Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Gerçeklerdeki Sinizm ve Avunan Solculuk

Yazan
Gerçeklerdeki Sinizm ve Avunan
Solculuk
Metin Kayaoğlu
Bugün Türkiye’de bilumum sosyalist ve devrimcilere; “Siz, ülke politikası açısından bir hiçsiniz” demek, sinizm midir, nihilizm mi; yoksa düpedüz bir sövgü, hatta –İslami terminoloji bakımından- küfür müdür?
*
Geride bıraktığımız beş-on yıldır, Türkiye solunda, kanaat oluşturucu, daha doğrusu gizli ideolojik referans statüsündeki bir kesime mensup bir yazarın yazılarından sirayet eden “solda sinizm olduğu” görüşü, bizim bulunduğumuz yere kadar ulaştı. Güya sol hareket, 1980 asker darbesi öncesinden farklı olarak, bir sinizm peydahlamış ve bu yüzden, “eyleme gücü”nden, “öznelik kudreti”nden ve “değiştirme iradesi”nden uzaklaşmış! Sinizm, bu bağlamda, değiştirme gücüne inançsızlık, eylem kapasitesine kayıtsızlık olarak ifade edilebilir.
Bu önermenin gerçeği yansıtıp yansıtmadığını tartışmaya gerek duyanlar olduğunu varsayabiliriz. İşte tartışma için bir örnek:
2004’te İstanbul’da yapılması öngörülen NATO toplantısını protesto etmek üzere sol hareket içinde şevkli bir gündem oluşmuştu. Bu heyecanlı günlerde çıkan bir devrimci gazetenin başyazısında şu sözler okunuyordu: “NATO toplantısını durduracak güçlerin bulunmadığını sanmak, buna inanmak siyasal körlüğün daniskasıdır.”[1] Yani başyazar, bu eylemin gücüne inanmayanları sinizmle itham ediyordu.
O zaman, sol hareketin herhalde bütün mensupları aynı havadaydı. Günler önceden gösterişli ‘askeri’ hazırlıklar yapmışlar, geceyi geçirdikleri parktan düzenli kollarla ve timlerin hareketiyle yürüyüşe geçmişlerdi! Bu hazırlıktan sonra, NATO toplantısının akıbetini merak eden genç kuşaktan solcular olacaktır: Elbette, devlet, haber değeri bile olmayan bu küçük cızırtıyı susturmuştu kolayca.
Bu türden ifadeler, 2004’ten on veya yirmi yıl önce de, on veya yirmi yıl sonra da bol bol bulunabilecek cinstendir sol hareketin mensupları arasında.
Sol hareket, ezici ağırlığıyla hep böyle oldu ve kendilerine yalın gerçeği gösterenleri ağır tepkilerle karşıladı. İçinde olunulan gerçek durum ile onun algısı arasındaki bu tuhaf aykırılığın yeni ya da Türkiye’ye özgü olduğu sanılmamalı. Sosyalistler topluluğu genel olarak böyle oldu. Sosyalistler, ezilenlerle ne kadar özdeşleştiklerini bu duyu ortaklığıyla gösterdiler hep. Bu türden sosyalistlerle hiç anlaşamayan, onların aforoz işlemine birkaç kez maruz kalan başka türden sosyalistler de oldu. Karl Marx adındaki henüz 30’una ulaşmamış genç bir sosyalist, çağdaşı sosyalistler topluluğundan yakınıyor ve “kendi partimize gelince, yalnızca zayıf olmakla kalmıyor, (…) büyük bir kesimi de, ütopyalarına ve şatafatlı sözlerine karşı çıktığım için bana kızıyor…” diyordu 1846’nın sonlarındaki bir mektubunda.[2]
Marx, “duygusal sosyalizan hayalcilik”ten hiç hoşlanmıyordu ve “bu duygusal, ütopyacı, ahmak sosyalizmle alay etmekten ötürü” üzerine hayli düşmanlık çektiğini yazıyordu.[3]
Marksizm yüz elli yılı aşkın zengin ve başarılı bir tarihe sahip olmasına ve kendilerini resmen Marksist ilan edenlerin bolluğuna karşın, sosyalistler arasında hâlâ egemen duyu haline gelemedi. Marx’ın mücadele ettiği sosyalist duyu, ezilenlerin “doğal” duyusunun olsa olsa biraz incelmiş çeşididir ve ezilenler, doğal olarak Marksizm tarzı duyuş ve düşünüşü değil, elbette kendilerine özgü duyuş ve düşünüşü salgılayacaklardır. Marksizm, bir anlamda, ezilenlerin bu haline teslim olmadığı için başarılı bir tarihsel miras bıraktı geride. Mesele, Marksist duyuyu ve düşünüşü, ve elbette politikayı devrimci ezilenler içinde ve yaşamda egemen kılmaktır. Ama Marksizm bu süreçte çeşitli ayrımlara gider; devrimci eylemin olanaklı olmadığı ve olduğu konjonktürleri ayırır. “Her gün aşure, her yer Kerbela” şiarını, üstelik günümüzün ‘yalancı’ (plasebo) devrimcilik ortamında atmaktan uzak durmanın sorumluluğunu üstlenir. Çünkü Marksizm, gerçek koşullara karşı, muhalefet etmek için değil, onu dönüştürmek ve ona egemen olmak için mücadele yürütüyor. O halde, bir Marksist, gerçeği tanımak, gerçek ilişkiler içinde kendi eylemli varlığına nasıl yer açabileceğini hesaplamak, eyleminin sorumluluğunu üstlenmek zorundadır –her günkü varlığının bizatihi sonuç olduğunu sanan ve tarihe miras bırakmakla yetinen sosyalistten farklı olarak…
