bir devamı olduğunu iddia etmek uygun değildir.

SSCB-Çin çatışması

“Dünya ölçüsünde Marksizm, geçen dönemde, politik olarak, (...) okullar tarafından; özgül teori dünyasında da esas olarak Batı Marksizmi tarafından temsil olunmuştur.”[65] Bu durum bile Marksizmin parçalılığını göstermesi açısından yeterlidir. Yaşanan kriz, teori ile pratiği çok keskin bir şekilde ikiye ayırmıştır.

Bir başka bağlamda tekrarlarsak; Marksizmin krizi kendini ilk olarak Troçki’nin SSCB içinde aldığı sol tavırla gösterdi ama bu tavır dünyaya ‘solculuk’ olarak açılamadı. Söz konusu yetkin ama erken tepkinin yapamadığını, 1960’da SSCB ile Çin arasındaki çatışma yaptı. Söz konusu dönem, aynı zamanda, teori-pratik birliğinde yaşanan ayrılmanın en somut göstergelerden biri olan Batı Marksizmini de, bir anlamda, ‘doğrulamış’ oldu. Bu dönemde yaşanan gelişmeler-ayrışmalar, krizin temel nedenlerini çok daha net ve günümüz koşullarına çok daha yakın bir şekilde ortaya koyması nedeniyle dikkate değerdir. Söz konusu dönem, sınıfçı olanların aynı zamanda hümanist olduğu, bu tavra karşı da olumlu tepkilerin yer aldığı bir dönem oldu.

Belirtildiği gibi, uluslar arası Marksist hareketin dağılması krizin somut göstergelerinden biridir. Dolayısıyla, faşizmler döneminde yaşanan krizin ilk görüntülerinden bir dağılmayla çıkmadığı söylenebilecek Marksist hareket, bölünmeyi en şiddetli ve net bir biçimde Çin-SSCB ayrışmasında yaşadı.

1960’da SSCB ile Çin arasındaki tartışma 'sosyalist kamp'ı somut ve en şiddetli şekilde böldü. SSCB’nin ABD’yle “barış içinde birarada yaşama” politikasının yanlışlığını 1960 baharında Çin verdiği tepkiyle gösterdi. Yaşanan kriz ortamını Althusser şöyle anlatıyor: “Uluslararası Komünist Hareket’in bunalımının yarattığı şok etkilerinden kaçamayacağımız, fazlasıyla açıktır – bu etkiler ister Çin-Sovyet çatışmasındaki gibi belirgin, isterse Çekoslavakya’nın işgalinden bu yana Sovyet ve Batı Komünist Partilerinin arasındaki gibi örtük olsun. Aynı şey “proletarya diktatörlüğü” gibi çok önemli ilkelerden gürültülerle ya da sessizce ve hiçbir teorik ya da siyasi neden göstermeden vazgeçilmesinin ve bugünkü mücadelelerde yer alan bulanık bakış açılarının getirdiği sorunların yarattığı şoklar için de geçerlidir.”[66] Benzer bir uluslararası bunalım SSCB’nin çöküşüyle yaşandı. Şok daha büyüktü, çünkü çatışma halinde, parçalı da olsa yaşayan uluslararası nitelik taşıyan komünist hareketler hızla çöktü. Çöküş, ne Stalinizmin rakibi Troçkizmi, ne de Maoizmi dünyasal ölçekte güce kavuşturmadı. Aksine onlar da hızla etkilerini yitirmeye başladı. Bu dönemde, okul ayrımına gerek bırakmayan bir şekilde, sosyalizmden vazgeçmeyenler “bürokratikleşme” gibi yüzeysel tespitlerle sosyalizm deneylerinin nerede yanıldığını el çabukluğuyla buluverdiler.

Bölünme dönemlerinde alınacak tavır çok büyük bir önem taşımaktadır. Eleştirel tutum uygun politik konumu içermelidir. Mesela Althusser, kriz saptamasını yaparken çok dikkatlidir. “Althusser’in ortaya koyduğu zemin, sosyalizmin yüzelli yıl sonra yeniden ütopyacılığa dönmesine karşı önsel teorik engel işlevi görmektedir.”[67] Ütopyacılar, Kant’ın öğüdüne uyarak inanca yer bulmak için bilgiyi yerinden ederken o tam tersi yolda ilerlemiştir. Althusser açıkça Stalinci sapma’nın tarihsel olarak soldan tek eleştirisinin Kültür Devrimi olduğunu iddia eder. Althusser, böylece sol’a yaslanarak, Avrupa komünistlerinin ve 22. Kongrenin hümanist sağcılığına da tavır almış olur. Krizden kurtulmak için kendini ütopyanın, genç Marx’ın çekiciliğine teslim edenlere karşı Marksizmi, onun bilimselliğini savunur. Dolayısıyla Althusser’in o dönemde Stalinist bir tavır alarak değişime karşı durduğunu iddia etmek külliyen yanlıştır, ki böyle iddialar olmuştur. Aksine, Stalin’i fütursuzca eleştiren Avrupa Marksistleri, kendilerini sağda buldular.

Anderson, Althusser’in dönemin genç Marksistlerine karşı olmasının Stalin’in yanında olmak anlamına gelip gelmediğini sorgular ve böyle bir sonucun kolayca çıkarılamayacağını savunur: “Onun ellilerin sonunun felsefi kötü sonuçlarına düşman olduğu doğrudur. Fakat böyle olması tamamen yanlış mıdır? Burada bazı konuların ayrıştırılması ihtiyacı ortaya çıkar. O zamanlar Marx’ın başarılarını, ne kadar parlak olursa olsun olgun çalışmalarının yerine geçemeyen ve sık sık da onlarla karşı karşıya duran gençliğinin felsefi antropolojisinde eritmek yönünde çok yaygın bir eğilim olduğu su götürmez.”[68] Yani  genç Marx’a, ütopyaya doğru kaçışa, Althusser müdahale etti ve bu müdahale ses getirdi.

Ayrıca, söz konusu eleştiriler olurken Stalinizm dünya genelinde devrimci etkiler yaratmaya devam ediyordu. Bu gözardı edilemez.  Anderson’a göre “Althusser’in çalışmasının kurucu momenti bu tamamen farklı çelişkideydi. Teorinin Sefaleti’nde çok fazla dikkat çekilmeyen Çin-Sovyet anlaşmazlığı Marx İçin ve Kapital’i Okumak’ın yazılışının gerçek siyasi arka planıydı. Bu yıllarda ellilerin cepheleri ve tartışmaları, değişen bir tarihsel manzarada bir dizi ani değişim ve çökelmeden geçti. Tipik bir şekilde, 1956’nın ayaklanmaları Stalinizm’in idari ve entelektüel baskısına karşı genç Marx’ın hümanizmine başvurdu.”[69] Yani Anderson’ın da gösterdiği gibi “Kruşçev’in SBKP için yeni parti programı “Herşey İnsan İçin” diye ilan edilirken Batı Avrupa’da hümanizmin değerleri (...) yüceltiliyordu.”[70] Haliyle parlamenter ve barışçı yoldan sosyalizme geçiş teorileri sadece SSCB’nin dış politikasının ürünü olarak görülemez. Bu, krizin yarattığı tipik bir hastalık olarak kendini Avrupa’da zaten göstermeye başlamıştı.[71] Althusser bu hastalığa tavır aldı.

Bu dönemde dikkat çekici ve bir o kadar da önemli bir diğer nokta ise  Avrupa’da 1956 sonrası tartışmalarda Lenin’in çok az görünmesidir. Bu nedenle, “Çok Yaşa Leninizm’in ünlü makaleleriyle Çin partisi...” çarpıcı bir hamle yapıyordu. Çünkü, “56 sonrası dönemin tartışmaları Avrupa’da büyük ölçüde Stalin/Genç Marx antitezi etrafında döndü.”[72] Bu teze, Mao, Lenin’i öne çıkararak, ortodoks bir yanıt vermiş oldu. Bu temelde, Althusser ile Mao’nun müdahaleleri buluşturulabilir ve Genç Marx’a karşı ortak tavır aldıkları söylenebilir. Althusser muhtaç olduğu gücü Kültür Devrimi’nden aldı.

Batı Marksizmi

“Altmış yıllık dönem boyunca teoride Marksizm arayışı bizi “Batı Marksizmi”ne ulaştırıyor.(...) Batı Marksizmi, bir hastalık ve bir zorunluluktur. Ancak politik hareket düzleminden koparak ortaya çıkabilmiştir.”[73] Dolayısıyla krizin aşılması yönündeki her teorik çaba Batı Marksizmiyle yüzleşmek durumundadır.

Larrain, Anderson’ın Batı Marksizmi’nin doğuşuna ilişkin tespitlerini aktarır. Anderson, Marksizmin yaşadığı krizi açıkça tespit eder ve bu krizin sonucu olarak Batı Marksizminin doğduğunu iddia eder. “Batı Marksizmi, işçi sınıfının sosyalizm mücadelesinde başarısız olması ve yenilgiye uğraması nedeniyle, Marksist teorinin devrimci siyasal partilerden üniversitelere taşınmasının ürünüdür. Teori ve pratik arasındaki bu ayrılma Marksizmin içeriğini etkilemiştir, (...) Düşünce şudur: Batı Marksizminin akademik bir teori olarak başarı sağlaması, onun siyasal başarısızlığından kaynaklanır.”[74] Bu satırlardan da anlaşılabileceği gibi, kriz teori ile pratik arasında yarılmadan kaynaklanmaktadır. Krizin sebebi ise işçi sınıfının mücadeledeki başarısızlığı olarak gösterilmektedir. Üniversitelerin öne çıkması da söz konusu başarısızlığın ürünü bir kayma olarak görülmektedir. Kuşkusuz bu yetersiz ve sınıfçı bir perspektifin yorumudur. Üniversitelere kayan toplumsal hareketliliklere uzak duran komünist partiler hakettikleri bedeli ödediler.  Bu sınıfçılıklarının bedeliydi. Daha derine inildiğinde, bu durumun Üçüncü Enternasyonal’le kurulan bütünlüğün teorik ve pratik yıpranmasının sonucu olduğu görülebilir. İşçi sınıfına Üçüncü Enternasyonal’in politik bakışı, ilerleyen yıllarda ve değişen konjonktürde teori-pratik birliğini karşılayamaz olmuştur. Batı Marksizmi teori ile pratik arasındaki yarılmanın ürünüdür ama bu yarılmada pratik’in karşılığı işçi sınıfı değildir.

