Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


71 Devrimciliğinin Tarihyazımı - II

Yazan

71 Devrimciliğinin Tarihyazımı - II

Emre Görür

Takvimler Haziran 1971’i gösterdiğinde Türkiye devrimci hareketi yenilgiye uğramış bulunuyordu. Devlet güçleri, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi / Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi’nin (THKP-C)[1] “dışarıdaki” politik varlıklarını sonlandırmıştı. Gerçi, THKP-C’lilerin önemli bir kısmı henüz tutsak düşmemişti, ama onların “bağımsız” varlıklarının politik yokluk anlamına geldiği daha sonra anlaşılacaktı. Bu, bir konjonktürün bitişiydi.

71 devrimcilerinin bundan sonraki pratikleri değerlendirilirken eleştirel tutum öne çıkarılacak. THKO ve THKP-C’nin firar sonrasındaki politik pratikleri öncü savaşı olarak nitelenirken, Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu’nun (TİKKO) eylemlerinin[2] bu konuda “değerlendirme-altı” bir düzleme tekabül ettiği savunulacak.

71 devrimcileri eylem çizgilerini devam ettirmeye çalışacaklardı, ancak öncelikle devletin hapishanelerinde ve mahkemelerinde verilecek bir “sınavları” vardı.

I. Kesinti

I.I. Devrimcilerin savunması

“Son sözüm, yaşasın 1961 Anayasası.” (Hüseyin İnan)[3]

“Milli kurtuluşçu bir tutum[u] yansıtması açısından bizler sapına kadar Atatürkçüyüz.” (THKP-C savunmasından)[4]

THKO davası, 1 Numaralı Ankara Sıkıyönetim Mahkemesinde, 16 Temmuz 1971’de başladı. THKO’lular “Bağımsız Türkiye” ve “Kahrolsun Faşistler” sloganlarını haykırdılar mahkemeye getirildiklerinde. Devlet güçleri buna devrimcileri dipçikleyerek cevap veriyordu.[5]

THKO’lular ilk duruşmada mahkemeye güvenleri olmadığını beyan ettiler. Yirmi bir kişinin, “TCK’nin 146/1. maddesi uyarınca cezalandırılması” isteniyordu.[6] Ertesi gün devrimcilerin sorgularına başlandı.

Ordunun ve sivil bürokrasinin kurumsal Kemalizmini savunmak, THKO’luların duruşmalardaki ortak tutumuydu. Yayınladıkları bildiriden söz ederken, “öz itibariyle mütalaa edildiği takdirde Anayasa’nın çizdiği sınırlar içinde kalmaktadır” diyor ve şunu ekliyordu Yusuf Arslan: “Hatta ve hatta 12 Mart muhtırası ile de çelişmemektedir.”[7] THKO’lular Anayasa’yı savunduklarını döne döne tekrarlıyorlardı. Onlara göre, emperyalizme karşı mücadele suç olmadığı gibi, silahlı mücadele de anayasayı ihlal etmek anlamına gelemezdi. “Marksizm-Leninizm” konusunda bilgi sahibi olmak isteyenlere Anayasa’ya bakmalarını öneren ve tamamen anayasal bir harekete giriştiklerini iddia eden Deniz Gezmiş, şöyle diyordu: “Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. ... [O]nun istiklali tam Türkiye idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz. ... Öteden beri arz etmiş olduğum gibi, bu ülkede Anayasa’yı en fazla savunanlar bizleriz.”[8]

Hüseyin İnan, 27 Mayıs’ın ayrıca “faşizm yöntemini önleyici kurum ve müesseseler” getirdiğini belirtiyordu.[9] “Son sözü”, “Yaşasın 1961 Anayasası” idi İnan’ın.

İnan’ın –söylendiğine göre, Atilla Keskin’in de yardımıyla– hazırladığı THKO Savunmasında şöyle yazılıyordu: “Ulusal varlığımızı yok etmek isteyen emperyalizm ve yerli ortaklarına karşı millici ve devrimci sınıfların takip etmeleri gereken milli demokratik devrim stratejisi, hareketimizin çizgisidir. Diğer bir anlamıyla bütün millici sınıf ve tabakaların ortak devrim anlayışı, Milli Kurtuluş Savaşı’nı... ve onun başındaki Mustafa Kemal’i yok edici, ortadan kaldırıcı bir düzen kuran, karşı devrimci-gerici ittifaka karşı yapılmış olan 27 Mayıs İhtilali’nin ve 1961 Anayasası’nın bir devamı ve tamamlayıcısıdır. / Bunun içindir ki, bizler, Türkiye toplumunun tarihi geçmişinde sağlam olan, ulusal ve devrimci olan ne varsa onun mirasçısıyız.”[10]

THKO’lular, bu tutumlarıyla çelişeceğini düşündükleri ifadelerini düzelttiler. Yusuf Arslan’ın, Mehmet Napikoğlu’nun ifadesinde geçen “halklar”[11] tabirinin kendisi ile ilgisi olmadığını, bunu kabul etmediğini söylemesi üzerine söz alan Deniz Gezmiş, daha önceki ifadesini tekrarlıyordu: “Misakı Milli ... sınırları içerisinde iki kardeş kavim yaşar: Türk ve Kürt kavmi. Bu deyim birinci Büyük Millet Meclisinin deyimidir. Bunun haricinde bir beyanı kabul etmiyorum. Bunun ikisine birden Türkiye halkı diyoruz.”[12]

İnan da, 24 Mart’ta polise verdiği ifadede yer alan, “... ilk planda halk ihtilali, bilahare işçi diktatoryası, daha sonra komünist topluma giden bir idare sistemi kurmayı düşündükleri”[13] şeklindeki beyanı reddediyordu. Böylece, amaç olarak geriye, “Amerikan sömürüsünden ülkeyi kurtarmak, Türkiye’nin bağımsızlığını sağlamak” kalmaktaydı.

Duruşmalar öncesindeki bütün ifadelerini –İnan gibi– reddeden Gezmiş, “silahımı halka ve orduya karşı da kullanırım” şeklinde bir beyanı olmadığını söylemişti.[14] Ardından İnan, bunu yeterli görmemiş olacak ki, Gezmiş’in zaten reddettiği bu ifadeye katılmadığını açıklıyordu. Gezmiş’in 17 Mart tarihli ifadesinde, “şayet ordu faşist bir diktatörlük getirirse, silahları orduya karşı da kullanacakları” açıklaması da vardı.[15]

THKO’lular ayrıca, eylemlerini detaylı şekilde, bunlara katılan kişileri de açıklayarak, anlatmakta bir beis görmemekteydiler... THKO’nun organik bütünlüğünün örgüsünün zayıflığı açıkça ortaya çıkmaktaydı. Belirtildiğine göre, ilk günlerde sergilenen militan tutum da bir süre sonra terk edilmişti.[16]

27 Eylül’den itibaren yapılan savunmaların ardından, THKO davası 9 Ekim’de tamamlandı. Seksen altı gün süren davada, on sekiz kişi, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını veya bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya teşebbüs ettikleri sabit görülerek”, ölüm cezasına çarptırıldı. Mahkeme salonunda, kırılan kalem seslerini “Bağımsız Türkiye” sloganları izliyordu. Askeri Yargıtay İkinci Dairesi, 10 Ocak 1972’de, Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan’ın idam kararlarını onaylayacaktı...[17]

*   *   *

Ankara’daki üyelerinin de merakla beklediği[18] THKP-C davası, 16 Ağustos’ta İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 3 Numaralı Askeri Mahkemesinde başladı. On üç kişinin idamının istendiği bu dava, başından sonuna kadar sert tartışmalara sahne olmuştu. Mahir Çayan ilk duruşmada, Selimiye Kışlası’ndaki bir hücrede zincire vurulmuş bir vaziyette tutuluyor olması sebebiyle hiçbir soruya yanıt vermeyeceğini açıkladı. Mehmet Balaban hariç hiç kimse kimliklerini mahkeme heyetine bildirmemişti.[19]

Çayan, bu kararını 23 Ağustos’taki duruşmada değiştirdi ve Elrom eylemiyle ilgili açıklamalar yaptı. Çayan’ın polisteki ifadesinde Elrom’u Hüseyin Cevahir’in öldürdüğü,[20] savcılıktaki ifadesinde ise kendisinin öldürdüğü açıklamaları yer alıyordu.[21] Duruşmada, savcılıktaki açıklamayı, yoldaşlarını işkenceden kurtarmak için yaptığını söyledi Çayan. Belirttiğine göre, kendisi o esnada evde bile değildi. Aslında o, Elrom karşılığında fidye alınmasını savunmaktaydı. Ne var ki, kendisi ile Ulaş Bardakçı’nın aleyhteki oylarına rağmen, öldürme kararı Genel Komiteden çıkmıştı.[22]

Bir sonraki duruşmada Elrom’u kimin öldürdüğünü de açıklayacaktı Çayan. İlyas Aydın öldürmüş olsa gerekti.[23]

THKP-C’lilerin mahkemedeki tutumları, THKO’lularınki gibi, pratik ve politik açıdan son derece zayıftı.[24] Ortak savunmalarında, yaptıkları eylemlere katılan kişileri sorgularında zaten açıkladıklarını yazıyorlardı.[25] Sorumluluğu ağır olan Elrom eylemini de Çayan’ın gerçekleştirdiğini açıklamışlardı, ama artık bunun doğru olmadığını belirtiyorlardı. İlkay Demir ve Kadriye Deniz Özen’e Hüseyin Cevahir’in değil, Çayan’ın şehit düştüğü söylendiği için, Elrom’u öldürenin Çayan olduğunu söylemekte bir sakınca görmemişlerdi. İddiaları buydu. Oysa İlkay Demir’e, daha bu durumu yoldaşlarına iletemeden, şehit düşen kişinin Cevahir olduğu açıklanmıştı.[26]

