Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Post-Modernizm ve Marksizmin Genişleyen Alanı

Yazan

 Marksist kalede kalarak saldırılara göğüs germe imkanı bulunmuyor. Hatta, ağır zırhlar kuşanarak, bir anlamda kaleyle hareket ederek de saldırı ve nefeslenme imkanı bulunmuyor. Hafif suvarilerle akınlar düzenlemek, yabancı toprakların yemişinden yemek, alışılmadık rüzgarlara bağrımızı açmak zorundayız. Bu haldeyken, yani Marksizmin duldasında cereyan yememeye alışmış olanlar, bizi o topraklarda ve rüzgar alan koyaklarda görenler, oraların has yaratıklarıyla karıştırabilirler; hatta daha vahimi, bizi de bazen meltemler ayartabilir, sert rüzgarlar çarpabilir… Tüm bunlara rağmen, doğru ve uygun olan, yine de, yapılmaya gayret edilendir.

Karşılamada öncüller

Reddettiğimiz miras şudur: “Doğmakta olan proletaryanın olgunlaşmakta olan dünya görüşü olarak Marksizm’in amacı, Aydınlanma rasyonelliğini maddileştirmek ve radikalleştirmek; potansiyelini, sadece toplumun şu ya da bu ayrıcalıklı kesimine değil, tüm insanlığa yaymaktı.”[1]

İzinde olduğumuz eseri şu yaklaşım tarzı ifade etmektedir: “Post-modernizm, Marx, Nietzsche ve Freud tarafından ortaya atılan, akılcılaştırıcı modeli yıkmaya yönelik eleştirinin doğrudan devamını oluşturur”.[2] Bu üçlünün adı benzer bağlamda daha önce de bir Marksist tarafından anılmıştı. Althusser, üç istenmeyen ‘doğal’ doğumdan söz etmişti: “Benim bildiğim kadarıyla, 19. yüzyılda, beklenmeyen iki ya da üç çocuk doğdu: Marx, Nietzsche ve Freud. Bunlar, törelere, ilkelere, ahlaka ve terbiyeye aykırı düşme anlamında ‘doğal’ (gayri meşru) çocuklardı.”[3]

* * *

Post-modernizmin Aydınlanmacı olmayan bir Marksist eleştirisi nasıl olmalıdır?

Post-modernizmi ele alırken, post-Marksist, neo-Marksist, post-modernist Marksist değil de Marksist bir konumdan etkileşime girebilecek bir pozisyon mevcut olabilir mi?

Aydınlanmacılığın müstahkem kucağından, post-modernizmi, hor gören bir bakışla mahkum eden Marksistlerden, ya da post-modernizmin uçarı ve sırtında yumurta küfesi taşımayan tarzını taklit edip Marksizmi karalayanlardan olmadan ve Marksist olarak bir teorik konum arayışına girişmek ne kadar mümkündür? Bu notlar, bu sorunun yanıtı için bir genel çerçevenin izlerini oluşturmayı amaçlıyor.

Dar-Marksizmin post-modernizm eleştirisi, esas olarak, bu geniş ve heterojen akımın (ve onun bir belirtisi olduğu şeylerin / gelişmelerin) ideolojik (ve bilimsel ve politik) reddine dayanır. Bu uğrakta dar-Marksizmin Marksist olduğundan ve günümüz dünyasında önemli bir yükümü yerine getirdiğinden kuşku yoktur. Öte yandan dar-Marksizmin post-modernizme dönük teorik eleştirilerinin temel temalarının neredeyse tümü Aydınlanma avadanlığından devşirilmiş gereçlerden oluşmaktadır. Dünyada genel olarak Marksizm alanındaki politik akımların ve devrimci hareketlerin post-modernizm eleştirisinin bu tarzı taklit ettiği ve izlediği, vurgulanması gereken ve dar-Marksizmin özgün alanından daha vahim etki ve sonuçlara yol açan bir husustur.

Marksizmin ideolojik savunusu küçümsenmemesi gereken bir iştir ve bu görev, dünyada özellikle post-modernizme karşı kararlılıkla yerine getirilmektedir. Fakat, Marksizmin savunusu salt ideolojik alana bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir. Marksist bir konumdan yapılan post-modernizm eleştirilerinin ağırlıklı kısmını bu eleştiri türü teşkil eder ve bu çalışmada bu eleştiri tarzına pek itibar edilmemesi önerilmektedir.

Post-modernizmin basmakalıp eleştirisi denebilecek bu tarza ait ürünler piyasada bolca mevcuttur ve bu tarz eleştirinin artık görevini ifa ettiği kabul edilmelidir.

Dar-Marksist eleştirinin en önemli zaafı, muhatabının bilincini esas almaktır. Muhatabın tarihsel işleviyle, oynadığı politik rolle, dar-Marksist eleştiri pek ilgilenmez. Öznelerin ciddiye alındığı ve kendini ciddiye alan öznelerin eleştirisi… Çünkü dar-Marksizm ideolojist nitelikte bir ideolojik yaklaşımdır. Böyle bir yaklaşımın felsefede idealist olmaması, asıl yaratıcılar olarak özneleri izlememesi, çok zordur.

Önde gelen post-modernistlerin, başta Lyotard, derdi-davasının aslında Marksizm olduğu doğrudur. Lyotard’a göre, post-modernizmin en özlü tanımı, büyük anlatıların reddidir ve bu kavramla onun şahsen hedef aldığı tek büyük anlatı Marksizmdir. Fakat, post-modernizmin dünya-tarihsel işlev ve konumlanması karşısında, kişisel bilinçlerin, niyetlerin rolünden söz etmek, olsa olsa post-modernist (ve –gerçekte asıl kaynak olarak– modernist) bir perspektifi kabul ederek, post-modernizmi eleştirmeye başlamak olacaktır.

Bugün post-modernizm bir gerçekliktir ve nasıl zamanında Marksizm modernlikle ilişkilendi ve Marksizmin genel alanında “Aydınlanmacı Marksizm” ortaya çıktıysa, günümüz dünyasında da bir genel eğilim olarak “post-modern Marksizm”in öğeleri görülmektedir. Bugün Marksizmin üzerine oturduğu zemin post-modernizmi de yer yer kapsamaktadır. Bu, iradeyle engellenemeyecek bir durumdur ve Marksistlerin (sıfatsız Marksistlerin, hatta Marksizmi bir sıfat olarak taşıyan ‘Marksist devrimciler’in) bundan hayırlı sonuçlar çıkarmaları gerekmektedir.

Post-modernizmin Marksizm içindeki tartışmaların tarihsel seyri göz önüne alınırsa, ortaya koyduğu kategorik bir yenilik yoktur. Daha önce Marksizm içinde yürütülen birçok tartışma, post-modernizm sayesinde popülerlik kazanmış ve Marksistlerin uyaranlarını artmıştır. Post-modernizm vesilesiyle, Marksizm alanındaki bazı ayrımlar belirginleşmiş, çizgiler derinleşmiştir. Örneğin, genel olarak post-modernizm büyük şemsiyesi altında değerlendirilen post-yapısalcılığın ve post-Marksizmin Marksizm alanındaki tarihsel veya teorik öncülleri, dar-Marksist vizyondan, ‘sonuç’ sayesinde daha kolay mahkum edilebilmiştir… Böylece Althusser’i eleştirmek için onun deliliğinden daha ikna edici gerekçeler bulunmuştur. Öte yandan, Althusser’in eseriyle ilişkili bir Marksizm anlayışına sahip olanlar, görüşlerinin benzeri ya da andırımlarının bir de post-modernizm gibi anti-Marksist bir temel yönü bulunan bir akımdan yankılanmasını izlemenin sıkıntısını göğüslemekle de karşı karşıya kalmışlardır. Gerçekten bu durum, Marksizm alanındaki ‘iç mücadele’de söz konusu kesimi zora sokmuş görünmektedir.