Ancak, sınıfçı politika ile konjonktürdeki hareketlilik arasındaki uyumsuzluğu, hatta belki de Avrupa’da yaşanan kısmi durgunluğu veri alarak, eylemsizliğin ve toplumsal hareketsizliğin ürünü düşünürlerden, Batı Marksizmi’nden bahsetmek, tarihsel körlüğün ifadesi olur. Thompson, Althusser’in teorisini ve dolayısıyla kendi tanımlamaları itibarıyla yapısalcılığı “hayali bir yatışma döneminin ideolojisi” olarak tanımlar. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu tanımlama uygun değildir. Althusser, bizzat kendisi yaşadığı dönemde ortaya çıkan toplumsal hareketlilikleri yazılarında belirtmiştir. “Başka bir deyişle, Thompson’un değerlendirmesindeki genellemeler bize, görünenin belli özelliklerinden çok görenin astiğmatlığını anlatır. Althusser’in düşüncesini dünyasal bezginlik terimleriyle açıklamak geçersizdir.”[75] Thompson işçici ve Avrupacı bir okuma yaptığı için dünyada hareketlilik görmemektedir. Haliyle tespiti kendi yanlışlığını ispatlar.  Aslında tüm yaşanan gerilimler toplumsal hareketliliklerin dünya çapındaki yokluğundan değil, Marksist bütünselliğin dağılmasından kaynaklanır.

Bu bağlamda, yaşanan gerilimin Batı Marksizmi içinde yarattığı kamplaşmayı Larrain’in  tanımlaması gösteriyor. Tarihsel materyalizmin yeniden yapılanması gerekliliğini öne süren yazarlar arasında bir tasnifleme yapan Larrain’a göre “Bir yanda, Fransa’da Althusser ve İngiltere’de Cohen, tarihsel materyalizme ilişkin sistematik yorumlar önerdiler, aralarındaki büyük farklılıklara ve birbirlerinin görüşlerine çok az itibar etmelerine rağmen ikisi de kesin ve bilimsel formülasyonlarla ilgilenmekte ortaklaşıyor ve tarihsel materyalizmin herhangi bir açıklayıcı güce sahip olmasının bütünüyle ve kesin olarak tespit edilebilecek yapısal faktörlerin insan eylemlerini, sınıf mücadelelerini, toplumsal değişimi ve tarihsel gelişimi etkileyip belirlemesinden kaynaklandığı inancını paylaşıyorlardı. Öte yanda, Almanya’da Fleischer ve Fransa’da Sartre, bilimsel kesinlik ve yapısal olarak belirlenmiş etkileri çok az hesaba katarken, daha çok tarihsel materyalizmin bir pratik teorisi olarak yeniden kurulması gereğine vurgu yapan, farklı bir yeniden yapılanma kavramı önerdiler.”[76] Larrain’ın bu ayrıştırması yerinde görünüyor. Marksizmin teorik krizine böyle genel bir perspektiften bakmak mümkün.

III- Sınıf-Halk Gerilimi

Dünyada ve Türkiye’de genel olarak halk vurgusunu öne çıkaran hareketlerin devrimcilikle ‘doğal’ bir bağlarının bulunduğu politik tespiti yapılabilir. Halk, devrimci mücadelenin vazgeçilmezleri arasında yer alır. Zaten dünyada hiç ‘sınıf devrimi’ olmamıştır. Tüm devrimler halk devrimleridir. Ama, Marksizmi teorik olarak savunma noktalarının politikaya sızması sınıfçılığı neredeyse kesintisiz bir şekilde Marksizm içinde etkili bir unsur olarak var etti. İçinde bulunduğumuz kriz ortamında ise dikkat çekici bir durum yaşanıyor. Yaşanan değişimlere çözümler bulunması gerektiğini dile getiren ve birçok örnekte post-Marksizme doğru giden eğilimler büyük oranda sınıf reddini ve halkı öne çıkaran bir terminoloji izlerken, Marksistlerin onları reddedişi ‘sınıfta ısrar’la oluyor. Bu reddedişler büyük oranda teorik açıdan güçsüz ve polemikten öteye geçemeyen bir nitelik arz ediyor. Dolayısıyla, dünyada halihazırda devrimci mücadele veren, devrimciliğin korunduğu kaleler olan hareketler ‘halk’ demesine rağmen, halk post-Marksist bir cazibenin yaratılma aracı olabiliyor.

Laclau, halk’ı en çıplak ifadelerle öne çıkaran isimlerin başında geliyor. Bir "manifesto" olarak tanıtılan İmparatorluk’un yazarları Negri-Hardt ise sınıfsallığı tüm topluma yayarak, üretici olmayan çalışanları da işçi sınıfı içine katıp halktan öte ama kitlenin bilinçsizliğinden de beride duran ‘çokluk’ kavramını önererek bir başka bağlamda aynı şeyi gerçekleştiriyor. Yazarlar bütün mücadelelerin ekonomik ile politik mücadele arasındaki geleneksel ayrımı parçaladığını söylüyor. "Yenilenmeler" makalesinde, Anderson ise yeni toplumsal hareketliliklerden bahsediyor ve sınıfı olabildiğince geri atıyor. Ancak, Anderson’ın yaklaşımında, üretici güçlere verdiği önemden kaynaklı olduğu söylenebilecek bir fark da göze çarpıyor. Anderson, günümüzde tek devrimci şeyin üretici güçler olduğunu iddia edip, politik dünyaya ilişkin konuşurken bilimin dünyasına sığınarak kural dışı hareket ediyor. Bu yazarlarda ortak olan bir başka nokta da sınıfı üretken olmayan çalışanlara kadar genişletmek. Sınıfın geri plana itilmesine şiddetli tepki gösteren ‘sınıfçı’ Marksistler ise, aynı tepkiyi üretken olmayan emeğin de işçi sınıfı içine katılmasında genellikle göstermiyorlar. Aksine onlar da sınıfın böyle bir genişlemeye tabi tutulmasının gerekli olduğunu düşünüyor, bu argümanı kullanarak proletaryaya elveda denemeyeceğini ispatlıyorlar! Ama, sınıfçılar, tam tersine üretici güçlerin devrimciliğinden bahseden Anderson’a sert bir şekilde yükleniyorlar.

Yani, sınıfçılığın, tarihin motorunun sınıf savaşları olduğunu kabul eden teorik bir yaklaşımdan da kaynağını aldığını, tarihin motorunun üretici güçler olduğunun reddine dayandığını da belirleyebiliriz. Aynı teorik yaklaşımın üretici güçlerin önüne üretim ilişkilerini geçirdiği de saptanabilir. Sınıfçı etkinin teorik dünyadaki etkisi o denli büyüktür ki, Althusser özeleştirisinde, kendisini hep sınıfı görmemekle, yani çelişkiyi görmemekle eleştirdi.

Dikkat çeken bir başka nokta ise, daha önce çeşitli vesilelerde değindiğimiz, sınıf kelimesi kullanılarak, sınıfçılığın aşılmaya çalışıldığı örneklerin de mevcut olmasıdır. Üretken olmayan emeğin sınıf dahiline alınmasında böyle bir durum saptanabilir. Sınıfçılıktan kurtulmak isteyen bazı Marksistler, yapısal, belirli olan sınıf kavramını, kavram olmaktan çıkararak halk’a yaklaştırmaktadırlar. Halk demeden bir anlamda halkçılık yapmaktadırlar.

Tüm bu anlattıklarımızdan en genel hatlarıyla, sınıfı geri plana ittiğini belirlediğimiz kişilerin, politik düzeye, daha ‘belirsiz’ bir ‘özne’ veya ‘özneler’ yerleştirmeyi hedeflediğini, ‘sınıfçı’ Marksizmin ise, işçi sınıfını ‘özne’ olarak gören ve politikada ona ayrıcalık tanımayı zorunluluk diye algılayan mantığıyla ‘sınıf reddine’ karşı durduğunu çıkarsayabiliriz. Böyle bir durumda, politik düzeye sınıfı ayrıcalıklı olarak sokan sınıfçılığın yanında olmak mümkün görünmüyor ama sınıfın reddedilişindeki post-Marksist, dolayısıyla sınıfın Marksizmde bilimsel düzeydeki yerini de silip atan eğilimin de karşısında durmak gerekiyor. Bu eğilim kendini sınıf diyerek de var edebiliyor. Dolayısıyla, Marksizm içinde belirli bir tarz sınıf savunusunun da post-Marksist sistematiğin yolunu açtığı belirtilmelidir.

Günümüzden bakıldığında, adını andığımız yazarlar bağlamında yukarda yaptığımız ayrımlardan hareketle, toplumsal politik değişimin ‘öznesi’, politikanın doğası, mücadelelerde belirli bir sınıf veya gruba verilen ayrıcalığın bu doğaya verdiği ‘zarar’ gibi temel konulara ilişkin alınan tavırlar ile bunların uygunluğu üzerine tartışmak elzem görünüyor. Tarihsel ve yapısal olarak sınıfın Marksizmin içinde önemli bir yeri olduğu yadsınamaz. Marksizmin yaşadığı kriz sınıf-halk geriliminden hareketle takip edilebilir ve bu gerilim krizin önemli göstergelerinden biridir. Hatta işçi sınıfının yeniden-tanımlanması gerektiği yönündeki tüm tespitler, politik bakıldığında konjonktürün belirsizliğinin kabulü, halkın sirayet etmesi olarak da okunabilir. Öncelikle bu gerilime nasıl bir perspektifle baktığımızı, ortodoks yorumun sınıfa dolayısıyla halka yaklaşımını genel hatlarıyla verip, Laclau’nun eleştirileri ve halk tanımı üzerinden ilerleyerek, açıklamaya çalışacağız. Halk’ın yarattığı muazzam politik açıklık bu temelde gösterilmeye çalışılacak.

