Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti

Yazan

 

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti
ABD’nin Dinmeyen Kuyruk Acısı

Mehmet Polat

Dar bir kesim dışında, sol hareket ve kamuoyunun Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) ile ilgilendiği söylenemez. Ülkenin adı bile egemenlerin diliyle anılıyor: “Kuzey Kore”. KDHC’nin “kapalı kutu” olması ve hakkında çok az şey bilinmesi, bu tavırların gerekçesi olarak ileri sürülüyor. Sanki sol, önündeki bütün “açık kutuları” çok iyi biliyormuş gibi. Kaldı ki KDHC’nin “kapalı kutu” olduğu ne mene bir iddiadır? Her devlet gibi güvenlik gerekçeleriyle bazı alanları kapalı tutuyor.
Solun KDHC’ye ilgisizliği arızî değil, yapısaldır. Burjuvazinin ideolojik evreninden çıkmadığı sürece baktığını görmekte ve gördüğünü anlamakta zorlanacaktır.
***
Kore, yarım kalmış hesapların ülkesi. Devrim, emperyalizmin müdahalesi sonucu ulusal ölçekte tamamlanamadı ve ancak ülkenin yarısında hedefe ulaştı. Kore Yarımadasını ‒Çin’den‒ tecrit etmek ve “komünistleri temizlemek üzere” yola çıkan ABD, özellikle ülkenin kuzeyinde taş üstünde taş bırakmamasına rağmen amaçlarını gerçekleştiremedi. “Bu yıkım ve kıyım, askerî tarihe hiçbir stratejik sonuç vermeyen bir ‘stratejik bombardıman’ olarak geçecekti.”[1] ABD önce Çin’de gerçekleşen devrimi ve sonra Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) Kore devrimine desteğini önleyemeyerek, tarafı olduğu Kore Savaşını (1950-53) bir ateşkes antlaşmasıyla bitirmek zorunda kaldı. Bu kuyruk acısı ABD’nin aklından hiç çıkmadı ve karşıdan gelen önerileri hep reddederek, ateşkesi bir barış anlaşmasına taşımadı.[2] Dolayısıyla Kore’de savaş bugün de hukuken sürüyor. Zaten ABD’nin Kore Cumhuriyeti (KC) topraklarında hâlâ 30 bin dolayında askeri ve çok sayıda üssü var. Savaş hali, konjonktürel dalgalanmalara bağlı olarak bazen sınırlı çatışmalarla, kuvveden fiile geçiyor.
Aşağıdaki satırlarda, KDHC ile ABD arasında “nükleer silah ve füze denemeleri” etrafında cereyan eden güncel gelişmeler hakkında kısaca bilgi verilecek. Kore Devrimi, Kore Savaşı, TC’nin Kore’ye asker göndermesi ve bu bağlamdaki barış girişimlerine değinilecek. Kore sosyalizmi özel olarak irdelenmeyecek ama bu konudaki eleştirilerimiz bu yazı bağlamında saklıdır. Bu çalışmayla, yüzü genellikle Batıya dönük ülke solunun büyük bedeller ödenerek gerçekleştirilen Kore Devrimine olan borcunu hatırlatmayı amaçlıyoruz. Çünkü birkaç şiir, bazı anılar ve güncel gelişmelerle ilgili tekdüze bildiriler dışında Kore’den bahsedildiğine çok az tanık oluyor ve bu yetmezmiş gibi utanç verici biçimde, kime yaradığı belirsiz bir özgürlük sevdalısı ve “totalitarizm düşmanı” “solculuk/sosyalizmcilik” adına, bu ülkeyle yaygın olarak dalga geçildiğini görüyoruz. Solun bu ayıbını üstleniyor ve giderilmesi için payımıza düşeni yapmak üzere bir adım atıyoruz.
Güncel gelişmeler
Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti; bölgede ABD’nin işbirlikçileriyle ortak tatbikatlar yapması, BM Güvenlik Konseyinin yeni yaptırım kararlarına maruz kalması ve ABD’den tehdit sesleri yükselmesine benzer durumlara, genellikle bir silah denemesi yaparak yanıt veriyor. Örneğin, 2012’de gerçekleştirdiği füze denemesinin ardından BM Güvenlik Konseyinin Rusya ve Çin’in de desteğiyle uygulanmakta olan yaptırımları genişletme kararı üzerine, KDHC Ulusal Savunma Konseyi hemen bir bildiri yayınlayarak “baş düşman ABD’ye karşı yüksek düzeyde bir nükleer deneme ve yeni uzun menzilli füze atışları yapılacağını” duyurabiliyor. Bu bildiride yer alan “ABD ile hesabımız sözcüklerle değil, kuvvet yoluyla çözülmek zorunda”[3] ifadesi, konuya hangi temelde bakıldığını gayet açık anlatıyor. Ve bazen bu silah denemelerine espri katılarak, 1998’de olduğu gibi orta menzilli bir füze ABD’nin bağımsızlık günü olan 4 Temmuz’da fırlatılabiliyor.
KDHC, ABD ile göze göz, dişe diş bir mücadeleye hazır olduğunu her fırsatta gösteriyor. Bu tutum devrimcidir ve aynı zamanda günümüz dünyasında sosyalizmin silahsız kurulamayacağı ve korunamayacağının da bir göstergesidir. Dünya ezilenlerinin ortak düşmanı ABD’ye karşı mücadele eden herkesin yüreğini ferahlatıcı niteliktedir. Bundan ancak devrimcilikten arınmış bir sosyalizm hayal edenler rahatsızlık duyabilir ve nitekim duymuşlardır. EMEP ve ÖDP, 26 Mayıs 2009’da KDHC’nin bir nükleer denemesinin ardından yaptıkları açıklamalarda, nükleer silahların insanlığa karşı olduğunu ve ülke kaynaklarının silahlanmaya değil, eğitime ve sağlığa ayrılması gerektiğini belirtmişlerdir.[4]
Egemen medya, konuyu, KDHC’nin nükleer güç edinmesini haksız, ABD’nin ise Trump’ın kişiliğinde bunlara karşı çıkışını haklı gösterecek biçimde ele alıyor. Olaylar, ‘ideolojik takıntılarla hareket eden bir grup Koreli delinin, insanlığı tehlikeye düşürücü boyutlarda bir ABD düşmanlığı sergilemesi’ olarak anlatılıyor. “Kuzey Kore diktatörlüğü, halkını açlıktan öldürürken füze denemeleri yapıyor! Üstelik bu ülkede cep telefonu, internet yasak, tek tip saç tıraşı olunuyor ve sosyalist hanedanlık hüküm sürüyor!”
Tabii bu edebiyata, “kullanışlı aptal” rolü oynamaya dünden razı bir kısım “solcu” da gecikmeden katılıyor. Yaygın bir konformist sol kesim egemen medyanın etkisinde kalarak durumu sessizce geçiştiriyor. Sol kesimlerin bu tür tutumlarının başlıca gerekçesi “yüksek insanlık idealleri” ve “nükleer tehlike” misali yalanlara kendini kaptırmış olmasıdır.
Teori ve Politika’nın sözlüğünde “insan” yalnızca bir canlı türüdür ve toplumla ilgili değerlendirmelerimizde yeri yoktur. Topluma baktığımızda, ezen ve ezilenler görüyoruz. İçindeki yerimizi de otomatiğe bağlayıp her ezilenin yanında olmak gibi değil, ezenine karşı mücadele eden ezilenden yana olmak olarak saptıyoruz. Bu tavrımız, Marx’ın Yahudi Sorunu kitapçığında “insan hakları” kavramını eleştirmesiyle başlayan ve Althusser’in hümanizm eleştirileriyle süren bir anlayış doğrultusundadır. Dolayısıyla KDHC’ye yönelik her türlü “barışçı, insanlık adına, geleceği kurtarıcı” vs. eleştiriyi peşinen reddediyoruz. Bu eleştirilerin, “ama biz ABD’nin silahlanmasına da karşıyız” misali liberal kılıflara büründürülmesine de herhangi bir ayrıcalık tanımıyoruz. Açık ve net; KDHC’nin silahlanmasından ve uygun gördüğünde bunu düşmanına karşı dilediği gibi kullanmasından yanayız.
“Nükleer tehlike” konusuna gelince… Tehlike nötr bir kavram değildir; toplumdaki geri kalan her şey gibi, anlamını ezen ve ezilenler mücadelesi içinde kazanır. Bir nesnenin neden olabileceği tehlikenin boyutları, öznenin o nesne üzerinde ne ölçüde hüküm kurduğuna ve nesnenin hareketini ne kadar yönetebildiğine göre değişir. Nesneyi yönetebilirlik ise, öznenin toplumsal varoluş koşullarınca belirlenir. Öte yandan, değil nükleer enerji ve silah, su bile ezenlerin elinde kolayca ezilenlerin yaşamını tehdit edici bir niteliğe bürünebiliyor. Çünkü egemenler suyu türümüzün doğal gereksinimlerini gidermek amacıyla değil, kâr etmek ve iktidarlarını pekiştirmek için kullanıyor. Yalnızca nükleer gücü değil, su, toprak, hava vb. her şeyi kârını çoğaltmak ve iktidarını tahkim etmek için kullandığından dolayı, kaynakların egemen sınıfın elinde olmasına karşıyız. Ve bu yüzden iktidarı fetheden devrimlerin ilk işi üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermek oluyor.
