Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Salı, 14 Temmuz 2020 16:46

15 Temmuz vesilesiyle Türkiye’de kitleler ve politik mücadele

Yazan

Ülkemizdeki sosyalist tarihçiliğin ve devrimci hareketin tarih yazımının ciddi bir olgunluk seviyesine ulaştığı aşikar. Balkan ülkelerinin Osmanlı’dan kopuşunun devrimci birikimi ve Arap/İran sosyalizminin Anadolu’ya olan etkisi dışında neredeyse her döneme ait literatür olgunluk dönemine erişmiş durumda. Cumhuriyet öncesi Ermeni ve Rum devrimcilerinin örgütlenmelerine, ilk işçi grevlerine, İştirak/TKP/THİF deneyimlerine ve cumhuriyet döneminin komünist faaliyetlerine ilişkin bolca kaynak bulmak mümkün. Bu konuda Mete Tunçay, Erden Akbulut, Mehmet Ö. Alkan, Y. Doğan Çetinkaya, Zafer Toprak, Hamit Erdem, Georges Haupt, Paul Dumont ilk akla gelen örnekler arasında. Elbette Anadolu ve Kürdistan’da komünist tarih söz konusu olunca Kemalizmin ve devlet ideolojisinin hegemonyası solcular arasında halen dominanttır; ancak anlatmak istediğimiz şey artık devrimci tarih yazımının isteyenin rahatlıkla erişebileceği mesafede olmasıdır. Bu birikimin son 20-30 yıla özgü olduğunu kabul etmeliyiz. Bu tarihlerden önce, egemen ideolojiye muhalif olan ansiklopedik kaynaklar hem çok azdı hem de onlara ulaşmak özel çaba gerektiriyordu.

Bahsettiğimiz olgunluğun, içinde yaşadığımız döneme ve bu dönemin kuşağına çok şey kattığı, Kürt meselesinde tavır almada, devlet ideolojisini tanımada veya reformculuk/devrimcilik ayrımı yapmada oldukça faydalı olduğu nettir. Egemen ideoloji kendi tarihini yazarken sosyal meseleleri ve olayları ne kadar didik didik ettiyse sosyalist yazının da tersinden bunu yaptığını iddia edebiliriz. Örneğin Şefik Hüsnü’nün savaş yıllarında neden Mustafa Kemal’i desteklediği, 1925 yılında TKP’nin isyan eden Şeyh Sait isyanına karşı TC ile ortak tavrı gösterdiği, Dersim katliamının neden sosyalistlerin radarından kaçtığı, 27 Mayıs darbesine karşı kimin ne söylediği, 71 devrimcilerinin 9 Mart cuntasıyla olan ilişkileri gibi birçok mesele yalnızca egemen tarihçiliğin değil devrimci tarih yazımının da sıkı delikli süzgecinden geçti. 

Devrimci tarih yazımının ilk elden temel mottosu, egemenlerle savaşırken “egemenler arasında taraf tutmamak”tır. Günümüzde bu şiarın birçok çevre tarafından altı doldurulmadan salt slogan düzeyinde sıklıkla dile getirildiğini görmekteyiz. Doğru ve gerekli olan bu temel görüşün bunca yaygın kabul edilmesinde ve ısrarla söze dökülmesinde devrimci tarih yazımının etkili olduğunu düşünüyoruz. Devrimci tarihimiz boyunca yapılan hatalar ve literatürde hataları yapan figürlerin kıyasıya eleştirilmesi, günümüz sosyalistlerine egemenler arasında taraf tutmamayı öğütlemiştir. Her ne kadar sosyalist solun kahir ekseriyeti yerel seçimlerde ve başkanlık seçimlerinde CHP’nin Muharrem İnce ve Erkem İmamoğlu adındaki pragmatist ve oportünist adaylarının peşine takılmış olsa da hemen hemen herkes egemenler arasında bir seçim yapmadıklarını ve kendilerinin aslında üçüncü yol olduklarını ısrarla vurguladılar.

Bundan 40-50 yıl sonra, sosyalist tarihçiler bu tarihsel dönemi incelediklerinde “egemenler arasında taraf tutmama” deyiminin en çok kullanıldığı periyodun 15 Temmuz 2016 darbe girişimi dönemi olduğunu göreceklerdir. 15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece, Boğaziçi Köprüsü’nün trafiğe kapatılmasıyla beraber yaşananlar fark edilir fark edilmez, kısa süren bocalama dakikaları dışında bütün sosyalist sol kimin aktör olduğuna bakmaksızın egemenler arasında asla taraf tutulmayacağına dair tavrını hemencecik gösterdi. Örneğin daha darbe girişiminin Fethullahçılar tarafından yürütüldüğünün bilinmediği ilk saatlerde, Kemalist subayların bunu yapmış olabileceğinden hareketle CHP’nin tabanı olan bazı mahallelerde destek gösterilerine kalkışıldığını biliyoruz. Sosyalist solun hiçbir kesiminin böyle bir yönelimi olmadı, belki de askeri darbe zengini olan Türkiye’nin bilindik senaryolarının déjà vu etkisiyle, Kemalist subay – Fethullahçı subay ayrımı gözetmeden darbelere de AKP’ye de karşı olunduğu net bir şekilde söylendi.