THKP-C’liler, “sadist işkenceciler tarafından devrimci dayanıklılığı ve gururu kırılamayan” sadece bir yoldaşlarının ismini verebilmişlerdir: İrfan Uçar.[27] Ne var ki, o dönemlerde “Baba” lakabıyla anılan Uçar da, Ankara’daki Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (Dev-Genç) davasında devrimciliği reddederek devlete sığınacaktı.[28]

THKP-C’liler, mahkeme heyetini Milli Savunma Bakanlığına şikayet etmekte bir mahzur görmemekteydiler. Çayan, sorgusunda Yargıtay’ın milli demokratik devrim konusundaki kararını hatırlatıyordu heyete. Israrla vurgulamaktaydı: “... [E]ylemlerimizin hedefi ... ihlal edilmiş, fiilen işlemez hale getirilmiş 27 Mayıs Anayasası’nın öngördüğü nizamı tesis etmektir.”[29]

THKP-C’liler de, Kemalizmi ideoloji olarak, kurumsal yapı olarak ve tarihsel olarak olumlamaktaydılar. Ortak savunmalarında, kendilerini “27 Mayıs Anayasası’nı savunan milli kurtuluşçu aydınlar” olarak anarak şöyle yazıyorlardı: “Bugün, Gazi Mustafa Kemal’in yükselttiği ‘İstiklal-i Tam Türkiye’ bayrağı bu yolu ... seçmiş olan sosyalist ve gerçek Kemalist milli kurtuluşçuların ellerinde dalgalanmaktadır. / ... / Seçtiğimiz yol, Gazi Mustafa Kemal’in açtığı yoldur. / Onun başlattığı Anadolu İhtilalinin yoludur. / Parolamız ‘Ya İstiklal, Ya Ölüm!’ / Hedefimiz, ‘İstiklal-i Tam Türkiye’dir.”[30]

Söylediklerine göre, yasa dışı mücadeleye de mecbur bırakılmışlardı. Çayan, “Sosyalistler hiçbir zaman yasal imkanlar varken yasal olmayan örgütlenme ve mücadele biçimlerine iltifat etmezler. Legalite her zaman sosyalistlerin mücadelesinde esastır”[31] diyordu. “[Bu] ülkenin en aydın evlatları gizli örgüt kurma, adam kaçırma vb. fiillerinden dolayı idam talebiyle yargılanmakta[ydı.]”[32]

Bardakçı da sorgusunda, “bağımsızlık ve demokrasi savaşımızın hukuki dayanağı 1961 Anayasası”dır demekteydi.[33] Ona göre, Mustafa Kemal ezilen uluslara ışık tutmuştu. 1950’de bir karşı-devrim hareketi gerçekleşmiş, 27 Mayıs’ta ise, “radikal subaylar” vasıtasıyla “reformist burjuvazi” iktidarı geri almıştı. Bu “devrim”den sonra, devlet aygıtı “önemli demokratik kuruluşlar” ile destekleniyordu...[34]

*   *   *

THKO ve THKP-C’nin bu konudaki görüşleri hiçbir özgünlük taşımamaktaydı. “Ezenlerin tarihsel misyonu”na odaklanmış bu aydınlanmacı düşünceler, devrimciler tarafından tekrarlanıyordu sadece. Devrimci olunmayan dönemde edinilen düşünceler, devrimcilikle beraber silinip atılamamış, kurulu düzenden zihinsel olarak kopulamamıştı. “Milli demokratik devrim” (MDD) anlayışı ve “milli cephe” politikası bütün çıplaklığıyla ortada durmaktaydı.

THKO ve THKP-C’nin son metinlerinde,[35] bu anlayışla çelişen birkaç cılız ve titrek adım seçilebilecekti yalnızca.

Ara Tartışmalar - I

“Milli demokratik devrim” ve “sosyalist devrim”

Temelleri Türkiye İşçi Partisi (TİP)-Yön tartışmalarına dayanan “sosyalist devrim” (SD)-MDD saflaşması, Türkiye solunun bir dönemine politik rengini vermiştir. Bu saflaşma, 71 devrimciliği zuhur edene kadar geçen dönemin gerçek ve temel ayrımıdır.

“SD çizgisini savunan” TİP’in, parlamentarist “emek cephesi” politikaları ile gençliğin militan eğilimlerine uyum sağlayabilme ihtimali yoktu. Buna karşılık MDD çizgisi, öğrenci gençliğin mevcut anlayışına ve hareket tarzına uygunluk arz etmekteydi. Öğrenci gençlik hareketinin militanlaşması ile öğrenci gençlik içerisindeki TİP nüfuzunun kırılması çakışık bir seyir izlemiştir.

71 devrimciliğinin TİP ile bağı –kopuşu gerçekleştiren militanlar şahsında– salt tarihsel-“biyografik” bir bağdır. Denilebilir ki, TİP, 71 kopuşunu gerçekleştirecek olan militanlara gönülsüz “lojistik” destek sunmuştur. 71 devrimciliğinin politik döl yatağı MDD hareketidir.

“Emek cephesi” politikaları açıkça işçici ve/veya kitleci iken, MDD ve “milli cephe” politikaları, öncü politikaya uyum gösteriyordu. THKO’lular ve THKP-C’liler, öncü devrimciliklerini bu anlayışla birlikte ortaya koyabilmiş, yani küresel bir akım olan “71 devrimciliği”ni izleyebilmişlerdir.

Buna karşılık, “emek cephesi” politikalarına bağlı kalanlar ise, Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğini[36] takip etmeye kategorik olarak kapalı durumdaydılar. Onların yönelimi, “(devrimci) diyalektiği” olmayan bir Marksizme uyum göstermekteydi. “Emek cephesi” politikaları “kitaba” uygundu ve doğal olarak, bu “Marksizm”e göre, 71 devrimcilerinin pratikleri, sapkınlık, maceracılık, “fokoculuk”, anarşistlik... idi.

Bu, tartışmanın pratiğe ilişkin yönü... Marksizmin (özgülleşmiş) tarihsel politik diyalektiği açısından bakıldığında ise, tablo tersine dönmektedir. THKO ve THKP-C de dahil olmak üzere, “milli cephe” politikalarını benimseyen kesimler, Türkiye’ye ilişkin politik görüşleriyle politik Marksizmin yanında veya gerisinde değil, düpedüz karşısında yer almaktaydılar. “Emek cephesi” politikalarını savunanların bu konudaki yaklaşımları ise, politik Marksizm için eleştirel bir düzlemde durmaktaydı. Bu, THKO ve THKP-C özelinde beliren, 71 devrimciliğinin temel bir açmazıydı.

71 devrimcileri, pratikleriyle Türkiye solunda yeni ayrımlar inşa etmişlerdi. Sınırların “kan ve barut”la çizildiği yerde, temel eksende devrimcilik-reformculuk ayrımı yer alacaktı. Bu, ilk ve öncelikli ayrımın pratiğe ilişkin olması demektir. MDD-SD saflaşmasında ifade olunan ikinci ayrım ise, öncel niteliktedir ve bunun aşılması, politik Marksizmin Türkiye’de ortaya çıkması demek olmuştur.

Emperyalizm, “baş çelişki” ve 71 devrimcileri[37]

“Toplumların tarihi, ezenler ve ezilenler arasındaki mücadelelerin tarihidir.”[38] THKO’lular, ortak savunmalarında, Marksistlerin “Komünist Manifesto”dan beri aşina oldukları bu önermeyi savunarak politik devrimciliklerini ortaya koymak amacındaydılar.[39] Onlar, savundukları politik mirası işçilerin mücadeleleriyle başlatmıyor, bunu geçmiş tarihin bütününe yaymaktan bahsediyorlardı. Ezilenlerin, ezilen olarak var oldukları momentten itibaren, ezenlere karşı yürüttükleri mücadele, THKO’nun savunduğu politik mirası oluşturmalıydı. Ezilenlerin mücadelelerinin tarihi yoktu.

Dahası, ezilenler politika yapabilmek için ezenlerin şiddet tekelini kırmak zorundaydılar. “Şiddet politikasını temel alan” THKO, bu yolu izlemekteydi: “Ezilenlerin tek kurtuluş yolu ezenlere karşı giriştikleri kutsal isyandır.”[40] Bu yaklaşım, ezilenlerin mücadelelerinin meşruiyeti için herhangi bir argümana gerek duymaz. Peki, nasıl oluyordu da, bu görüşleri savunan THKO’lular, sergiledikleri şiddet pratiğini ancak ülkenin emperyalist işgal altında olduğunu varsayarak açıklayabilen THKP-C’lilerle “milli cephe” politikalarını savunma noktasında ortaklaşıyorlardı?

Hüseyin İnan ve yoldaşlarına göre, ezenleri emperyalizm temsil etmekteydi. Onlar, bu küresel tespiti Türkiye için de geçerli saymaktaydılar. THKO’lular ezen-ezilen ayrımını ülkesel düzlemde ortaya koymuyor, devletin ezilenler için (temel) hedef olduğunu düşünmüyorlardı. Onlar tarafından, ulusal mücadele yürütmek bir zorunluluk olarak algılanıyor olsa gerekti. Bu, anlayışlarını devrimcileştirememelerinin tipik bir göstergesiydi. THKO’lular için, emperyalist işgal olsun ya da olmasın, mücadele “emperyalizme –ve işbirlikçilerine– karşı” verilmek durumundaydı. Türkiye’deki “hakim çelişki” emperyalizmle halk kitleleri arasındaydı ve bu durum devrime kadar değişmeyecekti.

THKO savunmasında ezilenler söylemi retorik olarak kalıyordu. Onlar için Mustafa Kemal de ezilenlerin tarihinin bir parçasıydı.[41] Ezenlerin tarihsel mirasına dönük vurgu, ezilenler söylemiyle yapılabiliyordu.