Tepeden tırnağa silahlı bir dünyada nükleer silah ve enerjiye, düşmanın elindeyken karşıyız. Dünyaya tehdit, soyut olarak silah değil, düşmanımızın kendisidir. Bu bakımdan, düşmanımızı caydıracak veya kahredecek her türlü silaha sahip olmak meşrudur. Bu konu güç ilişkisi çerçevesinde düşünülmek zorundadır, hukuksal ya da bilimsel (ekolojik) ilkelere göre ele alınamaz. Egemen medyanın bu konuda sürekli biçimde ABD’nin tutarlı davranarak nükleer silahsızlanmadan yana olduğu, ama KDHC’nin ne yaptığının anlaşılamadığı şeklinde hikâyeler anlatmasının nedeni, konuya siyaset pratiği çerçevesinden bakmamızın önüne geçerek, bizi ABD’nin tehdit edici varlığının ve ‘liderliğinin’ veri kabul edildiği liberal bir zemine çekmek istemesidir. Öyle ki, konuya adeta herkes için geçerli / toplum üstü bir anlayış çerçevesinde, “hukuksal eşitlik” ve “ekolojik bilimsellik” içinden bakmaya zorlanıyoruz. ‘Güçlü ve akıllı’ ABD, hepimizi Kore’dekiler gibi ‘nükleer manyaklar’dan korusun diye!..
*
KDHC, 1980’lerde SSCB’den nükleer santral kurmak için yardım istedi. Sovyetler, bunun için KDHC’nin “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması”nı (The Treaty On the Non-proliferation of Nuclear Weapons - NPT) imzalamasını ve “Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu”nun koruma rejimini onaylamasını şart koştu. Karşılığında üç tane hafif su reaktörü inşa edecekti. Enerji, KDHC için her zaman en önemli sorun oldu. Ülkenin gereksinimi olan petrol dışarıdan alınıyordu. Buna karşılık ülke zengin uranyum kaynaklarına sahipti. KDHC 12 Aralık 1984’de NPT antlaşmasını imzalarken, diğeri uluslararası denetim anlamına geldiği için, görüşmeleri sürdürmekle yetindi. Ülkenin kuzeyinde Yongbyon’da, 1987’de 30 megavat gücünde bir nükleer reaktör kuruldu. (Aynı yıl ABD, KDHC’yi “terörü destekleyenler” listesine aldı.) SSCB varolduğu sürece, nükleer güç kullanımıyla ilgili uluslararası düzeyde bir sorun yaşanmadı. Ancak SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte sorunlar başladı. Öncelikle SSCB’nin söz verdiği su reaktörleri kurulamamıştı ve bu, KDHC’nin planlarını bozuyordu. Yanı sıra, bir dizi ekonomik ve diplomatik sorun baş gösterdi.
KDHC, Sovyetler’in dağılmasından sonra girdiği dönemin zorluklarını, KC ve dünyayla iyi ilişkiler geliştirerek atlatmaya çalıştı. İki devlet, 17 Aralık 1991’de BM üyesi oldular. Ardından Kore Yarımadasının nükleer silahlardan arındırılması için bir antlaşma imzaladılar. KDHC henüz nükleer silaha sahip olmasa da, KC topraklarında ABD’ye ait nükleer silahlar vardı. Ancak SSCB’nin dağılması üzerine ABD Başkanı Bush, Kore’dekiler dahil dünyadaki bütün taktik nükleer silahları geri çektiklerini açıkladı ve böylece bir rahatlama sağlandı. KDHC uluslararası kamuoyuna güven verme çabalarını sürdürerek, 30 Ocak 1992’de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile güvenlik önlemlerine ilişkin antlaşmayı imzaladı. Böylece nükleer tesislerini denetime açmış oluyordu. Ancak bu adımlara ABD’den uygun karşılık gelmedi. ABD, Sovyet sonrası elverişli konjonktürden yararlanmak istiyor ve KDHC’nin gizlice nükleer silahlar üzerinde çalıştığını ileri sürerek, bir hamle için uygun ortam hazırlamaya çalışıyordu.
ABD’den KDHC’ye yönelik tehditler giderek artıyordu. İlk açık tehdit cümlesi 1993 Şubatında Amerikan stratejik komutanı (STRATCOM) General Lee Butler’dan geldi. ABD yetkilisi, eskiden Sovyetler’i hedef alan silahların artık KDHC’yi menziline aldığını söylüyordu. Ardından, CIA başkanı James Woolsey Washington’un ilgisinin KDHC’ye yöneldiğini açıkladı.[5] KDHC bunun üzerine 12 Mart 1993’te NPT’den çıkacağını belirtti. Yongbyon reaktörünün bomba yapımı için gereken zenginleştirilmiş uranyumu sağlayabilmiş olmasından dolayı ABD tedirgindi. Tıpkı İsrail’in 1981’de Irak’ta Saddam’ın inşa etmeye çalıştığı Osirak reaktörünü yok ettiği gibi, ABD’nin de Yongbyon reaktörünü benzer biçimde bombalayabileceğinden bahsediliyordu. Ancak böyle bir durumda KDHC’nin, KC’de top atışı menzilindeki 30 bin ABD askerini ateş altına alacağı kesindi. Dolayısıyla bu plandan çabuk vazgeçildi. ABD, aynı nedenle, başka küçük sıcak çatışmalarda da KDHC’ye doğrudan saldırmayı göze alamadı. Yarımadayı denetiminde tutmak için yerleştirdiği askeri güç, paradoksal olarak KDHC’ye yarıyordu.
Böylece ABD, KDHC’nin de tıpkı Sovyetler gibi kendiliğinden çökeceği tahminiyle, saldırgan tutum almak yerine oyalama taktiği izlemeye başladı. İki ülke arasında, SSCB’nin dağılması üzerine inşa edilemeyen ve nükleer silah üretmeye de elverişli olmayan hafif su reaktörlerinin yapımı için 1994’de bir anlaşma imzalandı.[6] KDHC bunun karşılığında NPT anlaşmasına geri dönecek ve güvenlik riski yaratan eski reaktörleri sökecekti. Karşılığında ABD de, söz verdiği reaktörleri 2003’te teslim edecek ve bu arada ülkede enerji açığı yaşanmaması için petrol + gıda maddeleri verecekti. ABD bu adımları atarken, CIA raporlarına dayanarak KDHC’nin 2002’ye kadar çökeceğini tahmin ediyordu. Çünkü bu yıllarda SSCB’nin dağılmasının etkisiyle KDHC’nin dışsatım gelirleri dibe vurmuş ve bu ülkeye dış yardım da gelmez olmuştu. Ayrıca 1990 ortalarında çeşitli doğal afetler yaşandığı, yoğun bir açlık çekildiği haberleri alınıyordu. KDHC, tarihinin en zayıf döneminden geçiyordu.
Ancak KDHC, Arnavutluk, Romanya ve Yugoslavya’da yaşananlardan alınan derslerle düzeni ayakta tutmanın önemli bir yolunun orduyu güçlendirmekten geçtiğini bir kez daha görmüştü ve politikalarını buna göre düzenledi. Bu yıllarda uzun menzilli füze geliştirmeye hız verildi. ABD, silahlanma programlarının durdurulması için uzlaşma yolları öneriyordu. İki ülke arasında bir dizi görüşme yapıldı ve 1999’da ABD’nin Kumçangri’deki yeraltı tesisini incelemesine izin verildi. Sonuç raporunda tesisin nükleer silah yapmaya elverişli olmadığı belirtildi. İlişkiler olumlu gelişiyordu. Dışişleri Bakanı Madeleine Albright Ekim 2000’de KDHC’yi ziyaret eden ilk Amerikalı kabine üyesi oldu.
Ancak bu konjonktür 11 Eylül saldırılarıyla sona erdi. ABD başkanı Bush, 29 Ocak 2002’de ulusa sesleniş konuşmasında, KDHC’ni de Irak ve İran’la birlikte “şer ekseni” ülkeler arasında saydı. KDHC’nin yanıtı gecikmedi ve hemen, 1994’de durdurduğu nükleer programına geri döndüğünü açıkladı. Bir yıl sonra NPT antlaşmasından çekildi. Ve 2003 Nisanında, nükleer silahlara sahip olduğunu dünyaya duyurdu.
Bundan sonraki nükleer silah sınırlandırması görüşmeleri, ABD’nin yanı sıra Japonya, KC, ÇHC ve Rusya’nın da katılımıyla altılı yapılmaya başladı. 2003-05 arası yapılan beş tur görüşme sonrası kısmî bir anlaşmaya varıldı.[7] KDHC, 27 Haziran 2007’de eski reaktör Yongbyon’un kulesini yıkarak iyi niyet gösterisinde bulundu ve Atom Enerjisi Kurumu müfettişlerinin denetimlerine tekrar izin verdi. ABD, 2008’de KDHC’yi “terörist devletler” listesinden çıkardı. Uluslararası medyada belirtildiğine göre, bu anlaşmalar genellikle yakıt ve gıda yardımları karşılığı yapılıyordu. İsrail de KDHC ile, İran’a füze satmaması için benzer anlaşmalar yapmaya çalıştıysa da sonuç alamadı.