Sol hareketin gerçekle ilgili bir sorunu vardır, ama ona göre bu solculuğun ta kendisidir. Burada, Marx’ın yolunu açtığı solculuk türünün sol hareketin genelinden ayrıldığı bir niteliği ele alınacak ve Marksizmin, bir kez daha ayrımı ortaya konmaya çalışılacaktır.
Molotov’un sinizmi
Kasım 1940’ta, kimilerince uğursuz kabul edilen Alman-Sovyet saldırmazlık paktına bağlı çalışmalar için Berlin’e Hitler’le görüşmeye giden Sovyetler Birliği Dışişleri Komiseri Molotov, Göring, Hess ve Ribbentrop gibi önemli Nazi devlet adamlarına Sovyet Elçiliği’nde ziyafet verir. “Fakat ziyafet RAF (İngiltere hava kuvvetleri) tarafından kesintiye uğratılır.
“İngiliz dostlarımız partiye davet edilmedikleri için şikayet ediyorlar,” diye espri yapar Almanya Dışişleri Bakanı Ribbentrop. “Mücevherlerle süslü, kokular sürünmüş” Göring aceleyle binadan ayrılıp gider. Elçilikte sığınak olmadığı için Sovyet heyeti de arabalarına binip kaldıkları otele döner. Molotov, Ribbentrop’un özel sığınağına götürülür ve sonraki gelişme şöyle anlatılır: “Orada RAF bombalarının musikisi ve uçaksavarların takırtısı arasında, kekeme Rus, Alman’ın tumturaklı vaatlerini dinlemek zorunda kaldı. Eğer Almanya, Hitler’in dediği gibi, İngiltere’ye karşı bir ölüm kalım mücadelesi veriyorsa, bunun Almanya’nın ‘yaşamak için’ İngiltere’nin ise ‘ölüm için’ savaşmakta olduğu anlamına geldiğini öne sürdü Molotov. ‘İngiltere tükendi’ diye karşılık verdi Ribbentrop.
“ ‘Öyleyse, neden bu sığınaktayız ve kimin bombaları düşüyor?’ dedi Molotov.
“Sovyet Dışişleri Komiseri ertesi sabah Almanya’dan ayrıldı.”[4]
Ribbentrop’un Molotov’a yanıt verip vermediğini bilmiyoruz, ama ünlü Nazi’nin, Molotov’un pek sinik olduğunu düşündüğünü varsayabiliriz. Oysa Molotov, iyi bir Bolşevizm öğrencisi olarak, çıplak gerçeği yansıtmaktadır. Bolşevizm de Marx’ın en iyi devrimci öğrencisi Lenin’in gerçeklik politikasından ortaya çıkacaktır.
Politik ve ideolojik düşmanlarına göre, Lenin ya bir “sinik oportünist” ya da “fanatik dogmatik” idi.[5] Düz bir bakışla, suçlamanın ikisi de isabetlidir. Lenin, sinik türünden bir oportünisttir ve fanatik bir dogmatiktir!
Sinizm, Lenin’de de kalmayacak bir yaftadır; Marx’a ve Engels’e de iliştirmek, gayet verimli bir egzersiz ve isabetli bir damga olacaktır sosyalizmin çeşitli akımları ve Marksizmin Leninizm dışı yönelimleri bakımından.
Şapka statüsündeki insanlar
“Sinizm gerçeklerdedir.” Marx böyle diyordu, çıplak ve katı gerçeklerle karşılaşmaya tahammül edemeyen romantik ve insancıl sosyalistleri eleştirirken. Buna karşılık İngiliz burjuva iktisatçılarını övüyordu. Ricardo gibi katı gerçekçi yazarların, şapkaların yapım maliyetleri ile insanların bakım ve geçim giderlerini aynı kefeye koyarak, insanları şapkaya dönüştürmesine bağırıp çağıran sosyalistlerin masumiyetine şefkatli bir hor görüyle yaklaşan Marx, açıkça, Blanqui gibi saygın devrimcilerin insancıllığına yeğliyordu, gerçekliği tüm kabalığıyla sergileyen, sırları tüm çıplaklığıyla açığa seren burjuva iktisatçıların sinizmini… “Ama” diyordu, “bu sinizme bağırıp çağırmayın. Sinizm gerçeklerdedir; bu gerçekleri ifade eden sözcüklerde değil”.[6]
Marx, ekliyordu: “Eğer bunlar Ricardo’yu ve onun okulunu sinik dilinden ötürü kınıyorlarsa, bunun nedeni, ekonomik ilişkilerin tüm kabalıklarıyla sergilendiğini görmekten, burjuvazinin sırlarını tüm çıplaklığı ile görmekten rahatsız olmalarıdır.”[7]
Marx, olguları, utanma sıkılmayla, ahlaki normlarla örtmeye, tumturaklı sözleri zayıflığı saklamanın bir aracı olarak kullanmaya tenezzül etmeyen sinizmi açıkça tercih ediyordu.
Marx-Engels, kendi yaklaşımlarında, gerçeği teslim etmekte muhafazakârlara ya da bu bağlamda siniklere benzer bir yön olduğunu açıkça ifade ediyordu. Çünkü bir şey varsa, kendinden menkul bir nedenle değil, bir nedensellik sonucu olarak vardır onlara göre. Bu anlamda, var olan, var olmayı hak etmiştir! Yok edecek olanın da yok etmeyi hak etmesi gerekecektir.
