Bu sayfayı yazdır

Toplantıların Ardından

Yazan

 

 

 

Toplantıların Ardından*

 

 Emre Görür

Teori ve Politika, 10. yayın yılına çeşitli çevrelerden aldığı değerlendirme yazılarını da yayımladığı 37. sayısıyla girdi. Muhasebe süreci kapsamında, 28 Mayıs’ta İstanbul, 4 Haziran’da Ankara, 25 Haziran’da –Özgür Yaşam Eğitim ve Dayanışma Kooperatifi’nin ev sahipliğinde– İzmir’de toplantılar düzenlendi. Konuşmacı yelpazesi ve izleyici katılımı açısından tatmin edici olan toplantılar, Teori ve Politika’nın bilinme düzeyi ve algılanma tarzına dair zengin veriler sundu. Tartışmalar, Teori ve Politika’nın 38. sayısının çıkışıyla beraber ‘kamu’ya açılmış oldu.[1]

10. yıl sayılarındaki eleştirilerin niteliği açısından başlangıçta şu söylenebilir: Teori ve Politika’nın pozisyonuna ve hareket tarzına dair değerlendirmelerde, pratik-politik Marksistlerin tutumlarıyla, ideolojik ara bölgenin öznelerinin tutumları arasında belirgin farklar olduğu gözüktü. Ortaya çıkan ayrım şöyle bir derecelendirmeyle ifade edilebilir olsa gerek: Hasan Polat, diğerlerinin söylemediklerini yazarken, Muzaffer Kaya diğerlerinin söylediklerini yazmadı ve söylemedi. Benzer düzlemlerde pratikle iştigal edenlerin yaklaşımlarında ve bu konudaki eleştirilerinde bir örtüşme hali ortaya çıktı.

İddia olunan bu tasnifi gözeterek, toplantıların değerlendirmelerine geçmeden önce Hasan Polat’ın yazısına değinmek uygun gözüküyor.[2]

“Aynı yön, farklı bütünlük”

Hasan Polat yazısında teoriyi kavrayış ve yöntem meselelerini ele alıyor. “10 yıllık TP faaliyetinin varlık gerekçesini tartışmak ... bana / bize”[3] düşmez, diyen Polat’ın yazısı Teori ve Politika ile ‘pozitif’ ilişki örneği olarak görülebilir. Polat tartışma düzlemini kaydırmadan eleştirilerini kaleme alıyor.

Hasan Polat ile Teori ve Politika’nın teoriye yaklaşımlarındaki farklılığın, Polat’ın sıkça kullandığı “devrimci teori” argümanında cisimleştiği saptanabilir. Teoriyle ideoloji arasında kategorik fark görmemenin[4] mantıksal sonucu olan “devrimci teori” argümanının Polat’ın teoriye yaklaşımını belirlediği anlaşılıyor. Teori ve Politika’yı teoride “liberal olanla devrimci olanı ayrıştıran bir eleştirellik, çözümleyicilik ve devrimci teoriyi rafineleştirme”[5] çabası sergilememekle eleştiren ve bu durumu Teori ve Politika’nın Aşil topuğu olarak gören Polat, bugün yapılması gerekeni şöyle ifade ediyor: “devrimci teoriyi ayrıştırarak belirginleşmesini sağlamak ve sınıf mücadelesi içindeki özgül konumuyla kaynaştırmak.”[6] Hasan Polat’a göre “Yeni devrimci teori, post-Marksizmin ürettiklerine müracaat edilerek kurulamaz”; “Post’çu teorilerin amacı ve alanı ile devrimci Marksizminki (Marksizm-Leninizminki) farklıdır ve ikisi birbirini yadsır.”[7]

Yeni teori ve görüşleri teorik düzlemde ele almaktan, “düşmanın bölgesine gitmek”ten[8] bahseden ve bunu gerçekleştiren Teori ve Politika tarafından bu yaklaşım, Marksizmin teorik ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak ideolojik bir tutum olarak görülüyor. Teori ve Politika, post-modernizm, post-Marksizm, küreselleşme gibi konularda, Marksizm alanında bulunan veya bu alanla ilişkili yayınların, genel olarak ideolojik tutumları yansıtan, benzer değerlendirmeler yaptığını savunuyor. Hasan Polat ise Teori ve Politika’nın post-modernizm dosyasında yazılanları ve konunun ele alınışını sürpriz ve sarsıcı bulmadığını belirtiyor.[9]

Hasan Polat’a göre “devrimci hareket için, devrimci harekete rağmen, devrimci teori”[10] üretmeye çalışan “TP’nin teoriyle ilişkisi de devrimci hareket gibi sorunludur”; “TP, konumlanışı ve kendini işlevlendirme mantığının kaçınılmaz sonucu olarak, salınımlı-sarkaçsal bir karakter”[11] göstermektedir. “İleri sıçrama arayışında TP, post-Marksizme daha yakın(dır)... Politika alanında, devrimcilere...”[12]

Bu tarz ifadelerle Teori ve Politika’nın “iki cami arasında kalmak” dediği duruma farklı bir gözle bakan Polat, yazısındaki genel tasnifinde bu yaklaşımını geliştiriyor. Polat, kalkış noktasını ve öncüllerini doğru bulduğu[13] Teori ve Politika’nın, ‘paradigmacılar’ ve ‘kopuşçular’ ayrımında, kendileriyle birlikte ‘kopuşçular’ kategorisinde olduğunu belirtip şunları ekliyor: “TP... hem kopuşçu ve hem de paradigmacı(dır)... TP’nin ayırt edici özelliği de buradadır zaten.”[14]

Yazısının sonlarında Teori ve Politika’nın iddiası ile pratiğinin uyumunu, tutarlılığını teslim eden[15] Polat, devrimci hareketle ilişkilenmede Teori ve Politika’nın şimdilik iyi bir mevzide durduğunu belirtiyor.[16]

Araf’taki vaha!

Teori ve Politika’nın 10. yılında kendisine dair yaptığı değerlendirmeler ikili bir görüntü sergiliyor. Ortaya konan ürün özgüvenle olumlanırken, Teori ve Politikacılarla ilgili yergi ön plana çıkıyor...

Toplantılarda konuşmacıların büyük bölümü, ilginç bir şekilde, Teori ve Politika’nın Marksist bir teorik-politik akım olduğu iddiasına değinmekten imtina ettiler. Sadece Maya’dan İbrahim Horoz, İzmir toplantısında bu değerlendirmenin gözden geçirilmesini önerdi.[17] İ. Horoz ve Köz’den Ercan Coşkun’a göre Teori ve Politika sorunlara işaret etmekle kaldı,[18] başarılı addedilemez. (s. 177-8, 229) Yine Eylem Şen’e göre Teori ve Politika savunduğu asıl iddiayı gerçekleştiremedi. (s. 210)

Özgür-Der’den Kenan Alpay’ı saymazsak, diğer konuşmacıların Teori ve Politika’nın üretimiyle ilgili farklı düzeylerde olumlu kanaatler taşıdıkları görülüyor. Bilinç ve Eylem’den Mehmet Güneş’e göre, “Türkiye’deki mevcut teorik keşmekeşin ilerisinde, oldukça ilerisinde bir düzeyde teorik faaliyet” (s. 7) sürdüren Teori ve Politika, “Türkiye’deki baştan başa çöle dönmüş teori alanında küçük de olsa bir vaha görüntüsü veriyor.” (s. 10) Bedreddini Hareket’ten Cem Özatalay’a göre, çok anlamlı ve cesaretli bir çaba sergileyen (s. 163) Teori ve Politika, “gerçekten Türkiye’de Marksizmin yenilenmesi, yeniden güçlenebilmesi için teori işini hakkıyla yapıyor.”[19] (s. 18)

Ankara toplantısında söz alan Selçuk Kozağaçlı Teori ve Politika’nın çabasını son derece verimli, zenginleştirici bulduğunu söyledi. (s. 121) Bedreddini Hareket’ten Anıt Baba da İstanbul toplantısında Teori ve Politika’ya dair olumlu kanaatlerini dile getirdi.[20]

Muhataplarının zayıf da olsa Teori ve Politika’ya gösterdiği ilginin, esas olarak, sergilenen sebatkar çabayla ve yazılarda sürekli devrimcilerin desteklenmesiyle alakalı olduğu gözüküyor. Teori ve Politika’nın devrimciliğe yönelik vurgusu saptanıyor ve önemseniyor. Burada Ercan Coşkun’un kanaati, bu konunun ‘değerlendirme-altı’ bir düzleme tekabül ettiği. “Bunu ... aman aman bir olumluluk olarak ... görmüyorum” (s. 131) diyor Coşkun ve şöyle devam ediyor: Zaten “Onları dönek olarak değerlendirmedik asla, hani birtakım yasal partiler kuranlar gibi veya devrimci mücadele ile ilişkisini kesen, başka arayışlara girenler gibi ... değiller.” (s. 132)

Mehmet Güneş, Teori ve Politika’nın “Türkiye’de devrimci pratik anlamında var olan bütün gelişmelerle duyarlı, yapıcı bir eleştirellik üzerinden bağ kurmaya”[21] (s. 10) çalıştığını belirtip şunları söylüyor: “Pratik devrimci gelişmelerle ilgili yazdıkları her konuda ciddi, sorumlu ve yapıcı eleştiriler getiriyorlar. Türkiye’deki devrimci örgütlerin somut politikadaki tavırlarını, alışılmış sol üslubun ötesinde, yetkin bir kapsayıcılıkta ve devrimci bir perspektifle ele alıyorlar.” (s. 105)

Cem Özatalay’a göre “Teori ve Politika’nın en orijinal yanı ... daha önceki ‘yenilenme’ hedefiyle yola çıkıp teorik düzlemde giderek Marksizmin dışına, politik düzlemde ise devrimciliğin dışına düşen pratiklerden farklı olarak, 10 yıllık teorik faaliyetine karşın ne Marksizmin dışına düşmüş ne de devrimciliğe işaret etmekten vazgeçmiş olması.” (s. 163-4)

Direniş’ten Muzaffer Kaya Teori ve Politika’nın politik tutumlarını onun bir erdemi olarak görüyor. (s. 45)

Emekçi Hareket Partisi’nden Hakan Öztürk, “Bence mesela, bir devrimci girişim Türkiye’yi altüst etse, onun içerisinde birinci derecede olacak arkadaşlardır, katılacak arkadaşlardır” (s. 32) diyor Teori ve Politikacılar için.

