Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Çarşamba, 22 Ocak 2020 12:03

Kasım Süleymani ve Kahramanlığa Övgü

Yazan

Düşmanın saygısı

Geçen Ekim ayında yitirdiğimiz Garbis Altınoğlu, 12 Eylül 1980 askeri darbesi döneminin işkenceli aylarından birinde, kaldığı hücreyi gören koridoru kullanan Maraş katliamının faşist tutuklularının kendisine saygı duyduğundan bahsediyordu: “Garip gelebilir ama bana saygı duyuyorlardı.” Garbis Altınoğlu gibi çifte su verilmiş bir devrimci, üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra bu olguyu aklında tutuyor ve anlatıyordu. Yine, 12 Eylül günlerinde hapiste ölen ve yine aynı türden bir devrimci olan İrfan Çelik’e, işkenceden çıkışta bir polisin, “Ne olursan ol, kim olursan ol; sana saygı duyuyorum” dediğini anlatıyordu yıllar sonra tanık bir yoldaşı.

Peru’da 1985 ile ‘90 yıllarında devlet başkanlığı yapan Alan Garcia’nın, partisinin gençlik örgütünün kongresinde yaptığı bir konuşmayı aktarmıştı gazeteler. Garcia, gençlik delegelerini yeterince fedakâr, çalışkan, disiplinli, adanmış olmadıkları için kıyasıya eleştiriyor ve ardından, bu konularda başarılı bulduğu bir örgütten söz ediyordu. Gençleri özverili, çalışkan, disiplinli ve adanmış bu örgütün adını da anıyordu sonra; Aydınlık Yol’du o! Aydınlık Yol, o yıllarda Peru’da gerilla savaşı yürüten komünist bir örgüttü ve Garcia’nın can düşmanıydı.

Ekim Devriminden önce Bolşevik olmuş, iç savaşta cesaretle dövüşmüş ve Lenin’in kurduğu partide uzun yıllar boyu politbüro dahil en yüksek konumlara gelmiş olan, ama Stalin’in ölümünü izleyen yıllarda başlayan eleştirilere iştahla katılan Anastas Mikoyan’ın, kendisine, Stalin’e neden öldükten sonra değil de yaşarken karşı çıkmadığını soran Çinli komünistlere, “Stalin yaşarken görüşlerimizi açıklasaydık öldürülürdük” diye yanıt verdiği anlatılır. Çinli komünistlerin karşılığı, öldürücü bir tokattır: “Bunlar nasıl komünistler ki, ölümden korkuyorlar?”

Bir komüniste saygı duyan katliamcı faşistler ve işkenceci polis. Komünistleri öven bir düşman devlet başkanı. Ölümden korkan komünist kimlikli birini küçümseyen başka komünistler.

Bu örneklerde övülenin “komünizm ideolojisi” olmadığı pek açıktır. Övülen, ‒herhangi‒ bir ideolojiyi içtenlikle edinmiş ve onun için yaşamını hiçe sayan insan bireyleridir. Ve horlanan, bir ideolojiyi adanma düzeyinde benimseyemediği görülen bir başka insan bireyidir.

İdeolojik özne

Büyük davalar için bireysel yaşamların hiçe sayıldığı anlayışların yükseldiği günlerde yaşamıyoruz. Yaşadığımız, her bir yaşamın hiçbir soyut dava için feda edilemeyecek kadar kutsal olduğu bayrağının göndere çekildiği zamanlardır. Buna, kritik bir çatışkılı durum, yaşamını gözünü kırpmadan feda edenlerin, pratiklerine aykırı anlayışları önemle dahil edilmelidir. Bütün dünyada ezilenler arasında sersemleştirici bir pembe düş bulutu dolaşıyor. İndirgenemez birimini birey varlıklarda bulan bir özgürlükçülük ideolojisi bu. Bu ideolojide kutsallık, bireyin fiziksel varlığından öteye gidemiyor.

