Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Pazar, 12 Nisan 2020 22:43

Salgın Durumu ve Felsefede Materyalist Olmak

Yazan

Geçtiğimiz aylarda Çin’in Hubei eyaletinin Vuhan kentinde bir grup hastada, etkeni gösterilemeyen, solunum yolu ile bulaşan bir enfeksiyonla karşılaşıldı. Başlangıçta salgına yakalanan kişilerin ortak yanı bu bölgedeki bir deniz ürünleri ve hayvan pazarında eşzamanlı olarak bulunmalarıydı. Sonradan “Covid-19” olarak adlandırılacak virüsün yeni bir hastalık etkeni olduğu, hayvandan insana geçtiği ve ilk kez bu pazar yerinden yayıldığı anlaşıldığında, egzotik hayvanların da satıldığı bu pazar yeri bir anda esrarengiz komploların gizemli mekânı haline büründü.

Tüm dünyada aylardır sadece bu virüs konuşuluyor ve global çapta bir salgına yol açan bu virüsün etkilerinin modern tıp tarihinden çok siyaset tarihinde yer alacağını öne sürmekte bir beis görünmüyor.


Materyalist ön kabul

Varlığın maddi olduğunu savunan materyalizm, maddi gerçeklik üzerinden yapılan soyutlamaları yani düşünceyi, gerçek gerçeğin zihindeki yansıması olarak kabul eder. Bilimin de içinde yer aldığı bu epistemolojik alan gerçek gerçekler dünyasından ayrı bir kategoridir, maddi gerçekten ayrıdır. Bu, felsefede materyalist olmanın temel ön kabulüdür.

İçinde yaşadığı maddi gerçeğin basit maddi bir bileşeni olan insan, soyutlama yapabileli beri kendine özel bir yer atfetmiştir. İlkel çağlarda çoklu tanrılarla doğaya, maddi gerçeğe hükmetme fikrine kapılan insan, modern zamanlarda doğanın efendisi olarak akılla ve bilimle her şeye hükmedebileceği fikrine kapılmıştır. Bu, doğa ile insanın çelişkisi olduğu, modern insanın akıl ve bilimin ışığında bu çelişkiyi kendi lehine aşabileceği ve doğanın yani maddenin efendisi olabileceği fikri ile maluldür. Aslında Eski Yunan mitolojik tanrıları, modern zamanlarda felsefede materyalist, politikada komünist devrimci olduğunu sanan kafalarda hâlâ yaşamaktadır. Oysa insanın verili maddi dünya içinde doğayla ayrışması ve dolayısıyla çatışması ontolojik olarak mümkün değildir; insan ne yaparsa yapsın maddi dünyanın dışına çıkamaz. Maddi dünyada, kaba gerçek içinde insanın bir özne olarak doğaya hükmetmesi, onu kontrol etmesi ancak insan denilen ölümlü mahlûkun maddeyi kendi lehine aşması anlamına gelir ki bu ancak Tanrı katında mümkündür. Tabii ki yeni üretim araçlarının keşfi ve teknolojinin gelişimi insana doğanın imkânlarını alabildiğine kullanma olanağı sunar. Fakat bu bakımdan hiçbir gelişme, bir çelişkinin uzlaşmaz iki unsuru olarak insanı maddeye asla üstün kılamaz.

Biyolojik bir silah

Felsefede materyalist olduğu iddia edilen bilim savunucuları ilk organizmanın ve sonra bir organik varlık olarak ilk insanın, milyarlarca yıl önce ilk basit organik yapı ile başlayan maddi dünyanın evrimi macerasının bugünkü insanı var ettiğini savunurlar. Fakat her nedense insanda daha önce hastalık yapabilen bir virüs topluluğunun mutasyona uğrayarak hayvandan insana geçerek bir salgına yol açabileceğini asla kabullenemezler. Böylece maddenin hareketi ve dönüşümün yarattığı canlı diyalektiğin yerine daha tutarlı olduğunu düşündükleri komplo teorilerine başvururlar. J. Derrida “Kurgu, gerçeklikten daha tutarlıdır” sözünü sanki bunlar için söylemiştir.

Onlar için virüs laboratuvarda üretilmiş biyolojik bir silahtır. Bu üstün silah, aşırı çoğalmış dünya nüfusunun üretim dışı unsurlar olduğu varsayılan yaşlı kesimini yok ederek, sınırlı kaynakların gereksiz kullanımını engellemek amacıyla emperyalist kapitalistlerce kullanılmıştır. Bu büyük güçler salgınla böylece dünyayı tamamen ele geçirecek ve kapitalist sistemi yeni baştan düzenleyebilecek stratejik bir hamle gerçekleştirdiler.