Hüseyin İnan, nasıl bir “milli demokratik devrim” anlayışına sahip olduklarını Mart 1972’de kaleme aldığı “Türkiye Devriminin Yolu”nda ortaya koyacaktı. “Türkiye Devriminin Yolu”nda ilk dikkati çeken husus, yazı boyunca Mustafa Kemal’in ve Kemalizmin anılmamasıdır. Bu durum pozitif bir değerlendirmenin konusu olmak durumundadır. İnan, –Mahir Çayan gibi– 12 Mart’tan sonra, ordunun kesin olarak gerici saflarda yer almaya başladığını yazar.[42] “Milli cephede yer alacak sınıf ve tabakalar”dan bahsederken darbeciliği eleştirir.[43] “Asker-sivil bürokratları” “gerici sınıfların” arasında sayar.[44] İnan’ın değerlendirmelerinde “milli burjuvazi”ye yer yoktur...[45]

İnan’a göre, “işçi sınıfı örgütünün” ve halk ordusunun mücadelesiyle gelişecek olan halk savaşında, “milli cephe” politikası ezilenlerin ittifakı temelinde yürütülecektir. “Milli cephede yer alacak sınıfların” başka politik örgütlenmeleri olursa, “pek tabii olarak onlarla güç birliğine gidilecektir”, ama bu örgütler devrimin kaderini belirleyemeyeceklerinden, görev “işçi sınıfı örgütünün” ve halk ordusunun mücadelelerine odaklanmaktır. Güç birliği “stratejik” değil, “taktik” bir meseledir.[46]

Mihri Belli, 1972’de illegal olarak dağıtılan bir broşürde, THKO’nun ilk bildirisinin “sekter nitelik taşımadığını” yazıyordu.[47] MDD açısından bakıldığında haklıydı Belli. Bu yaklaşıma göre, Hüseyin İnan’ın “Türkiye Devriminin Yolu”nda “sekterleştiği” kabul edilmelidir. İnan, “milli demokratik devrim” anlayışını ve “milli cephe” politikalarını savunmaktadır, ancak artık sadece ezenlerin bir kısmını değil, “MDD’cileri” de “tecrit etmeye” yönelmiştir! “Milli cephe” politikalarını işlevsizleştirebilecek şekilde, “işçi-köylü ittifakını” savunmaktadır İnan.[48] Bu durum, “Türkiye Devriminin Yolu”nun çatışkılı yapısını gösterir.

THKO’lularda MDD anlayışı köklü şekilde yer etmiştir. Hüseyin İnan, tam da “milli cephe” politikalarını savunan birinden beklenebileceği gibi, “milli mesele” bölümünün girişinde, “Meseleyi ulusal değil, sınıfsal temele dayandırmak ve hakim çelişkiyi hiçbir zaman gözden kaçırmamak gerekir”[49] diye yazmaktadır. İnan’ın “işçi sınıfının savaşçıları” olduklarını bu noktada belirtmesi manidardır: “Biz mücadelenin hiçbir döneminde işçi sınıfının savaşçısı olduğumuzu, genel olarak tüm dünya işçilerinin, özel olarak da Türkiye proletaryasının sınıfsal çıkarlarını ön plana almamız gerektiğini ... unutmamalıyız. / ... [E]mperyalizm ve işbirlikçilere karşı verilen mücadele[de] bütün Türkiye halkının çıkarları ortaktır.”[50] Ona göre, “milli cephe” politikalarına zarar vereceği için, ezilen ulusun ulusal mücadele yürütmesine karşı çıkılmalıdır. Kürtler “ayrılıkçı” bir politika izleyecek olurlarsa karşılarında THKO’yu da bulacaklardır. “Tüm uluslardan Türkiye halkı”, THKO’nun belirlediği “ortak düşman”la mücadele etmelidir. Emperyalistler karşısında zafer kazanılınca, “kendi içimizdeki” ulusal sorunların çözümüne de sıra gelecektir. O zaman, “bölgesel özerkliğin” sınırları ve kapsamı istendiği gibi belirlenebilir...

Neticede, ezilenlere dönük cılız ve çatışkılı bir yönelimdir ortada duran.

*   *   *

Mahir Çayan, “[THKP’nin] daha önce genel hatları belirtilmiş olan ... ideolojik-politik-örgütsel-stratejik ilkelerini [“Kesintisiz Devrim II-III”te] ortaya koyarken”[51] Emperyalizmin III. Bunalım Dönemi saptamasından yola çıkar. Ona göre, kapitalizmin eski dönemlerine uygun düşen politika yapış tarzları artık geçersizdir. Yeni dönem kendisine uygun bir politika pratiğini gerektirmektedir.

Peki, “yeni dönem”in özellikleri nelerdir?

Çayan’a göre, Emperyalizmin III. Bunalım Döneminde, üretici güçlerin gelişmesi[52] “anormal bir talep yetersizliği” yaratmış, “dev dünya sosyalist bloku”nun varlığı sebebiyle dünya pazarının “korkunç derecede” daralması sonucu, kapitalizmin bunalımı had safhaya çıkmıştır. “Sermayenin olağanüstü yoğunlaşması ve temerküzü” ile tekelci kapitalizm, tekelci devlet kapitalizmine dönüşmüştür. “Kapitalizmin krizinin en öldürücü aşaması” yaşanmaktadır. O, emperyalistler arası ilişki ve çelişkilerin “biçim olarak” iki temel cephede değiştiğini yazar. “Nükleer vurucu güçlerin dünya çapında erişmiş olduğu seviye ve ... esas tayin edici olarak da, dev dünya sosyalist blokunun varlığı”, emperyalistler arası rekabetin yeniden paylaşım savaşına yol açması imkanını ortadan kaldırmaktadır.[53] Bu duruma cevaben, emperyalistler –özel olarak “Yankee emperyalistleri”– “ekonomilerini askerileştirerek” eski sömürgecilik metoduna ilaveten yeni-sömürgeciliği devreye sokmuştur.[54]

Çayan’a göre, “I. ve II. genel bunalım dönemlerinde ... uluslararası kapitalizm, sömürge ülkelere emtia ihracı ve nakit sermaye ihraç ve transferi ile pazar sorununu halledebiliyordu.”[55] “Sömürü”, mevcut yapı korunup “feodalizmle ittifaka girilerek” sürdürülebilmekteydi. Emperyalizm, bu ülkeler için “dışsal bir olgu” durumundaydı. İşgal, ancak “köylülerin ... spontane patlamalarını ve isyanlarını örgütleyen proleter devrimcilerin mücadelesi” “komprador burjuvazi-feodal mütegallibe” yönetimi tarafından engellenemez duruma geldiği zaman gündeme geliyordu. III. Bunalım Döneminde ise, emperyalistler, sömürge ülkelerde meta pazarını genişletme ihtiyacı duymaktaydı. Feodalizm çözülüyor, “yukarıdan aşağıya kapitalizm” bu ülkelerde hakim üretim biçimi oluyordu. Yerli “tekelci burjuvazi” ve kapitalizm, yeni-sömürge ülkelerde içsel dinamikle gelişemiyor, emperyalizmle bütünleşiyordu.[56]

Çayan buradan, emperyalizmin bu ülkeler için “içsel bir olgu” haline geldiği sonucunu çıkarır. Onun yaklaşımındaki yapısal sorunlar bu noktadan itibaren belirmektedir. Çayan’a göre, bu durum “artık emperyalistlerin çirkin yüzlerini saklayarak gizli işgale başvurdukları” anlamına gelir. Kendisinin de belirttiği gibi, bu husus THKP-C’nin “ideolojik-politik ve pratik çizgisini tayin eden esas faktör”dür.[57] Çayan, “gizli işgal” tespitinden “suni denge” kavramına, oradan da “politikleşmiş askeri savaş stratejisi”ne ulaşır. “Kesintisiz Devrim II-III”ün mantık zincirinden emperyalist işgal tespiti çıkarıldığında Çayan’ın yapısı çökecektir.

Diğer yandan, emperyalizmin yeni-sömürge ülkeler için “içsel bir olgu” haline geldiği saptaması, Çayan için gerilimli bir alan açmaktadır.

III. Bunalım Döneminden önce emperyalizm ülke için “dışsal bir olgu” ise, Kurtuluş Savaşı’nın ardından devrimin baş düşmanı hangi kesimdir? III. Bunalım Dönemine kadar mücadele ezenlerin hangi kesimlerine karşı yürütülmeliydi? Çayan’a göre, o dönemde emperyalistler baş çelişkinin bir kutbunda yer alamazdı. Peki ya, Kemalist iktidar?.. Çayan’ın bu konuda politik devrimci bir tutumu benimsemesi mümkün değildi. Onun anlayışı, o dönemde ancak ezilenlere ve ezenlerin diğer kesimlerine karşı Kemalistlerin desteklenmesine cevaz verebilirdi.[58]

Emperyalizmin III. Bunalım Döneminde ise, Çayan’a göre, ülke “gizli işgal” altında olduğu için, Kemalistler zaten devrimci güçlerin “doğal” müttefiki idi. THKP-C’nin “küçük-burjuva aydın çevrelerdeki” yegane müttefiki Kemalistler olabilirdi. Çayan, Kemalizmi bir “milli kurtuluş bayrağı” olarak görüyordu.[59]

Ona göre, ülke için emperyalizm “dışsal bir olgu” ise “demokratik mücadele”, “açık işgal” varsa milli mücadele verilmelidir. “Gizli işgal” koşullarında ise, mücadele hem ulusal hem de sınıfsal planda yürüyecektir.[60] Çayan bu konuda konjonktürel saptamalardan özenle kaçınır.[61]

Oysa Çayan, bu konuda önemli olabilecek adımlar atmaktadır. O, III. Bunalım Dönemi ile birlikte “emperyalizmin” oligarşiye dahil olduğunu belirtir.[62] Çayan’a göre, ülkedeki baş çelişki oligarşi ile halk arasındadır.[63] 12 Mart darbesinden itibaren, “emperyalist işgalin ve istismarın, Türk Ordusu aracılığıyla sürdürüldüğü”nü yazar.[64] Dahası, ona göre, ABD ülkeyi “açıkça” işgal edene kadar sınıfsal mücadele ağır basacaktır.[65] Ancak bunlara rağmen, Çayan, “oligarşinin emperyalizm dışındaki kesimleri” içerisinden, içinde bulunduğu konjonktürün baş düşmanını belirlemeye yanaşmaz. O, ülke içerisindeki ezenleri hedef tahtasına yerleştirdikleri için TİP’i ve TİİKP’i (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) eleştirmektedir. Onların ABD emperyalizminin “ekmeğine yağ sürdüklerini” iddia eder.[66] Ne de olsa, “işgal olmayan bir işgal” söz konusudur.