‘Devşirme sınıf’ın reddi

Sınıf, bilimsel alandan devşirilerek politik düzeye aktarılırsa tipik bir biçim alarak politikanın doğasına karşı hale geliyor. “Temel antagonizmaların belirlenmesi açısından asıl engel, (...), sınıfçılık olmuştur.”[77] “-Yani, belli içeriklerin anlamını ilişkisel bir kompleks içine yerleştirilebilecek farklılıklar olarak kalıcı bir biçimde sabitleştiren kategoriler- temelinde genel  bir politika teorisi kurmanın olanağı da ortadan kalkmıştır.”[78] Bunu, ‘ortodoks’ Marksizm yorumlarının genel mantığı üzerinden ilerleyerek göstermek mümkün. Yaşanan kriz, -özellikle teorik kriz- bir anlamda toplumsal hareketliliğe söz konusu ısrarlı devşirme mantığıyla yaklaşmanın ürünüdür denilebilir.

Larrain, ortodoks yorum olarak bilinen ve etkileri hala güçlü bir şekilde Marksistler üzerinde hissedilen akımın teorik kabullerinin  sınıflamasını yaparak yaşanan gerilimleri ortaya koyar: “Birinci olarak, tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizmin ilkelerinin toplum ve tarih çalışmalarına uygulanması ya da aktarılması olarak ele alınmaktadır. İkinci olarak, bilinç maddi gerçekliğin bir yansımasıdır, çünkü varlık maddi önceldir ve bilinçten bağımsız olarak mevcuttur. Üçüncü olarak, üretici güçler tarih boyunca gelişme eğilimindedir ve ekonomik yapıdaki değişmelerin, bu yolla da toplumun diğer alanlarındaki değişmelerin başat, belirleyici faktörüdür. Dördüncü olarak, tarih doğal kanunların gelişmeci mantığına uygun olarak, evrensel ve zorunlu aşamalar boyunca ilerlemektedir ve karşı konulmaz bir şekilde insanlığın sınıfsız topluma ulaşmasını sağlayacaktır.”[79] Bu tespitlerden ilkinin savunulamaz olduğu belirtilmelidir.[80] Diğerleri ise bilimle politika arasında ayrım yapmak kaydıyla teorik olarak ardında durulması gereken tezlerdir ve post-Marksistlerin altyapının belirleyenliği ve sınıf reddine karşı ısrarlı ama teorik bir tarzda korunmalıdır. Kuşkusuz söylediklerimizden Üçüncü Enternasyonal’in teorik ve pratik varlığının dörtte üçünün doğru olduğu sonucu çıkmaz. Söz konusu tezlerin Üçüncü Enternasyonal içi savunuları genellikle teori ile politika arasında yapılması gereken ayrımı gözardı ettiği için, Laclau’nun da gösterdiği gibi iç gerilimler yaşanmış, ad hoc teorilere gerek duyulmuştur. Marksistler, felsefeyi bilime, bilimi de pratiğe uygulamayı görev bilmişlerdir. Bilim, nesnellik, pozitivist bir anlayışla savunulmuş, sınıf savaşı pratiğe, politikaya ilişkin bir unsur olarak görülerek sınırlı ve sorunlu bir nesnellik savunusuna girilmiştir. Dolayısıyla, üretim ile sınıf savaşı, sınıf savaşı ile kitle hareketliliği, altyapı ile üstyapı üzerinden sürdürülen tartışmalar, hep, Marx’ta da bulunan gerilimlerden hareketle,  gerçekle bilgiyi, üstyapı ile özgürlüğü, sınıf ile pratik mücadeleyi buluşturan bir tarzla yürütülmüştür. İkinci ve Üçüncü Enternasyonal’in sınıf ittifakı temelinde yaptığı halk vurguları da, genellikle gerçek dünyada yaşanan, arızi bir durum olarak görülmüş, işçi sınıfının bu ittifaktaki belirleyiciliği ısrarla vurgulanmıştır. Sınıfın devrimci olmadığı dönemlerde, doğasında bulunan bir devrimciliğe, objektif sınıf çıkarlarına dikkat çekilerek yine arızi bir durum yaşandığı öne sürülmüştür. Ya da sınıflar doğa’larını, öz’lerini yanlarında taşıyarak ittifaklara girmiştir. Yani, gerçek dünya’da, an’da ittifaka girenler sınıflar olmuştur. Dolayısıyla gerçek’te sınıf olmadığı için, konjonktüre yerleştirilen her sınıf ister istemez öz’e sahip bir şey haline geldi.

Olumsallık dünyası ve halk

Larrain, Marx’ta iki farklı yönün birden bulunabileceğine dikkat çeker ve Alman İdeolojisi’nden şu sözleri aktarır: “bir yandan mevcut üretici güçler, diğer yandan da başkaldıran devrimci bir kitlenin varlığı.”  Larrain’a göre bunların ikisi arasında göreli bir otonomi vardır. “Gelişmenin zorunlu kanunlarına ilişkin pasajlar, bireyleri ve onların tutumlarını tamamıyla yapısal ilişkilerin belirlediğinin altını çizerken, siyasal analizler ve diğer pasajlar, sınıf mücadelesinin ve insanların koşulları değiştirme kabiliyetinin önemini vurgulamaktadır. Bunlar, tarihsel materyalizmi yeniden yapılandırmaya yönelik her girişimin çözmek zorunda olduğu sorunlar arasındadır.”[81] Öncelikle şu tespit edilmelidir: Larrain, yaşanan gerilimi saptamıştır ancak, söz konusu gerilim problemli bir karşıtlık üzerine oturur. Üretim ile sınıf arasındaki ilişki bilim içi bir ilişkidir ve nesnellik bağlamında ele alınmalıdır ve bu ilişkide üretimin belirleyiciliği vardır. Ama, sınıf bilimin dışına çıkartılmaktadır. Tüm sorunu, sınıfın pratiğe kafasını uzatan bir şey olarak görülmesi yaratmaktadır. Üretim – sınıf ile devrimci mücadele arasında epistemolojik engel vardır. Mücadelenin, konjonktürün olduğu yerde ne üretimden ne de sınıftan bahsedebilirsiniz. Sınıfı politik konjonktüre soktuğunuzda, sınıfın varlığını göstermediği konjonktürde politik bir problem yaşanmaktadır. Sınıf, toplumsal hareketlilikler ve toplumsal hareketler yaratma pratiğinin önünde bir engel olarak durmaktadır. Bu durumun farkında olan Laclau, ilk olarak Marksizm içi incelemesi İdeoloji ve Politika’da sınıfı mümkün olduğu kadar uzağa göndermiş, Hegemonya ve Sosyalist Strateji’de de tamamen terk etmiştir. Bu terk, yukarda bahsettiğimiz sınıfı gerçek’e sokan Marksizm anlayışı, Marksizmin olabilir tek biçimi diye algılanarak gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla, Laclau’nun sınıfçı yaklaşıma yönelik eleştirisi, politik açıdan anlam taşımakla birlikte, sınıfın varlığını bilim düzeyinde yok etmesi bağlamında reddedilmelidir. Laclau, sınıfı yerinden ederek, halkı öne çıkarmıştır. Halk, sınıf gibi belirli bir kavram olmadığı, hareketli olduğu için uygun bir konumda yer alıyor. Halk, kesinlikle bilimsel bir kavram olarak algılanmamak kaydıyla, politikanın doğasının ortaya koyulması açısından hayati önem taşımaktadır.[82] Kısaca, sınıf ile halk’ı kategorik bir şekilde ayırmak gereklidir. Sınıf bilimsel düzeye ait bir kavramken halk politik düzeye ilişkindir.

Dolayısıyla, halkın çeşitli sınıfların biraraya gelerek oluşturduğu ittifak olarak anlaşılmasını da reddetmek gerekir. Çünkü konjonktürde sınıflar yoktur. Zaten, sınıf ittifakları olarak tanımlanan halk, sürekli değişim geçirmek durumunda kalmaktadır ve geçirmiştir. Aslında, ittifakların kabulü de Laclau’nun gösterdiği gibi bir çeşit ‘konjonktürde sınıftan vazgeçme’ olarak anlaşılabilir. Kısaca sınıf, bilimsel kavramların belirli olması anlamında ‘kesin’dir. Halk ise konjonktüre ilişkindir, belirsizdir. Birincisinde sınıflar arasında çatışma ve bunun zorunlu olarak varacağı sonuç mevcutken, ikincisinde halk-iktidar, halk-devlet politik karşıtlığı söz konusudur. Ve Marksizmin krizini bu bakış temelinde analiz etmek mümkündür. “Halk tanımlanmış teorik statüsü olmayan bir kavramdır; politik söylemlerde sık sık kullanılmasına rağmen, kavramsal belirginliği sadece atıf yolludur ve mecazi düzeyin ötesine geçmez.”[83]

Mesela “1789 ile 1848’in barikatlarına, İngiltere’de Çartist ajitasyona ve İtalya’da Mazzinici ve Garibaldici hareketlenmelere egemen olanlar, öyle pek örgütlenmiş ve farklılaşmış olmayan kitlelerdir, “halk”tır.”[84] Aslında tüm hareketlenmelere –Laclau’nun dikkat çekmek istediği ayrım temelinde bakıldığında- geçmişte ve bugün hakim olan budur. Tekrarlamak gerekiyor; hiçbir yerde sınıf devrimi olmamıştır. Yani, bir dönem halk, ayrışmamış, dolayısıyla ‘daha fazla’ halk, başka bir dönem  ayrıştığı için ‘daha az’ halk değildir. Sadece, halkın doğasındaki belirsizlik hükmünü sürdürmektedir. Aynı zamanda tersi bir ayrımı da vurgulamak ve kati olarak yapmak gerekir. Bilimsel analiz açısından bakınca da 1789 barikatları da dahil hepsi tarih bilimi içi analiz gereği sınıfsal olarak açıklanır. Yani, 1789’da ‘daha az’ sınıfsallık, 1917’de ise ‘daha çok’ sınıfsallık görülemez. İkisi de sınıfsaldır.