KDHC’nin 2016 Şubat ayından bu yana dünya yörüngesinde bir uydusu bulunuyor. Elinde minyatür nükleer savaş başlıkları olduğunu geçen yıl açıkladı. Uzun menzilli balistik füze denemeleri sürüyor. 4 Eylül 2017’de, hidrojen bombası olduğu tahmin edilen bir nükleer silah denemesini ikinci kez yaptı.
ABD, ister silah isterse enerji santrali olsun, dünyadaki tüm nükleer kaynakların denetim altında tutulmasını savunuyor. Mantığı, gayet basit bir güç ilişkisine dayanıyor: Kendisinin silahı denetim altında, düşmanınınki denetim dışı!
ABD’nin, başta BM olmak üzere uluslararası denetim kuruluşlarını kendine bağladığı bilinmedik bir durum değil. Ayrıca uluslararası kurumlardan istihbarat örgütü gibi yararlandığı da bir sır sayılmaz. İşte KDHC bu örgütlerin böyle bir ikiyüzlülük içinde çalıştığını bildiğinden, kurulduğu günden beri, iç ya da dış ilişkilerinin bunlar aracılığıyla denetlenmesine kolay kolay izin vermiyor. Bir denetimi ancak siyasi bir anlaşma çerçevesinde ve karşı tarafın da aynı yükümlülüklere uyması koşuluyla kabul ediyor. Eşitliğin bozulduğunu saptadığı an, anlaşmadan çekilerek geleneksel bağımsızlıkçı tavrına dönüyor. KDHC’nin bu davranışları, emperyalistler ve karikatürleri tarafından “keyfî” ya da “tutarsız” olarak nitelendiriliyor.
Nükleer silah, “kazara” ya da “bir delilik sonucu” değil, bilinçli olarak bir kez ABD tarafından kullanıldı. Başta Japon halkı olmak üzere bütün dünya, atom silahlarının ne kadar yıkıcı olduğunu gördü. ABD bundan kaynaklanan korkuyu tüm ünyaya karşı yıllarca kullandı. ABD, başka ülkelerin nükleer silah edinmesini bu konudaki tekelini kaybedeceği için engellemeye çalıştı. Tekelin, “soğuk savaş” yıllarında Sovyetler Birliği tarafından kırılmasından sonra, başka ülkelerin ve hele egemenlik sahasındaki küçük ülkelerin nükleer silah edinmesini, uluslararası dengeyi bozucu bir faktör olarak değerlendirdi. Şimdi, Pasifik’te “büyük güçler”le dengesini korumaya çabalarken, “küçük” Kore’nin bu dehşet dengesini bozucu bir unsur olarak ortaya çıkmasından alabildiğine rahatsız. Dolayısıyla KDHC’nin patlattığı her bomba, ABD ideolojik hegemonyasını biraz daha yıkıyor; sorun bu.
Kore Devrimi ve savaş
“Coğrafya kaderdir” diyor İbn-i Haldun. Coğrafya, doğanın bir parçası olarak toplumsal yapının belirlenmesine katılır. Belirlenenin sürece etkisi, belirleyenin çizdiği sınırlar çerçevesinde geçtiği için ilişki tek yönlü ilerler. Eğer bir coğrafya bizi rüzgârla karşı karşıya bırakıyorsa, bu durumu ister soğuktan donmak, ister uçmak, istersek enerjiye çevirmek için kullanabiliriz. Kore Yarımadasında da görülen budur.
Yarımada denizden Japonya, karadan Çin ve Rusya ile komşu. Bu yüzden tarih boyu bu ülkelerden gelen güçlerin geçiş yolu ve çatışma alanı olmuş. Kore toplumu farklı etnik/ırksal özelliklerin bulunmadığı tek bir ulustan oluşuyor. Bugün KDHC’nin yer aldığı yarımadanın kuzeyinin 2/3’ü dağlık arazi ve tarıma elverişli alanı az. Güneyi ise tam tersine 2/3’ü düzlüklerden oluşan, tarıma uygun bir yer. Kuzeyde zengin maden yatakları var.
Çatışmanın eksik olmadığı bir geçiş güzergâhında yaşamanın, Kuzey Yemen’de Husiler ve Afganistan’ın güneyinde Peştunlarda görülene benzer biçimde, Korelilere de savaşçı özellikler kazandırdığı söylenebilir. Ancak bu toplumlardan farklı olarak, Kore halkının, tarihte pek çok devlet kurmasının mirası gibi de düşünülebilecek bir özellik daha taşıdığı görülüyor. Bu, büyük güçlerin arasında ayakta kalabilmek için geliştirilen diplomasi yeteneğidir. Kore halkı değişken bir coğrafyada, sayısız işgallere rağmen ulusal kimliğini koruyabilmiş ve buna önem vermiş, devletler kurmuş, bu çabalarını savaş ve diplomasiyi birlikte sürdürerek bugüne dek getirebilmiş.
Ancak bu özelliklerin iki devlete bölünmüş tek bir ulusa ait olduğu ve kuzeyde “Juche ideolojisi”ne (Yazının sonundaki Ek I’e bakılabilir) dayanan bir sosyalizme yataklık ederken, güneyde neoliberal “Kore mucizesi”ne çerçeve oluşturduğu da unutulmamalı. Ulus, küresel ölçekteki bir mücadelenin parçası olarak ikiye bölünmüş ve her bir parça kendi bütünlüğünü oluşturma sürecinde, ortak tarih ve coğrafyanın etkilerini farklı yollardan yeniden üretmiştir.
***
Japonya, 19. yüzyıl sonlarında, büyüyen ekonomisinin gereksinimlerini karşılamak üzere yeni pazarlar ve hammadde kaynakları arayışına girdi. “İmparatorluk” ve “Pan-Asyacılık” ideolojileri, emperyalist bir devlet olma girişimlerinin yol göstericisiydi. Bu amaçla Kore Yarımadasında hüküm süren Coson devletini nüfuzuna almak için Çin’le rekabete girişti. Japonya 1894-95’de Çin’i, 1905’de Rusya’yı yenerek Coson’da rakipsiz kaldı. 22 Ağustos 1910’da Coson Kralı Sungjong’a imzalattığı ilhak antlaşmasıyla Kore’yi resmen sömürgeleştirdi.[8] Japonya II. Paylaşım Savaşında yenilip 2 Eylül 1945’de teslim olana dek, Kore bu ülkenin sömürgesi olarak kaldı.
Japonya ülkenin kuzeyinde zengin maden yataklarını yağmalamak amacıyla sanayi kuruluşları ve limanlar inşa ediyor, güneydeki geniş tarım alanlarından kaldırılan ürünü ordusunu beslemekte kullanıyordu. Ancak sömürgecilik karşıtı eylemler Japonya’nın başkenti Tokyo’ya kadar uzanıyordu. 1 Mart 1919’da ulus ölçeğinde protesto gösterileri yapılarak, bir bağımsızlık bildirisi yayınlandı. Gelişen milli hareket, milliyetçi ve sosyalist olmak üzere iki büyük akımdan oluşuyordu. Ülkede 1926’da Marx ve Lenin’in düşüncelerini savunan 350 tane sosyalist örgüt bulunuyordu.[9] Yine milliyetçiler arasında da ABD ile işbirliği yapmaktan Japonlarla uzlaşmaya ya da bağımsız bir devlet kurmaya kadar değişen farklı fikirler taraftar buluyordu. 1927’de bu iki ana akımı bir araya getiren “Sihn Gan Hwe” (Milli Kurtuluş Örgütü) adı altında bir cephe oluşturuldu. Bu sırada ülkede 1925’de kurulmuş bir Komünist Partisi vardı ve iç tartışmalar yüzünden bir türlü güç kazanamıyordu. Japonlar yoğun tutuklama kampanyalarına girişerek partiyi yok olmanın eşiğine getirdiler. 1928’de Komünist Enternasyonal kararıyla parti kendini feshetti ve üyeleri kendi yoluna gitti ya da cepheye katıldılar.[10] Kim İl Sung bu dönemi şöyle anlatıyor:
“Partinin önde gelen birçok mevkiini küçük burjuva kariyeristleri ele geçirmişti. Parti örgütleri işçi sınıfı ve geniş halk tabakaları arasında kök salmamıştı. Bunlardan daha da kötü olarak, klikler arasındaki keskin mücadele, partinin safları arasında birliği korumasını olanak dışı bırakıyordu. Bunların sonucu, komünist parti kuruluşundan üç yıl sonra örgütlü bir güç olmaktan çıktı.”[11]
Cephe örgütü de yoğun Japon baskısı altındaydı ve artık hiçbir yasal mücadele olanağının kalmadığı 1931’de dağıldı. Bu dönemde, ülkenin kuzeyindeki dağlık bölgede Kim İl Sung önderliğinde bir gerilla savaşı başlatıldı. Küçük bir Koreli nüfusun yaşadığı Mançurya, direnişçilerin cephe gerisini oluşturuyordu. Japonların 1937’de Mançurya’yı işgali sonrası burada da tutunma olanağı kalmadı ve Kim İl Sung komutasındaki gerilla grubu Sibirya’ya çekildi. Bir kısım Koreli komünist, ÇKP ile birlikte Japon işgaline karşı Çin’de savaşmaya devam etti. Milliyetçiler ise önce Şanghay’a, ardından ABD ve Avrupa ülkelerine yayıldılar. Bunlardan ABD’ye gidenler, örneklerini bugün Arap ülkelerinde de gördüğümüz gibi, 1945 sonrasında Kore’ye dönüp ABD’ye işbirlikçi olarak hizmet ettiler.