Engels, “hiçbir felsefi önerme, Hegel’in meşhur ‘Gerçek olan her şey rasyoneldir, rasyonel olan her şey gerçektir’ tezi kadar, dar kafalı hükümetlerin minnettarlığını kazanmış ve dar kafalılıkta onlardan aşağı kalmayan liberallerin öfkesini üzerine çekmiş değildir” dedikten sonra, sinizm tanıcılarının kulağına kar suyu kaçıracak sözler eder: “Bu devlet, (…) bize kötü göründüğü halde ve kötü görünmesine rağmen, varolmakta devam ediyorsa, bunun sebebi, hükümetin kötülüğünün uyruklarının buna uygun düşen kötülüğü ile doğrulanması, bununla açıklanmasıdır.”[8] Hegel’e öfkelenenler, Marx’ın gerçeğe öfkelenen sosyalistleriyle aynı duyu ve düşünce dünyasının kimseleridir.
Kötü devlet var olmayı sürdürüyor ve biz buna karşı etkili bir şey yapamıyoruz! Bu gerçek midir? Gerçeğin ta kendisidir! İşte sinik solcu tutum! “Şüphesiz” der Engels, “diyalektik felsefenin de muhafazakâr bir yanı vardır. Bilginin ve toplumun belirli gelişme safhalarını, kendi devirleri ve şartları bakımından doğru ve haklı bulur; ama sadece kendi devirleri ve şartları bakımından.”[9]
Engels ve Marx, Hegel’in bilinçli ve / ama devrimci öğrencileri olarak, bu büyük düşünürün gerçeklikle uzlaşma kavramındaki muhafazakârlığı tanımış, teslim etmiş ama bu momentten ayrı değil, bu momentin kendisinde devrimciliği saptamış ve gerçekle uzlaşmaksızın bir gerçek devrimcilik yapılamayacağını söylemişlerdir. Marx-Engels, sağ Hegelcilerin mutlak muhafazakârlığını elbette reddetmiştir, ama onlar sol ya da genç Hegelcilerin, burjuva toplumunu aşmak adına gerçeklikle her tür ilişkiyi reddetmelerinin de kesin olarak dışında yer almıştır.
Marksizmin nesnel gerçeğe ilişkin ayrımının sinik bir boyuta sahip olduğu ileri sürülmüştür. Çağdaş bir yazar, Marksizmin, “aşırı nesnelci”liğiyle, “efendinin sinizmi” adını verdiği bir tutuma benzediğini söyler. [10] Burada, İkinci Enternasyonalciliğe özgü bir politik eylemi ret eğilimiyle bağlantısı bakımından Marx-Engels’in eseri tartışma konusu olmalıdır elbette. Fakat, Marksizmin kurucularının politik eylemi gereksizleştirecek bir olgunlaştırmacı nesnelliğe sahip olmayan kategorik bir yönü olduğu kesindir. Bu konuda Paris Komünü sırasındaki tutumları eşsiz bir örnektir. Fakat konunun bir başka boyutu önem taşımaktadır. Marksizme atfedilen “efendinin sinizmi”ne benzerlik dikkate değer niteliktedir.
Ezilenlerin ve sosyalistlerin insanlık çığlığı
İdeolojinin hakim işleyiş tarzının sinik olduğunu ileri süren Sloterdjik’e göre, Zizek’in anlatımıyla, sinik işleyişte özne, “ideolojik maske ile gerçeklik arasındaki mesafeyi tanır, hesaba katar, ama yine de maskeyi korumak için nedenler bulur. Bu sinizm dolaysız bir ahlaksızlık konumu değildir, daha çok ahlaksızlığın hizmetine koşulmuş bir ahlaktır ‒ sinik hikmetin modeli, doğruluğu, dürüstlüğü en üst namussuzluk biçimi olarak, ahlakı en üst utanmazlık biçimi olarak, doğruyu da en etkili yalan biçimi olarak kavramaktır. Dolayısıyla bu sinizm, resmi ideolojinin ‘olumsuzlanmasını olumsuzlama’nın sapkın bir türüdür: Yasadışı zenginleşme karşısında, hırsızlık karşısında siniğin tepkisi yasal zenginleşmenin çok daha etkili olduğunu ve üstelik yasalarca koruma altına alınmış olduğunu söylemekten ibarettir. Bertolt Brecht'in Üç Kuruşluk Opera'da söylediği gibi: ‘Yeni bir bankanın kurulması yanında bir banka soygunu nedir ki?’” [11] Bu ideoloji anlayışının klasik denebilecek ideoloji eleştirisini olanaksız kılacağını vurgular Zizek.
Bu önerme tartışılmayacaktır, ama kategorik olarak muhtemelen ‘ideolojinin yüce dünyası’ndan hiçbir zaman çıkılamayacaktır. Althusser, egemenlerin de kendi ideolojilerinin kurduğu özneler olduğunu yazmıştı. Ya da bu önerme gerçekse, yani efendiler kadar ezilen yığınlar da birbirlerinin sahteliğini gören ama yüze vurmayan bir sözleşmeyle yaşıyorlarsa, geleceğe ilişkin umutların kaybedilmesi için fazlasıyla neden var demektir.[12]
Fakat burada devrimci mücadele bakımından dolaysız ilgi konusu, egemenlerin ideolojik sinizminin isabetli olup olmadığı, ezenlerin ideolojinin arkasındaki gerçeğin bilincinde olup olmadığı değildir; sorun, ezilenlerin ve sosyalistlerin önemli bir kısmının egemenlere karşı çıkmak için bizatihi onların ideolojik evrenine girmesidir. İşte bu gerçekte de bir sinizm vardır! Ricardo türünden farklı olarak bir egemen ideoloji tipi “klasik ideoloji” şeklinde işlemektedir ve ezilenler bu ideolojiye ‘aldanmak’tadır.