Evet, Kemalist subaylardan da gelse Fethullahçı generallerden de gelse, darbeye de AKP iktidarına da karşı olmak, doğru ve tutarlı bir hattır. 30 yıl sonrasının tarihçileri bu tavrı göreceklerdir; ama açıkçası bizlerin Şefik Hüsnü’nün Kemalizmi öven yazılarını okurken veya Kıvılcımlı’nın 27 Mayıs’ı destekleyen yaklaşımını incelerken yaşadığı çelişkili heyecanı yaşamayacaklardır. Bizler devrimci tarih yazımına baktığımızda öfkelensek bile keskin politik  tavır almaya cüret eden sol figürleri görüyoruz; ancak gelecek dönemin tarihçileri bizim kuşağımıza baktıklarında hiçbir işe elini sürmeye tenezzül etmeyen, risk almaktan kaçınan, içi boş “politik doğrucu”ları göreceklerdir.

Ne yapılsaydı, Fethullahçı ya da AKP’li gruplardan biri desteklense miydi? Böyle bir iddiada bulunmuyoruz ama ciddi toplumsal olayları analiz ederken, “ne o ne bu” veya “biz başkayız” gibi basmakalıp yöntemlerin devrimci pratiğe de teoriye de hiçbir faydasının olmadığını itiraf etmeliyiz. Yapılması gereken şey iki kesimden birini seçip onun yanına koşmak değildi elbette; 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana darbeye niyetlenen askerlerin dayandığı toplumsal tabaka ile onlara karşı çıkanların dayandığı tabakaların ve her ikisinin ideolojik atmosferinin incelenmesi gerekiyordu. 

Hem komünist kalmayı hem de apolitik sayılabilecek sloganlar düzleminin dışına çıkmayı başarabilen olmuş muydu? Politik konjonktüre de devrimci tarih yazımına da hiçbir pozitif etki bırakmayan “egemenler arasında taraf tutmamak” ilkesi ile yetinmeyi aşabilen görüşler var mıydı? Bizim takip edebildiğimiz kadarıyla görünenin ardına bakmaya çalışan ve yaşananların rejime, devlete ve devrimci mücadeleye olan muhtemel etkilerini analiz eden iki ayrı yetkin görüş vardı. Metin Kayaoğlu ve Sungur Savran, Teori ve Politika Dergisi ile Devrimci İşçi Partisi yayın organı Gerçek Gazetesi’nde görüşlerini verimli bir şekilde kaleme aldılar. Bu iki yazarın meramını özetledikten sonra, geçen dört yılda yaşanan gelişmelere göre hangi bakışın hakikate yaklaştığını inceleyeceğiz. Her iki yazının da her yeni gelişme eşliğinde tekrar tekrar okunması, sınanması, doğrulanması veya yanlışlanması önümüzdeki dönem için yol açıcı olabilir.

Kurumsal Kemalizm ideolojik Kemalizme üstün geliyor

Metin Kayaoğlu’nun “Türkiye bir muz cumhuriyetidir” başlıklı yazısı darbe girişiminden bir hafta sonra kaleme alınmıştı. Kayaoğlu yazısına devrimcilerin seçilmiş ile atanmış arasında önsel olarak bir tercihte bulunamayacağını ifade ederek başlıyor. Ona göre politikanın temel ayrımı düşmanları ve baş düşmanı ayırabilmektir. 15 Temmuz girişimi de bir düşmanın baş düşmana karşı girişimiydi; bu girişim darbeye yeltenenlere yani bir düşman bloğa destek vermeyi gerektirmiyordu ancak; darbecilerin yaptıkları kötünün içinde daha kötü bir şey değildi. Darbecilerin girişimi olsa olsa kötünün içindeki daha az kötüydü. 

Kayaoğlu, AKP’nin her ne kadar ideolojik anlamda Kemalizmi yerinden etse de bu iktidarının resmi Kemalist kurumsallık tarafından kuşatıldığını, kendisine ait bir resmi ideoloji kuramadığını ve asla kuramayacağını belirtiyor. Bu anlamda kurumsal Kemalizmin güçlü ve keskin kılıcının halen işler olduğunu ve hem darbecilerin hem de Tayyipgillerin üzerinde sallandığını ifade ediyor. Nitekim darbeciler TRT’de yayınladıkları bildiri ile Kemalizmin ideolojik nosyonuna en başında biat etmişlerdi. Metin Kayaoğlu’na göre darbeciler kendi iç bileşimlerindeki sorunlardan dolayı ve yapısallık yeterince olgunlaşmadığı için yenilmişlerdi. 