Ancak, inisiyatif, dar-Marksistlerin eteğine sığındığı Aydınlanmacılık ve modernizmde değil, post-modernizmdedir,. Dolayısıyla, Marksizmdeki ‘iç savaş’ta geleceğin kıvılcımları, eskiyle değil yeniyle etkileşime girebilecek cüreti gösterebilen bir eğilimde aranmalıdır. Bugün Marksizmin, modernizmden / Aydınlanmacı öğelerden arınmaya ve post-modernizmin içlerine doğru, açtığı alanlara doğru hamle yapma ihtiyacı var. İhtiyacın nesnesi olmak bakımından post-modernizmin bir ayrıcalığı bulunmuyor; Marksizmin yeni olan her şeyle, alımlayarak ya da tepkileyerek etkileşmeye ihtiyacı var: Anarşizmdeki gelişmeler, İslamcı cereyan, neo-muhafazakarlık…

Post-modern/izm moda/sı, dönem/i, çağ/ı?

Post-modernizmin entellektüel bir modanın çok ötesinde olduğu görüşü isabetlidir.

Post-modernizmin eskinin öldüğü ama yeninin doğmaya gücünün yetmediği bir dönemin, çözülüş, dağılış, dekadans ve merkezkaç döneminin, yapmanın değil yıkmanın, kurmanın değil dağıtmanın döneminin düşünce eğilimi olarak beliriyor. Ancak bunun, örneğin Lenin’in mücadele ettiği türden bir kısa dönemli eğilim (Machçılar) olmadığını belirtmek gerekiyor.

Post-modernizmin bir geçiş dönemi eğilimi olduğu yaygın olarak söylenir. Buna katılmamak zor. Post-modernizme dönük eleştirel tutumun bir ayağı da bu niteliğe basar: Nasıl olsa geçip gidecek, külü rüzgara savrulacak; öyleyse uzak durmak en iyisi. Katılınması mümkün olmayan budur. Geçişin ne kadar uzayacağı ve sonrasına hangi özelliklerini devredeceği bilinmiyor. Öte yandan, asıl düşüncelerimizi geçiş-sonrasına saklamamız gerektiği, bu yüzden post-modernizmle herhangi bir etkileşime girmeye gerek olmadığı söyleniyor veya ima ediliyor. Kaçınmaya çalışmak nafile çabadır. Başka herkes gibi, Marksistlerin de, gününü aşmaya yarayacak araçları yoktur. Marksistler ne derse desin,–düşünceleri, bilinçleri ve normlarıyla– bugün içindedir ve bugünün ilişkileri içinde fikir ve eylem üretirler.

Post-modernizmin nesnel bir değişimin ifadesi olduğu, “gerçek ‘gerçekliği’ belirttiği[4] kabul edilmelidir. En azından politik görünümleri itibarıyla yeni bir dönemde yaşandığı ve buna “post-modernlik” gibi çağrışımları sınırlı bir ad vermektense, politik ufku ve tahayyülü toplumların hafızasının derinlerine uzatacak bir adla (“Yeni Ortaçağ” bunlardan biridir) anmak politik bakımdan uygundur. Uygunluk, kendini modern dönemin gereklerine göre ayarlamış ve bazı tarihsel eğilimleri itibarıyla bu kılığın üzerinde kaskatılaştığı bir Marksizm anlayışının tarihe havale edilmesi bakımından da geçerlidir. Marksizm, her şeyin tanımlı ve belirli olduğu, bu anlamda devrimci politikaya yer bulunmakta zorlanılan bir anlayışlar manzumesinden, nihayet kendi ‘doğasına uygun’ bir anlayışlar döneminin içinde yaşam savaşı veriyor.

Burada, post-modernliğin kapitalist üretim tarzında yeni bir aşama olup olmadığı hususunda bir önermede bulunulmamakta, hazır bir önermeye katılınmamaktadır; ancak, yeni bir politik dönemde olunduğu kabul edilmektedir. İktidar anlayışı, mücadele yöntem ve biçimleri gibi hususlar açısından yeni bir politik mücadele dönemi… Post-modernizm, Marksizm açısından, bu dönemin gereklerine uyum bakımından uyaran işlevi görmektedir.

Post-modernizmin politik konumu

Post-modernizmi, F. Jameson, genel bir çerçeve olarak alıyor: “İçinde farklı, hatta karşıt akımların yer aldığı genel bir kültürel çerçeve.”[5] Bu, politik alan söz konusu olduğunda kesin bir belirginlik kazanır, çünkü politika böler.

Birçok Marksist, post-modernliğin politik düzeyde Marksizme yönelik bir saldırı olduğunu kabul eder. Bu, doğal olarak post-modernizmi karşı-saldırının konusu yapmayı ve daha az becerikliysek, savunmaya çekilmeyi gerektirir. Ancak bir başka hakikati J. B. Foster dile getiriyor. Foster’ın post-modernizmi, “politik açıdan, (…) en iyimser deyişle başlangıç yapamamış bir akım” olduğu için eleştirdiğini öğreniyoruz.[6]

Post-modernizm, dar anlamda politik bir hareket değildir; olsa olsa bir politik dönemde ortaya çıkmış, ve politik etkiler gösteren bir ideo-kültürel hareket olduğuna hükmedilebilir. Batı’da son onyıllarda dikkate alınması gereken ve düzene alternatik olabilecek bir politik hareket ortaya çıkmadı. ’68, politik etkileri olan bir toplumsal ve kültürel hareketti. Günümüzde küreselleşme karşıtı hareket, özel bir politik kimliğe sahip olduğu söylenemeyecek bir yapıya sahiptir. Post-modernistler, ‘68’den küreselleşme karşıtı harekete uzanan çizgide yerini aldı −ya yanında, ya paralelinde…

Post-modernizmin politikleşemediği bir gerçek olduktan sonra, yapılmaya çalışılan ayrımlar, esas olarak eylem halinde post-modernizmi değil, anlayış halindeki post-modernizmi belirlemeye çalışıyor.

Post-modernizmin, ideolojik ya da politik ‘doğası’ itibarıyla gerici olduğu yolundaki yaygın sol anlayışa katılmak mümkün değildir. Sınırlarının çizilmesi gayet zor görünen bu heterojen ve engin akımın politik yönelim ya da potansiyel bakımından “gerici” ve “düzene ait biçimleri” olduğu gibi, “solcu ve yıkıcı”, “radikal biçimleri” de bulunmaktadır.[7]

Post-modernistleri, politik olarak ikiye ayırmayı deneyen çeşitli çalışmaların mevcut olduğunu öğreniyoruz.[8] Örneğin Ben Agger’a göre, post-modernistler, ideolojinin sonu felsefesine inanan “düzen post-modernistleri” ve düzene eleştiriler yönelten “radikal, eleştirel post-modernistler” olarak ayrılır. David Griffin, “’yapıbozumcu ya da yok edici’ post-modernizm ile ‘yapıcı ya da gözden geçirici’ post-modernizm arasında bir ayrım yapar.” “G. Graff, ‘kıyametçi, umutsuz’ post-modernizmi ‘düşçü ve şenlikli’ post-modernizmin karşısına yerleştirir. Hal Foster gerici post-modernizm ile direniş post-modernizmi arasındaki farkı tartışır…”

Post-modernistler arasında, herhangi bir politik görüşü savunmaktan kaçınan agnostikler, toplumun değiştiril-

mesinin imkansız olduğu, bu yüzden politikaya katılmamanın en devrimci konum olduğunu savunanlar, geleneksel modern politik eylemin en iyi alternatifinin oyun ve taşkınlık olduğunu savunanlar, ve “aşırı uçta”, “terör, intihar ve şiddetin önü açık, biricik sahici siyasi tutumlar” olduğunu ileri sürenler vardır.[9] Bunlar yanında, daha “iyimser” veya politik reformist nitelikte post-modernistler de vardır. Bu sonuncular, yeni toplumsal hareketleri desteklerler. Bazıları, “belli bir meseleyle sınırlı siyasi hareketleri (barış, ekoloji ve çevre etrafında oluşturulan ittifaklar) destekler. Post-modernistlerin solda yer aldığı söylenebilecek olanları, anarşizme benzer biçimde otoriteye karşı durur ve kitlelerin özel direniş yöntemlerini idealize etme eğilimindedir. Öte yandan, Üçüncü Dünya’daki bazı dinsel ve milliyetçi hareketler de post-modernizm içinde değerlendirilir.

