Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Çarşamba, 27 Mayıs 2020 21:42

Kurban Olmayı Reddeden Kaypakkaya

Yazan

Hüseyin Tekin geçtiğimiz günlerde yayınlandığı Bir Kaypakkaya Değinmesi başlıklı metninde1 İbrahim Kaypakkaya’ya dair bir anısına yer veriyordu. Tekin ve yoldaşları Diyarbakır Seyrantepe Sıkıyönetim Askerî Tutukevi'nde, 1973 Nisan’ında, Yedinci Kolordu Komutanı Şükrü Olcay’ın, binbaşı savcı Yaşar Değerli’nin ve yüksek rütbeli subayların bulunduğu geniş bir salona, Kaypakkaya ile yüzleştirilmek üzere getirilirler. Kaypakkaya, getirilen gruptan ayrı, tek başına sandalyededir.

Tekin, o gün salonda bulunan subayların gösterişli kıyafetlerinin içinde ürperti uyandırdığını yazar. Salondaki askerlerden biri konuşmaya başlamak üzereyken Kaypakkaya yüzleştirilmek için getirilenlere “sıcak bir bakış” attıktan sonra subaylara dönerek, “Siz bu halk çocuklarına işkence ederek beni tanıdıklarını kabul ettirmişsiniz. Ben bunların hiçbirini tanımıyorum” der. Tekin, yazısını şu cümlelerle bitiriyordu: “Son söz söylenmişti. Hiçbirimiz İbo’yu tanımıyorduk.”

Bu kısa anı, Kaypakkaya’ya ilişkin pek çok anlatıdan yalnızca biri olarak okunabilir. Ancak Kaypakkaya’nın tutumu bir anma metnine iliştirilen dokunaklı bir son olarak görülmemeli ve bugünün baskın etik ve politik ön kabullerinden kopmak için bir ayıraç işlevi taşımalıdır. Bu amacı somutlayabilmek için bu yazıda, başka bir çalışmada genişletilmek üzere, sözünü ettiğimiz hâkim kabullere ve onlara yöneltilen eleştirilere kabaca değinmekle yetineceğiz.

Kırılganlık karşısında ölümsüzlük

Alenka Zupančič ve Alain Badiou ayırt edici niteliği duygu durumlarının başat kılınması ve insanın kurban-insan olarak tasviri olan düşünceyi eleştiriyor ve kurbanlaş(tır)manın temelde daima korunmaya ihtiyaç duyan, aciz, edilgin bir varlık olarak insan tasavvuruna ve toplumların ‘çocuklaştırılması’na dayandığını ifade ediyordu. Zupančič, çocuklaş(tır)manın, eş anlamlı ve eş zamanlı olarak duyguların birincilleşmesinin, öznenin dış dünyadaki kötülüklerden korunmaya muhtaç olduğu kabulünün, bu kabule eşlik eden kurban statüsünün ve öznenin bu statüye hapsinin yükselişe geçmesinin, failliğin, dönüştürme kudretine sahip öznenin üzerini örttüğüne işaret ediyordu. Bu örtme işlemine yönelik itirazların doğurduğu öfkenin ise çocuklaşmanın sağladığı libidinal tatminle ilişkili olduğunu dile getiriyordu. Sistemsel eşitsizliklerin köklü yanıtlar gerektirdiği anlarda gerçekleşen bir ikame, mevcut olanın sürgit devam etmesini mümkün kılan neoliberal bir hile olarak duygular etrafında örülen kutsallık halesini eleştiriyor ve öznenin her düzeyde kurban statüsünü reddetmesi gerektiğini belirtiyordu.2