Bu yazının en önemli yönlerinden biri darbe girişimine karşı sokağa çıkan AKP’lilerin sosyo-politik analizidir. Yazara göre bu güruh, devletine taparken gösterdiği barbarca enerjiyi ortaya sermek dışında hiçbir özelliği olmayan kara kalabalıktır. Bu insanlar için beleş kahramanlıkla beleş tayın arasında hiçbir mesafe yoktur. Yiğitlik diye anılan davranışlar da başarı garantilendikten sonra tamamıyla teslim olmuş ve çözülmüş gruplara karşı gösterilen kof sayılabilecek bir yiğitliktir.

Kayaoğlu’nun yazısı, Türkiyeli sosyalistlerin “ne darbe ne de AKP” diyerek, soyut darbe karşıtlığı söylemiyle aslında somut olarak AKP’nin saflarına düştüklerinin ağır eleştirisiyle birlikte sona eriyor.

AKP’li emekçiler gelecekte devrimcileşebilir mi?

Sungur Savran’ın darbe girişiminin birinci yıldönümünde kaleme aldığı “15 Temmuz’un anlamları” başlıklı yazısı ise Gerçek Gazetesi’nden okunabilir. Gerçek Gazetesi darbe girişiminden 11 gün sonra, 26 Temmuz tarihinde politik konjonktürü burjuvazinin iç savaşının kansız evreden kanlı evreye geçişi olarak yorumlamıştı. Bu gazetenin tavrı da diğer sosyalist örgütlerde olduğu gibi, askeri darbeye hayır ama AKP’ye de taviz yok şeklindeydi. Fakat Sungur Savran bir yıl geçtikten sonra kaleme aldığı yazıda darbe girişimine karşı sokağa çıkan kitlelere daha ayrıntılı bakmak gerektiğini söyledi. Savran’a göre Türkiye tarihinde ilk defa darbelere kafa tutan ve tankların tekerleklerinin önüne bedenlerini yatıran insanlar çıkmıştı. Bu durum kurulu düzen ve sermaye açısından hayırlı değildi; çünkü emekçi sınıfların zihnine düzenin yıkılabileceği fikrini tohum atmıştı. Savran bu yazı ardından kendisine gelen ve çoğunluğu acaba Sungur Hoca 15 Temmuz destanı edebiyatına destek mi oluyor şeklindeki eleştirilere ilişkin kaleme aldığı “İşçiler ve yoksullar ebediyen AKP’yi mi destekleyecek?” yazısında işçilerin ve emekçi kitlelerin şimdi gerici bir iktidara destek olsalar bile, ilerleyen zamanda solcu olabileceklerine vurgu yaptı. Sözlerinin şimdiye ait olmadığının altını çizdi ve gelecekte emekçi kesimlerin eğer bir gün devrimcileşeceklerse 15 Temmuz’un hiyerarşi dışı olan birikiminin bu mayada etkisi olabileceğini tekrar etti.

Kısaca özetlediğimiz üzere Metin Kayaoğlu’nun ve Sungur Savran’ın analizleri solun genel geçer tavrının epey ötesinde yer almaktadır ve gelecekte olabileceklere yönelik belli tahminlerde bulunmaktadır. Bu iki örnek, her ne kadar bazı tespitler yanlışlansa da  okuyanda heyecan uyandırmaktadır. Kitlelerin davranışları ve politik yönelimleri “ne darbe ne AKP” gibi bir slogan ardından doğru biçimde algılanamaz. Egemenler arasında taraf tutmamak demek, kitlelerin yönelimlerini takip etmemek onlardaki devrimci ve karşı devrimci eğilimleri analiz etmemek demek değildir.

Olasılıklar ve sınamalar

Peki, geçtiğimiz dört yıl boyunca yaşadığımız gelişmeler hangi yeni olasılıklara işaret etmektedir?

Öncelikle Sungur Savran’ın yazısında bahsettiği şekilde AKP’lilerin bilinçdışına devrimcilik düşmüş olabileceği konusu ihtimal dışındadır. Zaten Savran bunun yakın gelecek için değil de uzak gelecek için olduğunu söylemişti. Fakat açıkça ifade etmek gerekiyor ki böyle bir ihtimal uzak gelecek için de söz konusu değildir. Sebeplerin ilki 15 Temmuz gecesi yaşananların Sungur Savran’ın iddia ettiği gibi askeri darbeye kafa tutan, nizamiye kapısını parçalayan bir karşı koyuş olmamasıdır. Bütün olan biten çatışmanın süresi, yani tarafların güç dengesinin henüz sezilemeden kıran kırana sayılabilecek çarpışmanın süresi, 15 Temmuz gecesinin birkaç saati ile sınırlı bir aralıktır. Sungur Savran da onaylayacaktır ki, toplumsal hareketlerin doğma, büyüme ve gelişme aşamaları kağıt üzerinde önceden belirlenmemektedir, steril kanallardan gelişmemektedir; fakat derin iz bırakan siyasal mücadelelerin hiçbirisinin süresi birkaç saat ile sınırlı değildir. Yani Sungur Savran’a hak verecek olsak, tankların önüne çıkan, askeri birliklerin karşısına dikilen ve bir tür asker-sivil çatışması görünümünde olan çatışmaların varlığını onaylasak bile, birkaç saatlik zaman dilimi toplumların kolektif bilinçdışında derin izler bırakamaz.