Ezilenler için mücadele veren sosyalistler, Marx’ın anlattığı şapka örneğine isyan içinde hâlâ: ‘Biz insanız, şapka değiliz!’ diyorlar. Bu itiraza karşılık veriyor egemenlerin ideolojisinin bir türü ve onları “insanlık” ideolojik şemsiyesine çağırıyor. ‘Şapkacı ezenler’le ‘insancı ezenler’in bir mücadelesidir sanki süren. Marksizm ile genel olarak sosyalist akımlar, ayrı ayrı, bu iki ezen kampın birinden birinin yanında görünür. Şapka sayılmaya, indirgenemez kutsal ve bilinçli insanlar olarak itiraz eden sosyalistlere Marx, açıkça, ‘Hayır, sizler bu koşullarda insan değil, birer nesneden ibaretsiniz’ diyor. Marx’a göre, insan olanı ve olmayanı egemenin tanımladığı bir ortamda, insan sayılmayı efendiden dilenmektir gerçekte insanlık çığlığı. Burada Marx, gözünü gerçeklerdeki sinizme dikmekteyken, sosyalistler egemenlerin egemenlik için işlevlenen ideolojik modelini, egemenlere karşı mücadelede kendileri için edinmeye çabalamaktadır ‒ortaya çıkan hakiki bir sinizm değil de nedir!
“İnsanlık”, “demokrasi”, “evrensel değerler”, “doğal hak” gibi terimlerin yıkımıyla tarihe giriş yapmıştır Marksizm. İnsanların kardeşliğine karşı, insanın insana düşmanlığını, bazı insanların ötekilere karşı kardeşliğini savunmuştur.
Egemenlerin insanlık kategorisine kapılan bir devrimcinin durumunun ne ağır bir kıstırılmışlık olduğu besbelli değil midir? Bizatihi, ezilenleri ‘aldatmak’ için ihdas edilmiş bir kavram, öyle başarılı bir yol izliyor ki, egemenlere karşı mücadele edenlere bile nüfuz ediyor! Din de tarihsel olarak benzer bir kategoridir; Tarihe dahil olduğu çok uzun dönem boyunca İslamın “egemenlerin sinizmi”nin bir karşılığı ya da aracı olduğu açıkken, ezenlere karşı İslami bir mücadele ne kadar kıstırılmıştır! Demokrasi kavramı da aynı tarihsellikle damgalanmıştır. İslamın onların İslamı mı bizim İslamımız mı olacağı, bu, elbette onları ve bizi kapsayan bir tek büyük İslamın olmadığı önermesidir. İnsanlığın da aynı şekilde…
Burada yapılması gereken nedir? İdeolojik düzlemde açıktır her şey; bu damgalanmış terminolojiden sıyrılmak. Fakat, Marksizmin tarihinin de bundan tam anlamıyla sıyrılamadığını görüyoruz. Marksizmin devrimci tarihi, örneğin “demokrasi” kavramının bu hareketini üstlenmiştir. Şu halde, konunun teorik çözümü ile tarihsel çözümü başkadır ve hiçbir teorik çözüm tarihsele karşılık gelmeyi güvenceleyemeyecektir.
*
Sizi bazen o kadar geriletirler ki, kendi varlığınızı ancak onların insan tanımı içinde arayabilirsiniz. Ancak onların tanımlı insanını genişletmeye yeter aklınız ve havsalanız. Ama bu durumda, ne yaparsanız yapın, dönüp dolaşıp onların insanının sınırları içinde olacaksınız ve onların insan tanımını güçlendireceksiniz. Tarih ana akıntısıyla ezilenlerin mücadele tarihini böyle görmedi mi zaten? Demokrasi, Antik Yunan’da köle sahipleri için demokrasinin, köleleri de içine alacak şekilde genişletilmesi olarak algılandı. Eşitlik, hukuki ve toplumsal alanda kabul edilen eşitliğin, ekonomik alana da genişletilmesi olarak anlaşıldı. Bunda bir sinizm vardı, ama sinizm sözlerde ve algıda değil, gerçeğin ta kendisindeydi.
Onların kavram ve tanımlarının çapını genişleterek kendinize yer bulmaya çabaladınız. Oysa bu ancak kurallarını onların belirlediği, her şeyiyle onların avantajlı olduğu bir oyunu kabul etmekten başka bir şey değildi. [13] Ezilenlerin ezenlerin ideolojik gücünü teslim ederek yaptığı bir işlemdir egemen ideolojik evrenin sinik edinimi ya da egemen ideolojik evrene kapılmak.
Ezilen yığınlar, çelişkiyi yakalamışçasına, ‘Eşitlik mi diyorsunuz, o halde ekonomik eşitliği de sağlayalım’ der egemenlere. Marksizm, başka bir yol önerir; ekonomik eşitlik için öncelikle eski ezenler aleyhine politik eşitsizlik yaratmak gerekecektir! Tanımın kapsamını genişleterek değil, denklemi bozup yeni bir denklem kurarak yapılacak bir işlem söz konusudur burada.
Keloğlan ya da ‘Şaban’ kinizmi!
Egemenlerle ezilenlerin ideolojik işleyiş mekanizmalarındaki farkı anlatmak için Sloterdjik’in, sinizme karşılık “kinizm” terimine başvurduğunu öğreniyoruz.