Post-modernizmin en sağcı ve verili sosyo-politik yapıya en rezilce ve kinik bir tarzda teslim olan örneklerini değil de, ‘en solcu’, Marksizmle ilişkileri en fazla ve canlı olan örneklerini ele almak yöntemsel açıdan daha uygundur. Solda genellikle tersi bir yol izlenir ve post-modernizmin en gerici ve en düşkün nitelikleri öne çıkarılır, vurgulanır.

Benzer bir yaklaşımın genel olarak muhafazakarlar tarafından da paylaşıldığı görülüyor. 11 Eylül’le birlikte ABD’de post-modernizm, toplumsal sorumluluklardan uzaklaşmaya ve ahlak çöküntüsüne yol açtığı, değerlerin gözden düşmesine neden olduğu gerekçesiyle neo-muhafazakarlar tarafından mahkum edilmeye başladı.[10] Düzeni açıktan savunan bir post-modernist olan S. Fish[11], 11 Eylül’den sonra ABD medyasında “ısrarla tekrarlanan bir sava dikkat çeker: Amerikalıların terör olayının üstüne gereken kararlılıkla gidememelerinin nedeni, postmodern düşünürlerin gerçekleri somut ve nesnel ölçütlerle tanımlamayı adil ve doğru bulmamalarından kaynaklanmaktadır”.[12]

Politik olarak muhafazakar çok sayıda yazar, “Onun dekadans, ahlakdışı, hazcı, oportünist, yıkıcı, istikrarı bozucu, anarşist, solcu bir hareket olduğunu, eski Marksistlerin sığınağı olduğunu, otoriteye duyulan saygıyı aşındırdığını ve kapitalizm için son derece gerekli olan rekabet ruhuna, ‘güdüleyici ve manevi ödül sistemine darbe vurduğunu’ ileri sürerler.”[13]

Eagleton, post-modernizmin radikal örneklerini ele alıyor ve şu değerlendirmeyi yapıyor: “En militan cephesiyle post-modernizm, dünyanın aşağılanmış ve yerilmiş insanlarının sesi oldu ve bunu yaparken sistemin müstebit öz-kimliğini en derindeki nüvelerine dek sarsma tehditini yarattı. İnsanın, postmodernizmin berbat aşırılıklarını sırf bu nedenle hepten affedesi geliyor.”[14]

Kırıp döken post-modernizm

“Post-modernizmin meydan okumadığı şey yok gibi. Epistemolojik varsayımları reddediyor, metodolojik uzlaşımları çürütüyor, bilgi iddialarına direniyor, hakikatin her türlü versiyonunu bulanıklaştırıyor ve politika önerilerini bir kenara atıyor.”[15] Post-modernizmin, 20. yüzyıldaki yerleşik yapılara yöneltilmiş en büyük meydan okumalar arasında olduğu teslim edilmelidir.

John Bellamy Foster, post-modernizm üstüne şu veciz sözleri ediyor: “[Post-modernizm,] ‘Felsefeciler dünyayı yorumladılar, amaç onu değiştirmektir’, yerine, ‘Akımlar safça dünyayı değiştirmek istediler, amaç onun (ve onların) yapılarını bozmaktır’ der.”[16]

Bugün, Marksizm adına bu durumdan rahatsız mı olmak gerekiyor? Marksizmin sırça köşkleri varsa, saldırıyla zarar görecek hassas dengeleri varsa rahatsız olmak için yeterince neden var. Marksizmin, geçen yüzyılı bir tarih olarak ele alınırsa, savunacağı, bilgisel, kurumsal yapıları var. Ancak, bugün, Marksizmin savunacağı kurulu düzenler bulunmuyor. Marksizmin bu hale gelmesine neden olanlar arasında post-modernizmin sayılması için bu akımın epey fırın ekmek yemesi gerekir. Post-modernizm, tarihsel olarak en başta, burjuvazinin yerleşik yapılarının ipliğini pazara çıkarmaya hasredilmiş oldu –post-modernistlerin kendilerinin husumetini daha çok Marksizm çekse de, bu, ancak 1970’lerde ve 80’lerde bir gerçek karşılığa sahipti. Günümüz dünyasında Marksistlerin Marksizm adına savunmak durumunda olduğu ‘müstahkem mevki’ler yok. Öte yandan

Marksizmin bazı hassas tarihsel teorik dengeleri olduğu doğru ve post-modernist eleştiri, bu zayıflıkların üstesinden gelmek için vesile olmalıdır.

Marksizm, kavga eden, kavgacı yetiştiren, kavgadan beslenen, kavgayla bilenen bir yapıdır. Eksik-gedikleri, urlaşmış uzuvları, geliştirilecek yanları kavganın sıcağında belirir; bu bazen, gerçek gerçek bir kavga olur, şehit ve şiddet üzerinde yükselir, bazen teorik gerçek bir kavga olur. Onu, yerleşik, neredeyse resmi bir doktrin olarak algılayan, onu bir gotik katedralmişçesine resmedenlerin post-modernizmin ya da başka bir akımın saldırısından rahatsız olmasında anlaşılmayacak bir şey yok.

Marksizmin epistemolojisine, tarih bilimine, materyalizmine, politik anlayış ve pratiğine buyursun saldırsınlar!

Post-modernizm karşısında nerede olmalı?

Bir solcunun post-modernizmle ilgili ilk tutumu şu iki seçenek üzerinden yükselir: Ya post-modernizmi modernin bozulması, ondan geriye düşme olarak değerlendirerek bu “yeni dönem”e karşı olumsuz bir tavır almak; ya da bir özgürleşme olarak görülen post-moderni övgüyle karşılamak.[17]

Anderson, Jameson’ın bu ikilemi kırdığını söyler. Jameson, ona göre, “Postmodernizmi, klasik Marksist terimler çerçevesinde, kapitalizmin yeni bir aşaması olarak tanımlayan tek kişi”ydi.[18] Jameson, post-modernizmin gerçek bir eleştirisinin ideolojik bir reddiyeden ibaret görülmesine karşıydı. Post-modernin doğuşunu ahlakçı bir tavırla ele almak anlamsızdı. “Bizi bekleyen diyalektik iş, postmodernizmi bütün boyutlarıyla kavramak, böylece döneme ilişkin anlayışımızı dönüştürmekti. Yeni sınırsız kapitalizme ilişkin bütünlüklü bir kavrayış (…) geliştirmek hala vazgeçilmez Marksist projeydi.”[19]

Jameson, post-modernizmin a) toplumsal gelişmede bir aşamayı ifade ettiğini (“geç kapitalizm”, ya da “kapitalizmin üçüncü dönemi”), b) bu nedenle, post-modern teorisyenlerin basmakalıp bir reddinin reddedilmesi ve onların katkılarını edinmenin gerektiğini, c) post-modernizmin ifadesi olduğu gelişmelerin ve post-modern teorinin, “neo-Marksist” bir konumdan karşılanabileceğini savunmakta öne çıkmıştır.[20] Ona göre, “Marksizmi canlandırmak, diriltmek ve genişletmek için ilham almak amacıyla post-modernizme de bakılabilir”.[21]

Kapitalizmin yeni evresi konusunda yeni teorilere ihtiyaç duyulduğunu ileri sürmesine karşın Jameson, yeni evreye ilişkin yeterince kanıt getirmediği için eleştirilmekte, ve onun yaklaşımının en zayıf yanını bu hususun oluşturduğu ileri sürülmektedir.

Jameson’ın yaklaşım tarzı uygundur, ama bu yaklaşım, teorik ve politik öncül, içerim ve sonuçlarında uygun olmayan ve yanlış bir konakta duraklamaktadır. Bu, Marksizmin kimi temel ve yanal öğelerinin geçersizleştiği görüşünde somutlanmaktadır. Jameson, dönemselleştirmeye Marksizmin epistemolojik boyutunu da dahil etmektedir. Temel sorun buradadır ve bu hal tarzı, politik sonuçlar vermekte gecikmemektedir.