Esasında Sungur Savran’ın 15 Temmuz’a farklı bir bakış sunarken yani devrimci hareketlerin steril kanallardan gelişmeyebileceğini anlatmak isterken girdiği verimli yolda, ona hata yaptıran unsur 15 Temmuz’u bir asker-sivil veya devletli güç/halk çatışması olarak ele almasıdır. 15 Temmuz gecesi birkaç saat için bile olsa yaşananlar asker-sivil çatışması olarak ifade edilemez. O gece askeri birlikler alışıldık tarzda bir emir-komuta kademesi içinde hareket etmiyordu. Birçok askeri fraksiyon iyi organize edilmemiş bir sistematikle alelacele ve plansız hareket ediyordu. Bir askeri tatbikatın içerdiği plan program ve düzenlilikten bile uzak olan darbeciler, boğaz köprülerini kesmek, TRT binasına baskın yapmak, TV kanallarına girmek, cumhurbaşkanını gözaltına almak gibi onlar açısından temel işlerde bile afallıyorlardı. Yani Sungur Savran’ın asker-sivil veya devlet/halk çelişkisi gördüğü analizde, her ne kadar o iki cenahın da gericiliğe hizmet ettiğini ısrarla vurgulasa bile, ciddi hatalar bulunmaktadır. Öncelikle asker cenahı yekpare değildir. Bunun pratik örneğini ilkin 15 Temmuz gecesi bir askeri darbenin temeli sayılabilecek işlerdeki organizasyonsuzluk ve plansızlıkta gördük. İkinci büyük ispat ise darbeci askerlerin yargılamalar sırasında mahkeme salonlarında verdikleri ifadelerdir. İlk gece komuta kademesi oldukları iddiasıyla polis tarafından gözaltına alınan üst rütbeli subayların her biri başka başka ifade vermiştir. Yurtta Sulh Konseyi olarak ilan ettikleri kişilerin kendi görev alanı olan yerellerde, darbe girişiminden haberdar bile olmadıkları açığa çıkmıştır.

Peki ikinci cenah, yani sivil veya halk olarak adlandırılan kitle gerçekten de sivil veya halk mıdır? Sokağa çıkanlar Sungur Savran’ın iddia ettiği gibi sadece emekçi kitleler değildi. Onların ortak özelliği AKP teşkilatları tarafından harekete geçirilen aktif üyeler olmalarıydı. İçlerinde proleterler olduğu gibi orta seviyede devlet görevlileri de iş insanları da vardı. Asıl dikkat çekici verilerden biri ise hayatını kaybeden 250 kişinin 64’ünün polis olmasıydı. Yani darbe girişiminde bulunan dağınık, ne yapacağını bilmeyen ve siyasal hedefinin ne olduğunu bile bilmeyen plansız askerin karşısında, Tayyip Erdoğan’ı ve AKP iktidarını korumak gibi net bir siyasal hedefe sahip olan polis teşkilatı vardı. Darbenin emir-komuta zinciri dışında gerçekleştirildiğini basına söyleyen Ümit Dündar’ın 1. Ordu Komutanı bir general veya darbenin seyrini değiştirdiği iddia edilen Ömer Halisdemir’in TSK mensubu olduğu bir yana, darbeci askerlerin emrinde hiçbir şeyden habersiz çaylak erler varken; onların karşısında Harbiye Orduevi’nde, Digitürk/Hürriyet binasında, Boğaziçi Köprüsü’nde ve Atatürk Havalimanı’nda ne yaptığını gayet iyi bilen polisler vardı. Yani AKP yanlısı emekçi kitleler sadece kendi başlarına askeri darbeye karşı çıkıp silaha karşı bedenlerini ortaya koymuyordu; yanlarında onları destekleyen silahlı polis memurları ve koordinasyonu sağlayan paramiliter AKP’li şefler de vardı. Artık darbe girişiminin tamamıyla başarısızlığa mahkum olduğunun anlaşıldığı gece 01.30 sıralarında, Erdoğan Atatürk Havalimanı’nda zafer konuşması yaptıktan hemen sonra gözaltı ve tutuklama furyası başlamıştı. Bir hafta içerisinde toplam 10 bin kişi gözaltına alındı. Böylesinde devasa bir gözaltı ve tutuklama furyasını hızlıca yedi gün içinde yapabilmek. İşte kılıcını atamayan orduda, darbeci askerlerde olmayan şey budur; düzen, plan ve sistem ile bunları uygulayacak eleman!