Politika bağlamında, halk açısından bakıldığında, başka ayrımlar da yapılabilir, politik kimi ayrıştırmalar-tespitler geliştirilebilir. Laclau’nun da dikkat çektiği gibi 19. yüzyılın son 30 yılında sendikalar ve yeni ortaya çıkan sosyal-demokrat partiler kendilerini kabul ettirmiştir. Dolayısıyla ortaya çıkan bu yeni dinamik dikkate alınmalıdır. O dönemde halk, ‘işçi sınıfı’nın da (ama gerçek işçiler olarak) içinde olduğu bir şekilde tanımlanmalıydı. Nitekim öyle de oldu. Hatta, gerçek işçilerin etkisinin çok baskın bir şekilde hissedildiği bir konjonktürde, sadece ‘işçi sınıfı’ da öne çıkarılabilir. Sorun öne çıkarılanın isminde değil, çıkarılış tarzı ve konjonktürel anlamında düğümleniyor. İşçi sınıfı diyen politik, ‘halkçı’ bir yaklaşım pekala mümkün olabilir. “İşçi sınıfına atfedilen merkezilik pratik bir merkezilik değildir; epistemolojik bir ayrıcalığın zemini de olan ontolojik bir merkeziliktir:...”[85] diyen Laclau, ‘pratik’ ve ‘ontolojik’ ayrımıyla söz konusu duruma işaret ediyor.[86] Konjonktürel uygunluk olduktan sonra bu anlamda sorun yoktur. Kendi dönemlerinde, Marx ve Engels’in böyle bir politik girişimde bulundukları söylenebilir. "Fransa üçlemesi" diye adlandırılan eserlerde, politik düzeye ilişkin bölümlerdeki işçi sınıfı tabirinin kullanımlarında bu açıkça görülebiliyor. Lenin’in sınıf ittifakları analizi de benzer niteliktedir.

Laclau da kendi perspektifinden bu duruma dikkat çekiyor: “Marx’ın düşüncesi, politik alanın halk/ancien regime diye bölünmesinin üretkenliğini tüketmiş göründüğü ve toplumsalın sanayi toplumlarına özgü karmaşıklık ve çoğulluğunu yakalayacak bir politika anlayışını kurmaya hiçbir şekilde yetenekli olmadığı bir momentte yer alıyordu.”[87] Bu yaklaşımdaki tarihselci ve ilerlemeci mantığı, dolayısıyla Marx’ın sadece tarihsel önemi olan biri olarak gösterilmesini bir kenara bırakarak, değişen dönem, geçiş dönemi tespitlerine yoğunlaştığımızda, işçi sınıfının kavramsal, yani kapitalizmin bilimsel analiziyle ortaya çıkarılmasının dışında bir noktaya daha ulaşılıyor. Politik açıdan Marx döneminde halk içinde böyle bir ayrıştırma yapma ve özel bir ‘özne’ye, işçi sınıfına işaret etmenin anlamı vardı. Nitekim Avrupa’da bu ayrıştırmanın muazzam politik etkileri de görüldü. Tekrarlayalım: önemli olan bunu bir ‘sınıfa karşı sınıf’ doktrini haline dönüştürmemektedir.

Sınıf doğası ve olması gereken

Sınıfçı Marksistler, Marx’ın yaptığı iki sınıflı topluma doğru gidildiği tespitinden hareketle, halkı yok olacak bir şey olarak gördüler ve bunu politikaya uyarlamakta tereddüt etmediler. Bu gerilimden kurtulmak isteyen Laclau, sınıfı terketmeden önceki teorik tezlerinde sınıfsallık dışında bir başka alanda/düzeyde halk-egemen iktidar arasındaki çatışma bağlamında bir popülizm tanımı yaptı. Popülizmin, “kullanımlarının yaygın çeşitliliğine rağmen, hepsinde de ortak bir örnekseme temeline başvurduğunu” belirledi. Bu temel “halk”tır.[88] Laclau’ya göre, ilerde de değineceğimiz üzere, ileri bir sınıf hareketi diğer toplumsal hareketliliklerle ilişkiye girebilmiş, popülist olabilmiş harekettir. Laclau, genel hatlarıyla gösterdiğimiz terminolojisiyle halkı reddedenlerin öne sürdüğü temel tezleri aktarır:  “1) Ekonomik gelişme düzeyi arttıkça, popülizm olasılığı azalır; 2) Belirli bir eşik aşıldıktan sonra, yani gelişme süreçlerinin eşzamansızlığının üstesinden gelindiğinde, sanayi toplumları popülist olgudan bağışıktır; 3)Bugün -ister olumlu, isterse olumsuz görülsün- popülist deneyimler geçirmekte olan “geri” toplumlar halk muhalefetini kanalize etmenin daha “modern” ve “sınıfsal” biçimlerine doğru mutlaka ilerleyeceklerdir.”[89] Kısaca, bir gün gelecek ve halk aradan çekilecektir.

Söz konusu ‘halk düşmanlığı’nın en tutarlı örneklerinden birisi Wood’dur. Öyle ki, Marksizme yönelik eleştirileri teker teker sıralayıp, bu eleştirilerde bulduğu tüm sınıf dışı unsurlara tavır alır. Sınıfçılıktan kopuşamama anlamına gelen sınıf ittifakları yaklaşımı Wood’a göre sınıftan kopuş izleri taşıdığı için reddedilmelidir. Wood, sınıf politikasının önceliğinin reddedilmesine ve yerine yeni toplumsal hareketlerin geçirilmesine karşı sınıfçı bir tavır alır. Bu tavır sınıfçı Marksizm anlayışının tipik bir örneğidir. Wood, eleştirmek için de olsa, Marksizme yönelik tepkileri maddeleştirirken, aslında krizin sebeplerini ortaya koyar. İşçi sınıfının devrimci bir hareket yaratamamasından hareket eden post-Marksistlerin sınıf ile politika arasındaki ilişkinin olumsal olduğu sonucuna gittiğini tespit eder, işçi sınıfı ile sosyalizm arasında ayrıcalıklı ilişki bulunmadığının iddia edildiğini belirterek, sınıflardan özerk politikanın, halktan ibaret politik gücün inşa edilebileceğinin savunulduğunu kaydeder. Ardından da Laclau’nun sosyalizm kavramı yerine radikal demokrasi’yi getirmesine vurgu yapar. Wood’a göre bu sınıftan uzaklaşma süreci; politika ve ideolojinin özerk olduğu görüşü Mao’ya kadar uzanmaktadır.[90]

Wood’un karşı çıktığı, işçi sınıfının antagonizmanın temel unsuru olmaktan çıkarılmasıdır ve bu süreci şöyle anlatır: “Kapitalizmin “tekelci evresi”nde, sömürenlerle sömürülenler, sermayeyle emek arasındaki eski sınıfsal karşıtlığın yanı sıra yeni bir karşıtlık doğmuştur -ve hatta eşit güce ulaşmıştır. “Tekelci devlet kapitalizmi”nde, devletin birleştirip örgütlediği tekelci güçler ile “halk” ya da “halk kitleleri” arasında yeni bir karşıtlık doğmuştur. Avrokomünist stratejinin son derece önemli, aslında belirleyici ilkesi, sınıflararası bir ittifak olan “halk ittifakı”dır;...”[91] Wood’un sınıf ittifakını reddedişi kendi bağlamında tutarlı bir tavırdır. Ama aynı zamanda sınıf ittifakından bahseden Üçüncü Enternasyonal ile kitlelere emperyalizm çağında yapısal bir rol veren Lenin’e de tavır aldığı anlamına gelir. Daha önce de belirttiğimiz gibi ittifaklar, bir taraftan sınıfçı mantığı terketmeme anlamına geldiği gibi, diğer taraftan da taviz vermek demektir. Wood’a göre Çin devrimi dahil tüm halk’ı içeren unsurlar birer olmaması gerekendir ve zamanla aşılacaklardır.

Wood, en çıplak sınıfçı tutumlardan birini sergilediği için örnek niteliğindedir ve akılda tutulmalıdır. Ama Wood’a karşı alınan tavır sınıf ittifakını kabul etmekle sınırlı kalmamalıdır. Daha ileriye gitmek gerekiyor. Bu bağlamda, Laclau’nun sınıf doğalarına ilişkin eleştirileri politika bağlamında yerindedir ve sınıf ittifakı anlayışının da sınıfçılığını ortaya koyar.[92] Laclau, politik konjonktürde, tanımlanmış doğa’ların karşılığını bulmadığına dikkat çekerek ısrarın bir yarılmayla sonuçlandığını belirtir: “...bir tarihsel görevin “doğal” sınıf faili ile onu gerçekleştiren somut fail arasında bir yarılma vardır. Ama yine gördük ki, bu yarılma bir görevin sınıf doğasını onu üstlenen faile göre değiştirmez.”[93] Bu eleştiri yerindedir ve şöyle ‘yenilenmesi’ gerekir: Bir sınıfın görevi ya da doğası diye tanımlanan şey ile onu hayata geçiren fail arasında doğrusal ilişki kurulamaz, herhangi bir ilişkiden dahi bahsedilemez. Sınıflar teoridedir ve ‘politik olan’da yerleri yoktur. Haliyle daha da ileri gidilmelidir ve şöyle denilmelidir:  bir başka failin diğerinin görevini yerine getirmesinden bahsedilemez![94]

Sınıf doğaları özsel bir unsur olduğundan, “Sınıflar, onları temsil eden partileri aracılığıyla, bir sınıfın önderliği altında, ortak bir düşmana karşı bir ittifak içinde birleşirler. Fakat bu koşulsal birlik ittifaka katılan sınıfların kimliğini etkilemez, çünkü onların kimliği sonuçta birbirleriyle hiç bağdaşmayan “çıkarlar” çevresinde oluşmuştur (“birlikte vur, ama ayrı yürü”)”[95] Birlikte vur ama ayrı yürü mantığına dayanan oluşmuş bütünlük, birlikte yürü ve birlikte vur pratiği olan Çin devrimiyle pratik bir müdahaleye uğradı. Sınıf ittifakı anlayışının sınıfçılığı, doğası gereği diğer sınıflar diye tanımlananların kendi ‘özne’lerini kendilerinin yaratmalarını bekliyor. Bunun sonucunda mesela köylülerin mücadeleye kazanılması değil de politik temsilcileriyle ittifak düşünülebiliyor.