Bir karşılaştırma olsun diye aktarıyoruz: “1941-42 yıllarında Sovyetler’in Habarovsk şehrinde askeri enstitüde okuyan ve daha sonra Avrupa cephesine yollanan Kim İl Sung ‘Uzak Doğu Halk Ordusu’nun bir üyesi olarak Stalingrad Savaşı'na kızıl ordunun binbaşı rütbesi ile katılmış ve ‘Stalin’ madalyası kazanmıştır.”[12]
Kore halkı sağıyla soluyla kendi kaderini belirlemek için uğraşadursun, ülkesinin geleceği Müttefik Devlet temsilcileri arasında konuşuluyordu. Savaşın Müttefikler lehine döndüğü anlaşılınca, Stalin, Roosevelt ve Churchill (Çin devrimi gerçekleşene dek anti-komünist iktidarın lideri Çan Kay Şek de katıldı) arasında savaştan sonrasını konuşmak üzere bir dizi toplantı yapıldı. Japon sömürgesi Kore’de bağımsız bir devlet kurulması, ilk kez 22-26 Aralık 1943 Kahire Konferansında dile getirildi. Bu karar yazıya dökülmediyse de itiraz eden çıkmadı ve daha sonraki konferanslarda da teyit edildi. Müttefiklerin dikkati, Avrupa üstüne yoğunlaşmıştı. İngiltere ve ABD, SSCB’nin Japonya’ya savaş açmasını istiyorlardı. Stalin bunun karşılığında ekonomik ve askeri yardımın yanı sıra, 1905 savaşında Japonya’ya bırakılan bazı yerlerin geri verilmesini talep ediyordu. ABD, 17 Temmuz - 2 Ağustos 1945’de yapılan Potsdam Konferansının ardından, 6 Ağustos’ta Japonya’yı iki atom bombasıyla vurdu. Bunun üzerine Stalin daha fazla beklemeyerek, 9 Ağustos’ta Kızılordu’nun Japon işgali altındaki Mançurya’ya girmesi emrini verdi. Kızılordu hızla Kore Yarımadasına geçerek ilerlemeye başladı. Stalin Japonlara saldırı harekâtını, ABD’nin beklediğinden iki gün önce başlatmıştı. ABD, Kore Yarımadasını bütünüyle kaptırmamak için 10 Ağustos’ta 38. Paralelin sınır olarak belirlenmesine karar verdi. Stalin bunu kabul etti ve Kızılordu, ABD askerleri henüz yarımadaya çıkmadığı halde 38. Paralelin güneyine geçmedi. Böylece Kore’nin tarihi başkenti Seul, ABD bölgesinde kalıyordu. ABD askerleri Kore’ye, Kızılordu’dan ancak bir ay sonra gelebildi ve Seul yakınlarında bir liman kenti olan İnchon’a yerleşerek güneyi işgale girişti.
Kore’nin durumu, 1945 Aralık ayında Moskova’da ABD ve SSCB Dışişleri Bakanlarının bir araya geldiği konferansta görüşülmüştü. Bu çerçevede Kore bağımsız olacak, iki bölgede tarafsız komisyonlar gözetiminde yapılacak demokratik seçimlerle ortak bir yönetim oluşturulacak ve kurulan yapının sağlamlaştırılması için görüşmelere devam edilecekti.[13] Ancak ABD bu antlaşmaya uymadı ve Kore sorununu, elinin daha güçlü olduğu BM’ye taşıdı. SSCB’nin vetosuna rağmen ABD’nin planı kabul edildi ve uluslararası bir komisyon gözetiminde bütün Kore’de bir seçim yapılmasına karar verildi. Bu süreçte ABD güneyde Japon işgalini aratmayan bir yönetim oluşturmuşken, böyle bir seçimin demokratik olmayacağı çok açıktı. Bu nedenle ABD planını Stalin ve Koreli komünistler kabul etmediler.
Japonların aniden çekilmesiyle oluşan iktidar boşluğunu doldurmak üzere direnişçiler Kore Yarımadasında hızla örgütleniyorlardı. Kızılordu’nun bulunduğu kuzeyde halk komiteleri uzun süredir düzeni sağlıyordu. 38. Paralelin güneyinde de benzer girişimde bulunularak “halk komiteleri” kuruldu ve buralardan gelen temsilcilerle merkezde “Kore’nin Bağımsızlığı Hazırlıkları Komitesi” oluşturuldu. Bu örgütlenmeye dayanarak Seul’de hemen bir hükümet kuruldu ve “Kore Halk Cumhuriyeti” ilân edildi. Ancak ABD bu hükümeti tanımadı ve General John Hodge’u askerî vali olarak atadı. İşgalden bıkmış halk, askerî yönetime destek olmadı. Günlük yaşamlarında, halk cumhuriyetine bağlılıklarını sürdürüyorlardı. ABD düzeni sağlamak için, daha önce Japon işgalcileriyle işbirliği yapanları atamaktan başka çare bulamadı.[14] Böylece yeni yönetim, Japonların bıraktığı mirası tümüyle devralmış oldu. General Hodge, bu kötü gidişatın güneyi komünizme son derece elverişli hale getirdiğini belirterek ABD yönetimini önlem alınması için uyarıyordu. Bu konuda şunlar aktarılıyor: “Koreliler Sovyetler Birliği’ni bir ilham kaynağı olarak görüyorlardı. Hodge’ın görüşlerini Başkan Truman’ın arkadaşlarından Edwin Pauley aktarıyor. Truman, Pauley’i 1946 yılında bölgeyi incelemek ve buldukları üzerinden bir rapor hazırlamakla görevlendirerek Kore’ye gönderiyor. Pauley panik halindeydi. Truman’a dünyada hiçbir yerin burası kadar komünizme hazır olmadığını söylüyordu.”[15]
Çeşitli direniş gruplarının birleşmesiyle kuzeyde 1945’de Kore İşçi Partisi kuruldu. Bu sırada kuzeyde halk komitelerine dayalı bir hükümet de kurulmuş ve liderliğe Kim İl Sung getirilmişti. Kızılordu, Japon işgaline karşı direnen milliyetçiler ve komünistlerden bir koalisyon hükümeti oluşturulması sürecine karışmadı. Hükümetin ilk işi toprak reformu yaparak günlük gereksinimleri karşılamaya girişmek oldu. Güneyde ise, ABD tarafından tanınmayarak lağvedilen Halk Cumhuriyeti Hükümeti yanlıları yerellerde örgütleniyor ve ABD işgaline karşı direniyorlardı. ABD bir baskı rejimi oluşturdu ve 15 Ağustos 1948’de “Kore Cumhuriyeti”ni ilan etti. Başına, 30 yıldır ABD’de yaşayan ve komünizm karşıtı fikirleriyle tanınan Syngman Rhee getirildi. Rhee bir de “Liberal Parti” kurarak, belli başlı kadrolarını ABD’de eğitim gören Korelilerden oluşturdu.[16] Bundan üç hafta sonra, 9 Eylül günü kuzeyde “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti” kurulduğu ilân edildi.
Rhee güneyde iktidara gelir gelmez solu sindirme operasyonlarına girişti ve 1950’deki savaşa kadar yaklaşık 30 bin muhalif hapse atıldı. Kuzeydekinin eşi olarak güneyde de kurulan Kore İşçi Partisi yasadışı ilan edildi. Ulusal birlik için çalışan bir cephe örgütünün bütün üyeleri tutuklandı.
Kore Yarımadasının güney ucundaki Jeju adasında, 1948'de iki parçanın birleşmesini ve Amerikan egemenliğinin son bulmasını isteyen bir ayaklanma başladı. Güney Kore hükümeti ayaklanmayı bastırmak için, 3 Nisan günü, sayıları değişik kaynaklara göre 14 bin ile 60 bin arasında değişen kişiyi toplu olarak idam etti. Adaya çıkan Güney Kore ordusu birçok köyü imha etti. Adadaki sivil halk Japonya'ya kaçtı.[17]
Bütün bunlara rağmen KDHC güneyde Rhee yönetimini devirmek için çalışıyor, halkı örgütlüyor ve gerilla birlikleri sızdırarak sabotajlar düzenliyordu. ABD işgalinden ve Rhee yönetiminden bıkmış halk KDHC ile birleşmek istiyordu. 1948’de SSCB kuvvetleri kuzeyden tümüyle çekildi. Bunun üzerine güneyde ABD askerlerinin de çekilmesi için gösteriler yapılmaya başlandı. 1949 Haziranında ABD 500 kişilik bir danışman grubu bırakarak güneyden çekildi. Kuzey, SSCB’nin de yardımıyla kendini yeniden üretebilen bir toplum düzeni ve güçlü bir ordu kurmuştu. Buna karşılık güneyde yönetenler yönetemez ve ABD yardımına muhtaç durumdaydı.