Darbeci askerler ile onların karşısına çıkan AKP’li siviller ve polislerin tümünün birden sağcı ve devletçi olarak kodlanması eksik bir tespit olacaktır. Evet iki kanat da ideolojik anlamda sağcı ve devletçiydiler; ama iki kanadın da pratik faaliyet yani devlet idaresi hususunda deneyimi de vardı. Plan ve organizasyon becerisinin AKP iktidarında ve polis teşkilatında darbeci askerlere nazaran çok daha yüksek olduğunu ifade etmek gerekmektedir. Yani Sungur Savran’ın iddia ettiği gibi şimdilerde gerici partilere oy verip gerici düşüncelerle yoğrulsalar bile, tankların karşına dikilen emekçi halkın zihnine askerin karşısında durulabileceği fikrinin tohumu atılmış değildir. Savran’ın, beyninde böylesine düzen dışı fikirlerin rüşeymi bulunduğunu sandığı kitleler polislerin ve AKP teşkilatlarının dağıttığı silahlar ile çatışmalara girmişler, böyle olmayan sivil-asker karşılaşmaları ise birkaç saatle sınırlı kalmış ve toplumların hafızasında yer edecek bir süreklilik ve ısrar seviyesini yakalayamamıştır.  

Örneğin 15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden polis memuru Muhammet Oğuz Kılınç’ın babası burjuva haber gazetelerinin birinde şöyle bir anı paylaşıyor: “Taksi tutarak Ostim’den Ankara İl Emniyet Müdürlüğü binasına gitmiş. İstihbarat Şubesi’ne çıkıp orada arkadaşları ile helalleşip, “Teslim olmak yok, çarpışacağız” diyerek herkes gibi o da silahına sarılmış. Oğuz, birkaç arkadaşıyla birlikte İl Emniyet Müdürlüğü binasının silah deposunun kapı kilidini kırarak oradan uzun namlulu silahlar alıp amirlerine ve arkadaşlarına dağıtmış. Oğuz’la saat 00.14 sıralarında silah sesleri arasında yaptığım telefon görüşmesinde, “Oğlum görevde misin, orada durum nasıl?” diye sorduğumda, “Görevdeyim baba, sıkıntı yok, Allaha emanet ol, görüşürüz” diyerek kısa bir telefon görüşmesi yapmıştık. Bu görüşmenin ardından cadde üzerinde arkadaşları ile birlikte toplanıp tekbirler getirerek saat 00.45 sıralarında tanklar önünde mevzi alan asker elbisesi giymiş darbecilerin ateş açması sonucu başından vurularak şehit edildi.” Yani çatışmaların bir tarafını oluşturanlar, Sungur Savran’ın iddia ettiği gibi 15 Temmuz gecesi darbe girişimine kafa tutan işçiler, kent yoksulları, köyden tam kopmamış emekçiler, tablacılar, değnekçiler, muavinler, çıraklar, yamaklar, ortacılar, köprüde trafik yoğun olduğunda su satanlar değildi. Siyasal hedefi net bir biçimde AKP iktidarını ve Tayyip Erdoğan’ı korumak biçiminde billurlaşmış olan silahlı polis memurları ve onlarla içli dışı silahlı AKP teşkilatları da vardı ve belirleyici unsur bu ikincisi oldu.

Dönemi özetleyen iki terim: Ganimet ve gazi siviller

Şimdi de Metin Kayaoğlu’nun tespitlerine dönelim. Kayaoğlu, Sungur Savran’ın tam aksine bu kitleyi kara kalabalıklar olarak nitelendirmişti. Tahmin edileceği üzere kara kalabalıklar güçlü olanın yanında boy göstermeyi, kolay yoldan mevki makam ve şöhret elde etmeyi, önüne gelen her şeyi devlet çarkının dişlilerinin büyüsü ve baskısı altında ezip geçmeyi ve tüm bunları bayrak ve vatan sevgisi altında pazarlamayı çok iyi bilirler. Kayaoğlu’nun tahmin ettiği gibi, AKP iktidarı için kefen giymeyi göze alıyor görünen toplulukların niteliğinin gerçekten de kara kalabalıklar olarak isimlendirilebileceği geçtiğimiz dört yıl boyunca daha belirgin hale geldi. 

AKP iktidarına ekonomik zemin oluşturan sermaye fraksiyonları, kara kabalıkları iyice semirtti. Darbe girişimi ardından ilan edilen OHAL sayesinde kara kalabalıklar sadece hukuksal meşruiyet kazanmadılar, aynı zamanda maddi ve manevi olarak da iyice palazlandılar. Kara kalabalıklar sosyal medyada trol olup linç girişimi örgütlediler, oturdukları evde komşularını ihbar ettiler, çalıştıkları yerlerde muhalif düşüncedekilerin yaşamlarını daralttılar, Alevileri tehdit ettiler. 1980 öncesinde Ülkü Ocakları denilen kontrgerilla yapılanması hangi misyonu yükleniyorsa, şimdi de o misyonu Osmanlı Ocakları, SADAT, AKP-MHP ilçe teşkilatları, JÖH, PÖH ve nihayet bekçiler vasıtasıyla güncellediler.

