Bu sayfayı yazdır

Ölüm Silahı Silahların Ölümünden Yeğdir

Yazan
 
 
 
 
Ölüm Silahı Silahların Ölümünden
Yeğdir
 
 
Ali Pınarbaşı
31 Mart 2015, Çağlayan, İstanbul... Acı ve mağrur tarihimizde yerini aldı. Sözler ağzımızdan bir kez daha zorla çıkıyor. Buna rağmen ağıdımız kederle dilimize geliyor; sözden çok çaresiz bedenimizin uzantısı olarak.
Şiddet var bu topraklarda ve ezen-ezilen ayrımının olduğu bütün toplumlarda. Berkin'i öldüren devletin “meşru” şiddeti ve buna karşı parlayıp sönen karşı-şiddet. Devleti ve devletin şiddetini kanıksayanlar için, devletin karşısındakiler olsa olsa, kötüleyici bir ifade olarak, “teröristtir”. Devletin şiddetini kanıksamadığını ifade eden cin fikirliler için hem devlet hem de karşı-şiddet sahibi “teröristtir”. Onun için, şiddet söz konusu oldu mu, kimin haklı olduğunun önemi yoktur.
Ezen - ezilen şiddeti ayrımı
Şiddetin görülmediği durumlarda, devleti ve devlet dışını şiddet dışı politik etkinliğe göre ayırt eden, özneler arası ayrımlar yapıp taraf belirleyebilenler, şiddet söz konusu olduğunda artık bu durumu –olumsuz anlamda- temel alıp her iki tarafa da uzak duruyor. Onlar için şiddet bir kere var oldu mu oyunun kuralı bozuluyor ve görüş sahibi oyun dışı kaldığını hissediyor. Oysa devlet, hakim olduğu alanda, hakimiyetini şiddet ve diğer hegemonya araçları ile zaten kurmuş haldedir. İktidarın sahibi olduğunu zaten bu şekilde göstermiştir.
Ezilenin şiddete uzak durması erdemli olmasından, şiddet karşıtı ahlak anlayışından değil bu hegemonyaya boyun eğmesinden kaynaklanır. Boyun eğen ezilen, yani ezik ezilen için şiddet, kurulmuş dengeyi bozacak, taşları yerinden oynatacak bir etmendir. Bu nedenle, şiddete, kimden gelirse gelsin soğuk bakar. Bu ezilen, erdemli olduğu için şiddet kullanmamakta değil, tersine, şiddet kullanamadığı için erdemli görünmektedir. Devletin şiddetinde genelde görünmeyen vahşet teması, kurmuş olduğu hegemonyayı koruma çabasının sonucudur.
Ezilen şiddeti ise bir iktidar öngörmez ve şiddet hukukunu varsaymaz. Ezilen şiddeti genel olarak kuralsız ve yıkıcıdır; vahşet teması sıklıkla eşlik eder. Devlet ise, tanıdığı öznelere, verili kuralları gözeten şiddet uygular. Uluslararası savaş hukuku gibi bir hukuk düzenlemesi, ancak birbirini tanıyan, kabul eden devletler için geçerlidir.
Devrimcilerin şiddetinin, doğasının ezilen şiddetine değil, devletin hukuk gözeten şiddetine benzediği görünüyor. Ezilen şiddeti kuralsız, hukuk tanımaz, devletin şiddeti hukuk gözeten, devrimcilerin şiddeti ise erdem özellikleri ile karakterize oluyor. Ezilen kitlelerin şiddete karşı soğuk olduğu süreçlerde devrimci, meşruluk adına ezilenin “erdemlilik” halini dikkate almak zorunda kalıyor. Ezilenler şiddet gösterdi mi artık dengeleri hesaba katmak, politik taktik uygulamak gibi teknik sorunlarla uğraşmak onlar için söz konusu değil.
Ölmeseler de olur muydu?
Genç devrimciler şiddetin varlığının farkında olarak gittiler ölüme. “Başka bir dünya mümkün” sözünün verdiği konfora sığınamayacaklarını biliyorlardı.
Şiddetsiz bir dünya yok. Ölümsüz bir dünya yok. İslamsız bir Ortadoğu yok. Fakir ve cahil halksız bir Anadolu yok. Nükleer bombasız bir emperyalizm yok.
Dünya olanca hainliği, sinmişliği ile şimdi burada. Aynı dünyada, cesaret, inanç, direnç ve onur da var. Oysa arsızca başka dünya arayanlar için ne biri var ne diğeri. Onlar için sadece kendilerini huzur içinde hayal ettikleri bir dünya var.