Jameson’ın yaklaşımı neden yalınkat post-modernist değildir? Jameson, “Marksizmi Ana Anlatı olarak alıkoymayı” savunmaktadır. Marksizm mükemmel olmasa da diğerlerinden üstün birleşik bir teori sunmaktadır, ve onu post-modern dünyaya uygun düşen yollardan yeniden formüle etmek gerekmektedir. Üstelik ona göre, “Üst-teoriden vazgeçilemez. Postmodernistler onu yeraltına ittikleriyle kalırlar: o, orada ‘artık bilinçsiz bir etki’ olarak işler.”[22]

Jameson, kapitalizmin yerini yeni bir toplumsal düzene bıraktığını kabul etmemekte, kapitalizmin yeni bir evresi içinde olunduğunu, post-modernizmin de bu evrenin kültürel uğrağı olduğunu savunmaktadır.

Ontolojik boyutta kalmak kaydıyla, dönemselleştirme meşru ve gereklidir. Marksizmi kapitalizm içinde ya da başka üretim tarzlarının tarihsel varoluşu içinde dönemselleştirme yapmaktan alıkoyan dar-Marksizme karşı Jameson’ın neo-Marksizmi gayet elverişli teorik araçlar sunmakta, bakir teorik ve politik alanlar açmaktadır.

Ancak Jameson’ın neo-Marksizminin bir karşılığı bulunmaktadır ve bu, “üstyapı” öğelerinin artan önemi ve ağırlığı görüşünde yatmaktadır. Jameson, her ne kadar, temel/üstyapı dikotomisini  koruyor olsa da üstyapının kapitalizmin yeni evresinde rolünün kategorik olarak arttığını ileri sürüyor. Epistemolojik olan, tarih-dönemsele ilişkin olmayan ve değişmemesi gereken bu kategorizasyondur. Jameson, post-moderni, “kültürün ekonomiyle fiilen iç içe olduğu aşama” olarak değerlendirir.[23] Jameson, “Mandel’i izleyerek, 1960’lı yılların başlarından itibaren, kültür üretiminin ‘genel olarak meta üretimi ile bütünleştiği’ yeni bir çağa girdiğimizi ileri sürmekte”,[24] “Postmodern toplumdaki her şeyin kültürel olduğunu iddia etmektedir.”[25] Ona göre, “Eskiden yalnızca üretim alanında verilen mücadeleler, bunun sonucunda dışarı doğru taşarak kültürel üretimi sert toplumsal çatışmaların bir alanı haline getirmiştir.”[26]

Jameson, ve daha sonra birkaç yazar daha, Marksizm alanını post-modernizm arazisine kadar genişletmiştir. Jameson’ın eserinden sonra, post-modernist temalar Marksizmin genel alanının konusu olmuştur. Bunun, yeniliğin edinilmesi çabası olarak Marksizm için yararlı olduğu kabul edilmelidir. Althusser’in eseri Marksizmden “post-“ çıkışlara olanak verdiği için yaygın bir eleştirinin konusu olmuştu. Tarihsel veya teorik nedenlerle Althusser’in eserinin vurguladığı kanalı izleyerek yenilikleri karşılamak, kartları teorik ve politik olarak yeniden karmak Marksizmin genel alanında yeterince meşruiyet kazanamadan geri çekilmişti. Althusser’in eserinin izlediği eğilim, özellikle son yıllar boyunca oldukça dar bir alana sıkıştırılmıştı. Ancak bu durumun değişmesi için uygun bir dönemde olunduğu söylenebilir. Gelişmenin bu aşamaya varmasında Jameson ve diğer yazarların Marksizmi bir başka kanalı izleyerek post-modern araziye açmasının önemli rolü olmuştur. Jameson, “post-modern Marksist” olarak kabul edilmektedir. Onun bulunduğu konumun asıl olarak Marksist mi, post-modern mi olduğuna ilişkin tartışmaların biteceği beklenmemeli. Önemli olan ve üzerine gidilmesi gereken husus, bu tartışmaların, Marksizmin alanını genişletmesidir.

Jameson, post-modernist alana, genel olarak Lukacsyan Marksizmi izleyerek girmiştir. Bu onun hala Marksist olarak kabul görmesindeki en büyük etmenlerdendir. Ancak aynı nedenle Jameson, toplumsal varlığın kültüralist belirleyiciliğine ve kültüralist politika önerisi anlayışına ulaşmıştır. Bu, Marksizmin post-modernist alana girmek için ödediği ağır bir bedeldir; ancak teorik olarak söylenmeli, bir teorik yenilik anlamına gelmemektedir.

Jameson’ın tarz olarak doğru tutumunu Althusseryan bir Marksist konumdan izlemek nasıl bir sonuç verir? Bu, Jameson’ın kolayca vazgeçtiği materyalizmin ve ekonomik determinizmin varlığını yeni bir alanda yeniden-kurması anlamına gelecektir. Marksizm, bu kez post-modern bir Marksizm formu olarak değil, bizatihi Marksizm olarak belirecektir. Yenilikleri karşılayabilen, kendini yeni tarihsel ve konjonktürel oluşumlar karşısında uyarlayabilen bir Marksizm. Marksizm zaten budur; ‘neo-‘ öntakısı gereksizdir. Jameson’ın teorik pratiği nesnel bir uygun zemin sağlayacak ve bu tür bir Marksist yönelim, neyle karşılaşacağı konusunda daha öngörülü olabilecektir.

 

[1] Bryan D. Palmer, “Eski Konumlar / Yeni Zorunluluklar: Tarih, Sınıf ve Marksist Meta-Anlatı”, E. M. Wood, J. B. Foster (Der.), Marksizm ve Postmodern Gündem, Çev.: Ahmet Fethi, Ankara 2001, Ütopya Yay., s. 62

[2] Alain Touraine, Modernliğin Eleştirisi, Çev.: Hülya Tufan, İstanbul 1995, İkinci Baskı, Yapı Kredi Yay., s. 209

[3] Louis Althusser, “Freud ve Lacan”, Çev.: Selahattin Hilav, Felsefe Yazıları 1, İstanbul 1982, s. 110

[4] Brian Donahue, “Marksizm, Postmodernizm ve Zizek”, Çev.: Sina Güneyli, Teori ve Politika 34

[5] Aktaran: Orhan Koçak, “Modernizm ve Postmodernizm”, Defter 18, Ocak-Haziran 1992, s. 8

[6] Aktaran: Dilek Doltaş, Postmodernizm ve Eleştirisi: Tartışmalar / Uygulamalar, İstanbul 2003, İnkılap Yay., s. 213

[7] Pauline Marie Rosenau, Post-Modernizm ve Toplum Bilimleri, Çev.: Tuncay Birkan, Ankara 2004 (İkinci basım), Bilim ve Sanat Yay., s. 225

[8] Rosenau, a.g.e., s. 37

[9] Rosenau, a.g.e., s. 47’den

[10] Doltaş, a.g.e., s. 214

[11] Rosenau, a.g.e., s. 238

[12] Doltaş, a.g.e., s. 215

[13] Rosenau, a.g.e., s. 236

[14] Terry Eagleton, Postmodernizmin Yanılsamaları, Çev.: Mehmet Küçük, İstanbul 1999, Ayrıntı Yay., s. 39

[15] Rosenau, a.g.e.., s. 19

[16] Aktaran Doltaş, a.g.e., s. 213

[17] Perry Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, Çev.: Elçin Gen, İstanbul 2002 (İkinci Baskı), İletişim Yay., s. 93’ten

[18] Anderson, a.g.e., s. 94

[19] Anderson, a.g.e., s. 95

[20] Douglas Kellner, “Toplumsal Teori Olarak Postmodernizm”, Çev.: Mehmet Küçük, Birikim, Sayı: 40, Ağustos 1992, s. 72

[21] Rosenau, a.g.e., s. 231

[22] Aktaran: David Harvey, Postmodernliğin Durumu, Çev.: Sungur Savran, İstanbul 1999 (İkinci basım), Metis Yay., s. 138

[23] Anderson, a.g.e., s. 180

[24] Harvey, a.g.e.,s. 80

[25] Jonathan Clark, “Fredric Jameson’ın Postmodern Marksizmi”, Çev.: Özgür Yakupoğlu, Teori ve Politika 34

[26] Harvey, a.g.e.,s. 81

Post-Modernizm ve Marksizmin Genişleyen Alanı

Metin Kayaoğlu

Marksist kalede kalarak saldırılara göğüs germe imkanı bulunmuyor. Hatta, ağır zırhlar kuşanarak, bir anlamda kaleyle hareket ederek de saldırı ve nefeslenme imkanı bulunmuyor. Hafif suvarilerle akınlar düzenlemek, yabancı toprakların yemişinden yemek, alışılmadık rüzgarlara bağrımızı açmak zorundayız. Bu haldeyken, yani Marksizmin duldasında cereyan yememeye alışmış olanlar, bizi o topraklarda ve rüzgar alan koyaklarda görenler, oraların has yaratıklarıyla karıştırabilirler; hatta daha vahimi, bizi de bazen meltemler ayartabilir, sert rüzgarlar çarpabilir… Tüm bunlara rağmen, doğru ve uygun olan, yine de, yapılmaya gayret edilendir.