Bu tür tezlerin savunucularının keskin zekâlarının karmaşık ilişkileri açığa çıkarabilme yetenekleri sayesinde, kâh Alman devlet kurumlarının hazırladığı raporun varlığını öğreniriz, kâh ABD’de yazılmış ve bugünü bire bir anlatan romanlardan pasajlarla yüzleşiriz. Böylece büyük komplonun, roman sayfalarına gizlenmiş, film repliklerine sızdırılmış parçaları bir araya getirilir ve büyük oyun gözlerimizin önüne serilir. Ve rahatlık ve gururla eklerler, kulağını kabartmış olanları hipnotize etmek için: “Küresel kapitalist sistemin sahipleri yıllardır böylesi bir pandemiyi öngörmektedir.”

Bu keskin zekâlar karmaşık ilişkiler ağını ortaya çıkarmakla meşgulken devlet denilen devasa aygıtın verili her tarihsel durumda ve koşulda kendini koruma ve idame ettirmeyi hedefleyeceğini, sadece toplumsal ayaklanmalara karşı değil, savaş ve doğal afetlere karşı da koruyucu önlem planları geliştireceğini gözden kaçırırlar. Türkiye’de devlet kurumlarının gelecekte karşılaşılabilecek olası bir İstanbul depremine ya da herhangi bir doğal afete karşı hazırladığı müdahale ve eylem planlarının varlığı bir “kozmik sır” değildir. Kaldı ki grip şeklinde yayılan salgınlar yeryüzünde ilk kez görülmüyor ve öngörüldüğü kadarıyla tarihin en öldürücü salgını ile de karşı karşıya da değiliz. Bundan yaklaşık 10 yıl önce yaşanılan Domuz Gribi ve Kuş Gribi yine öldürücü salgınlar şeklinde küresel etkiler göstermişti. Üstelik İspanyol Gribi olarak tarihe geçen 1918 salgınında sayısı 40 ile 100 milyon arasında değişen ölüm bildirilmiştir. Hem de ölenler sağlıklı genç erişkinlerdir. Bu iddia sahipleri o zamanlar yaşasalardı muhtemelen aslında bu salgınların Ekim Devrimini boğmak için yayıldığı tezini ortaya atarlardı!

Komplo teorilerinin geniş kitlelerce kabul görmesi, toplumsal mücadelenin zayıf olduğu tarihsel kesitlerin yarattığı umutsuzluk ortamının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Bu tarihsel koşullar, ezilenler dünyasının mistik düşünme biçimlerini pekiştirecek korkularla doludur. Ancak ezilenler adına söyleyecek sözü olanların, Marksizm adına öne çıkanların, bu türden mistik-idealist düşünme biçimleriyle mücadele etmesi, gerçek duyusunun korunmasının ve felsefede materyalist olmanın zorunlu bir gereğidir.

Özne ya da egemen her şeyi belirler

Öte taraftan felsefi düzlemde açıkça idealist nitelikte olan bu tezlerin savunucuları politik olarak da Marksist bir tutum içinde olduklarını sanmaktadırlar. Oysa salgın durumunu komplo teorileriyle açıklamak ne kadar idealistçe ise bu süreç sonunda kapitalizmin çökeceği kehanetinde bulunmak da en az o kadar idealistçedir. Bunlar sadece felsefi yaklaşımlarıyla Marksizm dışında değildir; politik bakımdan da Marksizm dışındadırlar. Kuşkusuz pandeminin ekonomik etkileri, emperyalist-kapitalist sistem açısından ciddi bir krize yol açabilir, ancak krizin çöküşe dönüşmesi yalnızca ezilenlerin sonuç alıcı mücadelesi ile mümkün olabilir. Sonuç alıcılık ancak devrimci politik öznenin varlığıyla mümkündür.

Ürettikleri politik görüşlerle emperyalist-kapitalist sistemi teşhir etmiş, burjuvazinin çirkin ve gayri ahlaki yüzünü geniş kitlelere göstermiş, böylece sisteme ağır darbeler indirmiş oldular! Bu keskin fikir erbabı gerçekte kadiri mutlak bir varlık olarak kapitalist sistemi ve onun iktidar aygıtlarını kutsuyorlar. Yaptıkları asıl iş, her şeye kadir olan yıkılamaz burjuva düzenin aşılmaz duvarlarını etkiledikleri kafaların içinde örmekten başka bir şey değildir.