İçinde bulunulan an’da belirli sınıfsal ideolojik aidiyetlerden bahsetmek ve peşinen çeşitli alanlardan çekilmek, apolitik tavır almaya denk düşer. “Bir ideolojik söylemin sınıf karakteri, özgül eklemleme ilkesi diyebileceğimiz şeyde ortaya çıkar. Bir örnek alalım: Milliyetçilik. Bu feodal mi, burjuva mı yoksa proleter bir ideoloji midir? Kendi içinde düşünüldüğünde hiçbir sınıf çağrışımı yoktur.”[96] Politik düzeye ilişkin düşünüldüğünde kesinlikle yerinde bir tespit.[97]

Mesela 8 saat işgünü bir dönem işçi sınıfının devrimci ideolojisinin parçası iken, daha sonra egemen ideolojinin parçası haline gelebilir. Yerine yenisi ve ‘daha’ özelleşmişi geçirilemediğinde, devrimci sınıf ideolojisinin sönümlenmesi gündeme gelir. Tersi de mümkündür. Yani bir devrimci olmayan ideolojinin konjonktürde devrimci anlama bürünmesi... “Lenin'in tanımladığı daha klasik diğer örnek, demokratik pankartların devrimci bir sürecin gelişimi içinde sosyalist pankartlara dönüşümüdür.”[98]

Avrupa işçi sınıfının deneyimlerine bakarak modernliği ölçmeye çalışmanın ilerlemeci ve ‘modernist’ bir mantık olduğuna dikkat çeken Laclau, göçmenler dediği kırdan şehre gelenleri ele alarak tespitlerini ilerletir. Bu görüşlerde hem rasyonalizmin güçlü bir eleştirisi vardır, hem de sınıf aidiyetleri sorgulanır. Göçmenin yeni geldiği kente, doğal olarak geldiği toplumun sembolleri ile karşı duracağını, tepki göstereceğini söyleyen Laclau, yüzeysel bir bakışın bunu “eskinin varlığını sürdürmesi” olarak göreceğini kaydeder. Gerçekte ise bir dönüşüm söz konusudur. “Bu “kırsal ögeler”, yeni göçmenlerin ideolojik pratiğinin yeni antagonizmaları ifade etmek için dönüştükleri basit ham maddelerdir. (...) Kapitalist yasallığın inkarı ki bu anlamda -sınıf anlaşmazlıklarının en radikalini yansıtır- Avrupa türü sendikacılıktan daha “ileri” ve daha “modern” bir tutumun ifadesidir.”[99] Böylece, yıllardır Marksist sınıfçı dogmatizmin öne sürdüğü temel tezlere karşı tavır alan Laclau, Marksizmin politika ayağına ilişkin önemli veriler sunmaktadır. Sınıf’ın sınırlayıcı yapısını reddetmekte halk biçilmiş bir kaftan olmaktadır.

Aslında Laclau’nun dili tercüme edildiğinde, sınıfsal atıfların kaybolmasının, sınıfın olmadığı bir alana (politik düzeye) girmek anlamına geldiği görülüyor. Kırdan gelen çalışan grupların organik aydınlarının, kırsal simgeleri yeniden tanımlamalarından bahseden Laclau bu simgelerden bahsine şöyle devam eder: “Artık somut bir toplumsal tabandan söz etmeyip, “Halk”/iktidar bloku çelişkisinin ideolojik ifadeleri haline dönüşmüşlerdir. Bundan böyle bütün sınıfsal atıflarını kaybetmişlerdir, dolayısıyla da en aykırı sınıfların ideolojik söylemlerine eklemlenebilirler.”[100]

Tüm bu söylediklerimizden hareketle, politik hedefler arasında saf sınıf çatışması diye bir şeyin olmasının gerekmediği, böyle bir ‘olması gereken’e vurgu yapmanın yerinde olmadığı belirtilmelidir. Aksine, Laclau’nun terminolojisiyle açıklarsak, “ “sosyalist popülizm” işçi sınıfı ideolojisinin en geri biçimi olmayıp, en ileri biçimidir (...) Başarı kazanmış sosyalist hareketlerin, popülist karakteri açıkça benimsemesi buradan gelir: Mao’yu, Tito’yu hatırlayalım. Hatta (hegemonik konuma Avrupa’da en yakın olan) ve çoğunlukla popülist olarak adlandırılan İtalyan Komünist Partisini düşünelim.”[101]

“Dolayısıyla, popülizm ezilen bir sınıfın ideolojik geriliğinin ifadesi olmayıp, tersine, bu sınıfın eklemleme gücünün kendisini toplumun geri kalan bölümüne hegemonik olarak kabul ettirdiği anı ifade eder.”[102] “Popülizm olmadan sosyalizm yoktur ve popülizmin en üst biçimi ancak sosyalist olabilir. Mao’dan Togliatti’ye Marksizm içindeki çok farklı siyasal ortam ve kültürel gelenekler içinde de olsalar, sınıf indirgemeciliğini aşmaya çalışmış tüm eğilimlerdeki derin sezgi budur.”[103] Benzer bir sınıfçılığı aşma çabasını Türkiye’deki politik tartışmalarda da izlemek mümkündür. 1965-1972 arasındaki ittifak tartışmalarının böyle bir okumaya tabi tutulması mümkündür ve gerekmektedir.

İktidar perspektifinin kaybolması

Bilim dünyasından devşirilen sınıf kavramı politik düzeyde rasyonalizmi ve reformizmi ‘doğası gereği’ yaratıyor. Bir tür ilerlemecilik ortaya çıkarıyor. Halktaki belirsizlik politik konjonktürdeki belirsizliğin ürünüdür, dolayısıyla halk hareketlerinin yıkıcılığı, bilinemezliği doğasından gelir. Tanımlı, belirli bir sınıfı konjonktürde inşa etmeye çalışan mantık ise, bu yıkıcılıktan rahatsızdır ve rasyonalist bir toplum tasarımına dayanır. Haliyle sınıf mücadelesine geçiş ‘daha’ rasyonel ve akılcı, eskisi gibi yıkıcı olmayan mücadeleler döneminin geldiği anlamına gelir. Yani, “halkın anarşik patlamalarının yerini sınıf politikalarının rasyonelliğine bıraktığı” tezi Laclau’nun da eleştirdiği gibi rasyonalisttir. Yine Laclau’nun belirttiği gibi, Rosenberg’e Hitler faşizmi varken, İspanya yanarken böyle bir tespit “kötü bir şaka” olarak gözükmektedir ve doğrudur. Thompson’ın sınıf analizlerine içsel olan rasyonalizm de böyledir. Thompson’a göre, Avrupa’da işçi sınıfının kendini oluşturduğu dönemlerde her şey rasyoneldir, henüz kendini kurmadığı ilk dönemlerde ise çatışmalar, kargaşa hakimdir. Böylece sınıfın devrimciliğini ilk dönemlerine atılır. Yani, gelişen sınıf devrimci olmaktan çıkar.

Rasyonalist tasarım, sınıfın rasyonel tavrını tercih ettiği için, halkın iktidara odaklanan yapısına karşı ihtiyatlı, hatta bu yapıya muhaliftir. İşçici yaklaşımda iktidar perspektifinin kaybı açıkça gerçekleşir. Mesela Wood’a göre “Marksizmin perspektifleri, gitgide daha çok iktidar mücadelesinin güdümüne girmiştir.”[104] “...tarihsel koşullar nedeniyle, iktidar mücadelesini ön plana çıkarmak, hatta bir bakıma, özellikle de Çin örneğinde, başlıca mücadele etkenleri olarak “halkı” ya da “kitleler”i işçi sınıfının önüne koymak...”[105] Wood’a göre bir olmaması gereken, istenmeyen zorunluluktur.

Ama, gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta vardır. Sınıfçıların söz konusu iktidar mücadelesine karşı temkinliliğini, halk kavramını öne çıkaran post-Marksistler de paylaşmaktadır. Onlar açısından da artık, eskisi gibi birbirini dışlayan antagonizmalar yokolmaktadır (Laclau). Ya da Negri-Hardt’ın ‘çokluk’unun hayat bulduğu, iktidarın yokolduğu modern sonrası bir çağa girilmiştir. Açıkça tespit edilmelidir: Laclau’nun halk-iktidar karşıtlığı tespiti halk-devlet karşıtlığını içermez, ‘devrimcilik’ten yoksundur! Negri-Hardt’in çokluk’u da aynı sorundan mustariptir!

Çokluk kategorisi ve halk

Negri ile Hardt’ın İmparatorluk isimli kitaplarında, politik mücadeleye bir yer açma girişimi açıkça göze çarpıyor. Bu bağlamda Negri-Hardt özelde Kapital’i genelde Marx’ı politik bir okumaya tabi tutuyorlar denebilir. Hatta bizzat Marx’ın kendisinin de böyle yaptığını iddia ediyorlar: Marx’ın en ekonomist anlatımlarında bile proletarya tam anlamıyla politik bir kategori olarak anlaşılmalıdır.”[106]

Ardından Negri-Hardt, iletişimin dönüştürücü gücüne vurgu yaparak, çağımıza ilişkin bilimsel bir kavram olarak proletarya’dan uzak, politik hedefleri olan bir tanımlamayı öne çıkarır. Onlara göre “Bugün, post-Fordist, enformasyona dayalı üretim rejimlerine denk düşen işçi militanlığı safhasında, toplumsal işçi figürü ortaya çıkar.”[107] Bu figür üretken olmayan, esnek, gezici bir işçidir ve eylem içinde mutlak demokrasiyi herkese ihtiyacına göre veren bir şeydir. Ve yeni doğan işçinin karakteri politikanın tarzını da belirleyecektir. Böyle bir doğrusallık elbette kurulamaz. Negri-Hardt ise bu tür karşılıklılıklar kurarak Marx’tan dayanağını alan bir politik kurgu yapar ve Marx’ın bilimsel tespitlerini sömürür. Proletaryanın yayıldığını iddia eden Negri-Hardt aslında Marx’ta tanımlı olan işçi sınıfı ile burjuvaziden oluşan basit topluma doğru ilerlendiğini benimsemiş olur. Aynı zamanda da üretken olmayan emeğe özel bir yer vererek sanayi proletaryasının sayısının azalmadığı ama hegemonik niteliğini kaybettiği iddia edilir.[108]