Karşılamada öncüller

Reddettiğimiz miras şudur: “Doğmakta olan proletaryanın olgunlaşmakta olan dünya görüşü olarak Marksizm’in amacı, Aydınlanma rasyonelliğini maddileştirmek ve radikalleştirmek; potansiyelini, sadece toplumun şu ya da bu ayrıcalıklı kesimine değil, tüm insanlığa yaymaktı.”[1]

İzinde olduğumuz eseri şu yaklaşım tarzı ifade etmektedir: “Post-modernizm, Marx, Nietzsche ve Freud tarafından ortaya atılan, akılcılaştırıcı modeli yıkmaya yönelik eleştirinin doğrudan devamını oluşturur”.[2] Bu üçlünün adı benzer bağlamda daha önce de bir Marksist tarafından anılmıştı. Althusser, üç istenmeyen ‘doğal’ doğumdan söz etmişti: “Benim bildiğim kadarıyla, 19. yüzyılda, beklenmeyen iki ya da üç çocuk doğdu: Marx, Nietzsche ve Freud. Bunlar, törelere, ilkelere, ahlaka ve terbiyeye aykırı düşme anlamında ‘doğal’ (gayri meşru) çocuklardı.”[3]

* * *

Post-modernizmin Aydınlanmacı olmayan bir Marksist eleştirisi nasıl olmalıdır?

Post-modernizmi ele alırken, post-Marksist, neo-Marksist, post-modernist Marksist değil de Marksist bir konumdan etkileşime girebilecek bir pozisyon mevcut olabilir mi?

Aydınlanmacılığın müstahkem kucağından, post-modernizmi, hor gören bir bakışla mahkum eden Marksistlerden, ya da post-modernizmin uçarı ve sırtında yumurta küfesi taşımayan tarzını taklit edip Marksizmi karalayanlardan olmadan ve Marksist olarak bir teorik konum arayışına girişmek ne kadar mümkündür? Bu notlar, bu sorunun yanıtı için bir genel çerçevenin izlerini oluşturmayı amaçlıyor.

Dar-Marksizmin post-modernizm eleştirisi, esas olarak, bu geniş ve heterojen akımın (ve onun bir belirtisi olduğu şeylerin / gelişmelerin) ideolojik (ve bilimsel ve politik) reddine dayanır. Bu uğrakta dar-Marksizmin Marksist olduğundan ve günümüz dünyasında önemli bir yükümü yerine getirdiğinden kuşku yoktur. Öte yandan dar-Marksizmin post-modernizme dönük teorik eleştirilerinin temel temalarının neredeyse tümü Aydınlanma avadanlığından devşirilmiş gereçlerden oluşmaktadır. Dünyada genel olarak Marksizm alanındaki politik akımların ve devrimci hareketlerin post-modernizm eleştirisinin bu tarzı taklit ettiği ve izlediği, vurgulanması gereken ve dar-Marksizmin özgün alanından daha vahim etki ve sonuçlara yol açan bir husustur.

Marksizmin ideolojik savunusu küçümsenmemesi gereken bir iştir ve bu görev, dünyada özellikle post-modernizme karşı kararlılıkla yerine getirilmektedir. Fakat, Marksizmin savunusu salt ideolojik alana bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir. Marksist bir konumdan yapılan post-modernizm eleştirilerinin ağırlıklı kısmını bu eleştiri türü teşkil eder ve bu çalışmada bu eleştiri tarzına pek itibar edilmemesi önerilmektedir.

Post-modernizmin basmakalıp eleştirisi denebilecek bu tarza ait ürünler piyasada bolca mevcuttur ve bu tarz eleştirinin artık görevini ifa ettiği kabul edilmelidir.

Dar-Marksist eleştirinin en önemli zaafı, muhatabının bilincini esas almaktır. Muhatabın tarihsel işleviyle, oynadığı politik rolle, dar-Marksist eleştiri pek ilgilenmez. Öznelerin ciddiye alındığı ve kendini ciddiye alan öznelerin eleştirisi… Çünkü dar-Marksizm ideolojist nitelikte bir ideolojik yaklaşımdır. Böyle bir yaklaşımın felsefede idealist olmaması, asıl yaratıcılar olarak özneleri izlememesi, çok zordur.

Önde gelen post-modernistlerin, başta Lyotard, derdi-davasının aslında Marksizm olduğu doğrudur. Lyotard’a göre, post-modernizmin en özlü tanımı, büyük anlatıların reddidir ve bu kavramla onun şahsen hedef aldığı tek büyük anlatı Marksizmdir. Fakat, post-modernizmin dünya-tarihsel işlev ve konumlanması karşısında, kişisel bilinçlerin, niyetlerin rolünden söz etmek, olsa olsa post-modernist (ve –gerçekte asıl kaynak olarak– modernist) bir perspektifi kabul ederek, post-modernizmi eleştirmeye başlamak olacaktır.

Bugün post-modernizm bir gerçekliktir ve nasıl zamanında Marksizm modernlikle ilişkilendi ve Marksizmin genel alanında “Aydınlanmacı Marksizm” ortaya çıktıysa, günümüz dünyasında da bir genel eğilim olarak “post-modern Marksizm”in öğeleri görülmektedir. Bugün Marksizmin üzerine oturduğu zemin post-modernizmi de yer yer kapsamaktadır. Bu, iradeyle engellenemeyecek bir durumdur ve Marksistlerin (sıfatsız Marksistlerin, hatta Marksizmi bir sıfat olarak taşıyan ‘Marksist devrimciler’in) bundan hayırlı sonuçlar çıkarmaları gerekmektedir.

Post-modernizmin Marksizm içindeki tartışmaların tarihsel seyri göz önüne alınırsa, ortaya koyduğu kategorik bir yenilik yoktur. Daha önce Marksizm içinde yürütülen birçok tartışma, post-modernizm sayesinde popülerlik kazanmış ve Marksistlerin uyaranlarını artmıştır. Post-modernizm vesilesiyle, Marksizm alanındaki bazı ayrımlar belirginleşmiş, çizgiler derinleşmiştir. Örneğin, genel olarak post-modernizm büyük şemsiyesi altında değerlendirilen post-yapısalcılığın ve post-Marksizmin Marksizm alanındaki tarihsel veya teorik öncülleri, dar-Marksist vizyondan, ‘sonuç’ sayesinde daha kolay mahkum edilebilmiştir… Böylece Althusser’i eleştirmek için onun deliliğinden daha ikna edici gerekçeler bulunmuştur. Öte yandan, Althusser’in eseriyle ilişkili bir Marksizm anlayışına sahip olanlar, görüşlerinin benzeri ya da andırımlarının bir de post-modernizm gibi anti-Marksist bir temel yönü bulunan bir akımdan yankılanmasını izlemenin sıkıntısını göğüslemekle de karşı karşıya kalmışlardır. Gerçekten bu durum, Marksizm alanındaki ‘iç mücadele’de söz konusu kesimi zora sokmuş görünmektedir.