“Başka bir dünya mümkün” diyen liberal solcunun sınırlara sığmayan, uçup kaçan hayali ile bu başka dünyanın ağırbaşlı teknik analizini yapıp “olur” veren Aydınlanmacı solcu aynı evrendeler. Onlar için inanç, direnç, bedel, bu evrenin içine alamayacağı yabancı duygular. Bedel ödeyen ve ödetenler, kan ve can verenler ya meczup ya da hesap bilmeyen cahiller. Bir yandan yine cahil, avam, irrasyonel gördükleri devletin hükmü sürerken!..
Bu tür “söz” ve hayaller üzerine dünya kuranlar için Berkin'i öldüren devletin şiddeti kınanmalıdır. Devlet “ölçüsüz” şiddete başvurmuştur. Ne gerek vardır? Devlete karşı şiddete başvuranların şiddeti ise kınanmaktan öte, irkiltici, günlük akla, sağduyuya aykırı geliyordur. Böylece devletin şiddeti uygun ayarlandığında doğal karşılanmaktadır. “Söz” erbabı solcu, örneğin Stalin’in şiddetini de kınıyor. Kimin tarihsel olarak nereye düştüğü anlamsızlaşıyor şiddet söz konusu olunca...
Şiddetin söz konusu olmadığı gerçek bir politik moment yoktur!
Ağır gerçeğimiz karşısında söz söylemek yük olsa da, sözlerin bedenin kontrol edilemez isyanından taşanlar olduğunu bilerek, bir kez daha söyleyeceğiz sözün acizliğini.
Politik olmaktan düşüren şiddet: Saf liberalizm
Şiddete cepheden karşı olup, şiddeti ve politikayı birbirini içeremez iki ayrı alan olarak algılayan bir ideolojik görüş var. Saf liberalizme göre her görüş ifade özgürlüğüne sahiptir; yeter ki şiddet içermesin. (“Saf” sıfatı, hem arınmış, hem de idrak yeteneği eksik anlamında anlaşılabilir bu durumda.) Bu görüş sahibinin ufkunda, devletin temel olarak şiddet aygıtı üzerine kurulduğu yoktur. Şiddet, politika dışı bir işlemdir. Barışçıl gösteri, müzakere vb. politik olanın temel göstergesidir.
Bu tür liberalizmin kendini kurduğu dünya, insanın rasyonel bir varlık olduğu yerdir. Bu akıl, bir tanrı aklı gibi kendini bütün ideolojilerden öte görüyor. Halihazırda mevcut ideolojik öznelerle dolu dünyaya tahammül ediyor ve kendini hepsinden –şiddet söz konusuysa- eşit uzaklıkta konumlandırıyor. Böylelikle bu dünyadaki kanlı canlı, birbiriyle mücadele eden öznelerin duygusal, ideolojik hallerinden uzak olduğu sanısını yaşıyor. Eşit mesafe diyerek kendini konumlandırdığı yer, aslında diğer “ideolojik” öznelerin de dizili olduğu düzlemde herhangi bir yerdir. Tek farkla: diğerleri için durumlarının gereği olanı yapmak kendinden başka bir neden aramaksızın meşru iken saf liberalizmin üst-ideolojisi gereği meşru değildir. Barışçıl, şiddetsiz gösteri ise ancak yine kalabalıkların sesini yükselterek söylediği sözden ibaret. Bu görüş devletin eşitlenemez varlığını, hegemonyasını görmezden geliyor. Onu diğer öznelerle eşit fırsata sahip görüyor. Devletin iktidarını temelde şiddet aygıtına dayandırdığını hatırlamak istemiyor.
Kitlesel şiddet miti: Sol liberalizmin sınırı
Saf liberalizme karşı, şiddete, ilke olarak karşı çıkmayan ancak “acil durumlarda kırın!” uyarısıyla duvara asılmış bir alet gözüyle bakan bir liberalizm de var. Saf liberaller düzenden bağımsız olmak kaygısında değilken, sol liberalizmin dikkate değer öbeği, kendini gerçeklemekte bağımsızlık kaygısını da taşıyor. Bu görüş, kendini şiddetle bağlamayacağı, yükün altına girmeyeceği ancak tarihin akışında, –“öfkesi aklının önüne geçmiş heyecanlı gençler” diyerek mazur görüp uzaktan izleyeceği devrimcilere bakarak- beliren şiddete de tahammül edebileceği bir konumda tutuyor. Bu görüş, temel olarak aklın belirleyiciliğinde bir politika öngörüyor yine, ama kontrolden çıkmaya meyilli olabilecek “akıl dışılığı” da ufkunda tutarak zenginleştirilmiş bir akıl öneriyor.