Negri-Hardt’ın sınıfa yaklaşımını, söz konusu sömürme girişimleri ve politik devşirmeleri temelinde görmek, ‘çokluk’ kavramını böyle anlamlandırmak gerekiyor. Negri-Hardt, halk ve sınıf kavramlarının ikisini de reddeder: “kalkış tezimiz emperyalizmin artık küresel iktidar yapılarını anlamakta yeterli bir kavram olmadığıdır.”[109] “İmparatorluk karşısındaki yeni alternatifler çokluktan doğacaktır:...İlk olarak, çokluk kavramı halk kavramıyla karıştırılmamalıdır. Halk birlik oluşturan bir nüfusu temsil ederken, çokluk indirgenemez ve çok boyutludur. İkinci olarak, çokluk kavramı güruh, kalabalık ve kitleyle de karıştırılmamalıdır. Güruh, kalabalık ve kitle gerçekten de çok boyutluluk özelliği taşır ama üçü de edilgen öznedir; aslında, özellikle edilgen oldukları ve bu yüzden kolaylıkla güdümlenebildikleri için tehlikeli oldukları düşünülür. Buna karşın, çokluk etkin bir çok boyutluluktur ve bu yüzden otonomiyi ve nihayet demokrasiyi başarma yeteneğine sahiptir.”[110] Bu yaklaşımda sınıftan da öteye giderek, kitle-halk ayrımı dikkate alınır ve çokluk halk ile kitle arasında, ama bilinçsiz olmayan bir şey olarak tanımlanır. Halk ile kitle arasında elbette bir ayrım mevcuttur. Halk, an’a ilişkin politik bir tanımlamadır. Kitleye böyle bir politiklik atfetmek mümkün değil. Dolayısıyla Negri-Hardt’ın yaptığı ayrım, kitle’nin ‘özne’ olamayacağı iddiası yerindedir. Althusser’in tarihi kimin yaptığı sorusuna illa bir cevap isteniyorsa, ‘tarihi kitleler yapar’ demesinin de böyle bir anlamı vardır. Kitleler bir özne olamayacağına göre verilen cevap tarihte öznenin yerinin olmadığını göstermiş olur. Kitlelerin politik bir süreç içinde ‘özne’ olarak etki yaratan ‘birlik’ haline gelmesi halk’a dönüşmesi olarak tanımlanabilir. Negri-Hardt’ın kitlelerle kendi çokluk kategorilerinin aynı şey olmadığını ifade etmeleri böyle bir niteliği içinde taşır.

Onların çokluk’u edilgen değildir, ancak kitleler gibi ‘çokboyutlu’dur. Halk ile çokluğu ayırmaları da kaynağını buradan alır. “Modern halk kavrayışı aslında ulus-devletin bir ürünüdür.”[111] Ulus-devletin ürünü olan halk, onlara göre çokboyutlu değildir, ‘etken’dir ama ‘birlik’ oluşturmaz. Bu ayrım, ‘etken’ olan çokluk’un iktidar hedefinde buluştuğunda halklaştığını ortaya koyuyor. Oysa, Negri-Hardt, çokluk’u her şeyden önce ulus-içi bir biraraya gelmenin tamamen dışında tutuyor, dolayısıyla ona politik bir sınır koymuş oluyor. Ayrıca, halkı ulus-içi bir şey olarak tanımlarken, kapitalizmin yarattığı ulus kategorisi içindeki sabit bir unsur haline getiriyor. Negri-Hardt’ın tanımladığı halk, belirli ve değişmez hale bürünüyor.

Negri-Hardt’ın çokluk temelli saptamalarının politik hedefi, sınıfın tamamen politik konjonktürden (ki Negri-Hardt sınıfı teorik düzeyden de atmaktadır) kovulması, hatta klasik Marksist literatürdeki sınırlı, sınıfları içinde barındıran halk tanımının ötesine geçmek  değil, daha çok halk-devlet karşıtlığını, iktidar hedefini ortadan kaldırmaktır. Foucault’cu iktidar anlayışından hareketle, karşıtlık küresel bir düzlemde kuruluyor, yani yokluk haline getiriliyor. Bu asla gözden kaçırılmamalıdır. Negri-Hardt’a göre “...halk kendi içinde özdeşliğe ve homojenliğe yönelirken farklılığı çizer ve kendi dışında kalanları iter. Çokluk sonu olmayan bir kurucu ilişkiyken, halk egemenlik için hazırlanmış kurulu bir sentezdir. Halk, çokluğun çeşitli iradeleri ve eylemlerinden bağımsız ve sıklıkla onlarla çatışma halinde olan tek bir irade ve eylem ortaya koyar. Her ulus çokluğu bir halk haline getirmek zorundadır.”[112] Yani, ulusların dünyasında, modern çağda halk vardır. Üstelik kendisini oluşturarak diğerlerini iter, dışarıda bırakır. Bir irade ve hedef sahibi olan halk, egemenlik için hazırlanmıştır. Oysa çokluk’un sonu yoktur, sürekli ve sürekli kendini kurar. Görüldüğü gibi yeni bir döneme girildiği, ulusların ötesine geçildiği tezine dayanılarak, tek irade ve eylem reddedilmekte çoklu bir mücadele öne çıkarılmakta, dolayısıyla iktidar hedefi silinmektedir. Halk ise, politik niteliğinden soyulup sabitleştirilerek reddedilmektedir. Sabitlenen, politik belirsizliği yokolan şeyin reddedilmesi uygundur ve bu anlamıyla kendini sürekli oluşturan çokluğun benimsenmesi de uygundur. Ancak, Negri-Hardt halk’ı ‘yanlış’ tanımlamaktadır. Oysa halk’ın bizzat kendisinde zaten sürekli bir politik yeniden oluşum vardır. Ve çokluk’u da iktidar hedefinden uzak bir kategori olarak öne sürmektedirler.

Laclau’nun rasyonalizmi

Laclau ise, ilerlemeci-rasyonalist sınıfçı yaklaşımın sınırlarını açıkça ortaya koyar ama bu saptamalarının vardığı sonuç da benzer bir sorun içerir. Laclau’ya göre hegemonya olmadığında sosyalist pratik sadece işçi sınıfının çıkarlarına yoğunlaşabilir, ama o da bu sınırlılığı aşmak zorundadır. Dolayısıyla “öncücü manüpilasyon” ve “sınıf hegemonyası” ile demokratik görevler arasında dışsal bir ilişki kurmayan  “Demokratik kitle pratik”i gerekmektedir. Laclau’nun demokratik kitle pratiği olarak tanımladığı şeyin hayata geçmesi için zorunlu sınıf karakterinden, aşamacılıktan vazgeçilmesi gerektiği yönündeki vurgusu, kendi kurduğu sistematik bağlamında güçlü ve sınıfçılık eleştirisi açısından da yerindedir ama ideolojinin sınırlarında kaldığı için, ya da teori, politika ve pratiğin hepsi ideoloji dünyasında yüzdüğü için Laclau’da politikanın kendisi, ortaya koyulan tüm uygun donelere rağmen hayat bulamaz. ‘Demokratik’ deyişinin Laclau’da güçlü bir yeri olmasının bu uygunsuzlukla ilişkisi vardır. Politikanın mümkünlüğü açısından yerinde olan sınıf üzerine tespitler önemlidir ama Laclau’nun bu tespitlerden hareketle demokrasinin liberal temalı kullanılışını geliştirmesi açıkça reddedilmelidir.[113]

Laclau, demokratik-otoriteryan ayrımı yapar ve kendi tanımını öyle ortaya çıkar. Otoriteryan pratik dediği sınıf ittifakları vb. anlayışı içeren sistematikte hayat bulur. Demokratik pratik ise sınıfsal sınırları olmayan yerde.[114] Bu ayrıma göre, aslında tarihte bir dönem otoriteryandır yani sınıf ittifakları gündemdedir. Artık böyle bir durum yoktur dolayısıyla demokratik pratiğe geçilmiştir. Haliyle otoriteryan pratiğin karşılığını bulduğu Marksizm bu nedenle, yaşanan tarihsel değişim nedeniyle terkedilmelidir. Laclau’daki bu ilerlemeciliğe karşı, sınıf ittifakları sürecinin bir pratik gerçeklik olarak yaşandığını, ama aslında ‘içinde bulunulan an’da hiçbir zaman sınıfların olmadığını söyleyerek karşı durmak gerekiyor. Geçmişten bugüne Laclau’nun tahayyül ettiği anlamda ilerlemeci, rasyonalist bir gelişme olmamıştır. Sınıf ittifakı yaklaşımı politik konjonktüre ilişkin olarak, tarihsel bir koşula bağlı olmaksızın reddedilmelidir.

Laclau bir kez böyle bir şekilde düşünmeye başladığı için sınıfın ontolojik ayrıcalığının reddinden çıktığı yer demokratik bir yoldur. Yani, devlet iktidarını yıkan değil de devlet olan sınıf veya tarihsel öznelerin çoğulluğu nedeniyle oluşan demokratik bir politika... Teori açısından bakıldığında da ekonominin politik mücadeleyle belirlendiği, işçi sınıfını bulmaya çalışmanın anlamsız olduğunu belirten bir bilim reddi! “Üretici güçlerin nötr olduğu tezi bir kez terk edilince”[115] Laclau’nun sandığının aksine politikaya yol açılmış olmaz. Onun terk edilmemesinin gerektiği alanla politik alan arasına epistemolojik engel koyarak ilerlemek Marksizm içinde kalmanın, aynı zamanda politikaya yer açmanın zorunlu gereğidir. Laclau, sınıfı politikadan atmakta sonuna kadar ilerler ama bunu konjonktürü, politik alan’ı, politik düzeyle aynı şey görerek yapar.

Laclau’nun ayrımları sonucunda ulaştığı politik tespitler, tüm sınır tanımama iddialarına rağmen sınırlara hapsolmuştur. Laclau’ya göre toplumun iki karşıt gruba bölündüğü (halk-devlet vb) politik konjonktürleri ayrı ele almak lazımdır ve bu konjonktürlerde hegemonyanın yeri yoktur. Laclau’nun sistematiğinde bir de demokrasi mücadelesi mevcuttur ki, burada kamplaşma mümkün değildir, haliyle hegemonya kendine burada yer bulur. Aslında Laclau’nun yapmaya çalıştığı Negri-Hardt’ın halk-çokluk ayrımıyla yaptığının aynısıdır. Halkın tekboyutluluk yarattığı iddia edilerek, çokboyutlu hegemonyaya ya da çokluk’a değer veriliyor. Laclau, kamplaşmanın olamayacağı gelişmiş toplum tasarımlarıyla ilgilenmektedir. Böyle bir kabul üzerinden hegemonyayı düşündüğü için devrim, iktidar ona çok uzaktır. Ne de olsa onlar ikili kamplaşmaların ürünüdür.