Örneklerde övülen ve saygı duyulan ‒bir‒ ideoloji değil bir ‘ideolojik özne’dir. Her ideolojinin kendinin taşıyıcısı özneler yaratması anlamında bir özne niteliğinden değil, özel bir özne olma dinamiğinden söz ediyoruz. Bazı ideolojilerin bazı özneleri özel olarak yarattığı, bunların ideolojinin sıradan öznelerinden başka kategoriden sayılması gerektiği ifade edilmek isteniyor. Ya da belki, uygun ayrımı, ideolojinin ‘tam-özne’si ile ideolojinin sıradan ya da ‘yarım yamalak özne’si şeklinde oluşturmak gerekecektir.

Toplumlarda yaygın olarak bireyler birer ‘rasyonel-ekonomik insan’dır (“homo economicus”). Bireylerin ezici çoğunluğu günlük sağduyusuyla pratik çıkarı doğrultusunda hareket eder. Ama toplumlarda her zaman, günlük sağduyu bakımından bireysel maddi ve fiziksel varlığının zararı doğrultusunda ya da bireysel maddi varlığını gözetmeden davranan bireyler de olur. Bu tip bireylere de ‘ideolojik insan’ diyelim. ‘Ekonomik insan’ın ılımlı türleri olduğu gibi, ‘ideolojik insan’ın da tam ve ılımlı türleri vardır. Devrimcilerin genel olarak birer ‘ideolojik insan’ ya da ‘tam ideolojik insan’ olduğu söylenebilir. Buna karşılık reformcu sosyalistlerin ‘ılımlı ideolojik insan’ sayılması mümkündür. Ama bu kategorinin tarihte sadece devrimciler için ayrılmış olduğunu söyleyemeyiz. Başka ideolojilerin de tam-özneleri olabilir. Mesela, iki tarihsel düşmanımızdan biri olan Mustafa Kemal sanırız bir tam ideolojik insan iken, Tayyip Erdoğan, her zaman dünyalığını gözeten biri olarak ancak yarım yamalak bir ideolojik insan ve tam bir ekonomik insandır.

İşte, geçen günlerde ABD füzelerince öldürülen İranlı general Kasım Süleymani tam ideolojik öznelerdendi. Kasım Süleymani, kendini bir özne olarak kuran devrimin üzerinden 40 yıl geçmiş olmasına karşın, hâlâ o davayı izliyor, yaldızlı general sırmalarıyla Tahran protokollerinde boy göstererek emekliliğini bekleyeceğine savaş alanlarında at koşturuyordu. Yani, Çinli komünistin Sovyet ‘komünist’e söylediği sözü izlersek, öyle bir davanın adamıydı ki, ölümden korkmuyordu. Kasım Süleymani, gençliğinde başladığı savaşı, ilerleyen yaşlarında da sürdüren özel bir ideolojik özneydi. Onu, İsrail saldırılarında Hizbullah lideri Nasrallah ile birlikte sığınaklarda savaşı yönetirken de buluyoruz, Suriye’de ve Irak’ta tehlikeli cephelerde dolaşırken de… Ve Afganistan’da, Gazze’de, Yemen’de kendisini ya da gölgesini... “Kutsal bildiği dava uğruna büyük fedakârlıklara katlanan, gayretli, gözüpek ve cesur kimselere” kahraman deniyor ve Kasım Süleymani, insanların bu türündendi.

Oysa şundan emin olabiliriz; Çin’de canını dişine takıp savaşan kahraman komünistler kadar, onların kazandığı alanlarda ‘komünist memuriyet’ yapan yoldaşlar da vardır bol miktarda. Kasım Süleymani cephelerde dolaşırken, Tahran’da “İslam Devrimi”nin parsasını büyük bir maharetle toplayan dava arkadaşları da vardır sürüsüne bereket.

Kutsalı üstlenmek

Bu dünyanın değişimi evrime bırakılmayacaksa devrimleri zorunlamak gerekir. Devrim davaları kutsal olmak zorundadır. Kutsal davanın ideal taşıyıcıları kahramanlardır. Dünyanın en büyük egemenlerinin büyük fiziksel güçleri ve büyük teknolojileri sayesinde kutsallığı ve dolayısıyla kahramanlığı aştığı bir gerçektir. Bu nesnellikte asıl tehlike, egemen düşmanın kendi nesnelliğinin ürünü olan bu ideolojiyi bizim taraftakilere aşılamasıdır. Can alıcı olan, tehlikenin saflarımıza şu vakte kadar geleceği değil, çoktan gelmiş olduğudur.