*  *  *

İbrahim Horoz, Teori ve Politika ile ilgili söyleneni, “... kabaca ifade edersem... ‘teoriyle uğraşan iyi çocuklar’(dır)” (s. 178) şeklinde ifade ediyor. İ. Horoz Teori ve Politika’nın devrimcilerle etkileşim çabasını olumlarken, bu noktada yaşanan sorunlara değiniyor. Ona göre “bu... bir taraftan da, Teori ve Politika’nın kendisinin durduğu noktayla, yapısıyla ilgili bir sorun.” (s. 21) “‘sizin yazdıklarınız, buradaki konuştuklarınız çoğunluk için bir kuş dilidir’”, (s. 224) “muhatap kitlenin anlayacağı bir dil ve söylem” (s. 225) geliştirmek gerek, diyen İ. Horoz, bir anlamda yaklaşımları uyumlulaştırma çağrısı yapıyor.

Marksizmin krizi

Kriz konusu toplantılarda sıkça gündeme geldi. Marksist olma iddiasındaki konuşmacılar bir şekilde kriz tespitine katılırken, konuşmalarında krize dair farklı yaklaşımlar ortaya koydular.

Muzaffer Kaya ve Cem Özatalay’ın krize yaklaşımlarının onun emareleri üzerinden şekillendiği görüldü.

Emekçi Hareket Partisi’nden Esra Sarıoğlu, Teori ve Politika’nın krize yaklaşımındaki farklılıklar üzerinde durdu. Sarıoğlu, Marksizmin –epistemolojik düzlemde– bilim-felsefe-politika şeklinde ifade olunan bütünlüğünün[22] parçalanmasıyla krizin açıklandığını belirtti (s. 90) ve yapılmaya çalışılan işi “Marksizmin temel kategorilerini ... aydınlanmacı yorumundan arındırma harekatı” (s. 91) olarak tefsir etti. Bu noktada Teori ve Politika’yı spekülatif eğilimlerden muzdarip gören Sarıoğlu,[23] kolektifin kriz tespitine karşı pozitivist argümanlar geliştirdi. (s. 92)

Marksizmin krizi tespitinde bir mahsur görmeyen ve aksi yaklaşımları dogmatizmle niteleyen Mehmet Güneş,[24] (s. 12) yara sıcakken acısının belli olmadığını, insanın yaşarken akan tarihi tam göremediğini söylüyor. (s. 138) Ona göre “Eski nizam temellerinden sarsılıyor, çatıları çoktan uçtu” (s. 136) ve bu koşullarda devrimcilerin yerel etkinliklerinin yeterliliği yok. (s. 138) “Adımız, iddiamız çok büyük olabilir ama hepimiz tek hücrelileriz. ... Zira çok hücreliler başka bir basamak, başka bir dünya” (s. 137) diyen Mehmet Güneş, Marksizmin ağır bir kriz yaşadığı konusunda Teori ve Politika ile hemfikir.[25]

Bu noktada Hakan Öztürk eleştirilerini dile getiriyor. Teori ve Politika’nın “büyük bir kriz var” tespitine dayanarak yola çıktığını, oysa bu saptamanın doğru olmadığını söyleyen Öztürk, (s. 33) tartışmayı Teori ve Politika’nın meşruiyeti noktasına taşımış oluyor.

İbrahim Horoz, krizin Marksizmin bütününe sirayet etmiş olduğu konusunda Teori ve Politika’ya katılıyor,[26] ancak olaydan Marksizmden çok Marksist hareketi sorumlu gördüğünden “Marksist hareketin krizi” dediğini söylüyor.[27] Ona göre, Marksizmin krizi tanımlaması çok ilerletici, devrimci sonuçlar yaratmaz. (s. 170) İ. Horoz, Teori ve Politika’nın kriz tanımından mistik bir anlam çıktığını, bu işin bir “çözüm formülü” olması gerektiğini ifade ediyor. (s. 87) “(K)rizi anlayan, aşma gücü, yeteneği, enerjisi olan devrimciler(iz)” (s. 123) diyor İ. Horoz.

Ercan Coşkun asıl tartışmanın krize müdahale konusunda olduğunu söylüyor. Bu noktanın kendilerini hem Teori ve Politika’dan hem de Maya’dan ayırdığını belirten Coşkun şöyle devam ediyor: Hem Teori ve Politika’nın hem de Maya’nın yöntemi tasfiyecilikle eşanlamlı hale geliyor.[28] “Bir anlamda ‘teori sorunlarıyla ilgilenelim’ diyenler de bu krize ister istemez bir katkı sunmuş oluyorlar. ... bu ... siyasal bir krizdir ve siyasal araçlarla müdahale etmek gerekir...” (s. 188-9)

Coşkun, devrimci hareketin krizi dediği yerde “komünist olmayanların” krizini görüyor. Ona göre Köz, “II. Enternasyonal Marksizminin krizi” (s. 133) karşısında pirüpak bir durumda ve sorun, iddialarını yerine getirip komünist bir partiyi oluşturabilmelerinde düğümleniyor. Zaten sorunsuz bir Marksizmin ellerinin altında durduğunu düşünüyor Coşkun. Dediğine bakılırsa, Teori ve Politika’nın önemsediği sorunları da çözmüşler. (s. 189)

Hareket tarzı

Teori ve Politika, Marksizmin bütünlüğünün parçalandığı kriz dönemlerinde, güçleri tek merkezde toplamanın değil, belli bir dağılıma tabi tutmanın uygun olduğu iddiasıyla yola çıktı. Kriz zamanlarında teorik faaliyetin öncel bir nitelik kazandığını saptayan Teori ve Politika, teorik-politik bir “mücadele cephesi” açmaya koyuldu.

Teori ve Politika ile muhataplarının büyük kısmı arasında, teoriyi kavrayış noktasında radikal farklılıklar var. 10. yıl sayılarına da yansıdığı gibi, teorinin ne olduğuna dair verilen cevaplar çoğunlukla aynı kalemden çıkmış izlenimi uyandırmakta. Görüşleri sıralayalım: “Devrimci teori... sınıf mücadelesi deneyimlerinin eleştirel bir özeti(dir.)”[29] (Orhan Dilber) “(Teori-pratik terazisini) kırmak, teoriyi düşüncenin spekülatif alanına hapsetmektir”; (s. 13) “Fikirlerin sağlaması fikirlerle yapılmaz”; (s. 106) “Kitlelerin büyük eylemiyle, teorinin sıçrayışları birbirinden koparılamaz...” (s. 108) (Mehmet Güneş) “... teori bence yaşamı anlama, kavrama gücüdür”; (s. 22) “Teori, bir bakıma, zihinsel süreçte soyutlamadır, ama bu zihinsel süreç, dışımızda yaşanan gerçekliği, olguları, sınıf mücadelesini kavrama ve soyutlama içinde bir anlama kavuşur”; (s. 177) “teori, devrimci dinamiğin ve sınıf mücadelesinin gerilimli alanlarında üretilmek zorundadır.” (s. 128) (İbrahim Horoz) “(T)eori dediğiniz şey zaten pratikte birtakım olaylardan, olgulardan çıkardığınız sonuçların bütününü oluşturuyor.” (s. 29) (Ercan Coşkun) “(K)elami tartışmalar, felsefi tartışmalar ... sosyal hayatta karşılığı olduğu kadarıyla güzeldir.” (s. 41) (Kenan Alpay)

İstanbul toplantısında Siyahi’den Kürşad Kızıltuğ,[30] İzmir’de Cem Özatalay[31] tarafından da eleştirilen bu anlayışların sahipleri, teoriyi ayrık bir ‘yaratım’ faaliyeti olarak görmemekteler. Teori ve Politika’ya Marksizm alanında biriciklik kazandıran konumu ve hareket tarzı, başta da belirtildiği gibi, genellikle tipik eleştirilerle karşılanmakta.