“Emperyalizmin ülke için içsel bir olgu olmasından dolayı”, Çayan MDD yerine, anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrimi savunur. Kendisinin de belirttiği gibi, anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim, “kavram olarak milli demokratik devrimden pek farklı değildir.”[67] O, “emperyalizmi” oligarşiye dahil etmesine rağmen, anti-emperyalist devrimi ayrıca savunmaya devam eder. Emperyalist işgalin varlığını reddetmek, Çayan’ı eserindeki cılız damarı kuvvetlendirmeye yönelmek durumunda bırakacaktı. Bu durumda, Çayan, Kemalizm dahil birçok konuyu yeniden ele almak zorunda kalacaktı. Ancak o, buna direnç göstermiş ve ezberini bozmama adına “gizli işgal” tespitine sarılmıştır.[68]

Mahir Çayan, “Kesintisiz Devrim II-III”te MDD anlayışının sınırlarında dolaşmış, ama kullandığı baş çelişki kavramının basit gereklerini çiğneyerek, politik Marksizmi kendisi için görüş alanına sokacak adımı atmamıştır.

I.II. Firar ve ihraç

Maltepe Askeri Cezaevi’ndeki devrimci tutsaklar firar etmek amacıyla çeşitli planlar yapmaktaydılar. Cihan Alptekin ve Ulaş Bardakçı hapishaneye geldikleri andan itibaren oradan çıkmanın yollarını aramaya başlamışlardı.[69] Bu amaçla hapishanedeki bazı askerlerle görüşülmüş ve istihbarat toplanmıştı.

THKO’lular tünel kazmaya başladılar. Bir süre sonra Alptekin, bu çalışmayı THKP-C’lilerle ortaklaştırmaya karar verdi.[70] Bu konuda birliktelik sağlanınca, THKP-C’liler, 1 Kasım’daki duruşmada bir dilekçe vererek savunmalarını hazırlamak için Mahir Çayan’ın Maltepe Askeri Cezaevi’ne sevk edilmesini ve kendilerine iki ay süre tanınmasını istediler. Çayan da aynı duruşmada bu talebi tekrarlayarak dokuz gündür ölüm orucunda olduğunu belirtti. Bunun üzerine, duruşmalara on altı gün ara verildi ve aynı gece Çayan yoldaşlarının yanına nakledildi.[71] Çayan’ın tünelin kazıldığı koğuşa alınması da sağlanacaktı.

Aslında THKP-C’liler dışarıdaki yoldaşlarının sağlayacağı olanakları kullanarak firar etmeyi düşünüyorlardı. Çayan’ın götürülmesinin ardından hapishanedeki güvenlik önlemleri artırılmıştı ve nöbetçilere görünmeden garnizondan nasıl çıkılacağı ciddi bir sorun olarak ortada duruyordu. THKP-C’lilerin diğer planları suya düştükten sonra, kasım sonuna doğru, kadınlar koğuşundan önemli bir bilgi geldi. Kule nöbetçileri dışındaki nöbetçiler saat 18.00’de, yani hava karardıktan yirmi otuz dakika sonra görev yerlerine geliyorlardı. Ayrıca, Sarp Kuray’ın yardımıyla, üzerinde en uygun çıkış güzergahı işaretlenmiş olan garnizon planı da elde edilmişti.[72]

THKP-C’liler, savunma safhasının tamamlanmasının ardından Çayan’ın Selimiye Kışlası’na geri götürüleceğini düşündüklerinden, duruşmalarda zaman kazanmaya çalışıyorlardı. 17 Kasım’da ortak savunmanın okunmasına başlandı.[73] Talepleri üzerine, duruşma 24 Kasım’a ertelendi. 26 Kasım’daki duruşmada olay çıkartıldı ve hakim reddedildi. Böylece savunma aşamasının tamamlanmasından önce dört günlük bir vakit kazanmışlardı.[74]

Firarın bu dönemde gerçekleşmesi gerektiği düşünülüyordu. Çayan’ın durumuna ek olarak, tünel kazıldığı, hapishanede yaygın şekilde biliniyordu ve girişimin bu sebeple açığa çıkma olasılığı ciddi bir endişe kaynağıydı.

Üç THKO’lu ve üç THKP-C’li 27 Kasım’da ilk denemeyi gerçekleştirdiler, ama çıkıştaki toprak kalınlığı tahmin edilenden çok fazla olduğu için sonuç alınamadı. Ertesi gün, havanın mehtaplı olması planlarını bozmuştu. 29’unda ne olursa olsun denemeye karar verdiler.[75] O gün hapishaneye, Nahit Tören’in araba temin etmeye çalışırken yakalandığı haberi ulaştı. Bu, THKO’luların İstanbul’daki örgütsel ilişkilerinin koptuğu anlamına geliyordu. Bu durumda THKP-C’lilerin olanaklarından yararlanılacaktı. Çayan, ancak iki kişiye barınma imkanı sağlayabileceklerini açıklayınca Oktay Kaynak’ın eyleme katılmasından vazgeçildi.[76]

Belirlenen saatte beş karaltı uzaklaştı hapishaneden. Cihan Alptekin, Mahir Çayan, Ömer Ayna, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz garnizonun ortasındaki hapishaneden firar etmişti.[77]

Bir eve yerleşir yerleşmez, Çayan, Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga’ya, “Bizi arkadan hançerlediniz. Sizinle hemen konuşmak istiyoruz” ibarelerinin yer aldığı bir mektup gönderdi.[78]

Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz’ın da bulunacağı görüşme 12 Aralık’ta gerçekleşecekti. Çayan ve Küpeli arasında yaşanan sert tartışmalardan sonra, Küpeli ve Aktolga’nın örgütten ihraç edilmesi fiilen kesinleşiyordu. İki gün sonra Küpeli ve Aktolga, Çayanlar ile tekrar görüşmek istedi. Çayan’ın Küpeli ile görüşmeyi kabul etmemesi üzerine, görüşmeye Aktolga tek başına katıldı ve hazırlamakta oldukları broşürü Çayan’a vererek politik görüşlerini açıkladı. Çayan da ona “Kesintisiz Devrim II-III”ün taslak metnini vermişti. Görüşmede Çayan, Aktolga’ya THKP-C ismini kullanamayacaklarını bildirdi.[79]

Bu aşamadan sonra, her iki kesim de kendi saflarını güçlendirebilmek için yoğun bir çaba sergiledi. Küpeli ve Aktolga, daha önce anlayış birliğine vardıkları THKP-C’lilerin kendilerini destekleyeceğini düşünmekteydi. Ertuğrul Kürkçü, önce Çayan, Bardakçı ve Yılmaz’a, Küpeli ve Aktolga’nın görüşlerini savunan bir mektup göndererek Orhan Savaşçı ile de görüştükten sonra kesin tavrını açıklayacağını bildirdi.[80] Ankara’da gerçekleşen toplantıların ardından ise, Küpeli ve Aktolga’nın Çayan’a dönük eleştirilerinin kişisel nedenlerden kaynaklandığını kabul ederek Çayanların desteklenmesine karar verdiler. Kürkçü, bu durumu bildirdiği mektupta tekrar Çayan’ın tezlerini savunmaya başlamıştı.[81]

Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz, –Çayan, Kürkçü ve Savaşçı tarafından da imzalanan– ihraç mektubunu ocak başlarında Aktolga’ya iletti.[82] Ankara’dakiler ile birlikte, İstanbul’daki hapishanelerde bulunan tutsaklar, Orta Karadeniz’deki üyeler, ordu içerisindeki unsurlar ve İstanbul’dakilerin ufak bir kısmı THKP-C saflarında kalmıştı. Buna karşılık, Adana ve Karadeniz Ereğlisi’ndekilerin tamamı ile birlikte, Söke’deki bazı isimler ve İstanbul’dakilerin çoğunluğu Küpeli ve Aktolga’yı destekliyordu.[83] Mamak Cezaevi’ndeki tutsaklar ile İzmir’dekiler ise kararsızdı.[84]

Durumun netleşmesiyle birlikte, Çayan, Bardakçı, Yılmaz, Savaşçı ve Mehmet Alkaya, Ocak 1972’nin ikinci haftasında bir toplantı yaptı. İstanbul’da Bardakçı ve Yılmaz’ın örgütleyeceği eylemlerle, örgüt mali yönden güçlendirilmeye çalışılacaktı. Çayan, Ankara’ya gidecek ve Kürkçü ile birlikte Hüseyin İnanları kurtarmaya yönelik bir eyleme girişecekti. Bu eylemlerde daha çok ordu içerisindeki taraftarların görev alması düşünülmüştü. Ardından, örgütün Ankara’daki yönetimi Kürkçü’ye devredilecek, Çayan o esnada Orta Karadeniz’de bulunacak olan Yılmaz ile birlikte o bölgede kır gerillasını başlatacaktı.[85] Belirtildiğine göre, planları buydu[86] ve hiç vakit kaybetmeksizin silahlı eylemlere tekrar başlanmaya çalışılacaktı.

II. Öncü Savaşı: Kızıldere

II.I. “71 devrimciliği” ve öncü savaşçılık

“Yaygın ve sistemli bir baskı ve kendiliğinden gelen bir mücadelenin eksikliği koşullarında, silahlı mücadelenin tüm dünyada kurtuluş hareketlerinin başlıca hareket pistonu haline geldiği bir zaman...”