İster asker olsun ister sivil, kara kalabalıklar içi kof, mücadele etmesini bilmeyen, dava insanı kimliğinden fersah fersah uzakta asalak bir toplamdır. Onların en büyük özelliği bazen görünen bazen görünmeyen, bazen fark edilen bazen fark edilmeyen bağlarla Erdoğan’ın biyolojik varlığına tabi olmalarıdır. Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidardan ayrıldığı gün, bu güruhun  söyleyecek tek bir sözü, yapacak tek bir işi veya savunacak tek bir fikri kalmayacaktır. Ne yapıp ediyorlarsa kendi becerileriyle değil, güvendikleri silahlı polis ve asker teşkilatı sayesinde yapıyorlar ve her bir faaliyeti Erdoğan’ın onayına ihtiyaç duyarak icra ediyorlar.

Darbe girişiminin ardından geçen dört yılda, sayısı iki bin beş yüzü aşan gazilerin yakınmalarını birçok kez işittik. Onlara maluliyet derecelerine göre aylık bağlandığı, tazminat ödendiği, ek ödemeler aldıkları, çocuklarına eğitim ve öğrenim yardımı verildiği, ücretsiz ulaşım ve sağlık hizmeti sağlandığı söylendi. Buna rağmen sık sık söz verilen haklarını alamadıklarına dair haberler düştü medyaya. Hatta geçtiğimiz Haziran ayında bir grup gazi AKP Genel Merkezi önünde eylem bile yaptı. İktidar yanlısı oldukları şüphe götürmeyen gaziler bile “ganimet” peşinde olmadıklarını söyleyip durdular, sadece vatan için görevlerini ifa etmelerinin yeterli olduğunu vurgulamak zorunda kaldılar. Ateş olmayan yerden duman tütmez,  ganimet peşinde olmadıklarını söyleme ihtiyacı hissetmek bile, tersinden bunu yapanların varlığına delalettir. AKP adlı çete,  en küçük nüfusa sahip ilçe örgütünden İstanbul İl yönetimine kadar, bir çete neyi gerektiriyorsa öyle yapılanmıştır: Rant kardeşliği! 15 Temmuz olayları gibi kutsallık atfedilen meselelerde bile “ganimet” teriminin bu kadar çok bahsi geçiyorsa, vay o davanın haline!

Bu kutlu davanın ganimet paylaşımı bir yanda dursun, meğer öte tarafta çok sayıda sahte gazi varmış. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, darbe girişimini ikinci yılında tam 400 kişinin sahte gazi çıktığını ve sosyal haklarının bakanlıkça iptal edildiğini duyurmuştu. Zaten toplam 2703 tane gazi bulunuyor, bunun da 400 kişisi sahte çıkıyor. İşte rant iktidarının tıpkı bir çete gibi yapılanmış ve içeride ve dışarıda savaş ve ilhak politikalarına muhtaç olan yapısının kutsal davasının gerçekliği ve sahteliği! 

Bu noktadaki kilit kavramlardan biri ganimet sözcüğüdür. Dışarıda Kürt halkının yaşadığı toprakları ilhak etmek ve oradan edinilen malları gasp etmenin adı da ganimettir; içeride kara kalabalıkların hiçbir değer üretmeden talep ettikleri günlük harcın adı da ganimet. Dışarıda askeri operasyonlarla yürütülen sürecin devamlılığı, ancak içeride bu politikaların sürekliliğini baskı ile sağlayacak, olası muhalefet odaklarını ezecek kara kalabalıkların varlığı sayesinde mümkün oluyor. İşte AKP, vakti zamanında Birikimciler tarafından askeri bürokrasiye karşı yeni muhafazakar devrim yapmış olmakla onurlandırılan AKP, şimdi bir askeri terimi, Gazilik terimini sivillere yayarak Birikimcilere 18 yıl sonra cevap vermiş oluyor. Türkiye’deki faşizm savaşlar ve savaşçı politikalar sayesinde ayakta duruyor. Bunun için de askerler ve asker gibi davranan lümpen kalabalıklar gerekiyor. Böylece 15 Temmuz’un “sivil gazileri” artık AKP’nin toplum düzeninin de anahtar kavramlarından biri haline geliyor. Askerler lümpenleşiyor, lümpen güruh da askerileşiyor.