Mehmet Güneş bir yandan “Teori ve Politika’nın, teori alanına yaptığı vurgu doğrudur, çubuğu bu tarafa bükmesi doğrudur...” (s. 12) derken, diğer yandan afaki tartışmalarla gerçeğin dışına düşüldüğünden bahsediyor. (s. 153-4) Ona göre “Basbayağı problemli olan gerçeğin kendisi; burada doğru yok...” (s. 9) “Kan ve ateş içinde yanan ve kavrulan dünya”da (s. 8) “bulunduğumuz binayı dört tarafından yangın sarmış, biz içerde mefruşatın nasıl yerleştirileceğini tartışıyoruz” (s. 154) diyen Güneş’in çizdiği ‘detaylı’ tablo şöyle: “Biz bu odada tartışırken dışarıda fırtına çıkmış, şimşek çakıyor, gürültü gırla gidiyor ama içerdeki hengame o boyutta ki, bizi de süpürüp götürecek selin uğultusunu duyamıyoruz. Bir nevi afyonlanmış gibi kaderimizi bekliyoruz. Biz, 20-30-40 yıl neyse.. dövüşe vuruşa, yene yenile, çekile ilerleye geldiğimiz böyle derme çatma gecekondularımızda rahatız. Ama işte onlar da elden gidiyor, bu gelen fırtına bu odayı da basacak ve götürecek.” (s. 153)

İbrahim Horoz, Teori ve Politika’nın çıkışını “son derece meşru, bu ortamda son derece anlamlı” (s. 172) buluyor, ancak “teori ve politika, örgüt alanlarını, asla yaşamda olmayacak şekilde işlevlere...” (s. 21) ayırdığı için[32] Teori ve Politika’yı “Marksizmin alanını bölmek” ile eleştiriyor.[33]

“Teori ve Politika’nın asıl sorunu bizim görebildiğimiz kadarıyla teorik sorunların siyasal sorunlardan bağımsız olarak ele alınmasıdır” (s. 130) diyen Ercan Coşkun şunu belirtiyor: “teori sorunlarının belli bir araç, bir ekip tarafından özel olarak ele alınması gerektiğini doğru bulmuyoruz.” (s. 29) İstanbul toplantısında “Teori ve Politika’nın devrimci politika gibi somut bir probleminin olduğuna ... samimi olarak...” (s. 29) inandıklarını söyleyen Coşkun, İzmir’de geri adım atıyor ve “Teori ve Politika’nın hala ... ‘devrimci politika’ kaygısını taşıyıp taşımadığını sormak isterim” (s. 229) diyor. Ona göre Teori ve Politika’nın “varolan politikalara destek sunan pozisyonu” bu kaygıyla bağdaşmıyor. Ayrıca Coşkun, Teori ve Politika’nın pratikle uğraşmasının iyi olacağını da düşünmediğini belirtiyor. (s. 130) Coşkun’a göre “bir kere teori sorunlarını çözme amacıyla yola çıktığınız zaman, tekrar siyasal mücadele içinde yer” (s. 191) alamayacağınız gibi,[34] teorik-politik çekirdek de oluşturamazsınız. (s. 131)

“Fikir kulübüne dönüşmek”ten (s. 209) bahseden Eylem Şen’e göre “Hareket noktası için ihtiyaç duyulan (şey), felsefe alanında bir tartışma değil. Zira Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresi bu işi görüyor.” (s. 213)

Cem Özatalay’a göre “Teori ve Politika’nın bir bakıma erkenci ya da öngörülü davranmış olduğundan” (s. 160) bahsedilebilir.[35]

Hakan Öztürk, böyle bir derginin ortaya konmasının çok iyi bir şey olduğunu söylemekle birlikte, (s. 32) Teori ve Politika’nın durumdan kendisine “olanaksız bir vazife” çıkardığı görüşünde. (s. 33) Teori ve Politika’nın “politik süreçleri izleyen ve destekleyen, ve kültürel formatta kalan bir pozisyon”a sahip olduğunu söyleyip şunu ekliyor Öztürk: “(M)utlaka kendi gücüne güvenen bir politik özne olmaya soyunmak gereklidir.” (s. 35)

Teori ve Politika’nın hareket tarzının Marksizmin tarihsel figürlerininkilerden çok farklı olduğunu belirten Esra Sarıoğlu, (s. 92) “sadece ideolojik boyutlarında değil, tarihsel boyutlarıyla da Althusserci duruşa ... yakınlık” (s. 181) olduğunu iddia ediyor.

Toplumsal Özgürlük’ten Oğuzhan Kayserilioğlu, Teori ve Politikacılar için “teorik alanda kalsalar belki birkaç sene devam edebilirler, politikada 6 ay bile duramazlar bu karmaşık akış içinde” (s. 76-7) diyor. Kayserilioğlu’na göre “Teori ve Politika’nın serüveninin bitmek üzere olmasının” baş müsebbibi de Negri. (s. 76)

Anıt Baba Teori ve Politika’ya yöneltilen yaygın eleştiriye katılmıyor ve Teori ve Politikacıları pratik-politika yürütmedikleri için tenkit etmenin saçma olduğunu belirterek (s. 70) “eleştirinin ana ekseninin Teori ve Politika çevresinin teorik-pratikle daha fazla mesai harcaması durumu olmaması gerekir diye düşünüyorum” (s. 69) diyor.

Demir Küçükaydın ise, Teori ve Politika’nın yönteminin Marksizm-dışı olduğunu, sosyolojik çalışma yapılması gerektiğini yazmıştı.[36]

*  *  *

Ankara toplantısında Selçuk Kozağaçlı, Teori ve Politika’nın iki kademede değerlendirilebileceğini (s. 120) ve ilk kademenin sorununun, akıl vermeden akıl yürütmenin başarılmasıyla çözüldüğünü söyledi. (s. 121)

Teori ve Politika’nın bu yaklaşımındaki ısrarına ideolojik ara bölgeden yoğun itirazlar geliyor. Kendisinin devrimci olduğu, pratik-politik Marksistlerle “aynı dünya”da bulunduğu konusunda şüphesi olmayan ideolojik ara bölgenin tipik mensubu, Teori ve Politika’nın mevcut devrimci –ve özel olarak Marksist devrimci– örgütleri, partileri desteklemesini eleştiri konusu yapıp Teori ve Politika’dan kendisi için “akıl” isteyebiliyor. Teori ve Politika’nın politik Marksizmin yegane adresi olarak pratik-politik Marksistleri göstermesi yaygın bir eleştiri konusu.

Özne ve determinizm

Teori ve Politika’nın Marksizm anlayışı felsefede materyalizme, bilimde determinizme sadık kalmayı sağlarken, politikada da devrimciliği gözetmeyi mümkün kılan bir bütünlüğe sahip. Teori ve Politika’ya göre ne politik özneye yer açmak için idealist anlayışların cereyanına kapılmak, ne de tarihsel zorunluluk kategorisinden yola çıkıp devrimci politik etkinliği reddetmek gerekiyor.

Genel olarak Marksizm alanı tarihsel idealizmin etkisi altında bulunuyor ve bu husus Teori ve Politika’nın muhataplarıyla etkileşim kurmasının önünde önemli bir engel.

Bu etkinin 10. yıl sayılarındaki yansımalarına bakalım.[37]

Teori ve Politika’nın savunduğu, tarihin öznesiz ve ereksiz bir süreç olduğu anlayışına Ercan Coşkun teorik açıdan anlamlı bir yanıt verdi: “Tarih dediğimiz şey, amaçlı ... insan faaliyetinden başka bir şey değil...” (s. 101) Coşkun’un yaklaşımları bu konuda tutarlı görünüyor. Dünyanın yasalı olduğunu reddetmek, komünizmin zorunlu olarak geleceğini de reddetmeyi gerektirecektir. (s. 101) Coşkun, tarihsel idealizmin temel argümanlarını savunuyor.

Kategorik ifadelerden kaçınıp, “her derde deva diyalektiğin tılsımlı harcı”nı kullananlar da yok değil tabii. Eylem Şen, Marx’ın “özne ve nesne arasındaki diyalektik ilişkiyi” (s. 210) kurduğunu söylüyor. Şen, Ercan Coşkun’un bu konuda Teori ve Politika’ya yönelttiği eleştirilerin (s. 102) adını koymayı da ihmal etmiyor: “Siz İkinci Enternasyonal Marksizminin yorumunu savunuyorsunuz.” (s. 210)

Esra Sarıoğlu da “özne ve nesnenin diyalektiği, tarihle politikanın ilişkisi yani tarihe politik müdahale, Teori ve Politika’nın tanımları çerçevesinde ihmal ediliyor” diyor ve şöyle devam ediyor: “tarih, nasıl sınıfların akışıyla ve sınıfsal ilişkilerle belirleniyorsa, tarihin belirlediği bu özneler ... bir devrimci güç ile tarihin akışını ... değiştirme gücüne sahipler. İki yönlü bir ilişkiden bahsediyoruz en kaba tabirle burada, determinizmin ve volontarizmin diyalektiğinden bahsediyoruz.” (s. 94) Sarıoğlu, özneci görüşlerini ifade edip “modernist devrimci özne”yi savunmadığı için Teori ve Politika’yı eleştiriyor. (s. 97) Ardından da “Tabii ki ben aydınlanmacı bir özneyi... reddediyorum” (s. 129) diyor.