“Kinizm halkın, alt tabakaların, resmi kültürü ironi ve alay yoluyla reddetmesini temsil eder: Klasik kinik işlem, egemen resmi ideolojinin tumturaklı laflarının -o ağırbaşlı, ciddi havalarının karşısına gündelik sıradanlığı çıkartmak ve bunlarla alay etmek, böylelikle de ideolojik lafların yüce soyluluğunun ardında gizlenen bencil çıkarları, şiddeti, kaba iktidar hırsını teşhir etmektir.”[14]
İsabetli olduğu anlaşılan bu ayrımdan, tarihsel veya politik olarak olumlu bir çıktı beklemenin isabetsiz olduğunu sanıyoruz. Tarih yazımında son on yıllarda yaygınlaşan aşağıdan tarih ve iktidardan kategorik uzaklık anlayışlarıyla derinden bağlı bu anlayışın hiçbir devrimci sonuç yaratamayacağı en azından tarihsel deneyimlerle sabittir.
Ezenlere yönelen ezilen kinizminin aynı ivecenlikle ezilenlerin devrimci değerlerine de yöneleceğinden kuşku duyulmamalıdır. Ezilenlerin kinizmi, gerçekte, hiçbir ideolojiye bağlanmayacak denli ‘hin oğlu hin’cedir, yani varlığını feda etmeye değecek yüce bir ideale her türlü bağlanmayı alaya alan bir gerçekçiliktir ve bu türden ‘akıllı’ ezilenlerin devrimci harekete hiçbir yararı olmaz. Her şeyin ardını gören bu uyanık ezileni ‘kandıracak’ hiçbir yüce amaç olamaz. O, sadece kısa vadeli çıkarı için fedakârlık edecek bir homo ekonomicus’tur. Bu türden ezilenler, devrimci harekete ancak kazanacağı garanti olduğunda yönelecektir. Aksi halde, hep, Che Guevara’nın Bolivya köylüleriyle ya da faşist işgale karşı savaşan Arnavutluk partizanlarının kendi köylüleriyle ilgili yazdıkları türünden örneklerle karşılaşacağız: Size, gözlerindeki uzak ve sinsi pırıltıya karşın, itiraz etmeyecekler, ama arkanızdan dil çıkaracaklarından neredeyse emin olacaksınız!
İstiklal Marşını yaşamında bir kez bile inanarak okumamış bir öğrencinin ciddiye aldığı bir marş olacağı boşuna beklentidir. İdeolojinin yüce ideasına bir kez bile kendini kaptırmamış birinin, basit yararı dışında bir yüce ideal için harekete geçeceğini sanmak, devrimci bir ideolojinin öznesi/taşıyıcısı olacağını sanmak gaflettir.
Keloğlan veya ‒Kemal Sunal filmlerindeki‒ Şaban tipinin devrimci kudret mücadelesi bakımından hiçbir önemi bulunmamaktadır. Dolayısıyla, tarih bakımından ancak gerilek bir negatiflik işlevi gören “kinizm” ayrımını bir yana bırakmak ve egemenlerin sinizmini izlemektir anlamlı olan. Uzunca bir süre, zilenlerin ancak küçük bir azınlığı devrimcilere yönelecektir ve bunlar, kesinlikle kinizmden uzak ‘saflar’dan olacaktır.
Leninist taktik
“Her koşul altında ve her an, siyasal savaşıma girişmekte ustalaşmış güçlü bir örgüt olmadan, sağlam ilkelerle aydınlanmış ve azimle yürütülen, taktik diye adlandırılmaya layık o sistemli eylem planından söz edilemez.”[15]
Bu sözler, 1902’de Ne Yapmalı?’yı yazan Lenin’e aittir. Genç devrimci kuşaklara, egemenlerin yanı yöresine konuşlanmış sosyalist entellektüellerin fikrini hatmedeceğine, Lenin’in bu sözünü döne döne okumaları önerilir.
Lenin, bu sözle, bir Marksist devrimci örgütün dış dünyayla ilişkilenmesinin, yani devlet iktidarıyla mücadele etmesinin koşulunu koyuyor: İlişkilenmenin adına “taktik” diyor. Koşullar yerine getirilmeden politik mücadeleye girişmek, mücadele sözüyle avunmaktan başka bir şey değildir.
Gidimli ve sağlam bir mantıkla, hedeflediği yolun hangi konağında olduğunu bilen, ona göre hareket tarzı belirleyen, geçmişinin yükünü omuzlayabilen, bugünün içine atılabilen ve geleceğin riskini üstlenebilen bir örnektir Lenin.
Lenin, Ne Yapmalı?’da ‒kendini aldatmayı ve avunmayı seçmiyor‒ örgütsel ve politik bakımdan ne kadar ilkel, zavallı, kötü durumda olduklarını yazıp duruyordu isyan halinde. Bu uğraş sırasında kendini demokrasiye uymamakla suçlayanlara kulak asmadan sözünü gerçekleştirebilecek kudrete erişecek örgütü ve politika anlayışını anlatmaya hasreder. Kudretsiz, yapmaya gücü ve aracı olmayan sözün eylemsel bakımdan boş olduğunu anlatıp durur.
Lenin, açık, katı ve kesin bir sağlamlıkla hareket eder. Ona göre, “sağlam bir biçimde kurulmuş ve etkin güçleri olan” bir örgütün uygulayacağı taktik ile böyle olmayan bir oluşumun hareket tarzı tamamen başka olmak durumundadır.[16] Lenin, devrimciyi rahatsız edecek tarzda, bir örgütün “hakkı” olan ve olmayan taktikleri ayırıyordu.