Ancak, inisiyatif, dar-Marksistlerin eteğine sığındığı Aydınlanmacılık ve modernizmde değil, post-modernizmdedir,. Dolayısıyla, Marksizmdeki ‘iç savaş’ta geleceğin kıvılcımları, eskiyle değil yeniyle etkileşime girebilecek cüreti gösterebilen bir eğilimde aranmalıdır. Bugün Marksizmin, modernizmden / Aydınlanmacı öğelerden arınmaya ve post-modernizmin içlerine doğru, açtığı alanlara doğru hamle yapma ihtiyacı var. İhtiyacın nesnesi olmak bakımından post-modernizmin bir ayrıcalığı bulunmuyor; Marksizmin yeni olan her şeyle, alımlayarak ya da tepkileyerek etkileşmeye ihtiyacı var: Anarşizmdeki gelişmeler, İslamcı cereyan, neo-muhafazakarlık…

Post-modern/izm moda/sı, dönem/i, çağ/ı?

Post-modernizmin entellektüel bir modanın çok ötesinde olduğu görüşü isabetlidir.

Post-modernizmin eskinin öldüğü ama yeninin doğmaya gücünün yetmediği bir dönemin, çözülüş, dağılış, dekadans ve merkezkaç döneminin, yapmanın değil yıkmanın, kurmanın değil dağıtmanın döneminin düşünce eğilimi olarak beliriyor. Ancak bunun, örneğin Lenin’in mücadele ettiği türden bir kısa dönemli eğilim (Machçılar) olmadığını belirtmek gerekiyor.

Post-modernizmin bir geçiş dönemi eğilimi olduğu yaygın olarak söylenir. Buna katılmamak zor. Post-modernizme dönük eleştirel tutumun bir ayağı da bu niteliğe basar: Nasıl olsa geçip gidecek, külü rüzgara savrulacak; öyleyse uzak durmak en iyisi. Katılınması mümkün olmayan budur. Geçişin ne kadar uzayacağı ve sonrasına hangi özelliklerini devredeceği bilinmiyor. Öte yandan, asıl düşüncelerimizi geçiş-sonrasına saklamamız gerektiği, bu yüzden post-modernizmle herhangi bir etkileşime girmeye gerek olmadığı söyleniyor veya ima ediliyor. Kaçınmaya çalışmak nafile çabadır. Başka herkes gibi, Marksistlerin de, gününü aşmaya yarayacak araçları yoktur. Marksistler ne derse desin,–düşünceleri, bilinçleri ve normlarıyla– bugün içindedir ve bugünün ilişkileri içinde fikir ve eylem üretirler.

Post-modernizmin nesnel bir değişimin ifadesi olduğu, “gerçek ‘gerçekliği’ belirttiği[4] kabul edilmelidir. En azından politik görünümleri itibarıyla yeni bir dönemde yaşandığı ve buna “post-modernlik” gibi çağrışımları sınırlı bir ad vermektense, politik ufku ve tahayyülü toplumların hafızasının derinlerine uzatacak bir adla (“Yeni Ortaçağ” bunlardan biridir) anmak politik bakımdan uygundur. Uygunluk, kendini modern dönemin gereklerine göre ayarlamış ve bazı tarihsel eğilimleri itibarıyla bu kılığın üzerinde kaskatılaştığı bir Marksizm anlayışının tarihe havale edilmesi bakımından da geçerlidir. Marksizm, her şeyin tanımlı ve belirli olduğu, bu anlamda devrimci politikaya yer bulunmakta zorlanılan bir anlayışlar manzumesinden, nihayet kendi ‘doğasına uygun’ bir anlayışlar döneminin içinde yaşam savaşı veriyor.

Burada, post-modernliğin kapitalist üretim tarzında yeni bir aşama olup olmadığı hususunda bir önermede bulunulmamakta, hazır bir önermeye katılınmamaktadır; ancak, yeni bir politik dönemde olunduğu kabul edilmektedir. İktidar anlayışı, mücadele yöntem ve biçimleri gibi hususlar açısından yeni bir politik mücadele dönemi… Post-modernizm, Marksizm açısından, bu dönemin gereklerine uyum bakımından uyaran işlevi görmektedir.

Post-modernizmin politik konumu

Post-modernizmi, F. Jameson, genel bir çerçeve olarak alıyor: “İçinde farklı, hatta karşıt akımların yer aldığı genel bir kültürel çerçeve.”[5] Bu, politik alan söz konusu olduğunda kesin bir belirginlik kazanır, çünkü politika böler.

Birçok Marksist, post-modernliğin politik düzeyde Marksizme yönelik bir saldırı olduğunu kabul eder. Bu, doğal olarak post-modernizmi karşı-saldırının konusu yapmayı ve daha az becerikliysek, savunmaya çekilmeyi gerektirir. Ancak bir başka hakikati J. B. Foster dile getiriyor. Foster’ın post-modernizmi, “politik açıdan, (…) en iyimser deyişle başlangıç yapamamış bir akım” olduğu için eleştirdiğini öğreniyoruz.[6]

Post-modernizm, dar anlamda politik bir hareket değildir; olsa olsa bir politik dönemde ortaya çıkmış, ve politik etkiler gösteren bir ideo-kültürel hareket olduğuna hükmedilebilir. Batı’da son onyıllarda dikkate alınması gereken ve düzene alternatik olabilecek bir politik hareket ortaya çıkmadı. ’68, politik etkileri olan bir toplumsal ve kültürel hareketti. Günümüzde küreselleşme karşıtı hareket, özel bir politik kimliğe sahip olduğu söylenemeyecek bir yapıya sahiptir. Post-modernistler, ‘68’den küreselleşme karşıtı harekete uzanan çizgide yerini aldı −ya yanında, ya paralelinde…

Post-modernizmin politikleşemediği bir gerçek olduktan sonra, yapılmaya çalışılan ayrımlar, esas olarak eylem halinde post-modernizmi değil, anlayış halindeki post-modernizmi belirlemeye çalışıyor.

Post-modernizmin, ideolojik ya da politik ‘doğası’ itibarıyla gerici olduğu yolundaki yaygın sol anlayışa katılmak mümkün değildir. Sınırlarının çizilmesi gayet zor görünen bu heterojen ve engin akımın politik yönelim ya da potansiyel bakımından “gerici” ve “düzene ait biçimleri” olduğu gibi, “solcu ve yıkıcı”, “radikal biçimleri” de bulunmaktadır.[7]

Post-modernistleri, politik olarak ikiye ayırmayı deneyen çeşitli çalışmaların mevcut olduğunu öğreniyoruz.[8] Örneğin Ben Agger’a göre, post-modernistler, ideolojinin sonu felsefesine inanan “düzen post-modernistleri” ve düzene eleştiriler yönelten “radikal, eleştirel post-modernistler” olarak ayrılır. David Griffin, “’yapıbozumcu ya da yok edici’ post-modernizm ile ‘yapıcı ya da gözden geçirici’ post-modernizm arasında bir ayrım yapar.” “G. Graff, ‘kıyametçi, umutsuz’ post-modernizmi ‘düşçü ve şenlikli’ post-modernizmin karşısına yerleştirir. Hal Foster gerici post-modernizm ile direniş post-modernizmi arasındaki farkı tartışır…”

Post-modernistler arasında, herhangi bir politik görüşü savunmaktan kaçınan agnostikler, toplumun değiştiril-

mesinin imkansız olduğu, bu yüzden politikaya katılmamanın en devrimci konum olduğunu savunanlar, geleneksel modern politik eylemin en iyi alternatifinin oyun ve taşkınlık olduğunu savunanlar, ve “aşırı uçta”, “terör, intihar ve şiddetin önü açık, biricik sahici siyasi tutumlar” olduğunu ileri sürenler vardır.[9] Bunlar yanında, daha “iyimser” veya politik reformist nitelikte post-modernistler de vardır. Bu sonuncular, yeni toplumsal hareketleri desteklerler. Bazıları, “belli bir meseleyle sınırlı siyasi hareketleri (barış, ekoloji ve çevre etrafında oluşturulan ittifaklar) destekler. Post-modernistlerin solda yer aldığı söylenebilecek olanları, anarşizme benzer biçimde otoriteye karşı durur ve kitlelerin özel direniş yöntemlerini idealize etme eğilimindedir. Öte yandan, Üçüncü Dünya’daki bazı dinsel ve milliyetçi hareketler de post-modernizm içinde değerlendirilir.