(Bijen Cezeni / Halkın Fedaileri önderlerinden - İran)[87]

“[S]anıyorlar ki, tıpkı ‘küçük bir motorun büyük bir motoru’ harekete geçirmesi gibi bir mücadele grubunun ‘aktif eylemleriyle’ devrimin patlaması için şart olan devrimci durum suni olarak yaratılabilir. Bunlara göre, kapitalist toplumda kitlelerin devrimci birikimi, her an patlamaya hazırdır. Yeter ki dıştan bir darbe vurulsun. Kitleler onları otomatik olarak izleyeceklerdir.” (Enver Hoca, 1971)[88]

Etkisini neredeyse yerkürenin tamamında gösteren bir akımdır “71 devrimciliği”. Hemen hemen aynı tarihlerde dünyadaki sosyalist hareketler parçalanmalar yaşamış ve bunun sonucunda devrimcilik (yeniden) üretilmiştir.

“71 devrimciliği” esas olarak iki kanalda akıyordu. Ana kanal, Küba Devrimi’nin etkisi altındaydı. Nispeten zayıf bir etki alanına sahip Marksist kanalsa, Çin Komünist Partisi’ne (ÇKP) dayanıyordu.

“71 devrimciliği”nin Marksist kanadına göre, dünyada “fevkalade” bir devrimci durum vardı. Bu sebeple, silaha sarılmakta bir an bile tereddüde düşülmemeliydi. “Emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin dünya çapında zafere doğru ilerlediği bir çağ”da yaşandığını iddia ediyorlardı. Bu tez, ÇKP’nin 1969’daki 9. Milli Kongresi’nde partinin görüşü olarak ilan edilmişti. Marksistler öznelci bir etki altındaydılar. Şiddet pratiklerini ancak bu tespite dayanarak açıklayabiliyorlardı. “71 devrimciliği”nin diğer kanadı gibi devrimin kapıda olduğuna inanıyor ve “bozkırın kuru bölgelerini” ateşe vermek için harekete geçiyorlardı.[89]

Diğer kanat ise, “bozkırı kurutmaya” çalışıyordu. Öznelci etki, Marksist kanat için dönemsel bir “aldanma” olarak belirirken, diğer kanat açısından yapısal bir nitelik arz ediyordu. “Güney Amerika devrimciliği”nin takipçileri de devrimci durumun varlığını kabul ediyorlardı, ancak onların yönelimini belirleyen bu değildi. Onlar için, “tarihi yapan insan” devrimci durumu da yoktan var edebilirdi. “Tarihin devrimci tanrıları” olarak eyleyecek ve böylece devrimi gerçekleştireceklerdi. Onlar için, şiddet pratiği hemen şimdi ve daima uygulanması gereken politikaydı. Onlar, silaha sarıldıklarında kitlelerin kendilerini “otomatikman” takip edeceğini düşünüyorlardı. Amaçları, yapacakları eylemlerle kitleleri bilinçlendirerek ideolojik hegemonyayı kırmaktı.[90] Cezeni, kitlelerin politik durgunluğunu şiddet politikasıyla ortadan kaldırmayı öneriyordu. Ona göre, şiddete başvurmak, asıl devrimci durum yokken gerekliydi. Böylece, Regis Debray’ın anlatımıyla, küçük motor büyük motoru harekete geçirecekti.

Bu yaklaşımın sorunlu olduğu nokta, devrimci durum yokken şiddete başvurulmasını savunmak değildi. Dahası, bu tek başına ele alındığında, bu kanalın güçlü yönünü gösteriyordu. Devrimci durum yokken şiddete başvurmayı savunmak, ezilenlerin öncü devrimciliğini savunmak demekti. Ancak onlar, şiddet dışındaki bir politika pratiğine alan bırakmıyorlardı. Öznelcilik “en kesif” haliyle sinmişti anlayışlarına.

Bu kanalın en güçlü teorisyenlerinden birinin Mahir Çayan olduğu anlaşılıyor. “Kesintisiz Devrim II-III”, bu kanalın görüşlerini yansıtan bir metindir. Çayan bu yazısında, esas olarak, Carlos Marighella, Joao Quartim, Che Guevara, Douglas Bravo ve her ne kadar kabul etmese de, Regis Debray’dan etkilenmiştir.

Çayan’ın teorisinde “emperyalizmin toptan çöküşü” tezinin yerini Emperyalizmin III. Bunalım Dönemi tespiti tutar. Çayan, Küba Devrimi dışındaki devrimlerin iki dünya savaşının yarattığı yıkımın sonuçları olduğunu yazmaktadır. Emperyalizmin III. Bunalım Döneminde bir devrim olmuştur ve onun gösterdiği şey, devrimci durumu beklemeden şiddete başvurup başarı kazanılabileceği olmalıdır.[91]

Çayan, Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğini ortaya koyarken[92] Mao Zedung’da durmaz. THKP-C’liler ÇKP’nin devrimci çağrılarının retorik düzeyinde kaldığı kaygısını taşımaktadır[93] ve bu sebeple, “Güney Amerika devrimciliği”nin dinamiğine kendilerini bırakmakta duraksamazlar. Çayan, Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğine fazladan bir halka ekleyerek bu dinamiğin dışına çıkmıştır.

O, Marx-Engels’te “bilim”, Lenin, Mao ve Che Guevara’da politika görür. “Kesintisiz Devrim II-III”te sadece politikayı tanımaktadır Çayan.[94] O, bilim ve politika arasında olduğunu belirttiği “diyalektik birliği” koparmış, bütün alanı politikaya bırakmıştır.[95] Politika sadece kendi alanında durmamakta, bilimin de yerini işgal etmektedir. Çayan, “Kesintisiz Devrim I”de “Tarihi kahramanlar değil, kahramanları tarih yaratır” diye yazarken “II-III”te tersini savunmaktadır. “Kapital”e karşı Ekim Devrimi’ni savunan Gramsci gibi,[96] epistemoloji-ontoloji ayrımını reddeden Lukacs gibi, Marksizmin teorik diyalektiğini yok saymaktadır Çayan. O, pratik diyalektiği “solculuk” tarzında teorileştirirken Marksizmin dışına düşer.

Çayan, dahil olduğu kanalın görüşlerini sistematize etmeye çalışmaktadır. Fakat o, bir yandan kapitalizmin “sürekli buhran” dönemine emperyalizmle birlikte girdiğini, yani bu durumun emperyalizmin bütün tarihi boyunca geçerli olduğunu yazmakta,[97] diğer yandan devrimci durumun sürekliliğini III. Bunalım Döneminin özelliklerine bağlamaktadır.[98] “Beklenen an” emperyalist dönemle birlikte gelmişse,[99] devrimci durum sadece bir alt dönem boyunca değil, emperyalizmin başlangıcından itibaren süreklidir. Devrimciler o andan itibaren daima taarruz halinde olmalıdır. Bu durumda, “emperyalist işgal” sebebiyle milli krizin oluştuğunu savunmaya gerek kalmayacak ve tespitler sadece –sömürge ve– yeni-sömürge ülkeler için geçerli olmaktan çıkacaktır...

Devrimci durumun sürekliliğinden söz etmek onun yokluğunun kabulü, daha doğrusu bu kavramın reddidir. Zaten Çayan’ın, var olan milli buhranın devrimcilerin eylemiyle olgunlaşacağını yazarken[100] yaptığı budur ve bu teorinin esasını bu anlayış oluşturmaktadır.

Öncü savaşçılık apolitizmdir. Konjonktürel gerçeği tanımamaktır. Politikayı teknik bir eyleyiş olarak anlamaktır. Şiddet pratiğini sürekli kılmaktır...

*   *   *

THKP-C ve THKO’nun firar sonrasındaki pratiklerinin öncü savaşı olarak nitelenmesinin sebebi, bu örgütlerin öncü savaşçılığı savunmaları değildir. Böyle bir teoriye sahip olan bir örgüt, pekala pratikte buna aykırı tutumlar alabilir. Politik anlayışları devrimciler üzerinde basınç oluşturmuştur, ancak bunun etkisinin maruz kaldıkları psikolojik basınçtan fazla olduğunu söylemek kolay değildir. Cihan Alptekin ve Ömer Ayna’nın hareket alanı darağacının gölgesinden daha geniş olmamıştır! Mahir Çayan’ın kulağında, Maltepe’deki kuşatma sırasında kendisini kasten öldürmeyerek Hüseyin Cevahir’e ihanet ettiği iddiaları çınlamaktadır![101] THKP-C davası iddianamesini hazırlayan savcı dahi onu korkaklıkla suçlamıştır.

THKP-C ve THKO, “politik süredurum (eylemsizlik) ilkesi”ne uygun bir pratik sergilemiştir. Devlet, başlayan devrimci mücadeleyi önüne fiili bir engel çıkararak durdurmuş, ancak devrimciler tekrar hareket kabiliyeti kazanır kazanmaz, toparlanmaya çalışmaya dahi gerek duymadan, başlattıkları hareketi aynı şekilde sürdürmeye yönelmişlerdir.[102] Sonuç, devletin karşılarına çıkardığı yeni bir fiili engelle mücadelelerinin neticelenmesi olmuştur. Politik yenilginin ardından fiziki tasfiye...

71 devrimcilerinin Haziran 1971’e kadarki pratikleri, dar ve gerçek anlamıyla, politik bir yönelimin ifadesiydi. Devrimciler öncü devrimci bir pratik sergilemiş ve can alıp can vererek yenilmişlerdi. Firar sonrasında ise, olayların akışına kapıldıkları söylenmelidir. Bu kendiliğindenliktir. THKP-C ve THKO’nun politik pratiklerinde taktiğin yeri olmamıştır.

*   *   *

Öncü politika, politik öznenin kendi gerçekliğini tek belirleyici kıstas olarak almasına dayanır. Bir devrimci politik özne, kitle hareketlerinin çok durgun olduğu bir dönemde şiddet pratiğine yönelebileceği gibi, tersi durumda da yönelmeyebilir. Politik başarı veya başarısızlık, o konjonktürün ardından gündeme gelecektir. Konjonktürel gerçekliğin olumsallığı gereği, bu önceden belirlenemez. Konjonktüre sayısız faktör etkir.