Lenin, hiçbir zaman, elindeki gerçek güçlerin ulaşamayacağı uzaklıkta hedefler koymadı önüne. Ama hiçbir zaman, içinde bulunduğu an ile de yetinmedi. Bu bakımdan, içinde bulunulan güçler ve mücadele ile yetinenler ile, içinde bulunulan veri durumu dikkate almadan “uçan” yaklaşımlara karşı oldu.
Mesela, Ne Yapmalı?’da, aldığı onca eleştiriye karşın, eyleme girişmeyi değil örgüt kurmayı önceye aldığını döne döne vurguladı. Lenin, “plan-olarak-taktik” anlayışıyla “hemen saldırıya geçmeye çağrıyı reddettiğini”, önce “bütün güçlerin kalıcı bir ordunun toplanmasına, örgütlenmesine ve seferber edilmesine yöneltilmesini istediğini” vurguladı. Bu arada kendisini “ihtiyatlı olmak”la suçlayanları onayladı.[17]
Önüne, ulaşılamayacak hedefler koymak başka, ulaşılabilecek hedefe –yeterince çaba gösterilmesine karşın‒ ulaşamamak başkaydı. Lenin, bunları net olarak ayırdı. Somut hedef için, eylem sloganı belirledi; bu, hedefe ulaşmak için hareket etmeyi, eyleme geçmeyi gerçekçi bir seçenek olarak görmek anlamına geliyordu. Buna karşılık, propaganda sloganı atmayı da ihmal etmedi; ulaşılması henüz mümkün olmayan ama nihai amacın sürekli olarak göz önünde bulundurulması için işlevliydi bu.
Lenin’in, “iç bağlantısı Rusya çapında bir gazete tarafından sağlanan bir örgütün şu anda sözünü etme”nin hiç gerçekçi olmayan hayalci bir fikir olduğunu ileri sürenlere karşı, beş ay içinde, Iskra’da “Rusya’nın her tarafından gelen yüzlerce haber yayınlandığı”nı  kanıt olarak sunuyordu. Yani, somut önermeyi somut ve ölçülebilir kanıtlarla ilerletiyordu Lenin.[18]
Lenin bir devrimci politikacı olarak, pratik politikada ömrü boyunca ancak birkaç yıl bulunmuş Marx’ın en iyi ve devrimci öğrencisi oldu. Marx’ın Paris Komünü sırasında, egemenlerin ideolojik evrenine kapılmış devrimcileri eleştirisini dikkatle izledi. Marx, kendilerini burjuvazinin insanlık, demokrasi, evrensel haklar gibi zincirleriyle bağlayan Komünarları ısrarla uyardı. İnsanlık düşmanı olmadığınızı kanıtlamak için uğraşmayın boş yere, dedi; düşmanlarınıza düşmanca davranın, taktiklerinizi hesaplı bir akılla yürütün, geri çekilmeyi ve ileri atılmayı bilin! Marx, onlara, bu ideolojik pranganın elleri nasıl etkilediğini, düşmana karşı mücadeleyi nasıl belirleyici olabildiğini anlattı. Komünarların Marx’ın öğüdüne uyacak öznel koşulları yoktu, ama Lenin, girdiği zorunlu yolda, bu koşulların kendi pratiğinde yaratılmasına olanak verdi.
Düşüncesinin zorunlu yoluna girmekten ‘sinik’ bir bilinçle uzak duran, uçuşmalı ve dolaysız düşünme tarzını yeğleyen, gerçek koşulların üstünden serbestçe süzülen, gerçeğin basıncının bükücü etkisine maruz kalmaktan kaçınan sorumsuz entellektüel tipini bir yana bırakalım. Sorun, Lenin’i çok kez okuduğu halde neden onun düşünce evrenine girmeyen ama kendini bu entelektüellerin nüfuzuna bırakmaktan alıkoyamayan pratik sosyalistler ya da devrimciler yığınıdır. Ömrünü devlete karşı mücadeleyle geçirmiş pratik devrimciler, bitmez heyecan ve kesin inançla gerçeğin katı gücüne direnmeyi biliyor ama kendini gerçek karşısında aciz ya da kudretli, ama gerçek ilişkiler içinde değerlendirmeyi başaramıyor?
Sinizm gerçeğimizdir!
“Sinizm kavramını, gerçekliğe –kendi gerçekliğine de‒ eleştirel bir mesafeyle bakan ve onu kavrayan, fakat bu kavrayıştan çıkardığı sonucun icabını yapamayan, yapmaya muktedir olamayan, yapamanın da mutsuzluğunu taşıyan bilincin ifadesi olarak kullanıyorum.”
Bu tanım gereği, kavrayıştan çıkardığı sonucun gereğini yapabilen, yapmaya muktedir olabilen, bunun sonucunda da mutlu olabilen bir bilinç sahibi varsa Türkiye’de, onun bir ahmak olduğundan emin olabiliriz.
Eyleme gücüymüş, fail olma yetisiymiş! Ya yoksa eyleme gücü? Ya fail olma yetisinden yoksunsanız?
*
Örgütsel varlığı değil varlığı bile tartışmalı bir ekip, bir Kürdistan kentinde yaptığı açıklamayla üç-beş oyunu Kürdistan Hareketinin partisine vereceğini ilan etmektedir tumturaklı politikacının taktik uygulama edasıyla. İşçiler arasında bir tek bile hücresi olmayan bir ekip, işten çıkarmalara karşı dayanışma ağları örmeyi önermektedir, uygulama sahası ancak rüyalar olduğu halde bir ekip, ekonomik krize karşı halkçı önlemler manifestosu yayınlamaktadır, hiçbir örgütlü varlığı olmadığı halde uzaklara gitmiş bir ekip silahlı mücadeleyi yükseltmekten söz etmektedir,