Önemli olduğunu düşündüğümüz bir sav da virüs salgınının dünya düzenini yeniden kurmak ve yapılandırmak amacıyla çıkarıldığıdır. Bunun için özellikle Batıda “bireysel özgürlükleri” günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası haline getirmiş, “liberal yaşam tarzından ödün vermez” kitlelerin boyun eğdirilmesi gerekmektedir. “Pandemi ile başarılmak istenen” budur. Bu düşün insanları; “Salgınla verilen mesaj, bireysel özgürlüklerin, toplumun kendi çıkarları için sınırlandırılabileceği algısının neredeyse bir genel kabule dönüşmesidir” derken burjuvazinin bu duruma neden acil ihtiyaç duyduğunu şöyle açıklıyor: “Bu pratik yönelim esasen önümüzdeki süreçlerde küresel dünya sisteminin kendisini reorganize ederken uygulayacağı katı/sert politikaların toplum tarafından şimdiden kabullenilmesini sağlamaya yönelik stratejilerin ilk adımları olarak görülmelidir.” Ancak aynı yüksek düşün insanları, önümüzdeki dönemde katı ve sert politikalara neden ihtiyaç duyulduğuna ilişkin hiçbir gerekçe sunmuyorlar. Emperyalist bloklaşmalar arasında bir çelişkinin sonucu olduğunu bir an için varsaysak bile virüs, Çin’den Avrupa’ya oradan Amerika’ya kadar ayak basmadık hiçbir coğrafya bırakmayarak bölgesel ya da kıtasal bir hedef gözetmemiştir.

Kantarın topuzunu kaçırıp, yaklaşık 30 yıldır süren üçüncü dünya savaşının biyolojik bir savaşa dönüştüğünü, bir yönüyle de aynı zamanda bir psikolojik savaş haline geldiğini, böylece insanlığın az bir kısmı biyolojik olarak öldürülürken, geri kalan çoğunluğun da psikolojik olarak öldürüldüğünü savunan kesimler de var. Ancak insanlığa savaş açmış bu büyük güçler kimlerdir ve hedefleri nedir? Bu soruların yanıtı yok.

Buradan çıkacak sonuca göre, çağımızda her şeyi kontrol edebilen egemenler istedikleri operasyonları yaparak toplumu istedikleri şekilde inşa edebilir. Karşımızdaki güçler insan türünün düşünme biçimlerini istediği gibi belirleyebilecek, her türden muhalif fikri değiştirebilecek tüm donanımlara sahiptirler.

Bu tezi de bir an için doğru kabul edersek, böylesine kudretli düşmanlar, böylesine “ol deyince olduranlar” karşısında ezilenlerin kurtuluş mücadelesinde yenilgiden başka seçeneği yoktur. Maddi hayatın özne tarafından istendiği gibi kurulduğu bir dünyanın materyalist kavranışının da anlamı yoktur. Öznenin maddi gerçeklik üzerinde bu kadar yaratıcı olduğu bir dünyada materyalizm arka kapıdan kovulmalıdır. Komünist devrimci politika mı? O hepten imkânsızdır.

İçinde yaşadığımız tarihsel kesitte ‒en azından şimdilik‒, geniş yığınların büyük konspirasyonlarla, kitlesel yok edişlere uğratılarak boyun eğdirilmesini gerektiren verili hiçbir politik durum yoktur. Burjuva kapitalist dünya, düzeni cepheden karşılayan muhalif hareketlerin yokluğu karşısında varlığının en rahat dönemlerini yaşıyor.

Bizler hakim sınıf çıkarlarını hem baskı ve zor hem de ideolojik aygıtları ile koruyup kollama görevini üstlenmiş devlet aygıtının hiçbir kitlesel kıyımdan ve terörden kaçınmayacağını bilecek kadar Marksistiz. Ezilenlerin tarihi bunun gerçek örnekleriyle doludur. Ancak hiçbir kitlesel katliam aracının bir virüs kadar güvensiz olamayacağı unutulmamalıdır. Çünkü ‒en azından, artık popüler hale gelmiş enformasyondan dolayı‒ biliyoruz ki teknoloji henüz virüslere yeterince hakim değil; virüs doğası gereği mutasyona uğrayarak değişim ve dönüşüm geçirebilir. Bunun sonucunda hastalık yapma yeteneğini tamamen yitirebileceği gibi, daha öldürücü bir forma dönüşebilir ve hatta laboratuvarda onu silah olarak üretenlerin de katili olabilir. Bu durumların hiçbiri başlangıçta asla öngörülebilir nitelikte değildir. Kitlesel kıyımlarda kullanılacak biyolojik silahlar vardır ve mutlak daha da geliştirilecektir. Ancak, bu ‘büyük komplocu özne’ bir aptallar sürüsünden başka bir şey değilse, bu tür silahların düşman unsurlara karşı oldukça özelleştirilmiş ve kullanan güçlere çevrilemeyecek düzeyde geliştirilmiş olması bir zorunluluktur. Kaldı ki toplumların genetik haritalanması bu yüzden devletlerce bir güvenlik sorunu olarak değerlendirilmektedir. Biyolojik silahlar, sıradan bir kitlesel gösteride çevik kuvvet polisinin attığı gaz bombası basitliğinde değerlendirilemeyecek düzeyde ciddi ürünlerdir.