Saflarımızda olan ve dünyanın ne çektiyse kahramanlardan çektiğini söyleyenler, egemenlerden gelen bu virüsü kapmış olanlardır. Dünyanın egemenleri ya kutsallığın bizatihi kendileri olduğuna inandırırlar ya da kutsallığın kalmadığına. Dünyanın bugünkü baş egemenleri hiçbir kutsallığın kalmadığına onları ikna etmiştir ve onlar için artık kendilerini zora koşacak yolların kapandığını görmek huzur vericidir. Belki büyük davaları ve kutsalları kendi küçük dünyalarıdır ve orada dilerlerse komünizm bile yaşarlar kafadarlarıyla.

Süleymaniler, savaşmak için kahramana gereksinmeyen eski çağların Roma İmparatorluklarının, Osmanlı İmparatorluklarının ve çağdaşımız Amerikan İmparatorluklarının büyük kurulu gücüne karşı çıkmanın vazgeçilmez bir yolunu gösteriyor bize. Açığı kapatmak için dünyanın bizim tarafında ‘ideoloji memurları’na, ‘teknisyenler’e, ‘profesyoneller’e değil öncelikle tam kurulmuş ideolojik öznelere gereksinim var. Kendini davaya adayan militanlara, canını hiçe sayan inanmışlara… Memur, teknisyen, profesyonel de elbette vazgeçilmezdir başarı için, ama öncel olan tam ideolojik öznedir.

Kasım Süleymani’den bize düşen, ideolojik öznenin yüceltilmesi, büyük dava için adanmışlığın kutsanmasıydı. Süleymani’nin öldürülmesi, kutsal dava nosyonunun eksikliğini dürten bir işlev görmeliydi. Kutsallık duyusunu yitiren bir ezilenden rasyonel ezenin kötü bir taklidi çıkar; başka şey değil. Batı uygarlığının kilometrelerce ötedeki üste basılan bir düğmeyle ateşlenen füzelerinin seküler gücünü görerek kutsallıktan soyunan, kutsallığı “Molla ideolojisi” ile özdeşleştirenler hep vardı ve var olacaktır. (Bunu Marksizmin rasyonelliği adına yapanlar katmerli olmak üzere!) Kutsallık duyusunu yitiren bir ezilen, komünizmi kendi kafasında kurduğuna inanan bir safdil değilse, hin oğlu hin bir “keloğlan”dır. Herkesi aldatan, kendine bile aptallık oynayan…

Düşmanlık politikası

Solcu toplulukların, devrimciye saygı duyan işkencecinin duyusunu olsun taşıması beklenir. Çok mu önemlidir işkencecinin saygı duyması? İşkencecinin işkencecilikten uzaklaşmasını sağlamadıktan sonra ne önemi vardır bu duyunun?

Devrimciler, işkencecileri kendilerine saygı duysun diye direnmediler. Bazı ‒sadece bazı!‒ işkencecilerin ve düşmanların saygı duyması, bizim ‘ideolojik özneler’imizin varlığının nesnel bir çıktısıdır, etkisidir. Büyük davanın ideolojik öznesi olmaktır esas olan. Bu, kendinden menkul bir hakikattir; şuna ya da buna bakarak oluşan bir şey değil…

Burada, Carl Schmitt’in düşman politikası anlayışını benimsediğimiz hatırlatılmasın! Schmitt’in, “düşman iyi de, güzel de, kahraman da olsa düşmandır” anlamındaki değerlendirmesi başa kakılmasın. Düşmanlık duyusunu yitirmişlerle ya da bu duyuda kalakalmışlarla tartışılacak bir konu değildir bu; “ehline helaldir, naehle haram”.