Gerçeği teslim etmekten, gerçeğe gerçekçi yaklaşımdan bu ölçüde uzak olanların sinizme kapılarak yitireceği bir eylem kudreti, değerlendirmeyeceği bir eylem olanağı yoktur.
Her küçük olumlu olayı yaldızlayarak alımlayan, en küçük başarıdan başı dönen, sol hareketin ta kendisidir. Nesnel gerçeği olabildiğince tüm yönleriyle, kendini nesnel gerçek içinde işgal ettiği yer ile birlikte görmek değil görmemektir sol hareketin karakteristiği. Devleti, sürekli, korku dolu ve yenilgiye ramak kalmış bir varlık olarak teşhis edenlerden, rejimde ortaya çıkan en küçük sarsıntıyı çöküşün işareti olarak görenlerden, kapitalizmin toptan çöküş sürecine girdiğini vehmedenlerden oluşmaktadır sol hareketin ezici çoğunluğu. Bütün bunları, gerçeği gördükleri halde, moral bozucu olmamak için yaptıkları söylenebilir ve nitekim söyleniyor bazen. İfade edilmemiş düşüncenin düşünce bile olmadığının bilindiği koşullarda, öznesini tanımaya olanak veren söz, dilden çıkandan başkası olamaz. Öte yandan, bu kadar bilgeliğin hikmetini en azından bir kez göstermiş olması beklenir!
Ülkesel ölçekte devrimci politik bir özne yok Türkiye’de. Dolayısıyla devrimci politika da yok. Ama bu da avunmayı iptal etmeye yetmez; çünkü dünyada birkaç ülke dışında devrimci özne yok bugün!
Türkiye sol hareketi, ezilenlerin genel duyusuyla özdeşleşerek, “eksikliklere erdemler olarak bakma”yı alışkanlık haline getirdi. Dehşet verici zayıflığı mücadelenin bir itkisi olarak edindi. Sanki zayıf ve yetmez var oluşu sürdürmek yetiyor ona. Türkiye sol hareketi, avuntu politikasına, gerçeksizliğe gömülmüştür. Bu döngüden nasıl çıkacağına akıl erdirememekte, çıkacağına aklı da kesmemekte, en küçük bir olumluluğa dört elle sarılmakta ve biriktiriyor gibi olduğu eleştirilerini ve memnuniyetsizliğini olmamış kılmaktadır çabucak. Bu durumu normal görmeyen, bu kahredici zayıflığa alışmayan bir bakışın sinik olduğunu ileri sürmek ancak avuntudur.
*
Var ile yok arasındaki hallerine bakmadan politik taktik ilan ediyorlar. Taktik uygulama yapacak aşamada değilsiniz, diyeni sinizmle yaftalıyorlar.
Var ile yok arasındaki hallerine bakmadan düşmana karşı kazandıkları mevzilerden söz ediyorlar. Kazandığınız bir mevzi yok, ayağınızı bastığınız yer ile sınırlı varlığınızı kazanım sayamazsınız, diyeni sinizmle yaftalıyorlar.
Bir dava olarak devrimden ve devrim ufkundan bakıldığında bugünkü bazı kayıp ya da kazanımların pek önemi olmadığından söz ediyorsunuz, pek uçuk görüyorlar! Büyük lafın büyüsüne kapılmış biri olarak pratik çalışmayı küçümsediğinizi düşünüyorlar.
Bugünkü eylemin, somut koşullarını, gücünü ve etkililiğini anlatıyor, şu durumda etkili, bu durumda etkisiz olacağını söylüyorsunuz, pek pesimist hatta sinik bulunuyorsunuz! Kafası küçük çapta pratiklerden başka şeye basmayan, bununla övünen ve bununla yerinen, bununla coşan ve bununla kırılanların, ve teori ile devrimi öte dünyaya bırakanların ortamında sinik bir yabancıdan başka bir şey olamıyorsunuz.
Politikada amatörlüğün 40 yıl sürmesinin başka ve vahim bir anlamı olduğunu, politikanın sorumluluk, sabır, metanet ve teknik akıl ve elbette atılganlık gerektiren bir iş olduğunu söylüyorsunuz, çok kafası karışık ve ertelemeci bulunuyorsunuz.
Dünyayı değiştirmek bir yana, dünya tarafından sürekli değiştirildiklerinin farkında bile olmadan Marksist olduklarını sesletiyorlar. Sizin Marksizmle ilişkinizi keseli çok oldu, diyeni dünyayı değiştirme misyonundan uzak düşmekle suçluyorlar.
*
Weber’in dediği gibi, “belirleyici olan, yaşamın gerçeklerine deneyimli bir acımasızlıkla bakabilmek, bu gerçekleri göğüsleyebilmek ve onlarla kendi içimizde boy ölçüşebilmektir”.[19] “Politik amatörlere” özgü heyecanlara kapılmayı küçümsemek, ama derin ve güçlü bir tutkuyla hareket etmek, “gerçekleri sakin bir biçimde içsel olarak özümleme”k için “olaylara ve insanlara mesafeli olmak”tır.[20] Eylemlerimizin sonuçlarının sorumluluğunu almayı gözetmek ve buna göre hesap yapmak, gerçeğe teslimiyet değil gerçeği tanımaktır ve kendi varlığımızı gerçekte aramaktır; hayal ya da umut dünyasında değil.
 