Alain Badiou söz konusu ikame ve hileyi “etik ideolojisi” olarak adlandırmıştı. Biri evrenselleştirici, diğeri ise Öteki’nin mutlak başkalığını önceleyen iki temel üzerinde yükselen etik ideolojisinin insan haklarına kaynaklık eden ilk uğrağı a priori bir Kötü ve bu Kötü’den sakınılması gereken evrensel bir insan fikrine dayanır. Badiou Kötü’yü İyi’ye önceleyen bu sakınımcı etiğin insanı biyolojik varlığına, ait olduğu türe, ‘kırılgan bedenine’ indirgediğini öne sürer ve insanı insan kılanın kurban olmaklığından sıyrılması, ‘ölüm-için-varlık’tan ve ‘ölümlü varlıktan başka bir şey’, ‘ölümsüz’ olma kapasitesi olduğunu açıklar (Badiou 2013: 27). Badiou’nun ikinci eleştirisi, insanı haklarıyla içeriklendiren düşüncede Kötü’nün apaçıklığına, önselliğine ve uzlaşımsallığına yöneliktir. Kötü, herkesin üzerinde mutabık olduğu, önsel olarak bilinebilir ve tekil durumların çözümlenmesini gerektirmeksizin her koşulda tespit edilebilir olandır. Bu ön kabul, her İyi tasavvurunu, Kötü’nün kaynağı olmakla suçlayacak ya da her İyi tasavvurunun Kötü’ye kaynaklık etme olasılığı taşıdığını varsayacaktır. Badiou’nun düşüncesinde ise Kötü’den İyi’yi türeten hareketin yönü tersine çevrilmiştir (Badiou 2013: 29).

Mari Ruti de Judith Butler’ın Badiou ile mutlak karşıtlık içinde bulunduğunu aktardığı, kırılganlık kavramını merkeze alan ve Ölümsüzlük kapasitesinin karşısına kurucu bir unsur olarak yaralanabilirliği yerleştiren ‘sonluluk etiği’nin harekete geçirici olmaktan çok, felce uğratan bir etki yaratma ihtimali üzerinde duruyordu. Ruti, Butler’ın yas hakkındaki vurgusunun Batılı öznelerin yalnızca yas tutarak, yasını tuttukları için bir şey yapmaksızın bir şey yaptıkları hissini duyumsamalarına yol açabileceğini ifade ediyordu (Ruti 2015: xiii). Ruti’nin ifadeleri, Zupančič’in sözünü ettiği libidinal tatminin hem kurbanları hem de kurban olmayanları kuşatabileceğine ilişkin çekinceyi yansıtır. Badiou, –çekince ile değil, kesinlik belirten ifadelerle– bu ayrımın taraflarının, yani kurbanların ve kurban olmayanların hiç değişmediğinden ve evrensel olduğu varsayılan öznenin her zaman kurbanlar ve kurtarıcılar arasına çekilen set tarafından boydan boya kat edildiğinden söz ediyordu (Badiou 2013: 28). Her üç düşünür de, farklılaşan vurgularla, kurban-insan tasavvurunun sınırlarına, bu tasavvuru mümkün kılan bir başka tasavvura, yani kurtarıcı imgesine ve bu ikiliğin mevcut olanın sarsılmaksızın varlığını sürdürmesi için inşa edildiğine dikkat çekiyordu.

Sonuç yerine

Kaypakkaya, hâkim hale gelmesi kuşkusuz Marksizmin krizi ile doğrudan doğruya ilişkili bugünün etik ideolojisinin ve bu hilekâr anlatının kurban-insan tasavvurunun politik devrimciliğin kudreti karşısında kendine yer bulamadığı bir dönemde ‘ölümsüz’leşen politik bir Marksistti. Kaypakkaya yükseklere çektikleri bayrağın proletaryanın kızıl bayrağı olmasını bir koşula bağlıyordu: Bayrağın üzerindeki lekeler direşken bir çaba ile ortadan kaldırılmalıydı. Bugün, Kaypakkaya’nın takipçilerinin etik ideolojisinin hâkim hale geldiği bir ideolojik evren karşısında bu sebatkâr tutumu sergilemeleri ve söz konusu evrenin etkisi altına girmeyi şiddetle reddetmeleri onun tutumuna sadakatin gereği olarak görülmelidir.



Referanslar

1 https://www.facebook.com/huseyin.tekin.3323

Okunma 793 kez