Sınır olarak saptanan 38. Paralelde ise çatışma eksik olmuyordu. Bu durumda ilk saldırıyı kimin yaptığını saptamak olanaksız gibiydi. Ancak Sovyet belgelerinden anlaşıldığına göre, ilk hamle 25 Haziran 1950’de KDHC’den geliyor. Kim İl Sung güneyde yeterince örgütlenildiğini ve bir saldırıyla Rhee yönetiminin yıkılıp halkın iktidarı kolayca ele geçirebileceğini anlatarak Stalin’i ikna ediyor.[18] Elbette Stalin’in ikna olmasında 1949 Çin Devriminin ve aynı yıl SSCB’nin de nükleer silah yaparak ABD ile durumu eşitlemesinin etkileri hesaba katılmalıdır.
Savaş, Kim İl Sung’un öngördüğü gibi gelişiyor. Birkaç gün içinde Seul ele geçirilerek kısa sürede güneye doğru ilerleniyor. ABD’nin, “Pasifik’in en güçlü ordularından biri” diye tanımladığı KC ordusu dağılıyor. Çünkü halk KDHC’yi destekliyor. Kim İl Sung güneydeki bütün yerleşim birimlerinde yeniden halk komiteleri kurulması çağrısı yapıyor. ABD ise hemen BM Güvenlik Konseyini toplayarak, uluslararası bir güçle Kore’ye müdahaleye hazırlanıyor. Bu sırada SSCB, BM’de Çin halkını ÇHC yerine Tayvan yönetimi temsil ettiği için protesto amacıyla Güvenlik Konseyi toplantılarına katılmıyor ve alınan kararı veto edemiyor. Karar geçiyor ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 15 ülkenin katılımıyla, ABD komutasında bir “barış gücü” oluşturularak hemen savaşa giriliyor.
Savaş üç yıl sürdü. SSCB hava gücü desteği, silah yardımı ve danışmanlık dışında savaşa doğrudan katılmadı. ABD Başkanı Truman’ın 38. Paralelin geçilerek Kore’nin silah zoruyla birleştirilmesi emri üzerine, Çin Halk Cumhuriyeti 6 Kasım 1950’de savaşa katılma kararı aldı. Çin, zengin kömür yatakları bulunan Mançurya için tarih boyu savaşmıştı. Bu yüzden KDHC’nin yok edilmesine seyirci kalarak ABD ile komşu olmak istemiyor ve olası bir Mançurya saldırısı için erken önlem almayı amaçlıyordu.
Çeşitli kaynaklar Kore Savaşında 3 ile 5 milyon arası can kaybı yaşandığını belirtiyor. Bunun yaklaşık 1/3’ü Çinli gönüllülerden oluşuyor. ABD, savaşı kazanmak için nükleer silah haricinde her şeyi kullandı. ABD adına savaşı yöneten General McArthur kuzeyde ve Çin sınırında atom bombası kullanılmasını önerdiyse de, Truman onay kararını imzalamasına rağmen yürürlüğe koymadı. Bunun yerine sahte atom bombaları ve yüksek tonajlı TNT kalıpları kullanıldı.[19] ABD’nin kullandığı yalnızca napalm bombası sayısının 32 bin olduğu belirtiliyor. Kim İl Sung, ABD’nin Kore’de kullandığı savaş malzemesinin, tüm II. Paylaşım Savaşı boyunca Pasifik’te kullandığının üç katına yakın olduğunu söylüyor. Ağır hava bombardımanı, ABD’nin katıldığı bütün savaşların belirgin özelliği. Bunu, bir gün savaş bitse bile düşmanı belini doğrultamasın diye yapıyor. Öte yandan savaş boyunca Rhee yönetimi tarafından 100 ile 200 bin arasında komünizm sempatizanı ve bağımsızlık hareketi destekçisi sivilin öldürüldüğü tahmin ediliyor. Salt kuzey ve güneyin birleşmesini istedikleri için ya da KDHC’ye yardım edebilecekleri şüphesiyle pek çok katliam yapıldığı ve bunlara ABD ordusunun da ortak olduğu yeni yeni ortaya çıkıyor. Şimdiye dek bu ölümlerin sorumluluğu KDHC’ye atılıyordu.[20]
Savaş, başladığı yerde, 38. Paralelin tekrar sınır kabul edilmesiyle bitti. Panmunjom Ateşkes Antlaşması KDHC, Çin Halk Cumhuriyeti ve BM arasında 27 Temmuz 1953’de imzalandı. Antlaşmayı BM adına ABD’li komutan Korgeneral William Harrison ve Kore Halk Ordusu adına General Nam İl imzaladılar. Dünya savaşı sırasında “zaferden zafere” koşan ABD için, Kore Savaşı stratejik bir yenilgiydi. Çin ve Kore devrimlerini önleyememiş, ülkenin kuzeyinde Japonya’dan kalan zengin maden yatakları ve sanayi ganimetini ele geçirememiş, geriye ancak ekonomik ve askerî desteğiyle ayakta durabilen bir KC devleti kalmıştı. Bu nedenle Kore Savaşı Amerikalılar tarafından hatırlanmak istenmeyen bir savaş olarak kaldı. Savaş gazilerinin anısına bir anıt ancak 1995’de yapıldı.[21] 
***
Savaş sonrasında KDHC hızlı bir kalkınma sürecine girdi. 1960 ortalarına kadar yıllık yüzde 25 gibi görülmemiş büyüme oranlarına ulaştı. Bu dönemde ziyarete gelen Che Guevara, Küba’nın KDHC’yi örnek alması gerektiğini söylüyordu. 1965-80 arası büyüme oranları biraz gerilese de, yine yüksek sayılabilecek bir düzeyde, yüzde 14’lerde seyretti.
Bu yıllarda güneyin durumu hiç de iç açıcı değildi. 1960’da öğrencilerin başını çektiği ayaklanmalar sonucu Sygman Rhee ülke dışına kaçmak zorunda kalmıştı. KC ekonomisi, kuzeydeki hızlı gelişmenin çok gerisindeydi. Yoksulluk ve baskı altındaki halkın isyanı, Kim İl Sung’un iki tarafın birleşmesi için bir plan sunmasına fırsat yaratıyordu. Sung, geçerliliğini bugün de sürdüren bir planla konfederal bir yapı önerdi. Zeki Sarıhan öneriyi şöyle anlatıyor:
“Kuzeyliler barışçı birleşme konusunda 200’den fazla girişimde bulunurlar. Bütün formüllerin ortak noktası, ‘kuvvet kullanmama’dır. Bölünmüş Kore, konfederasyon olarak barışçı yollardan yeniden birleştirilecektir. Birleşik devlet Demokratik Konfederal Kore Cumhuriyeti olacaktır. Kuzey, Güneyli yetkililere şu öneride bulunur: Eşit sayıda temsilci ile ortak bir meclis kuralım. İki taraftan biri yok olmasın, üstün de olmasın. Ortak bir yönetim kurulu oluşturalım. İki taraf iç işlerinde serbest olsun. Ulusal güvenlik, dışişleri ve ülke ile ilgili diğer işlerde karar konfederal hükümette olsun. Her alanda işbirliği yapalım…
“Karşı taraf öneriye soğuk bakınca, 1972’de Kim İl Sung yeniden birleşme için üç basit ilke ileri sürmüş:
“Bir: Ülkede yabancı kuvvetler olmayacak ve yabancılar işe karışmayacak. İki: Ulusal büyük birleşme hareketimizi ideolojik ve sosyal sistem farklılıklarımızın üstünde tutalım. Üç: Silah kullanmadan barış içinde birleşmeyi sağlayalım.”[22]
Güneyde, sol giderek güçleniyordu. Bunu önlemek amacıyla, 16 Mayıs 1961’de General Park Chung Hee bir darbeyle iktidarı ele geçirdi. 26 Ekim 1979’da istihbarat örgütü başkanı tarafından vurularak öldürülene dek ülkeyi yönetti. Hayatı boyunca militan bir komünizm karşıtı oldu ve en küçük bir toplumsal muhalefete bile müsamaha göstermeyerek hapis, sansür, işkence ve katliamlarla bastırdı. İşte “Güney Kore Mucizesi” bu baskı koşullarında yükseldi.
ABD, Park döneminde güneyi kalkındırmaya kararlıydı. Bunun için Vietnam savaşına 50 bin askerle katılması karşılığında, 1965-70 arası 1 milyar dolar ödedi. Vietnam savaşı için gereken malzemeyi, bu paralarla kurulan fabrikalardan satın aldı. Yine Park’ı Japonya ile bir ticaret antlaşması imzalamaya ikna ederek, Japonya’nın sömürgecilik sırasında verdiği zararların tazminatı olarak KC’ye 800 milyon dolar ödemesini sağladı. Bu dönemde KC’nin toplam dışsatımının 200 milyon dolar olduğu düşünülürse, alınan bu yardımların önemi anlaşılır.