Politik özneleri, ilkesel olarak, kitlelerin ve/veya devletin durumuna tabi kılarak değerlendirmek, rasyonalist bir politika anlayışına sahip olmak demektir. Bu durumda, politika pratiği teknik bir eyleyiş olarak anlaşılabilecektir.

Öncü savaşı, öncü politikanın “sol” varyantıdır. Marksist bir politik öznenin öncü savaşı değil, öncü politika yürütmesi beklenir, ancak bu pratik Marksizme[103] ilişkin belirleyici bir ayrım değildir. Öncü savaşı yürüten bir politik özne de pratik Marksist niteliklere sahip olabilir.

II.II. Olayların akışı

Hüseyin İnan, Aralık 1971’de yoldaşlarına bir not göndermiştir. Firarın ardından, “Şimdi dışarıda bir varlık sayılabiliriz artık”[104] diyen İnan, bu notta yoldaşlarını politik bir güç haline gelemedikleri için eleştirmiş ve kendilerinin kurtarılması için, Noel kutlamalarının basılarak oradaki diplomatların rehin alınmalarını istemiştir.[105]

Cihan Alptekin ve Ömer Ayna’nın, İstanbul’da kullanabilecekleri örgütsel ilişkileri yoktu. Tamamen THKP-C’nin olanaklarından yararlanıyorlardı. Eylem organize edebilmek için, cılız da olsa bir ilişki ağlarının bulunduğu Ankara’ya geçmeye karar verdiler. Onların 14 Ocak’ta Ankara’ya doğru yola çıkmasının ardından, Çayan da 31 Ocak’ta eylemlere başlamak amacıyla oraya gidiyordu.[106]

Ziya Yılmaz ve İsmet Öztürk’ün anlatımlarına bakılırsa, Çayan, Bardakçı ve Yılmaz’ı Ankara’ya gidip eylemlere başlamaya ikna edememiştir. Yılmaz, Çayan’ın Ankara’ya gidişinin önceden alınmış bir karara dayanmadığını, bunun Alptekin ve Ayna’nın oraya geçmek istemesinden sonra gündeme geldiğini söylüyor. İfade ettiğine göre, saklanma imkanının daha fazla olacağı düşüncesiyle, Bardakçı ile birlikte Karadeniz’e geçmeyi kararlaştırmışlar.[107] İsmet Öztürk de, Çayan’ın Ankara’ya gidip eylemlere başlamaya karar verme sebebinin Bardakçı ve Yılmaz ile yaşadığı anlaşmazlık olduğunu, onların bir süre eylemlere başlanmamasını savunduklarını söylüyor.[108] Çayan’ın, eylemlere zaman kaybetmeden başlamayı daha önceden İstanbul’daki yoldaşlarına kabul ettirdiği,[109] ancak harekete geçmeye karar verdiğinde yalnız kaldığı anlaşılıyor.[110] Ancak THKP-C’nin pratik hattını tek başına temsil etmek durumunda kalsa da, Çayan mücadelesini sonuna kadar sürdürecektir.[111]

Ankara’ya gittiğinde Kürkçü ve Alptekin ile bir toplantı yapar Çayan.[112] 5 Şubat’ta –Alptekin ve Ayna’nın ilişkide olduğu– on dört THKO’lunun esir düştüğü açıklanır. Bunun da etkisiyle, Hüseyin İnanlar için yapılacak eylemin birlikte gerçekleştirilmesine karar verilir.[113] Toplantıda Alptekin bir büyükelçinin rehin alınmasını ister. Çayan’ın kabul gören önerisi ise, Süleyman Demirel’in rehin alınmasıdır. Böylece, yürütülecek gizli pazarlıkla, Adalet Partisi milletvekillerinin oylamadaki tutumlarının değiştirilebileceğini söyler Çayan.[114]

Devrimciler güçlerini birleştirip mücadele etmeye hazırlanırlarken devlet kontrgerillayı devreye sokuyordu.[115] Bu, THKP-C’nin mevcut yapısıyla göğüsleyemeyeceği bir hamleydi. İlk olarak, Ulaş Bardakçı’nın hapishanede firar için ilişki kurduğu subay şüphe üzerine gözaltına alındı. Devlet güçleri, istedikleri bilgileri Erenköy Köşkü’nde alacaklardı.[116] Tutuklamalar 11 Şubat’ta THKP-C’nin ordu içerisindeki kesiminden başladı. Bu durum, THKP-C’lilerin İstanbul’da barınma olanağını neredeyse tamamen ortadan kaldırıyordu. Gelişmeleri Ankara’daki THKP-C’lilere haber vermek için gönderilen ulak, 13 Şubat’ta karakol kurulmuş bir eve gitti. Üzerinden, Bardakçı ve Yılmaz’ın kaldıkları dairenin kontratı çıkıyordu.[117] Bunun üzerine, akşam bu ev devlet güçleri tarafından kuşatıldı. Bardakçı ve Yılmaz, Ülkü Ahmet Cafer ile birlikte çatışarak, oradan uzaklaşmayı başardılar, ancak 17 Şubat’ta gözaltına alınan bir kişi gittikleri yerleri biliyordu. Önce, 19 Şubat’ın ilk saatlerinde, Ziya Yılmaz’ın bulunduğu ev kuşatıldı. Çıkan çatışmada, MİT mensubu Hiram Abbas’ı boğazından ve omzundan vurduktan sonra, yaralı olarak esir düştü Yılmaz.[118] Sabahın ilk saatlerinde de, Ulaş Bardakçı’nın kaldığı ev devlet güçleri tarafından abluka altına alınmıştı. Bardakçı, iki polisin yaralandığı çatışmada şehit düştü.[119]

İdam kararları, 11 Mart’ta Meclis’te onaylanıyordu. Çayan, Kürkçü ve Alptekin, bu durum üzerine yaptıkları toplantıda öncekilere benzer önerileri tartıştı. O günlerde bir not daha gönderen Hüseyin İnan, “artık ölümle yüz yüze olduklarını, ne yapılacaksa bir an önce yapılmasını” istiyordu.[120] Ancak devrimcilerin Ankara’da kalabilme olanakları ortadan kalkmıştı. İrtibatlarını sağlayan kişilerden Nasuh Mitap ve Oğuzhan Müftüoğlu tutuklanmış, Koray Doğan ise 8 Mart gecesi şehit düşmüştü.[121]

Bunun üzerine, Ertan Saruhan Ankara’ya çağrıldı. Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan ve Saffet Alp, Karadeniz’e gönderildi.[122] Sabahattin Kurt da bir süre önce oraya geçmişti. Rehin alınacak milletvekili ile birlikte Fatsa’ya gidilmesi düşünülüyordu. Saruhan’ın önerisi ve birlikte geldiği kamyon şoförünün rehin alınacak kişiyi götürmeyi kabul etmemesi üzerine, Ünye’deki NATO üssünde çalışan kişilerin rehin alınması kararlaştırıldı.[123] Çayan, Kürkçü, Alptekin ve Ayna, 18 Mart’ta Fatsa’daydı.

Keşif görevi Ahmet Atasoy’a verildi. Atasoy, ayrıca, baskına katılmayacak olan Ömer Ayna, Sinan Kazım Özüdoğru, Saffet Alp ve Sabahattin Kurt’u Tokat’ın Kızıldere köyüne götürdü. Çayan, Alptekin, Kürkçü, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy ve Nihat Yılmaz 25 Mart akşamı Ünye’ye gitti, ancak eylem gerçekleştirilemedi.[124]

O sabah Ankara’da gözaltına alınan Feyyaz Kurşuncu’nun üzerindeki bir kroki devlet güçlerince ele geçirilince bulundukları yer tespit edilmişti.[125] 26 Mart sabahı Fatsa’da operasyonlar başlayacak ve gözaltına alınanların sayısı ertesi gün otuz üçü bulacaktı. İçişleri Bakanı, Jandarma Genel Komutanlığında görevli bir tuğgeneral ve Ankara Merkez Komutanı da Ünye’ye gitmişti.[126]

Eylem 26’sı akşamı Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy ve Nihat Yılmaz tarafından gerçekleştirildi. Devrimciler, evlerine girerek etkisiz hale getirdikleri on iki kişi içerisinden üç teknisyeni (ikisi İngiliz, biri Kanadalı) rehin aldılar ve Niksar’a doğru yola çıkıldı. Eve, “48 saat içerisinde Türkiye radyolarından infazların durdurulduğu açıklanmazsa, kesin olarak bu İngiliz ajanlarının kurşuna dizileceğini” açıklayan bir bildiri bırakmışlardı.[127] Kızıldere köyünün yakınlarında Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz aracı uygun bir yerde terk etmek için yoldaşlarından ayrıldı. Onların Ankara veya İstanbul’a geçmesi kararlaştırılmıştı, ancak onlar Kızıldere köyüne gitmenin daha güvenli olduğuna karar verdiler. Yoldaşlarının yanına geçerken çevre köylerden ekmek almış ve şüphe uyandırmışlardı.[128]

28 Mart’ta evinde kaldıkları muhtar erzak almak için ilçeye gönderildi. Muhtar geri geldiğinde devlet güçlerinin Niksar’da önlem aldıklarını aktardı.[129] Tokat’a dört kilometre uzaklıkta bir yere bıraktıkları araç da bulunmuştu.

29 Mart akşamı, gözaltına alınan kişiler arasında olan Hasan Yılmaz ile birlikte, devlet güçleri Kızıldere köyüne geldiler.[130] Sabah devrimcilerin bulundukları ev kuşatılmıştı. “Teslim olun” çağrılarına, “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik” diye yanıt veriyordu Çayan.[131] Yaklaşık dokuz saat süren kuşatma sırasında devrimciler örgütlerinin sloganlarını haykırdılar, marşlar söylediler...