Hasan Polat, “TP’nin düştüğü liberal tuzaklar”ın başında tarih ve özne konularının geldiğini düşünüyor. Teori ve Politika’nın idealist bir tarih anlayışına saptığını, “... ‘tarih dışı’, ‘tarih üstü’ kavram ve kategorileriyle teori ile bilimin ilişkisini...”[38] kopardığını yazıyor Polat. Ona göre “Tarihten özne çıkarılırsa bir toplumsal tarih (materyalist tarih) ve aynı anlama gelmek üzere sınıf mücadeleleri tarihinden söz etmek olanaksız ve anlamsız olur.”[39]

İbrahim Horoz, Teori ve Politika’nın bu konudaki görüşlerinin Marksizm alanında kalınarak savunulamayacağını söylüyor[40] (s. 22) ve şu yaygın ama zayıf argümanla görüşünü belirtiyor: “proletarya ... tarihsel öznedir ve sınıfa devrimci rolünü oynatacak olan devrimci bir parti(dir.)” (s. 126) Bu anlayışa göre, misyonları bir tamamlama ilişkisiyle tanımlanmış ‘tarihsel özne’ ve politik özne vardır. ‘Tarihsel özne’, ‘kendiliğinden özne’ değildir. Bir dış uyarıcıyla tarihsel görevini bilince çıkarması gerekmektedir. Bu görevi de ‘tarihsel özne’nin tarihsel çıkarlarını temsil eden politik özne yerine getirir. Politik özne ‘tarihsel özne’ adına eyler, bu meşrulukla hareket eder... Görülüyor, bu anlayış aslında ‘tarihsel özne’nin özne olmadığı gerçekliğinde zemin bulmaktadır.

Oğuzhan Kayserilioğlu, Teori ve Politika’nın “en çok iddialı olduğu” alanda (felsefe) sorunlu, “belki en az iddialı olduğu” alanda (politika) güçlü olduğu kanaatinde. Ona göre Teori ve Politika’nın felsefedeki temel sorunu çıkarken Althusser’e kapılmış olunması. (s. 74) Teori ve Politika’nın iki tane gerçek tanıdığını, özne ve zamana yer bırakmadığını ve bunların sonucunda idealizme ve rastlantısallığa vardığını söylüyor Kayserilioğlu. Önerisiyse şu: “devrimci bir teorik kanal olarak, kendilerini sürdürebilme(li)ler... ama bunun için de rok yapmaları gerek... felsefi zeminde... gerçeği tekleştirmeleri, ve özne ve zamanı kendi bilinçlerine kazanmaları gerek...” (s. 76)

Teori ve Politika, tarihi üretici güçlerle üretim ilişkilerinin ‘mücadele’sinin tarihi olarak görmekte, tarihin motorunun üretici güçler olduğunu söylemektedir. Yaygın anlayışa göre ise tarihin motoru sınıf mücadeleleridir. Teori ve Politika da toplumsal formasyon düzeyinde tarihin sınıf mücadeleleriyle anlatılacağını söylemekle birlikte, Marksizmin bilimsel niteliğini karşılamada “tarih sınıfsaldır” önermesinin zayıf kaldığı kanaatindedir.

Mehmet Güneş bu konuda şöyle diyor: “Tarih sınıf mücadelelerinin ürünüdür, ama bu tarihin kendi nesnel gerçekliğinin bir parçası olarak vardır sınıf mücadeleleri, birinin karşısında diğerinin önünde durabilen bir şey değildir.” (s. 148) Güneş, özne ortadan kaldırıldığında, çok üzerine titrenen determinizmin de uçup gideceğini ve Marksizmin “iyilikseverler arayan iyilik vaazları”na dönüşeceğini düşünüyor. (s. 11)

Tarih anlayışı konusunda Teori ve Politika’ya yöneltilen eleştirilerde, bilimsel tarih ve kronolojik tarih ayrımı gözetilmemesinin de rolü olduğu söylenebilir.

Bilim ve politika

Genel olarak tüm bilimlerin epistemolojik düzleme ait olduğunu söyleyen Teori ve Politika, bilgi nesnesi-gerçek nesne ayrımı üzerinden bilim ve politikanın alanlarını farklılaştırıyor. Buna göre, bilim bilgi nesneleri üzerinden, politika gerçek nesneler üzerinden yapılır.

Bu tasnif işçici sosyalizmciliğin Marksizm alanındaki nüfuzuna karşı mücadele edebilmek açısından da çok önemli. Böylece komünist devrimcilik-küçük burjuva devrimciliği ayrımının aşılması mümkün olabiliyor.

Bilim alanından devşirilmiş ideolojik ‘silahlar’ ile politik arenaya giren işçici sosyalizmciler, politikanın gerçekliğine uygun araçlar geliştirme çabalarına sürekli doktriner tepkiler veriyor, bunu küçük burjuva devrimciliğinin alameti sayıyorlar. Devrimci akımların tarihsel olarak teorisizlikle malul olması, sosyalizmcileri çubuğu tersine bükmeye, boşluğu teori niyetine ideoloji ile doldurmaya itiyor.[41]

*  *  *

İbrahim Horoz, Teori ve Politika’nın bilim-politika ayrımına cepheden bir karşı duruş sergiliyor: “Politika... hiç de bilimden ayrı bir kategori olarak değerlendiril(emez.)” (s. 124) “... örneğin, taktik ilkeler alanı vardır, ... bu taktik ilkelerin şu konjonktürle bu konjonktürle doğrudan ilgisi yoktur. ... (bunlar) bilimseldir...” (s. 124-5) Dahası da var: “Marksizmin temel ilkesel kalkış noktalarından uzaklaşarak, Marksizmin bozulması ve dolayısıyla temellerinin ortadan kaldırılması, politikaya bu tür konjonktürel bakmayla ilgilidir.” (s. 125)

Politikanın ilkelerin tatbikinden ibaret basit bir eyleyiş olduğu görüşü Ercan Coşkun ve Eylem Şen tarafından da benimseniyor.

Bilim-politika ayrımını önemli bulan Muzaffer Kaya ve Esra Sarıoğlu bunu eski yaklaşımlarla bağdaştırma yoluna gittiler.

Teori ve Politika’nın temelde bir tasnifçilik işi yaptığını düşünen Kaya, (s. 45) “(Teori ve Politika) Bilim ve politika arasındaki ilişkinin pozitivist, doğrudan aktarmacı bir ilişki olmadığını, bir bağlantı olsa bile her alanın kendi özgünlüğünü düşünmek gerektiğini ve içinde bulunulan konjonktürü de hesaba katmak gerektiğini vurguladı” deyip şöyle devam ediyor: “bir harita çizmekle o haritaya göre arazide yürümek arasındaki fark gibi bir fark tanımladı, işte bunlar ne kadar birbirlerine benziyorlarsa, o kadar birbirine benziyor bilim ve politika.” (s. 46) Teori ve Politika’da sadece taktik ve teori olduğunu söyleyen Kaya, (s. 51) “Zaman zaman, Teori ve Politika’nın ... pozitivist noktalara savrulduğunu ... yani aşırı bilimcilik yaptığını” (s. 47) düşünüyor. Ona göre “Teori ve Politika... çoğunlukla ... felsefe alanında kalarak bilim savunusu yaptı ya da oradan çeşitli politik açılımlar yapmaya çalıştı.” “Ben, bilimi atlayarak ya da bilim alanında bir derinleşme, yani tarihsel materyalizmin kendisinde bir bilim içi çalışma yapmadan, felsefeden politikaya atlamanın çok sağlıklı sonuçlar doğurmayacağını düşünüyorum” (s. 47) diyor Kaya ve Teori ve Politika’nın bir “bağlantı sorunu” yaşadığını iddia ediyor: “Bu durum Teori ve Politika’nın genel bir problemi gibi geliyor bana, bölüyor ayırıyor, ama birleştiremiyor, ondan sonra da bırakıyor ayırdığı gibi.” (s. 51)

Sarıoğlu ise “Yaptıkları en önemli şeylerden birisi, bilim ve politika çerçevesinde, yani Marksizmin önemli ayaklarından biri olan bilim ve diğer ayağı olan politika arasında kurdukları ilişki. Bence bu ilk adımda önemli bir şey, çünkü ne bilim politikaya indirgenebilir, ne de politika bilime” (s. 182) diyor. Teori ve Politika’nın “köprüleri yıktığı” görüşünde Sarıoğlu, ayrıma değil, ‘ayrımın büyüklüğü’ne itiraz ediyor. (s. 183) Onun görüşüne göre arada diyalektik bir ilişki var. Bilimin “hapsedilmiş, bloke edilmiş bir alan” (s. 184) haline getirildiğini, Teori ve Politika’da ‘fildişi kuleciliği’ eğiliminin baş gösterdiğini düşünüyor Sarıoğlu. (s. 94)

Kaya bilimle politikanın kesiştiği alanda stratejinin, Sarıoğlu ideolojinin yer aldığı görüşünde. (s. 51, 184) Oğuzhan Kayserilioğlu da benzer bir kanaate sahip: “... bilim ve politikanın kesiştiği yerde ideoloji ve strateji alanları vardır, ideoloji teoriyle bitişik olarak, strateji politika ile bitişik olarak ve politika o şeyler üzerinden gider.” (s. 76)