KC, Park sonrasında da başka askeri darbeler ve adı sık sık patlayan yolsuzluk skandallarıyla anılan orduyla iç içe geçmiş hükümetler tarafından yönetildi. Park’ın kızı Park Guen Hee, 2013’de KC’nin ilk kadın devlet başkanı olarak seçildi. 1974’de babasına düzenlenen bir silahlı saldırıda annesinin ölmesinden beri, resmi toplantılarda babasına eşlik ederek yeterince yönetim deneyimi edinmişti. Dönemindeki önemli bir icraat, Anayasa Mahkemesinin 19 Aralık 2014’de “Birleşik İlerici Parti”yi kapatmasıydı. Parti 2011’de kurulmuş, 2012 parlamento seçimlerinde yüzde 10’un üzerinde oy alarak 5 milletvekilliği kazanmıştı. KDHC yanlısı olduğu ve hükümete karşı isyan hazırladığı gerekçesiyle kapatıldı. Geçtiğimiz Mart ayında, bir şirketten rüşvet aldığı gerekçesiyle Park Guen Hee de görevden uzaklaştırıldı. Yerine, Mayıs ayındaki seçimi kazanan ve sosyaldemokrat görüşlü olarak tanınan Moon Jae-in seçildi.
Güney’de uzun yıllardır yaşanan baskılara rağmen kuzeyle kurulan iyi ilişkiler ve Çin’le artan ticaret, geleneksel KDHC düşmanlığının yerini ABD’ye karşı çıkışın almasına yol açıyor.[23] Moon’un, seçim çalışmaları sırasında bu değişimi dikkate aldığı görülüyor. Bu yüzden, artık ABD’nin, ülkesi üzerinden KDHC’ye karşı daha fazla girişimde bulunmasına sıcak bakmıyor. Nitekim seçimlerde, ABD’nin KDHC’ye karşı THAAD füze sistemlerini demokratik süreçlerde yerleştirmediğini gerekçe göstererek, konunun gözden geçirileceğini vaat etmişti. Ayrıca ABD ile bölgede yaşanan gerilimlerin, Çin’le ilişkileri olumsuz etkilediğini de vurgulamıştı.[24] Şimdi bu doğrultuda adımlar atmaya çalışıyor.
TC’nin Kore Savaşına katılması ve “barış hareketi”
“Kore dağlarında tabakam kaldı
Mapus damlarında özgürlüğüm”
(Enver Gökçe)
Göstermelik bir katılım yeterliyken TC’nin Kore’ye 5 bin askerlik bir tugay göndermesi, Menderes hükümetinin ucuz yurttaş kanını bol keseden harcayarak, Türk egemenlerine uluslararası itibar satın alma girişimiydi. (Sonradan asker sayısının 6 bin olduğu anlaşılacaktı.) TC, II. Paylaşım Savaşı öncesi Fransa ve İngiltere ile yardım antlaşması yaparak (1939), savaş içinde Almanya ile saldırmazlık antlaşması imzalayarak (1941) ve savaş sona ermek üzereyken Müttefiklerin baskısıyla Almanya’ya karşı göstermelik savaş ilan ederek (23 Şubat 1945) tartışmalı bir “tarafsızlık” sürdürmeye çalıştı. Çünkü Müttefikler, kurulmakta olan BM’ye ancak 1 Mart’a kadar Mihver devletlerine savaş açanların alınacağının açıklamışlardı. Değişen konjonktürün dışında kalmamak için TC de tavır değiştirdi ve Almanya’ya karşı kâğıt üstünde bir savaş açtı. Öte yandan değişimden payını almak isteyen SSCB de, 1925’den beri yürürlükte olan TC ile arasındaki saldırmazlık antlaşmasını 19 Mart 1945’de feshettiğini duyurdu. 1921 sınır antlaşmasının gözden geçirilmesi ve TC’nin savaş süresince Almanya yanlısı tutumunun yol açtığı zararların tazminatı olarak Kars ve Ardahan’ın verilmesini istiyordu. Ayrıca İstanbul ve Çanakkale boğazlarıyla ilgili talepleri de vardı.
SSCB’nin tutumu, TC’nin Batıya yaklaşmasını hızlandırdı. ABD ve İngiltere’nin konuyla ilgili eğilimleri, sınır sorununun iki ülkeyi ilgilendirdiği ama boğazların durumuna uluslararası düzeyde karar verilebileceği yönündeydi. Uluslararası konferanslarda bu konularda açık karar alınmadı. TC, SSCB tehdidine karşı Batı’dan beklediği desteği görememişti. Ancak SSCB de, belki TC’yi Batıyla daha çok yakınlaştırmamak için, taleplerinin yerine getirilmesiyle ilgili baskıyı artırıcı bir davranış göstermedi. (Daha sonra özür dilenmesiyle bu konu tamamen kapandı.)
1947’de İngiltere Doğu Akdeniz’de güvenliği sağlamak için bulundurduğu 40 bin askerini geri çekeceğini ve Yunanistan’la Türkiye’ye yaptığı askeri yardımları keseceğini açıklıyor, boşluğu ABD doldurmaya hazırlanıyordu. Bu doğrultuda ABD bölgeye deniz filosu gönderiyor ve TC’nin borçlarını silip yeni ticari-askeri antlaşmalar imzalıyordu. Bütün bu gelişmelere rağmen TC yine de 1949’da kurulan NATO’ya kabul edilmedi. Avrupa Konseyi gibi sivil bir kuruma alınmış olmak, SSCB’ye karşı gereken korumayı sağlamıyordu.
CHP hükümetleri, 4 Nisan 1949’da kuruluşu sırasında dolaylı ve 11 Mayıs 1950’de resmî olarak, DP hükümeti 10 Ağustos 1950’de tekrar resmî olarak NATO’ya üyelik başvurularında bulunmalarına rağmen talepleri kabul görmedi. İngiltere, TC’nin Doğu Akdeniz’de Arap ülkeleriyle oluşturulacak Mısır merkezli bir güvenlik örgütüne katılmasını istiyor, ABD ise NATO’ya alınmasından yana tavır koyuyordu. Bu sırada (25 Haziran 1950) başlayan Kore Savaşı, TC’ye uluslararası kamuoyuna kendisini kabul ettirmesi için büyük bir fırsat olarak göründü. BM Güvenlik Konseyi aynı gün üye ülkelere, Kore’ye yardım çağrısı yapmıştı. DP çağrıya olumlu yanıt vererek 25 Temmuz tarihli bakanlar kurulu kararıyla Kore’ye bir tugay asker göndermeyi kabul etti. CHP önce Kore Savaşına katılmanın doğru olmayacağını ve BM çağrısının ülkelere bir yükümlülük getirmediğini dile getirse de, duruma çabuk ayak uydurup bu muhalefetinden vazgeçti. CHP, Kore’ye asker gönderilmesi konusunda, kararın yalnızca TBMM’de alınmamasına ve oldubittiye getirilmesine karşı çıktı. “Ancak CHP kısa süre içerisinde bu noktadan da geriye basmış ve savaş bir kez başladıktan sonra ‘milli mesele’ haline geldiği düşüncesiyle, eleştirilerini geri çekmiştir.”[25] Zaten karar tasarısı Meclise getirilseydi de kabul edecekti.
Elbette DP’nin, devlet geleneğinde örneği olmayan böyle bir durum için karar vermesi kolay olmadı. Öncelikli amacı, deneyimli CHP’nin çözemediği NATO’ya girme sorununu, genç DP’nin bu fırsat yardımıyla aştığını göstermekti. Kararın oluşmasında, o sırada İstanbul’da olan ABD Senatörü Michael Cain’in bir basın toplantısında “Türkiye Kore’ye gönüllü gönderecek olursa, Atlantik Paktı’na alınması daha kolay olacaktır” demesi de etkili oldu. Aynı sözler, ertesi gün Başbakan Adnan Menderes’in ağzından tekrarlanıyordu.[26]
Kore’ye gönderilecek askerlerin büyük çoğunluğu 1929 doğumlu gönüllülerden oluşuyordu. Talebin fazlalığı nedeniyle 1928 doğumlulardan da bir miktar asker alındı. 17 Eylül 1950’de İzmir Limanından hareket eden ve yaklaşık 6 bin kişiden oluşan ilk Türk Tugayı, tam bir ay sonra Pusan Limanına ulaşarak hemen savaş alanına geçti. Kore Savaşı ateşkes antlaşmasıyla sona erene dek, Kore topraklarında toplam 15 bine yakın askerden oluşan üç ayrı Türk tugayı savaştı. Bir yıllık görev süreleriyle, Kore’ye 10 Türk tugayı gönderildi. 1960-66 arası Kore’deki askeri birlik bölük seviyesine indirildi. 1971 yılına dek sembolik olarak bir manga asker bulundurulmasının ardından bu görevlendirme bitti.