Laclau’nun yaklaşımı Foucault’cu iç-iktidar tanımı yapan Negri-Hardt’ın teorisiyle aynı ‘öz’dedir. Negri-Hardt’a göre, “Biyo-iktidar toplumsal hayatı, onu izleyerek, özümleyerek ve yeniden eklemleyerek, içten düzenleyen bir iktidar biçimidir”[116] ve biyo-iktidar bireyin rızasına dayanan bir iktidardır, Laclau’nun demokratik ve otoriteryan ayrımındaki gibi, disiplin toplumlarında zor başat, kontrol toplumlarında ise rıza başattır. Bu, bildiğimiz Gramsci merkezli zor-rıza ayrımıdır ve Marx’ın emek gücünün sermaye altında biçimsel boyunduruğundan gerçek boyunduruğa geçişi tespitinden destek alır. Ama Marx’taki somut iktidar vurgusu elbette reddedilir ve karşı iktidarın her yere yayılmasını öne çıkaran Foucault’cu tez benimsenir: “...bizim kastettiğimiz geçiş, Marx’ın betimlediği ve Frankfurt Okulu tarafından yeniden işlenmiş ve genişletilmiş, sürecin tek boyutluluğuna ağırlık veren bir anlayıştan tamamen farklı, asıl olarak çoğulculuğun ve çok boyutluluğun paradokslarıyla uğraşan Foucaultcu geçiş anlayışına yakındır...”[117]

Haliyle “Kontrol toplumu ve biyo-iktidar kavramlarının ikisi de İmparatorluk kavramının merkezi özelliklerini betimler.”[118] Yani imparatorluk rıza ve iç-iktidarla ilgili bir şeydir. Ardından yazarlar Foucault’nun Marx’ın iktidarı üstyapıya koymasını eleştirmesini benimser ve iki düzeyin birleştirilmesi gerekliliğine katılır. Ama bununla da yetinilemeyeceğini, Foucault’nun yapısalcılığının ötesine geçebilmek gerektiğini kaydederler.[119] “İmparatorluğun bu pürüzsüz uzamında hiçbir iktidar mekanı yoktur; iktidar her yerde ve hiçbir yerdedir.”[120] Dolayısıyla politik mücadele de sınırlıdır, doktriner-reformcu bir eylem anlayışı sunulmaktadır: “İmparatorluğa karşı savaşlar eksilme ve çekilme yoluyla kazanılabilir. Bu terkin bir yeri yoktur; iktidar alanlarını boşaltmak anlamına gelir.”[121] Yeni dünyada taktik artık anlamını yitirmiştir, her mücadele dikey bir şekilde imparatorluğun merkezine gitmektedir.

Üretici güçler kaynaklı iktidar kaybı

Anderson, "Yenilenmeler" yazısında Marksizmin krizi temelinde önemli noktalara dikkat çekiyor ancak diğerlerine benzer bir iktidar perspektifi kaybını taşıması gözlerden kaçmıyor. Anderson’daki üretici güçlerden kaynağını alan iktidar kaybını bazı Marksistler cevap niteliğindeki yazılarında sınıfçı bir perspektifle ama yerinde bir tavırla eleştirdi. Anderson şöyle diyor: “Sermayenin gücüne denk hiçbir kolektif fail henüz ufukta görünmüyor. Öyle bir zamandayız ki, genetik mühendisliğin büyük önem kazanmasında olduğu gibi, sermayenin bugün dengesini bozabilecek kapasiteye sahip tek devrimci güç bilimsel ilerlemenin kendisi-üretim güçleri olarak gözüküyor.”[122] Bilimsel ilerlemeye devrimcilik atfeden Anderson, aslında bir anlamda dünya genelinde ve özellikle Avrupa’da devrimciliğin bir varlık olarak güç kaybetmesine işaret etmiş oluyor. Ama bu arada elbette çekilmeciliğe, iktidar hedefinin gözden kaybolmasına yol açan bir yaklaşım sergilenmiş oluyor. Bilim ile politikayı birbirine karıştırarak, nesnelliğin hakim olduğu bilime devrimcilik ekliyor.

Montly Review editörleri, Anderson’un aktardığımız saptamasına karşı durur: “Bilinçli ya da bilinçsiz olsun, sınıftan kaçışın altında yatan varsayım, kapitalizmin yarattığı mucizevi yeni teknolojilerle şu ya da bu şekilde kesin olarak süreceğidir. O zaman en iyisi, toplumsal koşulları sistemin izin verdiği ölçüde düzenlemeye sıkı sıkıya tutunmaktır.”[123] Bu eleştiride sınıfçılık açıkça görülüyor ancak sonuçta mücadelenin, iktidar hedefinin gözden yitirilmesine karşı bir tavır alınıyor. Monthly Review’e göre “Anderson, sınıf ilişkilerinin önemini azaltmayı haklı göstermek için bilimsel gelişmenin bugün (ve tahminen gelecekte de) kapitalizmin dengesini bozma gücündeki tek devrimci güç olduğunu söylüyor. Bilimsel gelişimin, (...) yansız olduğu düşünülüyor.”[124] Ama ne yazık ki tüm bu eleştiriler klasik tarihselci bilim anlayışıyla, bilime taraflılık atfedilen güçsüz bir karşı eleştiri olarak gerçekleşiyor. ‘Eski’nin temsiliyeti yapılıyor. Ardından da Anderson’ın üretici güçleri öne çıkardığı ve eski moda Marksistleri toplumsal ilişkileri öne çıkardığı için eleştirdiği belirtiliyor. Teorik ve politik anlamları olan büyük bir tartışma burada çözümsüz, açıklama gücünden yoksun bir şekilde öne sürülüyor. Ve bilimsel gelişmenin tek devrimci güç olduğu yönündeki Anderson’ın tezine yükleniliyor ve Daniel Singer’in hiç de parlak olmayan, sosyalizmin zorunlu olarak gelmeyeceği tezlerini tekrarlayan, zorunlu gelecek olanın yaratacağı pasiflik gibi tespitlerden, oyunun kurallarını kabul ettiğimiz için pasifleştiğimizden dem vurduğu metinlerine dayanarak Anderson eleştirisi bitiriliyor.

 



[1] Melik Kara, İ. Mert, S. Sahra, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı, Ankara 1995, s.63.

[2]A.g.e., s.57.

[3] A.g.e., s.61.

[4] Metin Çulhaoğlu, I. Gündüz, İ. K. Turan, A. Ö. Öndeş, U. Özdemir, İ. Özkan, Sosyalist Politikada Açılım İçin Saptamalar Yönelimler, İstanbul 1994, s. 8

[5] Wolfgang F. Haug,"Marksizmin Bunalımı ya da Diyalektiği", 21. Yüzyıl Eşiğinde Sosyalizm, Der.: Miloş Nikoliş, Çev.: Kudret Emiroğlu, Yılmaz Öner, Belge Yay., İstanbul 1989, s.400.

[6] Melik Kara..., a.g.e., s.57-8.

[7] L. Althusser, "Marksizmin Bunalımı", Çev.: Ayhan Özkan, Devrim Sonrası Toplumlarda İktidar ve Muhalefet, Metis Yay., İstanbul 1984, s. 248

[8] Miliband’dan akt.: Ellen Meiksins Wood, Sınıftan Kaçış, Çev.: Şükrü Alpagut, Akış Yayıncılık, İstanbul 1992, s.15-6.

[9] Perry Anderson, “Yenilenmeler”, Çev.: Sanem Güvenç, Ali Serdar, Edebiyat ve Eleştiri, S:51, Kasım-Aralık 2000, s.72.

[10] A.g.e., s.75.

[11] A.g.e., s.75-6.

[12] A.g.e., s.76. Sosyalist Politika kriz demekten ısrarla kaçınır ve kendi sınırlı ‘kriz’ saptamasını Sovyetçi bir temele oturtur. Aslında sorunu, teorik ve politik anlamıyla Marksizmin krizi olarak değil de sosyalizmin uygulamayla ilgili bir krizi olarak görmesi bu ısrarını anlaşılır kılar. “Bir harmanlamanın ve yeniden yapılanmanın oluşturulması için mücadele etme...” kararlılığında olduğunu belirten Sosyalist Politika’ya göre Sovyet Marksizminin yenilgisiyle birlikte Troçkizm ve Maoizm gibi rakiplerinin sıçrama yapamamış olması, Sovyet Marksizmini benimseyenlerin hanesine yazılmış bir artı puandır. (M. Çulhaoğlu ve diğerleri, a.g.e., s.4-5) Tam tersine, sıçramama, krizin en açık kanıtlarından biridir, Sovyetçiliğin en iyi Marksizm olduğunun değil!

[13] Haug, a.g.e., s.403-4.

[14] Althusser, "Marksizmin Bunalımı", a.g.e., s. 244-5

[15] A.g.e., s. 246

[16] A.g.e., s. 246

[17] A.g.e., s. 247

[18] A.g.e., s. 247

[19] Melik Kara..., a.g.e., s.69.

[20] Haug, a.g.e., s.397.

[21] Melik Kara..., a.g.e., s.71. Ama unutmamalı: “Marx’ın teorisinin, Marksist teorinin, herhangi bir bağdan muaf olarak kendi başına bir önemi ve değeri vardır.” (Metin Kayaoğlu, “Marksist Politikanın Teorik Öncülleri”, Teori ve Politika, S. 1, Kış 1996, s.7.)

[22] Haug, a.g.e., s.395.

[23] A.g.e., s.396.

[24] M.Hardt, A.Negri, İmparatorluk, Çev.: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yay., İstanbul 2001, s.81.

[25] Jorge Larrain, Tarihsel materyalizmi Yeniden Yapılandırmak, Çev.: S. Çeviker, Toplumsal Dönüşüm Yay., İstanbul 1998, s.24. Bu yaklaşım nesnel-öznel karşıtlığının reddi ve politik düzey ile teorik düzey arasına konulması gereken epistemolojik engelden hareketle reddedilmelidir. Sorunlarla, tarih bilimi içinde üretici güçlerin belirleyici olduğu ve sınıf mücadelesi terimleri, sınıflar analizinin de yine bilimsel düzeyin nesnesi olduğu dikkate alarak uğraşmak gerekmektedir.