* * *

Kenan Alpay, Teori ve Politika’yı İslam’a yaklaşımı açısından eleştirdi. İdeolojik bir din tanımı yapıldığını, (s. 39) “neredeyse kutsallık atfedilir hale gelmiş bilimsellik şablonu” (s. 38) ile İslam’ın değerlendirildiğini düşünen Alpay şöyle diyor: “Bir tarafta mutlak ilerlemeci bir tarih anlayışı var, diğer tarafta da o ilerlemeci tarih anlayışının dışında tarih dışı kalmış, tarihin akışına ayak uyduramamış ilkel bir zihniyet, ilkel bir anlayış var.” (s. 38-9) Alpay, “Dinin bilimsel tanımı diye bir şey olmaz, olamaz. Tıpkı bilimsel bir ideoloji olmayacağı gibi” (s. 39) diyor ve şöyle devam ediyor: “(Bilimde) herhangi bir kuralın istisnası olmayacak, olmaması gerekiyor... dinin tanımını yaptığımız zaman da, bunun ... istisnası olmayacak, istisna burada kaideyi bozar. Dolayısıyla, o bilimsellik sıfatı ile hareket ettiğini iddia edenlerin, aslında bilimin kendi sıfatına, kendi tanımına, kendi çerçevesine uygun hareket etmediğini söyleyebiliriz.” (s. 40)

Ezilenlerin Marksizmi

Ezilenler meselesi Teori ve Politika’nın anlaşılma sorunu yaşadığı konuların başında geliyor. Hem Teori ve Politika’nın bu konudaki görüşleriyle ilgili genel olarak olumlu kanaatlere sahip olanların ifadelerinden, hem de olumsuz yaklaşımları benimseyenlerin argümanlarından bu durum saptanabiliyor.

Oğuzhan Kayserilioğlu, Teori ve Politika’nın politik sezgilerinin gücüne –altı kez– değindiği konuşmasında ezilenleri önümüzdeki dönemin özneleri olarak niteliyor, ama şunu eklemeyi ihmal etmeden: “işçi sınıfı ile sermaye arasındaki çelişkinin uzlaşmaz bir çelişki olması”, (s. 75) işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki çelişkinin kapitalizm koşullarında çözülemeyeceği, şüphesiz güçlü bir teorik argüman. Ancak bunun ifade ettiği gerçek, politika için dışsaldır. Konjonktürde uzlaşmaz karşıtlıklardan bahsedilemez.

Ezilenlerin pratiklerine yaklaşımı Teori ve Politika’nınkine benzerlikler gösteren Mehmet Güneş de sınıf kaydı düşüyor: “sınıf konusu doğru konulduğunda, ‘ezilenler’ anlamlı bir tariftir.” (s. 11)

Ezilenlerin “bir sıfat olmaktan çıkartılması ve ad haline gelmesini” (s. 87) önemseyen İbrahim Horoz, “(Ezilenlerin Marksizmi ile Bolşeviklerin pratiğinden farklı bir şey savunulmuyorsa) böyle özel bir tanımlama veya kategori geliştirmeye gerek yok” deyip şunu ekliyor: “gerçek Bolşevizmi bugüne taşıyalım.”[42] (s. 88) İ. Horoz, ezilenlerin Marksizminden neyi anladığını ise şöyle ifade ediyor: “İşçi sınıfının öyle bir siyasal programı, stratejisi olmalı ki, kendisi dışında da tüm ezilen ve sömürülenleri iktidar hedefine yönlendirebilmeli.” (s. 88)

Ercan Coşkun Teori ve Politika’nın ezilenler kavramını anlama bakımından diğer konuşmacılardan daha iyi bir yerde duruyor. Coşkun, anladığı noktada Teori ve Politika’nın yaklaşımlarını reddetme yoluna gidiyor. “(T)arih birtakım özneler yaratır, siz onların arkasında, kuyruğunda, onların peşinde ... olursunuz” (s. 102) diyor Coşkun. Ona göre “Teori ve Politika... yeni alternatif bir politika oluştur(madı.)” (s. 228)

Ara tartışma: Bir tür sosyalizmcilik*

Ezilme söylemi Köz’ün literatüründe önemli bir yer teşkil ediyor. Diğer sosyalizmci yayınlarda pek görülmeyen şekilde, Köz sayfalarında işçilerin “en çok ezilen-sömürülen kesimler”ine dönük vurgular yer alıyor. Köz’ün yönelimini belirlediği gözüken bu yaklaşım, ekonomizm ile malul olduğu içindir ki, öznesinin devrimcileşmeye yönelmesinin önünde engel oluşturuyor. Burada devlet ve ezilenlerin karşıtlığına dayanan bir politik anlayış söz konusu değil. Teori ve Politika eyleyen ezilenlere bakıyor, konjonktürde onları önemsiyor. Köz ise asıl olarak, –ekonomik düzeyde ezilme olarak görülmesi anlamında– sömürülmenin niceliğiyle ilgileniyor, rasyonalist bir algılayışla ezilenlere yaklaşıyor.

Köz ‘parti sorunu’na yaptığı onca vurguya rağmen öncü politika anlayışının uzağında. Yer yer öncü mücadeleyi reddetmeye varacak şekilde, işçi sınıfını birleştirmekten, onu ayaklanmaya hazırlamaktan dem vuruyor Köz. Bu anlayışın pratikteki karşılığının kooperatiflerde tecessüm etmesi gayet doğal olsa gerek.

*  *  *

Teori ve Politika’nın “teorinin labirentlerinde bir kör dövüşü”[43] sürdürdüğünü düşünen Orhan Dilber, aklımızın yetmediği yerde... yeni icatlar peşinde koşmadık ... Komünist Enternasyonalin sınanmış ilkeleri ve öğütleriyle, onun tutamak noktaları ile yetindik”[44] diyor. Bu doktriner tutum insana gayriihtiyari Kant’ın “öğüdünü”[45] hatırlatıyor. Taslak’ta bu “öğüde” değinilerek farklı bir bağlamda şöyle denmişti: “ ‘inanca yer vermek için, bilgiyi yerinden ediyorlar’.”[46]

Orhan Dilber Teori ve Politika’yı pratik-politik Marksistlerle “birlikte aynı rüzgarların önünde savrulmak”la[47] eleştiriyor. O “Ben bilmem rüzgar bilir. Düştüm yelin önüne” diyen Bektaşi’nin tam tersini düşünmekte. “Yıpranmış miğferi”[48] ile “güvenilir bir noktada sağlam ve sınanmış bir kazığa bağlı”[49] bir savaşçı olmanın gerekliliğinden bahsediyor Dilber. Burada, bu tutumun subjektif koşullar, ihtiyaçlar neticesinde belli bir dönem için gerekli olabileceği belirtilerek şunlar söylenebilir herhalde: Konjonktürel değişimlere (rüzgarlara!) duyarlılık bir politik yapı için olmazsa olmazdır. Bu noktada yapılan “yanlışların” doktrinin “doğrularıyla” eleştirilmesi her zaman için uygun değildir. Pratik-politik niteliğin kazanılması ilgili özneyi farklı bir düzleme taşır.

*  *  *

Ercan Coşkun Ankara’da, Teori ve Politika’nın Marksizm vurgusuna itiraz etti.[50] “Marksizm ... bir doktrinin adı, yani bu bir siyasal tanımlama değil...” (s. 98) deyip şunu ekliyor Coşkun: “biz kendimizi öncelikle komünist olmakla tarif ediyoruz. ‘Komünist olmak ne, komünizm nedir?’ dediğimiz zaman, bir hedef ortaya koyulmaktadır, bir amaç vardır.”[51] (s. 100)

Bu, Marksizmin ontolojik boyutunu görmeyen, ‘programatizm’ ile malul bir anlayış. Bu tarz yaklaşımlara sahip olanlar için politikada asıl önemli olan şey devrimcilik değil, taşınan ideolojik donanımdır.[52] Bunun şüphesiz devrimciliği algılayışla da alakası var. Devrimcilik, ideolojik ara bölgenin özneleri tarafından, genellikle, ‘kolayca’ edinilebilen bir sıfat olarak görülüyor. Devrimciliği teoriyle, gelecek kurgusuyla ilişkili bir şey olarak değerlendirenlerin, (s. 28) –kendilerini devrimci olarak nitelemelerine rağmen– konjonktürde devrimci pratik sergilememeleri gayet anlaşılır olsa gerek.

Ercan Coşkun’a göre komünist olmanın kıstası, Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresi.[53] (s. 230) “(B)izim için Çin veya Arnavutluk gibi birtakım merkezler yok, hiçbir zaman da olmadı. ... Bugün ... Komünist Enternasyonal’in ilk 4 kongresi gibi bir merkez hala var” (s. 230) diyor Coşkun. Ona göre kendi konumları biriciklik arz ediyor, kendi platformlarının dışında dünyada komünist bulunmamakta. (s. 233) Ancak ilginç bir şekilde, kendi platformlarının komünist olup olmamasını da çok fazla önemsemiyor Coşkun. (s. 231) Dediklerine bakacak olursak, dünyada hiç komünist bulunmaması durumu da söz konusu olabilir.

Ercan Coşkun “Aynı örgütlerin içerisinde bir yandan proleter devrimci kanatların olduğunu ve bu tarzların sürdürüldüğünü, ama bir yandan da burjuva liberal eylem tarzlarının sürdürüldüğünü” (s. 229) söyleyip amaçlarını şöyle açıklıyor: “Bugün ... devrimcilerin bir tarafa, devrimci olmayanların ve reformistlerin de öbür tarafa ayrılmasını sağlamak gibi bir görev koyuyoruz önümüze”;[54] “bu ayrışmanın sonucunda bir partinin ortaya çıkmasını hedefliyoruz.” (s. 189) Örgütlerin “merkezinde duran” insanları değil, asıl mahallelerdeki devrimcileri önemsediklerini belirtiyor Coşkun. (s. 229)

Bu yaklaşım Teori ve Politika tarafından tasfiyecilikle nitelendi.