Post-modernizmin en sağcı ve verili sosyo-politik yapıya en rezilce ve kinik bir tarzda teslim olan örneklerini değil de, ‘en solcu’, Marksizmle ilişkileri en fazla ve canlı olan örneklerini ele almak yöntemsel açıdan daha uygundur. Solda genellikle tersi bir yol izlenir ve post-modernizmin en gerici ve en düşkün nitelikleri öne çıkarılır, vurgulanır.

Benzer bir yaklaşımın genel olarak muhafazakarlar tarafından da paylaşıldığı görülüyor. 11 Eylül’le birlikte ABD’de post-modernizm, toplumsal sorumluluklardan uzaklaşmaya ve ahlak çöküntüsüne yol açtığı, değerlerin gözden düşmesine neden olduğu gerekçesiyle neo-muhafazakarlar tarafından mahkum edilmeye başladı.[10] Düzeni açıktan savunan bir post-modernist olan S. Fish[11], 11 Eylül’den sonra ABD medyasında “ısrarla tekrarlanan bir sava dikkat çeker: Amerikalıların terör olayının üstüne gereken kararlılıkla gidememelerinin nedeni, postmodern düşünürlerin gerçekleri somut ve nesnel ölçütlerle tanımlamayı adil ve doğru bulmamalarından kaynaklanmaktadır”.[12]

Politik olarak muhafazakar çok sayıda yazar, “Onun dekadans, ahlakdışı, hazcı, oportünist, yıkıcı, istikrarı bozucu, anarşist, solcu bir hareket olduğunu, eski Marksistlerin sığınağı olduğunu, otoriteye duyulan saygıyı aşındırdığını ve kapitalizm için son derece gerekli olan rekabet ruhuna, ‘güdüleyici ve manevi ödül sistemine darbe vurduğunu’ ileri sürerler.”[13]

Eagleton, post-modernizmin radikal örneklerini ele alıyor ve şu değerlendirmeyi yapıyor: “En militan cephesiyle post-modernizm, dünyanın aşağılanmış ve yerilmiş insanlarının sesi oldu ve bunu yaparken sistemin müstebit öz-kimliğini en derindeki nüvelerine dek sarsma tehditini yarattı. İnsanın, postmodernizmin berbat aşırılıklarını sırf bu nedenle hepten affedesi geliyor.”[14]

Kırıp döken post-modernizm

“Post-modernizmin meydan okumadığı şey yok gibi. Epistemolojik varsayımları reddediyor, metodolojik uzlaşımları çürütüyor, bilgi iddialarına direniyor, hakikatin her türlü versiyonunu bulanıklaştırıyor ve politika önerilerini bir kenara atıyor.”[15] Post-modernizmin, 20. yüzyıldaki yerleşik yapılara yöneltilmiş en büyük meydan okumalar arasında olduğu teslim edilmelidir.

John Bellamy Foster, post-modernizm üstüne şu veciz sözleri ediyor: “[Post-modernizm,] ‘Felsefeciler dünyayı yorumladılar, amaç onu değiştirmektir’, yerine, ‘Akımlar safça dünyayı değiştirmek istediler, amaç onun (ve onların) yapılarını bozmaktır’ der.”[16]

Bugün, Marksizm adına bu durumdan rahatsız mı olmak gerekiyor? Marksizmin sırça köşkleri varsa, saldırıyla zarar görecek hassas dengeleri varsa rahatsız olmak için yeterince neden var. Marksizmin, geçen yüzyılı bir tarih olarak ele alınırsa, savunacağı, bilgisel, kurumsal yapıları var. Ancak, bugün, Marksizmin savunacağı kurulu düzenler bulunmuyor. Marksizmin bu hale gelmesine neden olanlar arasında post-modernizmin sayılması için bu akımın epey fırın ekmek yemesi gerekir. Post-modernizm, tarihsel olarak en başta, burjuvazinin yerleşik yapılarının ipliğini pazara çıkarmaya hasredilmiş oldu –post-modernistlerin kendilerinin husumetini daha çok Marksizm çekse de, bu, ancak 1970’lerde ve 80’lerde bir gerçek karşılığa sahipti. Günümüz dünyasında Marksistlerin Marksizm adına savunmak durumunda olduğu ‘müstahkem mevki’ler yok. Öte yandan

Marksizmin bazı hassas tarihsel teorik dengeleri olduğu doğru ve post-modernist eleştiri, bu zayıflıkların üstesinden gelmek için vesile olmalıdır.

Marksizm, kavga eden, kavgacı yetiştiren, kavgadan beslenen, kavgayla bilenen bir yapıdır. Eksik-gedikleri, urlaşmış uzuvları, geliştirilecek yanları kavganın sıcağında belirir; bu bazen, gerçek gerçek bir kavga olur, şehit ve şiddet üzerinde yükselir, bazen teorik gerçek bir kavga olur. Onu, yerleşik, neredeyse resmi bir doktrin olarak algılayan, onu bir gotik katedralmişçesine resmedenlerin post-modernizmin ya da başka bir akımın saldırısından rahatsız olmasında anlaşılmayacak bir şey yok.

Marksizmin epistemolojisine, tarih bilimine, materyalizmine, politik anlayış ve pratiğine buyursun saldırsınlar!

Post-modernizm karşısında nerede olmalı?

Bir solcunun post-modernizmle ilgili ilk tutumu şu iki seçenek üzerinden yükselir: Ya post-modernizmi modernin bozulması, ondan geriye düşme olarak değerlendirerek bu “yeni dönem”e karşı olumsuz bir tavır almak; ya da bir özgürleşme olarak görülen post-moderni övgüyle karşılamak.[17]

Anderson, Jameson’ın bu ikilemi kırdığını söyler. Jameson, ona göre, “Postmodernizmi, klasik Marksist terimler çerçevesinde, kapitalizmin yeni bir aşaması olarak tanımlayan tek kişi”ydi.[18] Jameson, post-modernizmin gerçek bir eleştirisinin ideolojik bir reddiyeden ibaret görülmesine karşıydı. Post-modernin doğuşunu ahlakçı bir tavırla ele almak anlamsızdı. “Bizi bekleyen diyalektik iş, postmodernizmi bütün boyutlarıyla kavramak, böylece döneme ilişkin anlayışımızı dönüştürmekti. Yeni sınırsız kapitalizme ilişkin bütünlüklü bir kavrayış (…) geliştirmek hala vazgeçilmez Marksist projeydi.”[19]

Jameson, post-modernizmin a) toplumsal gelişmede bir aşamayı ifade ettiğini (“geç kapitalizm”, ya da “kapitalizmin üçüncü dönemi”), b) bu nedenle, post-modern teorisyenlerin basmakalıp bir reddinin reddedilmesi ve onların katkılarını edinmenin gerektiğini, c) post-modernizmin ifadesi olduğu gelişmelerin ve post-modern teorinin, “neo-Marksist” bir konumdan karşılanabileceğini savunmakta öne çıkmıştır.[20] Ona göre, “Marksizmi canlandırmak, diriltmek ve genişletmek için ilham almak amacıyla post-modernizme de bakılabilir”.[21]

Kapitalizmin yeni evresi konusunda yeni teorilere ihtiyaç duyulduğunu ileri sürmesine karşın Jameson, yeni evreye ilişkin yeterince kanıt getirmediği için eleştirilmekte, ve onun yaklaşımının en zayıf yanını bu hususun oluşturduğu ileri sürülmektedir.

Jameson’ın yaklaşım tarzı uygundur, ama bu yaklaşım, teorik ve politik öncül, içerim ve sonuçlarında uygun olmayan ve yanlış bir konakta duraklamaktadır. Bu, Marksizmin kimi temel ve yanal öğelerinin geçersizleştiği görüşünde somutlanmaktadır. Jameson, dönemselleştirmeye Marksizmin epistemolojik boyutunu da dahil etmektedir. Temel sorun buradadır ve bu hal tarzı, politik sonuçlar vermekte gecikmemektedir.