Sol liberalizm, şiddeti devrimcilerden değil, kitleden gelmesi durumda onaylıyor. Yani öyle bir an olacak ki politik özneler henüz şiddet göstermemiş, ama halk, “yeter!” demiş olacak, öfkesi kabına sığmayarak eline sopayı alacak. Politik öncü ise buna paralel (fiziksel olarak da paralel) hareket edecek. Bu durumun tarihte örneği var mı acaba? Kitlelerin politik öncüyle ilişkisiz durumlardaki şiddeti artık öncüye yer bırakmaz. Adı üstünde, öncü öncülük edememiştir ve inisiyatif sahibi değildir. Bu durumda kitle şiddeti, öncülük iddiasındaki güçsüz özneyi de önüne katarak sürükler. Politik öncünün devrimci durum dışında şiddet kullanması ise meşru değildir bu görüşe göre. Yani sol liberalizm, şiddet içeren her iki durumda da politik sıcaklığın dışında yer almayı garantilemiştir.
Sol liberalizm kazanamayacağı bir savaşa girmek istemiyor. Devrimci olmayan durumda şiddete kapalılık ilkesi, zaten bir savaş meydanında olunduğunu reddetmek anlamına geliyor. Devrimci durumda kendiliğinden oluşan kitle şiddeti ise sanki zaferi önceden işaret eden, aklın ışığında önceden görülebilen doğrusal bir yol. Oysa politika, doğası gereği öngörülemez, risk alınarak, bedel ödeyip bedel ödeterek yapılan hamlelerin olduğu engebeli bir arazidir.
Devrimcilik - reformizm ayrımında şiddetin belirleyiciliği
Devletin temel hegemonya aracının şiddet olduğu açık –bu şiddet rafta dursun veya kullanımda olsun. Diğer araçlar bunun üstüne kurulan ikincil araçlar. Bir kere şiddet yoluyla iktidar tesis edildikten sonra, sabitlenen iktidarın bekası için hukuk, eğitim, ahlak vb. devletin tayin ettiği biçimlerde belirir. Ancak bu kurumların varlığında şiddetin gölgesi hep görünür.
Devrimci politik öznenin de ufkunda şiddet olmak durumundadır. Devrimci, devletin karakterinin temelini gözden kaçıramaz. Ancak diğer hegemonya kurumlarının sahte olduğu da söylenemez. Bir teşbihte bulunmak gerekirse, maddenin varlığı ile madde formları arasındaki ayrıma denk düşecek şekilde, temel hegemonik güç olan şiddet başat olmak üzere diğer güçlerin varlığı ve farklılıklarından bahsedilebilir. Maddenin temel özelliğinin belirleyen olduğu söylendikten sonra, madde formları arasındaki farkların gerçek olduğu teslim edilir; bunlar arızi ya da gelip geçici değildir. Ancak maddenin belirleyen olması onu tanımlayan ilkedir. Madde formları arasında ayrım vardır. Özel bir örnek olarak madde, düşünceyi –düşünsel madde formunu- belirler. Maddenin belirleyici olması düşüncenin önemsiz, geçici olduğunu göstermez. Düşüncenin maddeyi belirlediği görüşünde ise madde önemsizleşir. Düşüncenin belirleyiciliğini savunan idealizmin her türüne göre eninde sonunda her şey tinde buluşacaktır.
Maddenin mi düşüncenin mi belirleyen olduğu tartışması, şiddet ve diğer hegemonya araçları arasında yapılan ayrımı hem belirleyen hem de benzerlik kurulabilecek bir tartışma. Şiddetin politikayı belirlemediğini iddia eden politik görüşler artık şiddete ilke olarak kapalıdır. Şiddetin belirlediğini iddia eden görüş işe şiddet dışındaki diğer araçların farkını ve önemini teslim edebilecek potansiyele sahiptir. Potansiyelin ne derece realize olduğu ise politik öznenin gayretine kalır.
Çağlayan, devrimci bir politik öznenin pratiği olarak çıktı karşımıza. Şiddet öngörmeyen politik aktörlerin eleştirisi onların yaptıklarına dönük. Şiddetin zorunluluğunu teslim edenlerin eleştirisi ise ancak yapamadıklarına dönük olmalıdır.
Halkımızı seviyoruz”
Bu sözler çıktı ağızlarından son anlarında. En iyi ihtimalle, “Oğlum, ödediğin bedelle kalırsın, savundukların seni satar” diyen ana babalarıydı bu halk. Onlara, “Teröristler, Allah cezalarını vermiş” diyenlerdi halk.