Ana konuya geri dönelim. Muzaffer Kaya ve Esra Sarıoğlu’nun görüşleri ezilenler konusunda da benzerlikler gösteriyor. İkisi de Teori ve Politika’nın önerdiği yeni öznenin ezilenler olduğunu düşünüyor (s. 47, 92) ve konjonktürel değerlendirmelerden genel sonuçlar çıkarıyor. Kaya, Teori ve Politika’nın dünya konjonktürel tespitlerine subjektif koşullarından yola çıkarak itiraz ediyor gibi. Sarıoğlu ise maddi hatalarla belirlenen bir yaklaşım sergiliyor.

 

Kaya, Teori ve Politika’nın “objektif koşulların oldukça karamsar bir yorumu”ndan (s. 49) hareket ettiğini söylüyor.[55] Devrimci harekete “‘El Kaide tarzı bir örgütlenme’ ya da ‘1970’li yılların MLSPB’sine benzer bir örgütlenme’” önerildiğini, “kitle bağlarını da önemsemeyen bir ‘öncü savaş’” öngörüldüğünü düşünüyor Kaya. (s. 49)

Sarıoğlu ise şöyle diyor: “devlet ... odak olmaktan çıkıyor... belli kolluk güçleri karşısında dayak yediğiniz anda o konjonktürde ezilen olabilirsiniz, ama eve gittiğinizde karınıza şiddet uyguladığınızda ezen oluyorsunuz.” (s. 185-6) “Teori ve Politika, konjonktürü ve politik özneyi esnek ve ittifaklara açık tanımlamak istiyor. İktidarın alanını coğrafi olarak ve siyasal olarak genişletiyor. ... iktidar odağını yitiriyor, zemini kaybolmaya başlıyor. ... burada ... İmparatorluk tezlerine kaymaya başlıyoruz. ... politik mücadelenin alanı belirsizleştiği için Teori ve Politika ekibi, ‘devrimci görev artık, devrimci proje yaratmak değil de, sadece istikrarsızlık yaratmaktır’ diyor... devrimci öznenin yapabildiği politikayı Marksizm aleyhine kısıtlıyor. Devrimci özne artık devrim yapamıyor... iktidar o derece yayılmış durumda ki... Siz o iktidarın parçasısınız, hem ezen hem de ezilensiniz, bir yanınızla. ... (Artık) kurtarıcılık gücünden yoksunsunuz...” (s. 186) Sarıoğlu, görüldüğü gibi, ezilenleri esas olarak devletle karşıtlık üzerinden tanımlanmış bir düzlemde değerlendirmiyor. Ona ve Kaya’ya göre Teori ve Politika’nın ezilenler tarifi müphemlikten muzdarip. (s. 95, 48) Oysa Teori ve Politika’nın, Marksizmin ezen-ezilen ayrımındaki temel ekseninin devlet ve ezilenler olduğuna dair net ifadeleri söz konusu. Kaya, Sarıoğlu ve anlaşıldığı kadarıyla Cem Özatalay,[56] Teori ve Politika’nın ezilenler kavramıyla bir nevi rasyonel genişletme hamlesi yaptığını düşünüyor.

Teori ve Politika’ya göre ezilenleri verili ‘bütünlükleriyle’ tanımak, ideolojileriyle, kültürleriyle birlikte, her neyseler öyle anlamak gerekmektedir... Muzaffer Kaya bu noktada sınıf vurgusu yapıyor, sınıfın bütünleştiriciliğinden bahsediyor. “... sınıf dediğimiz hepsini birden kesen bir ayrım. ... farklı dinamikler arasındaki ilişkileri tanımlayacak bir teorik açılıma ihtiyaç var...” (s. 48) diyor Kaya.[57] Teori ve Politika ayrıcalıklı konumu konjonktürde eyleyen ezilen bölüklerine verirken, Kaya ezilenler arasında ontolojik statüler belirlemek, bir hiyerarşi oluşturmak gerektiğinden söz ediyor.[58]

*  *  *

Yıkıcılık-kuruculuk konusunda Muzaffer Kaya, Hakan Öztürk ve Esra Sarıoğlu Teori ve Politika’ya benzer eleştiriler yönelttiler. Bu eleştirilere göre, yıkıcılık konjonktüre, kuruculuk sürece ilişkindir ve Teori ve Politika’nın öngördüğü devrimci özne salt yıkıcı pratik sergileyebilir.[59] (s. 49, 32, 187) Bu yaklaşım, süreci anlar toplamı olarak gören pozitivist kavrayışın sonucudur.[60] Konjonktür kavramını Lenin’den alarak geliştiren Teori ve Politika farklı bir şeyi savunmakta. Teori ve Politika’nın anlayışına göre, her türlü politik faaliyet konjonktüre içkindir. Bu, politikanın tanımı gereği böyledir.

Teori ve Politika’ya göre süreç bilimin, konjonktür politikanın konusudur. Genel anlayışa göre ise politika hem konjonktür, hem de süreç üzerinden ifade olunur. Bu ikiliği Sarıoğlu dile getiriyor ve konjonktür alanını reel politika alanı olarak tanımlıyor. (s. 183)

Öneriler, istekler...

Toplantılarda Teori ve Politika’nın bugüne kadar ele alamadığı veya almadığı konulara yönelik öneri ve istekler de dile getirildi.

Mehmet Güneş, “kriz tespiti yapıldığında, yaşanmış sosyalizm pratikleri ve bu pratiklerin çökmesinin, teorik krizin derinleşmesinden öte, oluşmasına etkileri de irdelenmek zorundadır” (s. 12) diyor.[61]

Kürşad Kızıltuğ Teori ve Politika’nın Öcalan’ın toplumsal ekolojiye dönük ilgisi hakkında ne yazacağını merak ettiğini söylüyor. (s. 54) Ezilenler kavramı için 19. yüzyıl sosyalizmine de bakılmasını öneren Kızıltuğ, (s. 58) Teori ve Politika’nın anarşizme “sadece Bakunin - Marx tartışması düzeyinde ve küreselleşme karşıtı hareketle gündeme gelen kısmıyla” (s. 57) yer verdiğini, genel olarak komünizmin tartışılması gerektiğini ifade ediyor. (s. 58)

Cem Özatalay, “Türkiye toplumsal formasyonuna dair yapılmış üretimlere ihtiyaç var. Türkiye tarihi üzerine bilgi üretmeye ihtiyaç var. Teori ve Politika’nın buralarda eksikli kaldığı kanısındayım” diyor. (s. 19)

İstanbul toplantısında, Teori ve Politika’da “İbrahim Kaypakkaya[62] hakkında, Kemalizm hakkında genel geçer tespitlerin dışında fazla bir vurgu” (s. 72) olmadığı söylenerek, kolektiften “şovenizmin, sosyal şovenizmin, enternasyonalizmin, Kemalizm ve devrimci partiyle ilişkisini niteleyen bir özel sayı yapması, bu doğrultuda tartışmalar düzenlemesi” de istendi.[63] (s. 73)

 

 



* Bu yazı, Teori ve Politika’ya yöneltilen eleştirileri cevaplama amacının ürünü değil. Bu işlev, yeri geldiği düşünüldüğünde ifa edilmeye çalışıldı. Yazının toplantılardaki tartışmaları olabildiğince geniş şekilde kapsaması yönünde beliren tercih, okuyucuyu sıkma olasılığını göze almayı gerektirdi.

[1] Sorun Polemik’in 18. sayısında toplantıların değerlendirildiği Ahmet Temizel imzalı bir yazı yer aldı. Teori ve Politikacıların görüşleriyle pek ilgili gözükmeyen Temizel, anlaşılan teorik ve politik konularda olduğundan ziyade nüktedanlıkta iddialı... Temizel, yazısının sonunda, “entelektüalizm ve aşırı teorisizm yanlıları” olarak gördüğü Teori ve Politikacılarla ilgili niyetlerini belirtmeyi ihmal etmiyor: “Canımız sıkılsa da açığa vurma görevinden geri durmayacağız; sınıf dışı eğilimleri, küçükburjuva avantüryeleri... ve de kapitalizm ile birlikte böylelerinin çanına ot tıkayacağız.” Bkz.: Ahmet Temizel, “Boş Ambarlar ve Marksizm Üzerine Tartışmalar”, Sorun Polemik, Sayı: 18, Kasım 2005, ss. 93-7.

[2] Yazı boyunca, 37. sayı da değerlendirme kapsamında tutulacak.

[3] Hasan Polat, “Teori ve Politika Üzerine Marjinal Düşünceler”, Teori ve Politika, Sayı: 37, Bahar 2005, s. 33.

[4] Bkz.: A.g.e., s. 30.

[5] A.g.e., s. 38.

[6] A.g.e., s. 37.

[7] A.g.e., s. 34.

[8] “Düşmanını tanımak isteyen düşman bölgesine gitmelidir.” (Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Çeviren: Sevim Belli, Ankara 1976, Sol Yayınları, s. 354)

[9] Bkz.: Hasan Polat, a.g.e., s. 34.