[1] O zaman bu konuyu işleyen şu yazıya bir kez daha bakabilir: Melik Kara, “Devrimci Gerçekçilik ve Atılım’daki Gerçeksizlik: NATO toplantısına karşı politik kampanya örneği”, Teori ve Politika, Sayı 34, ss. 147-172. (http://www.teorivepolitika.net/index.php/arsiv/item/372-devrimci-gercekcilik-ve-atilimdaki-gerceksizlik)

[2] Marx, “Annenkov’a mektup” (28 Aralık 1846), Felsefenin Sefaleti, Çev.: Ahmet Kardam, Sol Yay., Ankara 1979 içinde, s. 204.

[3] Marx, a.g.e., s. 202.

[4] Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı, Çev. Yavuz Alogan, İthaki Yay., İstanbul 2013, s. 322-3.

[5] Alex Callinicos, “Yirmi Birinci Yüzyılda Leninizm?: Lenin, Weber ve Sorumluluk Siyaseti”; Yeniden Lenin, Der.: S. Zizek, S. Budgen, S. Kouvelakis, Çev.: Cumhur Atay, Otonom Yay., İstanbul 2011 içinde, s. 36.

[6] Marx, Felsefenin Sefaleti, a.g.e., s. 54.

[7] A.g.e., s. 54.

[8] Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Çev.: Orhan Suda, Suda Yay., İstanbul 1975, s. 8-9. (1886’da bir dergide yayınlandıktan sonra, gözden geçirilmiş hali 1888’de broşür olarak basıldı.)

[9] A.g.e., s. 11.

[10] Bu yazar Sloterdijk’tir ve Sinik Aklın Eleştirisi adlı kitabından aktaran: Tanıl Bora, Sol, Sinizm, Pragmatizm, Birikim Yay., İstanbul 2011, s. 25.

[11] Slavoj Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, Çev.: Tuncay Birkan, Metis Yay., İstanbul 2011, dördüncü basım, s. 45.

[12] Burada, örneğin Atatürk ile Tayyip Erdoğan arasında bir kıyaslama yapılabilir. Atatürk’ün “klasik anlamda” bir ideolojisi vardır, ama Erdoğan’ın, elbette herkes gibi bir yaşam ideolojisi var olmakla birlikte, bir “yüce ideolojisi” yok olsa gerektir. Erdoğan türünün yeni zamana özgü olduğu söylenen “sinik işleyen ideoloji”nin bir örneği olduğu anlayışının en azından tarihsel bir yapısallığı olamaz. Çünkü Erdoğan tipi ideolojik edinim her zaman vardı, Atatürk’ün olduğu kadar.

[13] “Politik doğruculuk” denilen de bu bağlamın geniş sınırlarındadır. Bu kez güya onların sözünün dışında söz kuruyorsunuz. “Amed” diyerek Diyarbakır’ın adını değiştiremezsiniz. İzlediğiniz trafik levhalarında, taşıdığınız nüfus kağıtlarında Diyarbakır yazıyorsa hâlâ, o kentin gerçek adı Diyarbakır’dır, Amed değil. Ve siz, Amed diyerek avunacağınıza, her Diyarbakır dediğinizde, zaferi hâlâ kazanamadığınızı bir kez daha duyun iliklerinize kadar. Gerçek Diyarbakır’dır ve sinizm sizin bu gerçeğe nafile direnen gerçeğinizdedir!

[14] Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, a.g.e., s. 44.

[15] Lenin, Ne Yapmalı? / Hareketimizin Canalıcı Sorunları, Çev.: Muzaffer Erdost, Sol Yay., Ankara 1990, s. 55.

[16] A.g.e., s. 140.

[17] A.g.e., s. 183.

[18] A.g.e., s. 165-66.

[19] Max Weber, “Meslek Olarak Siyaset”, Sosyoloji Yazıları, Çev.: Taha Parla, Hürriyet vakfı yay., İstanbul 1987, s. 124.

[20] A.g.e., s. 113-4.

Okunma 212 kez

Son ekleyen Metin Kayaoğlu

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.