TC, Kore’ye asker gönderme kararını ABD’den hemen sonra aldığı için diğer ülkelere örnek gösterildi. Öte yandan, ilk aşamada ABD’nin Kore’ye gönderdiği yaklaşık 300 bin ve İngiltere’nin 14 bin kişilik askeri güçlerinin ardından, üçüncü sıradaki Kanada’nın 6 bin kişilik gücüyle eşit miktarda asker göndermişti. Kore’de Türk askeri birlikleri toplam 726 can, 200 kayıp, 2 bin 147 yaralı, 243 tutsak verdi. Doğal olarak savaşa katılımın TC’nin “uluslararası toplum”daki yerine, TSK’nın yeniden yapılanmasına ve günlük yaşama çeşitli etkileri oldu.
İlk günlerde, savaşa katılmayı büyük şans, gidenleri kahraman gibi gören/gösteren anlayış, ilk yaralıların gelişiyle birlikte sönmeye başladı. Savaşın amaçlarının anlaşılamadığı her durumda olduğu gibi, Kore’de ölenlerin “şehit”, yaralananların “gazi” sayılıp sayılmayacağı tartışılıyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı hemen “Kore Savunmamıza Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret” adlı bir kitap yayınlayarak, “Kore’de şehadetin dinen anlamı” ve “hür yaşamak için ölümü göze almak ve böyle yapanlara katılmak gerekir” başlıkları altında konuya açıklık getirdi. Kitapta, Türkiye’nin ABD gibi Müslüman olmayan bir ülkeyle birlikte, Müslüman olmayanların topraklarında ve onların amaçları için savaşmasının dinen sakıncası olmadığı anlatılıyordu.[27]
Kore Savaşının resmî söylemdeki yeri “dünya Türk’ün ne denli savaşçı ve cesur olduğunu gördü” olarak özetlense de, gerçekler farklı görünüyor. Kore hakkında savaş anılarının anlatıldığı pek çok kitap var.
Bu kitapların önde gelenlerinden biri, ilk tugayın komutanı olan Tahsin Yazıcı’nın 1963’de yayınlanan hatıraları. Türk tugayının katıldığı en ünlü savaş, 1950 Kasımında Kunuri’deki. Türk askeri birlikleri Kore Savaşı boyunca en çok kaybı buradaki çatışmalarda verdi. Çinli gönüllülerin saldırılarının önüne geçerek, bölgedeki bir ABD birliğinin geri çekilmesine yardım ettikleri belirtiliyor. Tipik bir zihniyetin ifadesi bakımından, Yazıcı’nın bu çatışmalarla ilgili anlatımını Gavin D. Brockett’ın makalesinden aktarıyoruz:
“Türklerin Amerikan kuvvetlerini Çinliler tarafından yok edilmekten kurtarmış olmasının, Birleşmiş Milletler ve onun temel direği olan Amerika’nın siyasi ve askerî etkisinin, onurunun ve kişiliğinin mahfı felaketini önlediği yolundadır. Bu durumun gerçekleşmesi halinde Kore tamamen kaybedilebilir ve daha sonra Komünizm tam anlamıyla zafer kazanabilir, bu da geniş bir propaganda hareketine ve yeni, fiilî saldırılara yol açabilir, ayrıca hâlihazırda zaten zayıflamış olan Japonya’nın ve Uzak Doğu ülkelerinin komünist devletlere dönüşmesine neden olabilirdi. Dünyanın bugünkü hali çok daha farklı olurdu.”[28]
Ancak komutanın hamaset dolu buna benzer anlatımlarını, yardımcısı Albay Celal Dora’nın anıları destekler görünmüyor. Çağdaş Üngör bunu makalesinde şöyle aktarmış:
“Burada, Yazıcı’nın, Dora’nın emri altındaki alayı dağıtma kararından sonra iki komutanın arasının açıldığını da belirtmek gerekmektedir. Bu nedenle, her iki komutanın da Kore Savaşı’yla ilgili açıklamaları (ikisi de 1960’ların başında yayınlandı), kaçınılmaz olarak birbirini eleştirme eğilimindedir. Bu nedenle, bu savaş hatıratları, komutanlık düzeyinde ve altındaki hataları ve başarısızlıkları belli etmeye meyillidir. Eserlerin ikisi de milliyetçi duyguların kullanımında, Kore Savaşı anlatılarının genel niteliklerini taşımalarına rağmen, diğer anlatılardaki uyumsuzluğu açığa vurarak Kore’deki efsanevi Mehmetçik mücadelesini yapı bozuma uğratmaya da yardım etmektedir.”[29]
Savaş meydanlarında geçenler, siyaset pratiğinin bir parçasıdır. Bunların anlatımı ise egemen ideolojinin üstbelirleyiciliğinde icra edilen tarih yazımı örnekleridir. Olmuş bitmiş ve artık değiştirilemeyecek olaylara ilişkin deliller ve tanıklar bir biçimde yok olduğunda, geriye tek gerçek olarak egemen ideolojik söylemler kalır. Bu nedenle anı, gözlem, deney gibi ampirik bilgiler, her zaman egemen ideolojinin fanusundaki çatlaklara sızmış toz zerrecikleri rolü oynamaya hazırdırlar. Farklı bir bakışla düşünüldüklerinde, fanusun kırılmasına yardımları olabilir.
Karşıda dinî ve millî bakımdan tanınan bir “düşman” olsa neyse… Elde, “komünizm” gibi soyut bir düşman ve yine “özgür dünya” gibi soyut bir dost dışında malzeme yok. Bu koşullarda Türk’e hangi gerçeklerle ilişkisinin imgesi yeniden tasarlanarak geri verilebilir ki? Hele bu sırada medya erlere 90, astsubaylara 200-300 dolar aylık verileceği gibi yalanlar yayarken[30] ve kadınlı erkekli binlerce genç savaşmak için değilse bile cephe gerisinde çalışmak için gönüllü olarak Kore’ye gitmek üzere askerlik şubeleri önünde kuyruğa girerken…
İşte savaşın kendisinden bağımsız biçimde, Türk’ün geleneksel savaş kahramanlığı öne çıkarıldı. Yaşanılıp yaşanılmadığı bile bilinmeyen olaylara ilişkin öyküler, “henüz Türk’ü yeterince tanımayan yabancıların buna parmak ısırması” benzeri cümlelerle şişirilerek anlatıldı. Komünizmle ilgili olarak üretilen yalanlar, bu anlatımlara yedirildi. Bunlardan biri de Wawon muharebesiyle ilgili gibi görünüyor.
Kunuri muharebeleri, Türk birliklerinin Kore’de katıldığı en önemli çarpışmadır. Mesut Uyar “Bir Muharebe İki Görüş: Kunuri Muharebesi Kaynaklarına Eleştirel Bir Bakış” başlıklı makalesinde, Wawon’da yaşananlarla ilgili olarak bazı ABD, TC ve KC kaynaklarında aktarılanlar arasında karşılaştırma yaparak, bir çelişki fark ediyor.[31] Uyar, resmî anlatımlardan yana görünmekle birlikte, bu konuda genel olarak vardığı sonuç, bu tür sorunların akademik bir inceleme ve tartışma konusu yapılması gerektiği yönünde. Özetle şu bilgileri aktarıyor:
Wawon’da Güney Kore, ABD ve Türk askerleri, 1950 Kasım ayının son günlerinde, kendilerinden sayıca üstün bir Çin saldırısına maruz kalıyorlar. Bu konuyla ilgili ABD resmî tarihini yazan Billy C. Mossman, savaşın kargaşası sırasında Türk askerlerinin Çinli ve Güney Korelileri birbirine karıştırarak esir aldıklarını ve geri mevzilerdeki ABD birliklerine teslim ettiklerini belirtiyor. Türk resmî tarihinde o sırada Çinlilerle savaşıldığı ve sözü edilen Güney Kore askerlerinin esir alınması olayının Wawon’da değil, bir gün önce başka bir yerde yaşandığı anlatılıyor. Güney Kore resmî tarihinde de benzer anlatım görülüyor. Ancak aynı dönemin resmî anlatımı için çalışırken görevden alınan Roy Appleman, görevden alınması sonrası sivil bir yayınevinden çıkan kitabında başka bir öykü aktarıyor. Buna göre, Türk askerleri Güney Korelileri Çinli sanarak bir kısmını öldürüyor, kalanları ABD birliklerine teslim ediyor. Yapılan sorguda esirlerin Güney Koreli olduğu anlaşılınca hemen serbest bırakılıyorlar. Appleman bu iddiayı, bölgede görevli olan 2. ABD Tümeninin raporlarına ve o dönemde edindiği bilgilere dayandırıyor.
Kore savaşı TSK’da, bazısı zaten ABD ile yapılan askerî antlaşmalar çerçevesinde savaştan önce başlamış bir değişime yol açıyor. TSK örgütlenme, eğitim ve teçhizat konusunda yenilenme yoluna giriyor. Komutanlar, savaşı daha çok subayın geçmesi gereken bir eğitim alanı olarak görüyorlar.[32] Daha sonra ülke siyasi yaşamında adları çok duyulacak Faik Türün, Talat Aydemir, Cemal Madanoğlu, Necdet Öztorun gibi subayların ve nicelerinin bu alandan geçtiği düşünülürse, amaca ulaşıldığı söylenebilir. TC savaş sürecinde muradına erdi ve 18 Şubat 1952’de NATO’ya katıldı.