Son bir söz 

Her iki yazının atladığı ve yazıldıkları tarih nedeniyle atlamak zorunda olduğu bir kesim daha var. Devletin hışmının yöneldiği, Fethullahçı diye gözaltına alınan, yargılanan, işinden atılan geniş bir toplam bulunuyor. Aileleri ile birlikte bu kişilerin 500 bin gibi rakama ulaştığı var sayılabilir. Son dört yılda yaşananlar böyle bir kesimin ayırt edici bir takım niteliklerini önümüze koydu. Bu kesim orta sınıf karakterinden ve devletli geçmişinden dolayı olsa gerek baskılar karşısında tutarlı ve ciddi bir direniş gösteremedi. Her biri terörlere mücadele koridorlarının ve hapishanelerin yalnızlaştırıcı gücü altında ezildiler. Birçoğu itirafçı oldu. Eğer darbe girişimi ardından yapılan polis operasyonlarından etkilenenlerin sayısı 500 bine ulaştıysa biraz da Fethullahçıların birbirlerini suçlamaları nedeniyledir. Cemaatçi savcıların, hakimlerin, akademisyenlerin daha AKP iktidarının ortağıyken nasıl küçük hesaplar peşinde koştukları, kumpaslarla ve mağdur rolüyle hangi sinsilikleri yaptıkları halen aklımızdadır. Tam da bu kirli geçmişe uygun olarak, devletin saldırıları karşısında direnemediler ve çözüldüler. Artık bu geniş Fethullahçı cenah adeta zombileşmiştir. Her türlü değerden vazgeçmişler, ağlak bir mağdur edebiyatına sarılmışlar ve sadece biyolojik varlıklarını pısırıkça idame ettirmeye çalışmışlardır.

Aslında Sungur Savran’ın gelecekte AKP’li emekçilerden çıkmasını beklediği devrimci enerji bu kesim içinden pekala çıkabilirdi. Çünkü bu insanlar devletin sert çıplak gerçekliği ile doğrudan karşılaştılar. Sırf kendi bedenlerinin devletin yalın hakikati önünde çıplak kalmasından hareketle bile böyle bir ayrıksı durum doğabilirdi. Yani bu baskı ortamından ideolojisi gerici olan ama davranış kalıbı olarak devrimciliğe evirilebilecek öğeler fışkırabilirdi. Fakat bu yönde, birkaç kişi ile sınırlı bile olsa, en ufak bir emareye dahi rastlayamadık. Sol liberaller, Ahmet Altan örneğinde olduğu gibi kendi meşreplerince bir direniş yolağı örebildiler. Fethullahçıların hiçbiri devletin karşısına dikilemedi! Demek ki Fethullahçılığın ideolojisi tahmin edildiği kadar gericiymiş, çıplak bedenlerinin onurunu birkaç kişilik bir rezervle bile sürdüremeyecek kadar aşağılardaymış. Denecektir ki, bu kesimle bir ilişkilenme çalışması oldu mu ki böyle beklentiler olsun? Sol hareketten polis operasyonlarının yöneldiği kesime ve KHK ile işini kaybedenlere yönelik ilgi Ömer Faruk Gergerlioğlu, Yüksel direnişçileri ve KHK Platformları nezdinde oldu. Tüm bu denemeler başarısızlıkla sonuçlandı. Devletin cüssesi altında boğulanlar, yine devletin kanat çırpmalarının etrafa yaydığı rüzgarın kendilerine nefes olacağını sandılar. Hala da o kanatların altına girebilmek için birbirlerinin tepesine çıkmakta beis görmüyorlar.

Bu meselede solun en büyük hatası FETÖ isimlendirmesini kabul etmesi oldu. Açılımı Fethullahçı Terör Örgütü olan FETÖ adı, doğrudan Erdoğan’ın takmış olduğu bir isimdi. Tıpkı PKK’ye Bölücü Terör Örgütü (BTÖ) denmesi gibi. PKK’nin düşmanları bile PKK’ye BTÖ demiyor, PeKaKa diyor “e” ve “a” harfleri üzerinden simgesel bir çekişme yaşanıyor. Erdoğan’ın 2012 yılından itibaren Fethullah Gülen cemaati ile arası bozulmaya başladı ve cemaat destekçilerine FETÖ ismini taktı. Bu isim örgüt/cemaat üyelerinin kendilerine verdikleri isim değildi, tamamıyla Erdoğan ve yandaş emniyet teşkilatının ürünüydü. BTÖ veya FETÖ gibi terimleri eleştirel manada da olsa kullanmak minderi devletin sınırlarının içine çekmek olur ve bir daha o yoldan devlet karşıtı bir eğilime bir patika veya sapak bulmak imkansız hale gelir. Ne yazık ki solcu kalemler de daha isimlendirme aşamasında devletin sınırlarını tanımış ve kabullenmiş oldular.