Duyuda kalakalmak

Süleymani’nin ölümünü zil takıp alkışlayan ya da ona övgüyü hiddetle lanetleyen solcunun tepkisinin ‒bırakalım niceliğini‒, aslının, kutsal davaya tepki olduğundan, ideolojik özneye tepki olduğundan, Batı dünyasından pompalanan ideolojik virüsün militanlığı olduğundan kuşku duyulmamalıdır. (Bu virüsün başarılı taşıyıcısı Nevşin Mengüleri[1] izleyen, liberal özgürlükçülüğe kendini gönüllü bir hevesle eklemleyen solculuğu sadece hor görmek gerek.) Bugün eli devrimin, kafası karşı-devrimin silahıyla donanmış militanın yaşadığı onmaz çelişkiye dikkat çekmek gerekiyor.

Her şeye karşın, iki tepki öznesini ayrı tutmak gerekiyor. Bunlardan birini Mollalardan yediği ağır sillenin şokuyla her türlü kutsalı reddeden İranlı sosyalistler oluşturuyor. Öteki tepki sahibi ‘Kürtler’dir. (Sanırız daha çok da “Kürtler” diye kodlanabilecek sosyal medya kullanıcıları.) Kürtleri katleden biriyle ilgili olumlu bir sözün zerresine tahammül edemiyorlar. Bilincin ilk aşaması bakımından bu tepki doğal ve sağlıklıdır. Fakat, “Kürtler” diye kodladığımız tepki sahiplerinin artık olgun dönemlerini süren ve bölgedeki ezilenleri kapsamaya yönelen bir hareketin, Kürdistan Özgürlük Hareketinin varlığından etkilenmesi beklenmelidir. Her ezilenin kendi varlığı temelinde bir duyu oluşturması meşrudur, fakat ufka dünyayı katmak, çoklu ve çapraz çelişkileri gözetmek ve öteki ezilenlere yönelmek bakımından kesinlikle yetersizdir bu duyu.

Düşmanımız Süleymani

Süleymani ve bağlı olduğu rejim düşmanımız değil mi? Düşmanlar arasında ayrım yapma sorumluluğundan yoksun olmayı bile bir meziyet sayan ve dünyaya sadece aşağıdan bakan, sadece kendi küçük varlığı üzerine düşen gölgeyi gören modern özgürlükçü solcuya anlatmak gerekmiyor bu gerçeği. Özgürlükçü solculukla, ‘egemen’ ve ‘hegemon’ olmak dışında bir ilişki kurulamayacağı görülüyor. Tahran’daki rejimle ilgili dileğimiz, olabildiğince çok Mikoyan ve olabildiğince az Süleymani’dir. İran’da mücadele edecek devrimcinin davası, kutsallığı Mollalar rejimine bırakmaması ve kendisi üstlenmesidir herhalde. Kutsallığın İslam evreninden mi, bu evrenin dışından mı olacağı tamamen özgül bir meseledir. Yeter ki kutsallık Molla İslamına, “rasyonel seçim” muhalefete kalmasın.

Rojhilat ya da Doğu Kürdistan’dan söz etmiyoruz; Tahran’da Süleymani posteri yırtma saygısızlığı ama Amerikan bayrağını çiğnememe saygısı gösteren ‘yiğit’ özgürlükçünün yeri ABD’nin safıdır. (Bu, zaferden sonra karargâhının girişine çiğnemesi için getirilen Yunanistan bayrağını saygıyla kaldıran Mustafa Kemal’in davranışından tamamen başkadır.) Onun kutsallığı Amerikancı özgürlükçülüktür. Rojhilat’ta değil ama Tahran’da Amerikancılık ile Molla rejimi arasında bir seçim yapmak gündeme gelirse Süleymani düşecektir akla sadece.

Kahramanlar

“Ȃlem yiğit olsa hükümet fazla” der bir Avşar türküsü… Bu ne demektir? Herkes yiğit olamadığı için ideolojik öznelere gerek var. Devletler varsa yiğitler de olacaktır, olmalıdır!

Bizim kahramanlara ihtiyacımız olmadığını söyleyenler egemenlerin fiziksel ve ideolojik gücünü normal sayanlardır.

[1] http://www.diken.com.tr/benim-kahramanim-suleymani-degil-bakhtiyari/

Okunma 3127 kez