“Yazık olmuş, okuyup iş güç sahibi olsalardı” diyenler... MİT ajanı diyenler... Vatan haini diyenler... Allahsız diyenler... Kandırılmış diyenler…
“Halkımızı seviyoruz” dediler en son. Buna inanarak gittiler ölüme. Bu dünyanın hainliği, ezilmişliği, köleleştirilmişliği karşısında ve bunlara rağmen duydukları umuttu sevdikleri şey. Biliyorlardı ki, sadece bu hain, ezilmiş, satılmış “maddi gerçek” vardı ellerinde.
Halka kuşkuyla ve uzaklardan bakan, onun ancak eğitimle adam edileceğine güya inanan akıllı ve konforlu solcuya göre kendilerini kandırmaktı bu “sevgi”. Halk sevilmeyecek cahil, kaba, hain ve düşkündü.
Oysa bu akıllı solcu, bedel ödeyen devrimciye göre idealist bir dünyadadır. Düşkün halk ideali ya da aydınlanmış halk ideali... Bu iki madde formu akıllı ve konformist solcu için aynı dünyada olamaz. Dolayısıyla bu dünya reddedilmeli ve başka bir dünya hayal edilmelidir ona göre. “Halkını seven” devrimci ise aynı anda çelişkileriyle var olan bu halk maddesini hissedip sahipleniyor. Materyalist olan budur.
Destanımızda yalnız onların maceraları vardır
Haini, düşkünü, akıllısı, masumu “sözlerini” esirgemedi.
Sosyal demokrat Halk Tv, “teröristler” alt yazısı ile verdi. Şiddetin sahibi kim, sorgulamadan, ezberini etti. Belki yıllar sonra, politik an tarihe havale olduğunda romantizmden payını alacaktır.
Rahatına düşkün anarşist Gün Zileli eylemi yanlış bulduğunu, “örgüt taraftarlarının eleştiri yapacak cesareti kendilerinde bulacaklarını” ümit etti. Böylece medeni bir demokratlık vazederek herkesi akla davet etti. Devlet karşısında akıl gerek önce, değil mi ama?..
2001 Ölüm oruçlarında olduğu gibi şiddetten irkilenler, ama ifade etme cesaretinden yoksun olanlar, soğuk bir habercilik dili ile katlandılar gerçeğe: “Çağlayan'da operasyon: Polis DHKC'lileri öldürdü.” Ya da onlar için ölenler, “iki genç”ten ibaretti. (haber.sol.org.tr)
Yeminli düşman Perinçek, “terörist saldırıyı kınadı”.
Kürt gençlik hareketi ise, daha düne kadar kanlı bıçaklı olduğu bir örgüt için devrimci dayanışma ve hesap sorma sözü verdi.
***
Evet, ölüm silahı silahların ölümünden yeğdir, Marx'ın bir sözüne atıf ile, “Silahların eleştirisi, eleştiri silahından yeğdir”.
Marx'ın ifade ettiği, madde formlarından eylem ve düşüncenin arasında ayrım ve hiyerarşi olduğuydu. Eylem, gerçek belirleyicidir. Beden hakimdir. Elinde silahı olan için anlaşılabilir bir söz... Elinde silahı olmayan ise ancak çıplak bedenini silah yapıyor. Bedenden ayrı olan eldeki silah, pozitif ve teknik bir anlam taşıyor. Uçaktan atılan bombanın, çıplak elle uygulanan şiddete göre daha az trajik gelmesi gibi, eldeki silah, bedenin silaha dönüşmesi karşısında sağduyuya kabul edilebilir geliyor. Bedenin silah olması midelere sancı verecek cinsten bir akıl dışılık, dehşet, irkilti yaratıyor. Bu momentte, eylem belirleyici olsa da eylemi mümkün kılan inanç, cesaret önsel.
Buna, söz demeyeceğiz. Bedeni ölüme yatırmak nihilizmi çağrıştırsa da doğası tam tersi: Bedeni doğaya, topluma hükmeden bir silaha (özneye) dönüştürmek. Elbette, eleştiri silahını gerçek sananların akıl dışı bulacağı bir dünya bu.
"Birden ağlamaklı olur bahçe / Karşıda duvar dibinde / Üç kök gece sefası / Üç kök hercai menekşe."
Üç kök hercai menekşe bize duvar dibinin de çiçeklenebileceğini hatırlattı. Kendini unutmuş, ezenlerin koyduğu kurallar içinde korunaklı hayatlarını yaşayan gafilleri ürpertti. Bu düzenin sürmeyebileceğini hissettiler. Sözlerinin düzenin çarkına su taşıdığını hissettiler belki de.
1 Nisan 2015 / teorivepolitika.net
Okunma 1081 kez