AKP kendi tabanı için zor olanı başardı ve kendi gerici muhafazakar kültürel kodlarına çok yakın olan bir kesimi tabanından üst seviyelere kadar düşmanlaştırmayı başarabildi. Her ne kadar Fethullahçılar devlet karşısında çözülseler de devlet, şiddetinden onları mahrum bırakmadı! Çözülseler de itirafçı olsalar da Fethullahçılar ceza almaya, işkence görmeye ve dışlanarak işsiz kalmaya devam ettiler. Son dört yılın saldırıları, ülke tarihinde benzeri ancak 80’lerde sosyalist harekette, 90’lar boyunca da Kürt Özgürlük Hareketinde görülebilecek türden sistematik bir saldırıdır. Fakat bu sefer fark devletin genetik kodlarının daha kuruluş aşamasında düşman ilan ettiği Kürt veya komünist öznelere değil de, Türk Sünni devletçi kimliği benimseyen bir bloğa saldırının başlatılmış olmasıydı. TC tarihinde ilk defa egemen fraksiyonlardan bir kesimin tabanından tepesine kadar çok fazla sayıda kişi aynı ideolojik saiklere sahip başka bir egemen fraksiyonun zulmüne uğradı. 

Devlet şiddeti, sosyalistlerin onu teşhir etmesine gerek kalmadan kendini belli etmiştir. Fethullahçılar tıpkı sosyalistler ve Kürtler gibi ağır işkencelere maruz kalmışlardır. Bu çubuğun en altında yüz bin kişinin işsiz kalması varsa, en üstünde hapishanelerde ve terörle mücadele şubelerinde yapılan ağır işkenceler vardır. Sistematik saldırının ulaşabileceği vahşetin derecesi, daha 16 Temmuz günü generallerin dövüldüğü görüntülerin basına sızdırılmasından ve toplama kampına dönüştürülen spor salonunda askerin topluca ters kelepçelenerek işkenceye mazur bırakılmasından anlaşılmıştı. İnsanları kaçırmak, cinsel tacizde bulunmak, kaba dayak, ağır dayak, tecrit etmek gibi uygulamalar sık duyulur hale geldi. TC tarihinde ilk defa bu uygulamalar devletle tıpatıp aynı kodlara yani Türk-Sünni-Muhafazakar gelenekten gelen kesime hem de 500 bin kişiyi kapsayacak bir genişlikte yapıldı.

İktidar ortağı iken pastanın büyük parçalarını yiyen Fethullahçılar, ortalığın karışacağını anlar anlamaz soluğu Batı’nın cafcaflı kentlerinde aldılar. Yine iktidar ortağıyken pastanın küçük parçaları ve döküntüleriyle yetinenler, bu durum onların yaşam amacı haline geldiği ve yabancılaşmanın doruklarına çıktıkları için,  “deveye bindikten sonra çalı ardına gizlenilmez” misali saklanamadılar. İşte devlet şiddetine uğrayan bu grubun bir kuşak sonra etkide bulunma ihtimali bulunmaktadır.

Z kuşağı olarak isimlendirilen yirmi yaş altı gençlerden beklentiler oldukça artmışken, bu kuşağın genel geçer özelliklerine fit olmak gerekmiyor. Yine bu kuşağın içinde bulunan ve annesi, babası, akrabaları işkence görmüş, mahpus düşmüş  devletin cürümünü bizzat kendi gözleriyle görmüş binlerce gence eğilmek gerekiyor. Devrimcilik görünenin içine, halihazırda görünenin alışıldık kodlarıyla girmek ve onu değiştirmeye çalışmak değildir. Yani yeni kuşakların stereotip eğilimi olan örgütsüz, amaçsız ve nihilist geçici yıkıcılığını, saman alevi gibi hızlıca parlayıp çabucak sönen ruh halini dönüştürmeye çalışmak, üstüne bu örgütlenme karşıtı kalıp davranışları yeni toplumun müjdecisi veya devrimleri güncelleyecek yeni anahtar olarak görmek yerine, Z kuşağının içindeki bu ayrıksı toplama, devlet gerçekliğini kendi gözleriyle görmek zorunda kalan gençlere bakmak gerekiyor.

***

Bu yazı 15 Temmuz’un iki mesajı olduğunu savunuyor. İlki artık T.C. siyasetinin asker-sivil gerilimi üzerinden okunamayacağıdır. Önceden de bu eksenden okunmuyordu, sınıfsal düzlemde okunuyordu; ama askeri darbelerle yoğrulmuş devlet gerçekliği, Marksistler her ne kadar çokça dikkat etseler de dillerden bu kelimeleri çıkaramıyordu. İkinci mesaj ise sosyalistlerin artık devlet şiddetini göstermeyi sonraya erteleyen demokratik eylem aşamasını geçmesi gerektiğidir. Devlet kendi kendini sergilemekten hiç çekinmemektedir. Sosyalistler de çekinmemelidir, ne yapılacaksa artık yapılmalıdır.

Bu yazı Komün Dergi web sitesinde 14 Temmuz 2020 tarihinde yayınlanmıştır. 
Kaynak: http://komundergi2.com/15-temmuz-vesilesiyle-turkiyede-kitleler-ve-politik-mucadele-ali-tekin/

Okunma 465 kez Son Düzenlenme Salı, 14 Temmuz 2020 16:54

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.