Devlet güçleri saldırıya geçtiğinde ilk önce Mahir Çayan şehit düştü. Son sözü “İngilizler”di Çayan’ın. İlk saldırı sırasında, ayrıca rehineler kurşuna dizilmiş,[132] Alptekin ve Ayna yaralanmıştı. Yaşanan çatışmadan sonra Kürkçü dışındaki bütün devrimciler[133] şehit düşecekti. Ertuğrul Kürkçü, “bir kolayını bulup samanlığa sığınmıştı.”[134]

Devletin böylece THKO ve THKP-C’yi fiziki olarak tasfiye ettiği görülüyordu, ancak THKO’nun “barutu” Hüseyin İnanların idamına kadar tükenmeyecekti.

THKO ile ilişkisi bulunmayan Yaşar Aydın, Mehmet Yılmaz, Sefer Şimşek ve Necdet Akça, son anda –Cihan Alptekin ve Ömer Ayna Karadeniz’e geçmeden önce Ankara’da bulunan– THKO’lularla irtibata geçti[135] ve 3 Mayıs’ta Türk Hava Yolları’nın Boğaziçi adlı yolcu uçağını ele geçirerek Bulgaristan’a indirdi.[136] Ancak, Hüseyin İnanlar için gerçekleştirilen bu eylem, eylemcilerin “ikna edilmesiyle” neticelenecekti. Onların bağlantıya geçtiği THKO’lular da eylem hazırlığındaydılar. Ertesi gün Jandarma Genel Komutanı Kemalettin Eken’i rehin almak amacıyla Ankara’da harekete geçtiler. Örgütsel ilişkileri, paraları yoktu. Silahları çok sınırlıydı. Eylemi gerçekleştirdiklerinde rehinelerini götürebilecekleri bir evden dahi mahrumdular. Bu sebeple, Eken’i kendi evinde rehin almayı planladılar. Silahsız durumdaki Ergun Adaklı yoldaşlarını Eken’in evinin önüne bıraktıktan sonra kararlaştırdıkları gibi otomobille oradan uzaklaştı. Çıkan çatışmada bir asker öldürüldü. Niyazi Yıldızhan şehit düştü. Sefa Asım Yıldız yaralı olarak tutsak düşerken eylemi organize eden Hasan Ataol yaralı halde çemberi yararak oradan uzaklaşıyordu...[137]

III. İlk Dalganın Geri Çekilişi: 6 Mayıs

Bütün Türkiye’ye sıkıyönetim gelecek. Herkesi cezaevine dolduracaklar. Orada ... her eğilimin bir koğuşu olacak. ... Kırmızı Aydınlık koğuşu, Beyaz Aydınlık koğuşu, sendikacılar koğuşu... Ziyaretçiler tavuk getirecek. Onlar bu tavukları nasıl paylaşacaklarını tartışacaklar.

Peki ya biz ne yapacağız?

Biz öleceğiz oğlum, çünkü biz dövüşeceğiz. Ve esas oportünizm nasıl bir şeydir, mücadele nasıl bir şeydir, devrimcilik nasıl bir şeydir, onu o zaman herkes görecek.

(Deniz Gezmiş, 1970 sonbaharı)[138]

Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan 6 Mayıs’ta şehit düştü. Devlet kazandığı politik başarıyla yetinmiyor, devrimci önderleri imha ediyordu. Hüseyin İnanlar, ODTÜ’de, Filistin kamplarında, Diyarbakır Cezaevi’nde hazırlıklarını yaptıkları mücadelelerini darağacında noktaladılar.[139]

THKO’lular 71 devrimciliğinin öncü temsilcileriydiler. Türkiye’de politik devrimcilik THKO’nun eylemli varoluşuyla birlikte (29 Aralık 1970’te) başladı. Ancak, hazırlıklarını tamamlayarak giriştikleri mücadelelerinde örgütsel bir kırılma yaşamışlardı. Bu, THKO’da “68’liliğin” 71 devrimciliğine karşı galebe çalması anlamına geliyordu.[140] Onların yönelimini –“1 Mayıs Harekatı” ile– “zorunlu” sonuçlarına götürenler THKP-C’liler olacaktı. THKP-C, THKO’nun soluna geçmiş ve devrimci kopuşu “kesinleştirmişti.” Mayıs 1971’de yaşanan politik yenilginin ardından gerçekleştirilen firar ve Kızıldere eylemleri, politik olarak THKP-C’nin hanesine yazıldı. 71 devrimciliği açısından “önce gelen” örgüt THKO idi, fakat “önde gelen” örgüt THKP-C olmuştu.

THKP-C’liler, örgütün devrimciliğe adapte olamayan önderlerini tasfiye ederek yollarına devam etmişlerdi. Öğrenci gençlik hareketinin başta gelen isimleri arasında yer almış olan THKO’luların politik akıbetleri ise, Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga’nınki gibi olmadı. Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil –ve Yusuf Arslan–, devrimcilikten düşmediler ve asıl olarak son anlarındaki tutumlarıyla, 71 devrimciliğinin tarihinin temel birer parçası haline geldiler.[141] Gezmiş’in son sözleri devrimci saflarda yankısını bulacaktı.

Gezmiş’in, “önce” Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde çınlayan şu son sözleri, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’ınkilerden belirgin bir şekilde ilerideydi:

“Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Marksizm-Leninizmin yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının devrimci bağımsızlık mücadelesi. Yaşasın işçiler, köylüler. Kahrolsun emperyalizm.”[142]

Gezmiş, “Marksizm-Leninizm”i savunup Kürt halkından bahsederken yoldaşları kişisel ifadeler (de) kullanıyorlardı. Arslan, “Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu uğrunda şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm”[143] dedi.

İnan’ın son sözleri ise şöyleydi: “Ben hiçbir kişisel çıkar gözetmeden ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için savaştım. Bu ana kadar bu bayrağı şerefle taşıdım. Bundan böyle bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler. Yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm.”[144]

THKO önderleri dimdik gittiler ölüme. Onların son anlarındaki tutumlarıyla devrimci bir gelenek doğmuştu. Hüseyin İnan, idam sehpasına kendisi çıkıyor, son sözlerini haykırmadan başını sarkan urgana uzatmıyor ve yoldaşlarının başaramadıklarını yaparak tabureyi kendisi deviriyordu.[145]

Böylece, 71 devrimciliğinin “Güney Amerika devrimciliği”nin etkisindeki ilk –ve esas– dalgası tamamen geri çekilmişti, ancak devrimci mücadele durmadı. Ortaya çıkan Mao Zedung etkisindeki ikinci dalga, komünist devrimciliğin Türkiye’de başladığı anlamına geliyordu aynı zamanda.

Ara Tartışmalar - II

Politik Marksizmin döl yatağı: TİİKP

Aydınlıkçılar, çıkardıkları yayınlar üzerinden, 26 Nisan 1971’de başlayan sıkıyönetim öncesindeki pratiklerini iki dönemde ele alıyorlardı. Buna göre, ilk dönem, 1970 başından aynı yılın sonbaharına kadar sürmüştür. İkinci dönemde ise, “71 devrimciliği”nin Marksist kanalının etkisi Proleter Devrimci Aydınlık saflarında görülmeye başlamıştır. Doğu Perinçek bu durumu şöyle yorumlar: “1970 yazından itibaren proleter devrimci safları etkileyen Lin Biao ve Çaru Mazumdar’ın görüşleri, o dönemde hızlı bir şekilde esen maceracı rüzgarla da birleşerek, hareket[in]... saflarında ikinci çizgiyi... güçlendirmiştir.”[146]

Proleter Devrimci Aydınlık çevresi, Maoculuğu benimseyerek, kendisini Marksizmin tarihsel politik diyalektiğinin kanalına sokmuştu. Politik görüşleri itibarıyla, birçok noktada sosyalist hareketin bütün bileşenlerinin belirgin şekilde solundaydılar. “İkinci dönemleri”yle birlikte, hareket çatışkılı bir politik seyir izledi. Hareketin başlıca yöneticileri Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğine direnç gösteriyor, “muhalifler” ise, bu diyalektiğin kanalına kendilerini bırakmayı savunuyorlardı.

TİİKP’in kuruluşunun ardından,[147] tartışmalar alevlenmeye başladı. Devrimci dinamiği temsil eden kesim İstanbul’da etkindi. Yasal bir partinin kurulmasını amaçlayan Sosyalist Kurultay girişimine karşı çıkıyor, önder kadroların önemli bir kısmının kırsal alanlara gönderilmesini ve silahlı mücadeleye vakit kaybetmeden başlanmasını savunuyorlardı. Ankara’ya giderek yürüttükleri tartışmalar da etkili olmaya başlamıştı. Bunun üzerine, örgütün Ankara’daki yöneticileri –daha doğrusu Doğu Perinçek–, İstanbul’daki yönelimi kırabilmek için çeşitli hamleler yaptı. Ancak İstanbul’a gönderilen kadrolar oradakilerin görüşlerinden etkilenerek geri dönüyorlardı.[148]

Bu dönemde, devrimci dinamiği temsil eden kesim parçalandı. İbrahim Kaypakkaya, Garbis Altınoğlu ve Adil Ovalıoğlu ile birlikte hareket etmemeye başladı. Kısa süre sonra örgütten ayrılacak olan Mehmet Altun da, “Nisan Toplantısı”nda Ankara’daki yöneticileri destekleyecekti.[149] 10-12 Nisan 1971 tarihlerinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde gerçekleşen ve otuz kadar TİİKP üyesinin katıldığı bu toplantı, İstanbul’daki kesimin isteği üzerine gerçekleşmişti. Tartışılan konular, o güne kadarki pratiğin özeleştirisi, Sosyalist Kurultay ve yayın organları meselesiydi.[150] Doğu Perinçek savunmadaydı, ama geri adım atmadı. İbrahim Kaypakkaya ve Muzaffer Oruçoğlu’nun toplantıya sundukları on bir maddelik metnin oylanması reddedildi.[151] “Muhalifleri”, sadece İstanbul’dan Bülent Tanör ve Yücel Sayman desteklemişti.[152]

Kaypakkaya ve Oruçoğlu’na yaptıkları yeni bir parti kurma çağrısına olumlu karşılık alamayan Altınoğlu ve Ovalıoğlu’nun yönelimleri, Şafak’ın ilk sayısının 1 Mayıs’ta yayımlanmasından bir süre sonra,[153] örgütten ayrılmaları sonucunu doğuracaktı.[154]

*   *   *

TİİKP sıkıyönetime neredeyse tamamen hazırlıksız yakalandı. Örgütün organları tahkim edilmiş durumda değildi ve kısa süre içerisinde birçok kişi örgütten ayrıldı.