***
Kore’ye asker gönderilmesine “Türk Barışseverler Cemiyeti” dışında karşı çıkan neredeyse olmadı. Konunun yoğun olarak gündeme geldiği günlerde, 14 Temmuz 1950’de dernek kuruldu. Genel Başkan Behice Boran, Genel Sekreter Adnan Cemgil, diğer kurucular Vahdettin Barut, Osman Fuat Toprakoğlu, Muvakkar Güran, Nevzat Kemal Özmeriç ve Reşat Sevinçsoy’du. Menderes Hükümetinin 25 Temmuz’da aldığı asker gönderme kararını protesto için Boran ve Cemgil, TBMM’ye bir telgraf çektiler. 25 bin adet bildiri bastırarak, İstanbul’un çeşitli semtlerinde dağıttılar.(Bkz. Ek-II) Bildiri aynı zamanda devlet radyosundan okundu.[33] “Barışseverler” ertesi gün tutuklandılar ve uzun bir yargı süreci sonrası 15’er ay hapis, 5 ay sürgün cezasına çarptırıldılar.
Hükümetin kararını eleştiren yazı ve karikatürler yayınlayan 17 mizah dergisi, “komünizm propagandası” yaptıkları gerekçesiyle kapatıldı. Kore’ye gidecek askerlerin gemilerle İskenderun’dan hareket edeceği tarihlerde İskenderun’da olduğu için şüphelenilen Aziz Nesin bir süre tutuklandıktan sonra serbest bırakıldı. Nazım Hikmet, 1953’de “23 Sentlik Asker”, 1959’da savaşın başlamasının yıldönümünde “Diyet” şiirlerini yazdı. Diyet şiirinden bir bölüm şöyle:
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yokum.
Beni, Üniversiteli yedek subayı,
                   Kore'de harcadınız, Adnan Bey.
….
Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da.
Ek-I: Juche İdeolojisi*
Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti etkinliklerinde Başkan Kim İl Sung tarafından formüle edilmiş Juche fikrini kılavuz edinmektedir. Juche düşüncesi kısaca devrimin ve inşanın sahiplerinin halk kitleleri olduğu ve devrimin ve inşanın hareket ettirici gücünün de onlar olduğu anlamına gelir.
Juche düşüncesi insanın her şeyin efendisi olduğu ve her şeye onun karar verdiği felsefi ilkesine dayanır. İnsan merkezli bir dünya görüşüdür ve aynı zamanda halk kitlelerinin bağımsızlığını gerçekleştirecek bir politik felsefe, yani toplumun doğru yolda gelişmesine önderlik eden politikanın teorik temellerini açıklığa kavuşturan bir felsefedir.
KDHC Hükümeti devrimin ve inşanın her alanında Jucheyi kararlı biçimde uygulamaktadır.
Jucheyi kurmak kişinin devrimin ve ülkesinin inşasının karşısında bir usta yaklaşımını benimsemesi demektir. Devrim ve inşa sırasında ortaya çıkan problemlere çözüm bulmakta bağımsız ve yaratıcı bir bakış açısını korumak demektir. Bu problemleri esas olarak kişinin kendi gayretiyle ve ülkesinin fiili koşullarına uygun bir tarzda çözmesi gerektiğini ima eder. Politikada bağımsızlığın, ekonomide kendine yeterliğin ve ulusal savunmada öz güvenin başarılması Hükümetin tutarlılıkla gözettiği bir ilkedir.
Kore halkı ülkenin ve ulusun bağımsızlığına değer verir ve emperyalistlerle sömürgecilerin baskıları karşısında ülkenin egemenliğini ve saygınlığını sağlamca savunurken bağımsızlık, öz-güven ve öz-savunma ilkesini layıkıyla yerine getirmiştir.
Juche karakterine ve ulusal karaktere değer vermek ve onları koruyup gerçekleştirmek Juche düşüncesinin kılavuzluğundaki Cumhuriyet Hükümetinin değişmez politikasıdır. Cumhuriyet Hükümeti Juche ilkesine, ulusal bağımsızlık ilkesine daima bağlıdır ve böylece sosyalist Juche davasını ilerletmektedir.
Ek-II: Türk Barışseverler Cemiyeti’nin 28 Temmuz 1950’de İstanbul’da yayınladığı bildiri.*
Aziz Türk Halkına;
Adnan Menderes Hükümeti, Kore'de harp etsin diye 4500 Türk çocuğunu General Mac Arthur'un emrine veriyor.
Adnan Menderes Hükümetinin bu kararı Türk Milletine nasıl gösterilirse gösterilsin Amerikan menfaatleri uğuruna harbe katılmamız demektir. Hükümet bu kararını Amerika'nın zoru ile vermiştir. Çünkü:
15 Temmuz'da Birleşmiş Milletlerden gelen telgrafla hükümet, Birleşmiş Milletler Anayasasının bu gibi işlerde üyelere tanıdığı haklara dayanarak doğrudan asker gönderemeyeceğini ima yollu bir karşılık vermişti. Zaten Birleşmiş Milletlerin bu müracaatını 52 üye devletten en az 12'si cevaplandırmış ve onlar da bir tek kara askeri göndermemişlerdir.
Dahası var: Kore’de harp etmek için gönüllü toplamaya kalkıştığı zaman Dış İşleri Bakanı Fuat Köprülü bir Fransız gazetecisine mülakat vererek bazı komşularımıza karşı bir tahrik olur diye gönüllü gönderme hükmüne razı olamayacağını söyledi. Demek oluyor ki Adnan Menderes Hükümeti kara askeri göndermeyi ilk önceleri doğru bulmuyor, kendisini buna mecbur saymıyordu.
Derken, Amerikan senatörü Cain 23 Temmuz'da Ankara'ya geldi. Dış İşleri Bakanı Fuat Köprülü, Milli Savunma Bakanı Refik İnce ve Genel Kurmay Başkanı Nuri Yamut ile konuştu. Bu konuşmalardan sonra memleketin muhtelif yerlerinde bulunan Bakanlar alelacele Ankara'da toplanarak Kore'ye 4500 Türk çocuğunu göndermeye karar verdiler. Ardından da senatör Cain gazetecilere verdiği bir mülakatta (Bu harpte piyade kuvvetlerinin rolü büyüktür. Diğer milletlerden kara kuvveti istememizin tek sebebi Amerika'nın yıpranmamasının teminidir) diyerek işin içyüzünü meydana koydu, yani bu işin Amerika'nın zoru ile yapıldığını açıkladı.
Kore'deki savaşa, Türk Milletinin katılmasında istikbalimiz ve güvenliğimiz bakımından hiçbir fayda yoktur. “Biz şimdi Kore'ye asker göndermezsek, bizim başımız dertte kaldığı zaman Amerika da bize yardım etmez” diyenlere yakın zamana kadar Dışişleri Bakanlığı yapmış ve milletler arası işleri içinden takip etmiş olan Necmeddin Sadak cevap veriyor : “Bu işler bir menfaat işidir, hissi sebepler rol oynamaz, eğer o gün Amerika'nın çıkarı varsa bize yardım eder, yoksa etmez” diyor.
Kaldı ki, bugün karşılaştığımız hadise de gösteriyor ki, mesele bize Amerika'nın “yardım” edip etmemesi değil, fakat bir üçüncü cihan harbine yol açacak maceralara sürüklemek istemesidir. Bundan da anlaşılıyor ki, Kore'ye asker göndermekte Türk Milletinin herhangi bir menfaati yoktur. Türk Milletinin istiklali ve güvenliği dünya barışına sıkı sıkıya bağlıdır. Kore'ye asker göndermek ise Türk Milletine nasıl bildirilirse bildirilsin, herhalde barışçı bir hareket değildir.
Bütün dünya milletleri ve bu arada Türk Milleti de barışseverdir. Türk halkının menfaati dünya barışının bozulmamasındadır. Bu barışın bozulmaması için de Kore'deki iç savaşın barışçı yollar bulunarak hemen sona erdirilmesi gerekir. Türk Milletine yaraşan ve gerçek menfaatlerine uygun düşen Şeymasala Hindistan Başbakanı Nehru'nun yaptığı gibi barışçı teklifler yapmaktır.
Biz Türk Barışseverler Cemiyeti, bunları tüm halk efkârına bildirirken onun en samimi düşüncelerini belirttiğimizi her Türk vatanseverinin bizimle aynı fikirde olduğuna inanıyoruz. Adı söylenmeden, bir harp ilanı demeye gelen Adnan Menderes hükümetinin bu kararını, Türkiye Büyük Millet Meclisinin rededeceğini umuyoruz. Çünkü anayasamıza göre, gerekince harp ilan etmek yetkisi sadece Büyük Millet Meclisine aittir.
Milli menfaatlerimize ve dünya barışının korunmasına tamamen aykırı olan bu kararı şiddetle protesto ederiz.

 

Okunma 786 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.