Jameson’ın yaklaşımı neden yalınkat post-modernist değildir? Jameson, “Marksizmi Ana Anlatı olarak alıkoymayı” savunmaktadır. Marksizm mükemmel olmasa da diğerlerinden üstün birleşik bir teori sunmaktadır, ve onu post-modern dünyaya uygun düşen yollardan yeniden formüle etmek gerekmektedir. Üstelik ona göre, “Üst-teoriden vazgeçilemez. Postmodernistler onu yeraltına ittikleriyle kalırlar: o, orada ‘artık bilinçsiz bir etki’ olarak işler.”[22]

Jameson, kapitalizmin yerini yeni bir toplumsal düzene bıraktığını kabul etmemekte, kapitalizmin yeni bir evresi içinde olunduğunu, post-modernizmin de bu evrenin kültürel uğrağı olduğunu savunmaktadır.

Ontolojik boyutta kalmak kaydıyla, dönemselleştirme meşru ve gereklidir. Marksizmi kapitalizm içinde ya da başka üretim tarzlarının tarihsel varoluşu içinde dönemselleştirme yapmaktan alıkoyan dar-Marksizme karşı Jameson’ın neo-Marksizmi gayet elverişli teorik araçlar sunmakta, bakir teorik ve politik alanlar açmaktadır.

Ancak Jameson’ın neo-Marksizminin bir karşılığı bulunmaktadır ve bu, “üstyapı” öğelerinin artan önemi ve ağırlığı görüşünde yatmaktadır. Jameson, her ne kadar, temel/üstyapı dikotomisini koruyor olsa da üstyapının kapitalizmin yeni evresinde rolünün kategorik olarak arttığını ileri sürüyor. Epistemolojik olan, tarih-dönemsele ilişkin olmayan ve değişmemesi gereken bu kategorizasyondur. Jameson, post-moderni, “kültürün ekonomiyle fiilen iç içe olduğu aşama” olarak değerlendirir.[23] Jameson, “Mandel’i izleyerek, 1960’lı yılların başlarından itibaren, kültür üretiminin ‘genel olarak meta üretimi ile bütünleştiği’ yeni bir çağa girdiğimizi ileri sürmekte”,[24] “Postmodern toplumdaki her şeyin kültürel olduğunu iddia etmektedir.”[25] Ona göre, “Eskiden yalnızca üretim alanında verilen mücadeleler, bunun sonucunda dışarı doğru taşarak kültürel üretimi sert toplumsal çatışmaların bir alanı haline getirmiştir.”[26]

Jameson, ve daha sonra birkaç yazar daha, Marksizm alanını post-modernizm arazisine kadar genişletmiştir. Jameson’ın eserinden sonra, post-modernist temalar Marksizmin genel alanının konusu olmuştur. Bunun, yeniliğin edinilmesi çabası olarak Marksizm için yararlı olduğu kabul edilmelidir. Althusser’in eseri Marksizmden “post-“ çıkışlara olanak verdiği için yaygın bir eleştirinin konusu olmuştu. Tarihsel veya teorik nedenlerle Althusser’in eserinin vurguladığı kanalı izleyerek yenilikleri karşılamak, kartları teorik ve politik olarak yeniden karmak Marksizmin genel alanında yeterince meşruiyet kazanamadan geri çekilmişti. Althusser’in eserinin izlediği eğilim, özellikle son yıllar boyunca oldukça dar bir alana sıkıştırılmıştı. Ancak bu durumun değişmesi için uygun bir dönemde olunduğu söylenebilir. Gelişmenin bu aşamaya varmasında Jameson ve diğer yazarların Marksizmi bir başka kanalı izleyerek post-modern araziye açmasının önemli rolü olmuştur. Jameson, “post-modern Marksist” olarak kabul edilmektedir. Onun bulunduğu konumun asıl olarak Marksist mi, post-modern mi olduğuna ilişkin tartışmaların biteceği beklenmemeli. Önemli olan ve üzerine gidilmesi gereken husus, bu tartışmaların, Marksizmin alanını genişletmesidir.

Jameson, post-modernist alana, genel olarak Lukacsyan Marksizmi izleyerek girmiştir. Bu onun hala Marksist olarak kabul görmesindeki en büyük etmenlerdendir. Ancak aynı nedenle Jameson, toplumsal varlığın kültüralist belirleyiciliğine ve kültüralist politika önerisi anlayışına ulaşmıştır. Bu, Marksizmin post-modernist alana girmek için ödediği ağır bir bedeldir; ancak teorik olarak söylenmeli, bir teorik yenilik anlamına gelmemektedir.

Jameson’ın tarz olarak doğru tutumunu Althusseryan bir Marksist konumdan izlemek nasıl bir sonuç verir? Bu, Jameson’ın kolayca vazgeçtiği materyalizmin ve ekonomik determinizmin varlığını yeni bir alanda yeniden-kurması anlamına gelecektir. Marksizm, bu kez post-modern bir Marksizm formu olarak değil, bizatihi Marksizm olarak belirecektir. Yenilikleri karşılayabilen, kendini yeni tarihsel ve konjonktürel oluşumlar karşısında uyarlayabilen bir Marksizm. Marksizm zaten budur; ‘neo-‘ öntakısı gereksizdir. Jameson’ın teorik pratiği nesnel bir uygun zemin sağlayacak ve bu tür bir Marksist yönelim, neyle karşılaşacağı konusunda daha öngörülü olabilecektir.

 

[1] Bryan D. Palmer, “Eski Konumlar / Yeni Zorunluluklar: Tarih, Sınıf ve Marksist Meta-Anlatı”, E. M. Wood, J. B. Foster (Der.), Marksizm ve Postmodern Gündem, Çev.: Ahmet Fethi, Ankara 2001, Ütopya Yay., s. 62

[2] Alain Touraine, Modernliğin Eleştirisi, Çev.: Hülya Tufan, İstanbul 1995, İkinci Baskı, Yapı Kredi Yay., s. 209

[3] Louis Althusser, “Freud ve Lacan”, Çev.: Selahattin Hilav, Felsefe Yazıları 1, İstanbul 1982, s. 110

[4] Brian Donahue, “Marksizm, Postmodernizm ve Zizek”, Çev.: Sina Güneyli, Teori ve Politika 34

[5] Aktaran: Orhan Koçak, “Modernizm ve Postmodernizm”, Defter 18, Ocak-Haziran 1992, s. 8

[6] Aktaran: Dilek Doltaş, Postmodernizm ve Eleştirisi: Tartışmalar / Uygulamalar, İstanbul 2003, İnkılap Yay., s. 213

[7] Pauline Marie Rosenau, Post-Modernizm ve Toplum Bilimleri, Çev.: Tuncay Birkan, Ankara 2004 (İkinci basım), Bilim ve Sanat Yay., s. 225

[8] Rosenau, a.g.e., s. 37

[9] Rosenau, a.g.e., s. 47’den

[10] Doltaş, a.g.e., s. 214

[11] Rosenau, a.g.e., s. 238

[12] Doltaş, a.g.e., s. 215

[13] Rosenau, a.g.e., s. 236

[14] Terry Eagleton, Postmodernizmin Yanılsamaları, Çev.: Mehmet Küçük, İstanbul 1999, Ayrıntı Yay., s. 39

[15] Rosenau, a.g.e.., s. 19

[16] Aktaran Doltaş, a.g.e., s. 213

[17] Perry Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, Çev.: Elçin Gen, İstanbul 2002 (İkinci Baskı), İletişim Yay., s. 93’ten

[18] Anderson, a.g.e., s. 94

[19] Anderson, a.g.e., s. 95

[20] Douglas Kellner, “Toplumsal Teori Olarak Postmodernizm”, Çev.: Mehmet Küçük, Birikim, Sayı: 40, Ağustos 1992, s. 72

[21] Rosenau, a.g.e., s. 231

[22] Aktaran: David Harvey, Postmodernliğin Durumu, Çev.: Sungur Savran, İstanbul 1999 (İkinci basım), Metis Yay., s. 138

[23] Anderson, a.g.e., s. 180

[24] Harvey, a.g.e.,s. 80

[25] Jonathan Clark, “Fredric Jameson’ın Postmodern Marksizmi”, Çev.: Özgür Yakupoğlu, Teori ve Politika 34

[26] Harvey, a.g.e.,s. 81

Okunma 395 kez

Son ekleyen Metin Kayaoğlu

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.