İnsan ve doğa

Modern insan, ilkel çağlarda hayatta kalma güdüsüyle saklandığı mağaralardan akıllı rezidans dairelerine taşınırken tüm ekosistemin de dışına çıktığını sandı. Yüksek yapıların korunaklı duvarları arasında izlediği vahşi doğa belgesellerindeki insanla kendisi arasında bir benzerlik bulamıyordu artık. Burjuva modern insan, tıpkı dini ideolojilerde vazedildiği gibi, doğanın efendisi olarak doğadaki canlı ya da cansız bütün varlıkların emrine amade olduğu fikrine kapıldı. Bu yüzden, üretim araçlarının eşitsiz geliştiği kapitalist rekabet şartlarında, teknolojinin bütün imkânlarını kullanarak, doğal hayatın maddi varlığına gözü doymaz bir kâr hırsıyla saldırdı.

Virüsün kapitalizmin kirlettiği çevrenin bir ürünü olduğu ancak politik bir ajitasyon aracı olabilir. Çevresel etkilerin makro organizmalar üzerinde olduğu gibi mikro organizmalar üzerinde de etkisi olduğu ve bu etkilerin her canlı yapının genetik faktörünü etkilediği tartışmasız bir gerçektir. Kapitalizmin doğaya vahşi bir hırsla saldırdığı, canlıların yaşam imkânlarını ortadan kaldırdığı, ekolojik sistemi tarumar ettiği de aynı şekilde tartışmasız bir gerçektir.

Kapitalizmin doğaya uygun olmadığı, çürümüşlüğünün ve pisliğinin doğayı da kirlettiği, kapitalizmin Marksist eleştirisinin önemli bir tezi olmak zorundadır. Buna bağlı olarak, yeni sosyalizm programının doğayla uyumlu, onunla barışık bir toplumsal düzen öngörmesi gerekmektedir. Ancak “tarihsel sosyalizm” deneyimlerinin pratikleri farklı gelişmiştir. Sovyetler’in nükleer teknolojide ABD’yi yakalamak istemesi sonucu yaşanan çevresel felaketler, Çin’in sanayi kentlerinde yaşanan hava kirlilikleri başka pratikleri ortaya koyuyor. Bu durumların tümü, gelişmiş kapitalist sistemlerle aynı dünyada rekabet içinde yaşam zorunluluğunun tarihsel sonuçlarıdır. Bunlar şüphesiz, “tarihsel sosyalizm” deneyimleri için olumsuz pratiklerdir. Bu durumun ekolojik sistemlerin korunduğu, doğayla uyumlu, çevre kirliliğine yol açmayan yeni üretim araçlarının ve enerji sistemlerinin geliştirilmesi ile aşılması zorunlu görülüyor.

Ekosistemin dışına çıktığını sanan ‘burjuva modern insan’a göre sürüngenler, yırtıcılar, eklem bacaklılar ve diğer pek çok haşerat ile mikroskobik organizmalar başka bir dünyaya aittir. Bunları oluşturan ekosistem pek tabii vahşi olana ait olup modern insanın uzağındadır. Doğa dediğimiz ekosistem hareketin ve değişimin sürekliğini taşısa da ‘modern insan’ çoktan bu maddi gerçeğin dışına çıktığını sanmıştır.

Materyalist açıdan, maddi bir bütünlük olarak evrenin, ekolojik sistemleri de kapsayacak bir biçimde sürekli hareketinin, değişiminin ve dönüşümünün doğurduğu dinamik sonuçların, her seferinde organik canlılığı korumaya yönelik pratikler geliştireceği savunulamaz. Gerek ekosistem içinde iç içe geçmiş canlılar arası etkileşimin, gerek insan-doğa ilişkisi içinde meydana gelebilecek zararlanmaların bir sonucu olarak doğal hayatın sona ermesi mümkündür. Yine yerkürede meydana gelebilecek yapısal değişiklikler ya da güneş sisteminde gelişebilecek herhangi bir durum canlı yapıları tamamen yok edebilecektir.

Makro ve mikro düzeyde tüm evreni kapsayan maddi gerçeklik, doğal hayatın dinamik süreçler içinde değişimi ve dönüşümünün, oluş ve yok oluşunun tümünü bütünsel olarak kapsar. Evrim dediğimiz tarihsel süreçte canlı türlerinin değişen doğa koşullarına uyumu, gelişmiş türlerin ortaya çıkışı ya da yok oluşu maddi hayatın bütünsel pratiğini ortaya koyar. Her şeyin yerli yerinde olduğu kontrol edilebilir bir ekosistem düşüncesi ancak doğa karşısında kendine öznelik vehmeden insana ait olabilir.

Okunma 1578 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.