[10] A.g.e., s. 32.

[11] A.g.e., s. 32.

[12] A.g.e., s. 40.

[13] Bkz.: A.g.e., s. 34.

[14] A.g.e., s. 36.

[15] Bkz.: A.g.e., s. 39.

[16] Bkz.: A.g.e., s. 40.

[17] Bkz.: Teori ve Politika, Sayı: 38, Yaz 2005, s. 179. Bundan sonra toplantı kayıtlarının çözümlerinden yapılacak aktarmalar ve oraya dönük göndermeler salt sayfa numaralarıyla gösterilecek.

[18] Coşkun bu noktada Teori ve Politika’nın çıkış belgesi Taslak’ı (Melik Kara, İ. Mert, S. Sahra, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı, Ankara 1995) referans gösteriyor.

[19] Bedreddini Hareket’in politik bildirgesinde şöyle dendi: “Bedreddini Hareket; teorik düzlemde, ... Teori ve Politika çevresiyle karşılıklı etkileşim içinde bulunmayı... dönemsel taktiksel hedefleri ... (arasında) belirlemiştir.” (Devrimci Yenilenme Yolunda Bedreddini Hareket, Eylül 2005, s. 98-9)

[20] “Teori ve Politika çevresinin Türkiye ortalamasını çok çok aşan belli bir çabası, belli bir emeği ve bunlarla yaratılmış belli bir birikimi var”; “Teori ve Politika, geçtiğimiz 10 yıl içinde hakkı verilemeyen ölçülerde başarılı olmuş(tur.)” (s. 69) “Bu birikimle ilişkilenmede belli ölçülerde yaşanan sıkıntıların nedeni ortaya çıkan bu birikim ile onu değerlendirmesi gerekenlerin eşitsiz gelişmişliğidir”; “Teori ve Politika külliyatı önümüzdeki yıllarda Türkiye’de devrimcilik adına, Marksizm adına somut bir şeyler yapmak isteyen insanlara ciddi bir cephanedir.” (s. 70)

[21] Bu konuda İstanbul ve Ankara toplantılarını yöneten Ali İhsan Topçu şaşırtıcı bir görüş dile getirdi. Ona göre Teori ve Politika’nın pratik-politik Marksizmi her an görecek bir yerde konumlanma iddiasını ne kadar yerine getirdiği çok tartışmalı bir konu. (s. 154)

[22] Toplantılarda tartışılan konular arasında Teori ve Politika’nın özgün Marksizm tanımı da vardı. Tanımın ontolojik boyutunu ele almayan Mehmet Güneş, tanımı eksik bulduğunu dile getirdi. (s. 105) İbrahim Horoz, tanımın kavram kargaşası yarattığını ifade edip şunu ekledi: “bilim, felsefe ve politika ayrımı o kadar kategorik ki...” (s. 124) Muzaffer Kaya ise tanıma itirazı olmadığını söyledi... (s. 46) Teori ve Politika’nın Marksizm tanımını kullananlar arasında Temel Demirer de var: “Marksizm, bilim/felsefe/politika epistemolojik bütünlüğü, teori/politika/pratik ontolojik bütünlüğünden oluşur, işçi ve ezilenler hareketi ile ilişkilenen diğer teorilerden farkı da buradadır.” (Temel Demirer, “Hak(sızlık), Hukuk(suzluk), Vs... (1)”, Halk İçin Devrimci Demokrasi, Sayı: 70, 1-16 Ağustos 2005, s. 11)

[23] Benzer görüşleri Mehmet Güneş ve İbrahim Horoz da savundu. (s. 105, 176)

[24] Mehmet Güneş’in Marksizmin krizini ele alışı için bkz.: Mehmet Güneş, “Kriz ve Sıçrama Dinamikleri, Bilinç ve Eylem, Sayı: 1, Temmuz-Ağustos 2004, ss. 85-91.

[25] İbrahim Horoz da aynı kanaatte. (s. 221)

[26] “(K)rizin kendisi, körün fili tanımlamasına benziyor, herkes tuttuğu yerden bu sorunu tarif etmeye çalışıyor.” (s. 221) “(K)riz toplamda vardır, teori alanındadır, politik(a) alanındadır, örgüt alanındadır.” (s. 21)

[27] Krizi bir algılama sorunu olarak gören İ. Horoz, (s. 86-7) bu durumun başlangıcıyla ilgili tarih veriyor: “Komintern’in 4. Kongresi sonrasında tüm dünya komünist hareketinin krize girdiğini düşünürsek...” (s. 222) Onun görüşü “arı ve doğru” bir Marksizmin tarihin bir döneminde unutulduğu. (s. 172) Aynı kanaate Ercan Coşkun da sahip ve o da Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkma sebebine dair net ifadeler kullanıyor: “bu ... Bolşevik Parti’nin kendi ilkelerini, esaslarını sürdürememesinden ... ve özne olarak bu sürece dahil olamamasından kaynaklanan bir durumdur.” (s. 102)

[28] Köz’deki değerlendirme yazısında şöyle bir ifade yer aldı: “Teori ve Politika temsilcileri ... Devrimcilere devrimciliği bırakıp bu işlerle uğraşın demediklerini(n), dolayısıyla tasfiyecilikle nitelenemeyeceklerinin altını çizdiler.” (“Teori ve Politika’nın Muhasebe Toplantıları”, Proleter Devrimci Köz, Sayı: 27, Temmuz 2005, s. 6)

[29] Orhan Dilber, “Teori Ancak Devrimci Politikanın İzinde Devrimci Olur”, Teori ve Politika, Sayı: 37, Bahar 2005, s. 71.

[30] Kızıltuğ, Teori ve Politika’nın yönelimine dair şöyle diyor: “(P)olitik problemlerine cevap aramak için ... anarşizme bakıyorlar, postmodernizme bakıyorlar, Batı Marksizmine, İslamiyete, çeşitli yerlere bakıyorlar.” (s. 55)

[31] Özatalay, Teori ve Politika’nın üretimini ele alarak şunları söylüyor: “Teori ve Politika’nın teorik faaliyetini oturttuğu eksen, Marksizmin krizden çıkışı için son derece elverişli geliyor bana.” (s. 164) “Yenilenme ve yeniden yapılanma arayışı içinde olan her Marksiste ... Teori ve Politika’yı izlemeyi tavsiye ediyorum...” (s. 169)

[32] İ. Horoz, İzmir toplantısında bu durumu vakıa olarak ele aldı ve “... sayılan sayılmayan tüm alanlarda her türden mücadele biçimlerini, araçlarını, aynı anda kullanan, değerlendiren, mücadelenin ihtiyaçlarını gözeterek uyumlu bir şekilde ele alan ... bir özneyi yaratma iddiasında olanların ... bu yöndeki gayretlerini olabildiği ölçüde ortaklaştırmaya, yan yana gelmeye, aynı zeminlerde mücadele etmeye ihtiyacı var” (s. 223) dedi. Ercan Coşkun bu görüşe itiraz ederken, (s. 231) Eylem Şen kooperatiflerde birlikte çalışma çağrısı yaptı. (s. 213) Mehmet Güneş ise tartışmaları zenginleştirmekten, geliştirmekten bahsetti. (s. 153)

[33] İzmir toplantısında Marx ve Engels’in pratikleri de gündeme geldi. İ. Horoz, Marx’ın kendisini “Londra’daki kütüphaneye kapatmasını” isabetli bir adım olarak görmez, ama bunun Marksizmin teorik bir sistem haline gelmesine yol açtığını söylerken (s. 173) Eylem Şen bu tercihi olumlamanın tasfiyeci bir bakış açısı olduğunu söyledi. (s. 214)

[34] Orhan Dilber şöyle yazmıştı: “... teori-işi yapmak üzere örgütlü siyasal faaliyetten kopanların oluşturduğu bir bünyenin içinde şekillenen unsurların sınıfın derinliklerinde siyasal çalışma yürütmeye yönelmesi ... kolay değildir.” (Orhan Dilber, a.g.e., s. 61) Coşkun’un yaklaşımı İbrahim Horoz tarafından eleştirildi. (s. 231)

[35] İlker T. Şahinoğlu ise, yazısında Teori ve Politika’nın “ontolojik açmazlar”ından bahsederek, politik tutum almakla yetinen kolektifin pratik-politika karşısındaki konumunu gözden geçirmesini önerdi. Bkz.: İlker T. Şahinoğlu, “Katı Olan Her Şey Buharlaşırken Teoride ve Politikada Teori ve Politika”, Teori ve Politika, Sayı: 37, Bahar 2005, ss. 97-113.

[36] Bkz.: Demir Küçükaydın, Teori ve Politika’nın Azameti ve Sefaleti, Teori ve Politika, Sayı: 37, Bahar 2005, ss. 79-89.

[37] Köz’de şöyle yazıldı: “... TP’ye tarih(in) sınıf mücadelelerine göre şekillendiği ve tarihin özneleri olduğu hatırlatıldı. TP’nin Althusser’den alarak benimsediği ‘tarih öznesiz, ereksiz bir süreçtir’ tespitine karşı çıkıldı.” (“Teori ve Politika’nın Muhasebe Toplantıları”, a.g.e., s. 6)

[38] Hasan Polat, a.g.e., s. 38.