[26] Haug, a.g.e., s.401.

[27] A.g.e., s.431.

[28] Erkiner, fiziğin bölünmesiyle de benzeştirerek emperyalizm çağında insan düşüncesinin iç bütünlüğünün dağıldığını belirterek tarihsel bir durumdan bahseder. Buna göre Marksizmin bütünselliğinin olduğu dönem, fiziğin de tek teori olduğu serbest rekabetçi kapitalizm dönemidir. Bu iddia öne sürülürken Jameson’ın sermayenin yapısal değişimleri dönemselleştirmesi veri alınır. Erkiner’in bu yaklaşımlarına olanak tanıyan  bir tarihselcilik Jameson’da vardır. Ve Marksizmi tamamen tarihsel hale getirdiğinizde, Marksizm tarih’in doğasını izlemek durumunda kalır. (Engin Erkiner, “İki Yazı ve Teorinin Yeniden Yapılanması”, Sosyalist Politika, S. 10, Eylül 1996, s.82.)

[29] Ernesto Laclau, Chantal Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji, Çev.: Ahmet Kardam/Doğan Şahiner, Birikim Yay., İstanbul 1992, 1. Baskı, s.8. Bu kitaptan bahsederken sadece Laclau’nun adını kullanacağız.

[30] A.g.e., s.9.

[31] A.g.e., s.10.

[32] Fredrick Jameson, “Gerçekte Var Olan Marksizm Üzerine Beş Tez”, Çev.: Ercüment Özkaya, Teori ve Politika, S:5, Kış 1997, s.62.

[33] A.g.e., s.65. Ama krizle yapısal sermaye değişimleri arası ilişkiyi ayrıca tartışmak gerekiyor.

[34] Bauer’den akt.: Haug, a.g.e., s.401. Teorik bir çözüm de gerçekleşti. Söz konusu çözüme ilerde değineceğiz.

[35] Melik Kara..., a.g.e., s.73.

[36] A.g.e., s.74.

[37] “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” şiarının “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halkları birleşin” şeklinde değiştirilmesi, hem niteliksel bir kopuş, hem de işçilere yönelik ortak vurgu dikkate alındığında bir süreklilik olarak nitelendirilebilir.

[38] Laclau, Mouffe, a.g.e., s.22.

[39] A.g.e., s.28.

[40] A.g.e., s.84.

[41] Laclau'nun Marksizm kavramlaştırmasının teorik boyuttaki reddi Teori ve Politika'da yer alan çeşitli yazılarda, bilim-politika ayrımı temelinde gösterildi.

[42] A.g.e., s.29.

[43] A.g.e., s.30.

[44] A.g.e., s.43.

[45] A.g.e., s.32-3.

[46] Elbette bu sınırlı bir girişimdir. ‘Sınırlılık’ hem İkinci hem Üçüncü Enternasyonal’in teorik yaklaşımında mevcuttur. Althusser’in her iki Enternasyonal’in de kavramlarını yeniden düşünmemiz gerektiği yönündeki tespiti yerindedir.

[47] A.g.e., s.41. Laclau’nun yanılgısı, zorunluluk’un bilim alanına ilişkin olması gerektiğini ve bu alanda olumsallığa yer olmadığını reddetmesindedir. Bir diğer yanılgı ise özerk müdahale denilen şeyin pratikte doğrusal bir akışla gün geçtikçe daha etkili hale geldiği yönündeki rasyonalist mantık yürütmedir. (“Özerk politik müdahale pratikte daha etkili hale getirildiği ölçüde, “tarihsel zorunluluk” söylemi geçerliliğini yitirmekte”dir.)

[48] A.g.e., s.46.

[49] A.g.e., s.56.

[50] A.g.e., s.59.

[51] A.g.e., s.63.

[52] A.g.e., s.65.

[53] A.g.e.

[54] A.g.e., s.77.

[55] A.g.e., s.45.

[56] Negri-Hardt, a.g.e., s.246.

[57] A.g.e., s.248.

[58] Laclau-Mouffe, a.g.e., s.79.

[59] A.g.e., s.80.

[60] A.g.e.

[61] A.g.e.

[62] A.g.e., s.80-1.

[63] A.g.e., s.82.

[64] A.g.e.

[65] Melik Kara..., a.g.e., s.80.

[66] Althusser, "Marksizmin Bunalımı", a.g.e., s. 247

[67] Melik Kara..., a.g.e., s.80.

[68] Perry Anderson, Marksizm’de Tartışmalar, Çev.: Ahmet Özdemir, Göçebe Yay., İstanbul 1998, 1. Baskı, s.154.

[69] A.g.e., s.152.

[70] A.g.e., s.153.

[71] Thompson, Stalinizmi şöyle tanımlar: “Kendi bulunduğum noktadan, işçi sınıfı hareketi içinde Stalinizm’den daha sağ bir dalga göremiyorum.” (a.g.e., s.174) Bu Anderson’ın da gösterdiği gibi külliyen yanlıştır. Stalin’e bir dönem Troçki’den sol eleştirinin geldiğini söylerken aynı zamanda Stalin kaynaklı devrimciliğin sona erdiği yönlü bir açıklamanın yerinde olmadığını vurgulamalıyız. “Stalinist hareketler (...) gerici bir geçmişin yalnızca artakalanları değildir; aksine, bazıları altmışlar ve yetmişler boyunca hala devrimci bir dünya-tarihsel rolü sürdürmeye muktedir olduklarını ispatladılar.” (a.g.e., s.174.)

[72] A.g.e.

[73] Melik Kara..., a.g.e., s.79.

[74] Larrain, a.g.e., s.11-2.

[75] Anderson, a.g.e., s.149.

[76] Larrain, a.g.e., s.6-7.

[77] Laclau, Mouffe, a.g.e., s.217.

[78] A.g.e., s.221.

[79] Larrain, a.g.e., s.49.

[80] Teori ve Politika, felsefenin bilime uygulanamayacağını zengin örnekleriyle gösterdi.

[81] A.g.e., s.44.

[82] Halk’ın tarih bilimi içinde kavram olarak bir yeri olması gerektiğini düşünüyoruz. Ancak, bu aşılamamış bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Burada, Halk'ın bilimsel anlamı üzerinde durulmayacak, halk politik anlamda kullanılacaktır. Ayrıca, bilim ile politika arasındaki ilişki/ilişkisizlik, Marksizmin yaşadığı kriz, bu krizin teori ile pratik yarılması olarak ortaya çıkışı, hatta bu krizi aşma yönündeki Marksizm içi ve dışı girişimler içinde kendini bir şekilde varediyor. Bilim ile politikanın sınırlarının birbirine karıştırılması birçok şekilde ortaya çıkıyor. Altyapı-üstyapı, ekonomi-sınıf, üretici güçler-toplumsal hareketlilik, üretici güçler-üretim ilişkisi vb. birçok karşıtlık kurularak bilimle politika birbirine karıştırılıyor. Tüm bunlara karşı etraflı bir teorik karşı duruş inşa etmek gerekmektedir. Ve söz konusu gerilimler Marksizmin tarihinde yeni değildir, yakın zamanda çözülecek gibi de görülmemektedir.

[83] Laclau, İdeoloji ve Politika, Çev.: Hüseyin Sarıca, Belge Yay., İstanbul 1998, 2. Baskı, s.179.

[84] Laclau, Mouffe, a.g.e., s.183.

[85] A.g.e., s.73.

[86] Ontolojik ayrıcalığın eleştirisi ve pratik merkeziliğin olabilirliğine vurgu yerinde. Ama bu tespitten hareketle, ontolojik ayrıcalık epistemolojik ayrıcalık hatasını da doğurdu denemez. Aksine işçi sınıfı için ontolojik bir ayrıcalık olamayacağı gibi epistemolojik ayrıcalık da olmak zorundadır. Burada kullanılan ontolojik, an’daki ontoloji ile ilgilidir.

[87] A.g.e., s.186.

[88] Laclau, a.g.e., s.179.

[89] A.g.e., s.167.

[90] Wood, Sınıftan Kaçış, a.g.e., s.30.

[91] A.g.e., s.27.

[92] Laclau, Mouffe, a.g.e., s.66.

[93] A.g.e., s.70.

[94] Laclau’nun eleştirisi bağlamında düşünüldüğünde Lenin’in Avrupa’da devrim beklentisi normal-dışı olanın düzeltilmesi olarak algılanabilir ve böyle düşünülmüş olması da muhtemeldir. Ancak, politik olarak böyle bir beklentinin yerinde olabileceği gözden kaçmamalıdır. Muhtemelen de öyleydi. (Laclau, Mouffe, a.g.e., s.71.)

[95] A.g.e., s.71.

[96] Laclau, a.g.e., s.174.

[97] Ama milliyet sorununun, bilimsel düzeyde ele alındığında kapitalizmin ‘çocuğu’ olduğu açıkça görülebilir.

[98] A.g.e., s.177.

[99] A.g.e., s.171.

[100] A.g.e., s.186.

[101] A.g.e., s.189.

[102] A.g.e., s.212.

[103] A.g.e., s.213.

[104] Wood, a.g.e., s.19.

[105] A.g.e., s.20.

[106] Negri-Hardt, a.g.e., s.77.

[107] A.g.e., s.409.

[108] A.g.e., s.272.

[109] A.g.e., s.14.

[110] A.g.e., s.14-5.

[111] A.g.e., s.123.

[112] A.g.e., s.124.

[113] Laclau, Mouffe, a.g.e., s.75.

[114] A.g.e., s.76.

[115] A.g.e., s.111.

[116] Negri-Hardt, a.g.e., s.48.

[117] A.g.e., s.49.

[118] A.g.e., s.50.

[119] A.g.e., s.52.

[120] A.g.e., s.205.

[121] A.g.e., s.225.

[122] Anderson, “Yenilenmeler”, a.g.e., s.75.

[123] Monthly Review Editörleri, “Sosyalizm: Kaçma Zamanı mı?”, Çev.: vertov, Montly Review, Volume: 52, No: 4, September 2000 / www.kinodelia.com.

[124] A.g.e.

Okunma 610 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.