[39] A.g.e., s. 39.

[40] Teori ve Politika’nın Marksizm alanında olduğuna dair net ifadelere pek rastlanmıyor. Hasan Polat ve Cem Özatalay bu konuda diğerlerinden ayrılan isimler. Bkz.: A.g.e., s. 33 ve s. 160.

[41] Melik Kara işçici sosyalizmcilik için şöyle bir nitelemede bulunmuştu: “Marksist olmak adına devrimciliği reddetmek!” (Melik Kara, “Devrimci Olmayan Bir Sosyalizm!”, Teori ve Politika, Sayı: 7, Yaz ‘97, s. 102)

[42] İbrahim Horoz, Avrupa-merkezcilik bağlamında Teori ve Politika’ya yönelttiği eleştirilerde bu hususu ele alıyor. “Teorinin evrensel kalkış noktalarının bu toprakların dinamikleri üzerinde üretilememesi”nden (s. 128) dem vuran İ. Horoz, Avrupa merkezli teorilerin devrimci pratiğin önünü hiç de açmadığını belirterek şöyle diyor: “bugünün sorunlarını Avrupa merkezli düşünce akımları içerisinde açıklayamayız.” (s. 175) Salt teorik üretimden bahsetmiyor İ. Horoz: “(Orası) çorak bir toprak. Orada devrimci bir teori üretilemez, orada devrimci bir siyaset, devrimci bir örgüt tarzı üretilemez.” (s. 177) Burada insan, ister istemez, bu görüşlerin sahibinin Marksizmi ‘ideo-politik’ özgülleştirme girişimlerine verdiği işçici reaksiyonları düşünüyor... Devam edelim. İbrahim Horoz’a göre Bolşevizmin (Leninizm yerine Bolşevizm demeyi tercih ediyor İ. Horoz) önemi de zaafı da bu noktada beliriyor. Bolşevizmin Avrupa merkezli düşüncelerden ‘koptuğunu’, ancak bu durum daha çok Lenin’de cisimleştiyse, Bolşevizmin ne kadar sistematize edildiğinin tartışılması gerektiğini söylüyor İ. Horoz. (s. 226) Kanaati şu: “(Bolşevik parti) yeterince Bolşevikleşemedi...” (s. 227) “Bolşevizmi temel alarak Bolşevizmi aşmak gerekiyor.” (s. 226)

* Bu başlıkta, Teori ve Politika sayfalarında “Köz’ün arkasında durduklarını” beyan edenlerin görüşleri, daha çok bu sayfalara yansıdığı kadarıyla değerlendirildi.

[43] Orhan Dilber, a.g.e., s. 73.

[44] Orhan Dilber, a.g.e., s. 71, a.b.ç.

[45] Kant, Critique of Pure Reason’ın (Arı Usun Eleştirisi) ikinci baskısının önsözünde şöyle yazar: “... inanca yer açmak için, bilgiyi inkar etmenin zorunlu olduğunu gördüm.”

[46] Melik Kara, İ. Mert, S. Sahra, a.g.e., s. 81.

[47] Orhan Dilber, a.g.e., s. 69.

[48] Taslak’ta “... biz şimdilik savaşçıya sadece bir miğfer öneriyoruz. Uzuvları uygunca hareket ettirmenin (taktik tutumlar ve uygulamalar alanı) önkoşulu, bu güvencedir” (Melik Kara, İ. Mert, S. Sahra, a.g.e., s. 48) deniyordu. Bu benzetmeye “Köz’ün arkasında duranlar” sıkça değindiler. Eylem Şen şöyle düşünüyor: “... miğferi sunmak için, önce Bolşevik tarzı bir parti lazım.” (s. 209)

[49] Orhan Dilber, a.g.e., s. 70.

[50] Kürşad Kızıltuğ şöyle diyor: “tarihsel materyalizme veya Marksizmin gelişimine hasredilmiş birtakım çalışmalarda da görüldüğü gibi Marksizm dışındaki diğer sosyalist/komünist akımlar, sosyalizmin bir tür prehistoryası, tarih öncesi haline getiriliyor, küçümseniyor. Bir tür ilkellik atfediliyor onlara, bir tür çocuksuluk atfediliyor, bir tür kavrayışsızlık, ama en önemlisi de bu: bir tür kavrayışsızlık atfediliyor.” (s. 53)

[51] Eylem Şen de Coşkun’la aynı kanaatte. (s. 209)

[52] Teori ve Politika, politik olarak, devrimci veya devrimci yönelimli bir İslamcıyı kendisine örneğin bir TKP’liden daha yakın görüyor. (Muzaffer Kaya bu konuya değindi: “ideolojileri o kadar önemsemiyor Teori ve Politika, yani ideolojilere değil de öznelerin eyleyişine bakalım diyor”; “bence (bu) özgün bir yaklaşım ama çok ileri götürüldüğünde problem yaratacağını düşünüyorum...” [s. 51]) Coşkun’un bu yaklaşıma katılması, ancak görüşleri arasındaki tutarsızlığı göstermesi açısından önem taşıyabilir.

[53] Toplantılarda Teori ve Politika’yı temsil eden konuşmacılar da, Türkiye’de politik Marksizmin nasıl belirleneceği hususuna değindiler. Bu noktada Ali Osman Alayoğlu ve Metin Kayaoğlu’nun görüşlerinin farklılıklar taşıdığı görüldü. Alayoğlu tarihsel kriterleri temel alarak soruna yaklaştı. (“Türkiye’de Marksizmi birkaç temel noktadan hareketle belirleyebiliriz: Kürt sorununa yaklaşım, Kemalizme yaklaşım ve herhalde son yıllarda öne çıkan bir unsur olarak da laiklik, aydınlanmacılık, İslam ve benzerlerine, bu bağlamda günümüz dünya konjonktürüne yaklaşım.” [s. 145]) Kayaoğlu ise konjonktürü baz alan bir değerlendirmede bulundu. (“Kürt meselesine yaklaşım ile İslam meselesine yaklaşım ve bunlarla bağlantılı emperyalizm konusuna yaklaşım, pratik-politik Marksizm alanında bir ayrışmanın niteliğe ilişkin işaretlerini veriyor görünüyor bugün.” [s. 67])

[54] Yapılan bir ayrım, devrimciliği algılayış tarzını çarpıcı şekilde göstermesinden dolayı vurguyu hak ediyor: “F tipleri sorununu emekçilere taşımaya çalışan, emekçi semtlerinde bunun örgütlenme çalışmalarını yapmaya çalışanlar bir tarafa ayrılsın, bu sorunu kamuoyuna seslenerek ve burjuva diliyle anlatarak, aydınların peşinde bu sorunu çözmeye çalışanlar başka bir tarafa ayrılsın.” (s. 189) Bir kayıt daha düşelim. Coşkun Kürt meselesine dönük ilgilerinin sebebini şöyle açıklıyor: “... bunu proleter devrime yol açabilecek, önderlik edilmesi gereken bir dinamik olduğu için önemseriz.” (s. 191)

[55] İlker T. Şahinoğlu da aynı kanaatte. Bkz.: İlker T. Şahinoğlu, a.g.e., s. 111.

[56] Özatalay, Teori ve Politika’nın politikaya yaklaşımı konusunda şöyle dedi: “Teori ve Politika, politika üzerine düşünürken, kaçınılmaz olarak eleştirmenlere özgü bir mantıktan hareket ediyor.” (s. 18)

[57] Toplantılarda Teori ve Politika’nın hem teorisist olmakla itham edilmesi, hem de politikada teorik ayrımlar yapmadığı gerekçesiyle eleştirilmesi vurguyu hak eden bir husus.

[58] Burada, ezilenler kategorisinin parçalı, ama dinamik yapısının devrimci politika için uygunluk arz ettiği, politik özneyi ilgili konjonktür ile ilişkilendirebildiği belirtilmeli.

[59] Sarıoğlu buradan, “Hareket her şeydir, nihai hedef hiçbir şey” diyen Bernstein ile Teori ve Politika arasında bağlantı kurmaya çalışıyor. (s. 185) Öztürk’ün ise, bu konudaki eleştirilerini spekülatif bir zeminde ürettiği söylenebilir. (s. 35)

[60] Bu yaklaşımın izleri Teori ve Politika’daki bazı yazılarda da görülüyor. Bkz.: Ali İhsan Topçu, “10. Yılda Kısa Bir Politika Turu”, Teori ve Politika, Sayı: 37, Bahar 2005, ss. 199-211 ve Mithat Seloğlu, “Marksizm ve Politika Üzerine Notlar”, Teori ve Politika, Sayı: 35-36, Yaz-Güz 2004, ss. 190-9.

[61] Muzaffer Kaya, Cem Özatalay, Esra Sarıoğlu ve İstanbul toplantısında söz alan Özcan Özen de bu konuya değindi. (s. 51, 164, 182, 79) Özen ayrıca 4. Enternasyonal geleneğiyle hesaplaşılması gerektiğini söyledi.

[62] Toplantılarda Kıvılcımlı ve Kaypakkaya vurguları dikkat çekici boyuttaydı.

[63] Orhan Dilber de Teori ve Politika’nın Kemalizm, ulusal sorun ve savaş konularına eğilmesi gerektiğinden bahsetmişti. Bkz.: Orhan Dilber, a.g.e., s. 66.

Okunma 339 kez