TİİKP, o dönemde de, karşılaştığı basınca rağmen, kitlecilikten uzaklaşmamış, (öncü) devrimciliği gündemine almamıştı. Şafak’ın sayfaları kitleleri silaha sarılmaya çağıran yazılarla doluydu, fakat öncünün devrimci pratiğine ilişkin ifadelere satır aralarında dahi neredeyse hiç rastlanmıyordu. Bu tutumun tek istisnası, Kaypakkaya’nın kaleme aldığı “DABK Şubat Kararı”na karşı yayımlanan genelgedir ki, o da örgütsel bir ayrılığın öngününde, Doğu Anadolu Bölge Komitesinin (DABK) sağına düşmeme çabasını yansıtmaktadır.[155]

TİİKP, Haziran 1971’den itibaren Filistin kamplarına kadro gönderir. “Fazıl” ismindeki bir teğmenin ve oradan dönen “Fuat”ın[156] bulunduğu bir hücre Şubat 1972’de Ankara’da teşkil edilmiştir, ama herhangi bir eylem gerçekleştirilmez. “Silah ve Cephane Temin Hücresi” ile “Sabotaj Hücresi” ise “İşçi Köylü Silahlı Kuvvetleri” gibi kağıt üzerinde kalmıştır.[157] TİİKP’in tek silahlı eylem girişimi, Filistin kamplarından dönen İsmet Dişbudak’ın önerisi üzerine gündeme gelmiştir. Dişbudak, 30 Aralık 1971’de İsrail Sefaretine yönelik bir eylem düzenlemek isterken, taşıdığı bombanın infilak etmesi sonucu hayatını kaybeder.[158]

TİİKP devrimci bir örgüt olmasa da, “71 devrimciliği”nin Marksist kanalının Türkiye’ye ulaşmasında temel bir rol oynamıştır. Kendisini ifade ettiği zemin onu doğurgan kılmış ve böylece, politik Marksizm filizlenme olanağı bulmuştur.

Politik Marksizme doğru: ‘Altınoğlu-Ovalıoğlu Grubu’

TİİKP Merkez Komitesi, Ağustos 1971’de, örgütten kopan Garbis Altınoğlu-Adil Ovalıoğlu Grubu hakkındaki görüşlerini açıklamıştır. Bu belge, “71 devrimciliği”nin Marksist kanadının o dönemdeki başta gelen savunucularının görüşlerini yansıtan temel metindir. Altınoğlu ve Ovalıoğlu, Doğu Perinçek’in, eleştirilerini yazılı olarak iletmeleri isteğini reddetmiş ve geriye o dönemdeki anlayışlarını yansıtan hiçbir yazılı belge bırakmamıştır.[159] Karşımızda, Perinçek’in aktardığı bir “naif aforizmalar manzumesi” duruyor. Çoğunlukla tek cümle ile aktarılan, net ve tutarlı görüşler...

Altınoğlu ve Ovalıoğlu’nun politik değerlendirmelerinde ideolojik tutumlara prim vermedikleri anlaşılıyor. Yaklaşımlarındaki devrimci tutum dikkat çekici. Örneğin, “resmi” anlayışı izlemeyerek “ÇKP’nin 1934’e kadar oportünist bir parti olduğunu” ifade ediyorlar.[160] Aynı şekilde, Türkiye Komünist Partisi’nin hiçbir zaman devrimci bir pratik sergilemediği konusunda da netler: “TKP başından beri revizyonist bir partiydi.”[161]

Marksizmin tarihsel politik diyalektiğine odaklanmaları, Marksizmin epistemolojik boyutunun reddine varıyor, ancak yöneldikleri alanda tutarlı bir bütünlük oluşturmayı başardıkları anlaşılıyor. O dönemde politik Marksizmin temel ayıracı olan Kemalizm konusunda kopuş onlarla birlikte gündeme geliyor. Altınoğlu ve Ovalıoğlu, TİİKP’in politik mirasını Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık ilkesine ve Kurtuluş Savaşı’na bağlamasını revizyonizm olarak niteliyor.[162] Tüfekleri “Kurtuluş Savaşı verenlere” çevirmeyi ve onların iktidarını yıkmayı savunuyorlar.[163]

İbrahim Kaypakkaya, Kemalizm konusundaki görüşlerini bu dönemde oluşturmaya başlamıştır. O, Perinçek’e Merkez Komitesinin bu metniyle ilgili itirazlarını iletirken Kemalizm konusundaki yeni değerlendirmesini de açıklamıştır.[164] Kaypakkaya, daha önce Kemalizmin “orta burjuvazinin devrimci kanadının ideolojisi” olduğunu savunmaktaydı. Yani, Kaypakkaya’nın Kemalizmi reddi, tarihsel olarak Altınoğlu ve Ovalıoğlu’nunkinden sonra gelir.

Kaypakkaya’nın Perinçek’in kaleme aldığı metne diğer itirazı “sol sapma”nın ortaya çıkmasında örgütün sorumluluğuna dairdir. O, Perinçek’i destekleyerek –Altınoğlu ve– Ovalıoğlu ile ilişkisini gizlice sürdürmeyi tercih etmiştir.

Kaypakkaya’nın Altınoğlu-Ovalıoğlu Grubu’nu değerlendirmesindeki sorun, onun anlayışında Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğinin ancak örtük olarak bulunmasından kaynaklanıyor. O, Marksizme ilişkin devrimci tutum almakta son derece tutuk bir görünüm sergilerken,[165] Altınoğlu ve Ovalıoğlu, Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğini açıkça ortaya koyuyor. Onlar, Lenin’in “Komünizmin Çocukluk Hastalığı” ve “Bir Yoldaşa Teşkilatlanma Görevleri Üzerine Mektup” gibi metinlerinin pratikte referans alınmasının reformizmden başka bir sonuç doğurmayacağını, artık dönemin değiştiğini ifade ediyorlar.[166]

Kaypakkaya’nın “eski yol arkadaşları”na dönük tepkiselliğinin temelinde ise, onların sıkıyönetim ile birlikte pratik tutumlarını değiştirmelerinin bulunduğu anlaşılıyor. “Kavga kaçağı alçaklar”,[167] merkezi bir örgütlenmeye gitmek ve silaha sarılmak için uygun bir dönemde bulunmadıklarını, küçük gruplar halinde bağımsız olarak çalışmaları gerektiğini söylüyorlardı.[168] Ülkede devrimci durumun olduğunu savunan Kaypakkaya bu konuda haklı mıdır?..

Kaypakkaya’nın itirazına rağmen şunu savunmak gerekiyor: Altınoğlu-Ovalıoğlu Grubu ile TKP (M-L)[169] aynı anlayışın, aynı dinamiğin taşıyıcılarıdır.[170] Aydınlıkçılar bu durumu saptar ve iki kesimi birlikte ele alırlar. Kaypakkaya’nın “Genel Eleştiri”sinde de Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiği savunulmaktadır.[171] İki kesim de ezenlerin herhangi bir kesimiyle ittifaka karşı çıkmıştır.[172] Kemalizmi aynı şekilde değerlendirmişlerdir.[173] Her iki grup da aynı ideoloji ve politikayı savunmuştur...[174] Aydınlıkçıların değerlendirmeleri böyledir.

Onlar bu anlayışın Proleter Devrimci Aydınlık ile Şafak sayfalarına ve TİİKP belgelerine yansımalarını “iki çizgi mücadelesi”nin sonuçları olarak yorumlar.[175] Kendileri de aynı çağ tespitini savunarak öznelci etkiye kapılmışlardır. Politik anlayışlarında MDD’den uzaklaşmalarına sebep olan tezler “71 devrimciliği”nin Marksist kanalından beslenmiştir. Bu eğilim, emperyalizme karşı mücadele vurgusunu belirsizleştirmiş, onların Kemalizmi yöneltilen eleştiri oklarından korumalarını zorlaştırmıştır...[176]

Altınoğlu-Ovalıoğlu Grubu’nun görüşlerinin politik değil, tarihsel bir anlamı olmuştur. Adil Ovalıoğlu’nun ölümünün ardından bu dönemdeki düşünceler de “gömülmüş” ve Garbis Altınoğlu, Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğini reddetmiştir.[177] Altınoğlu-Ovalıoğlu Grubu’nun tarihsel bir düzleme yerleştirilmesi, Kaypakkaya’ya giden yolun anlaşılması bakımından önem taşıyor. “Kaypakkaya doruğu”, “71 devrimciliği”nin Marksist kanalının doğurduğu bir sonuçtur.[178] Bu dinamik Kaypakkaya’nın eserinde varoluş kazanmıştır. Kaypakkaya, bir dinamiğin taşıyıcısıdır.

MDD ve SD’nin ötesi:

Kaypakkaya ve ezilenlerin Marksizmi

Komünistler, tarihin devrimci mücadelede bir silah haline getirilmesini bilirler. Kurtuluş Savaşı’nda canıyla, kanıyla destanlar yaratan halk kahramanları vardır. Mesela bir Karayılan vardır. Biz bunların mücadelelerinin mirasçısıyız. Biz, bunların tükenmez enerjilerinin, mucizeler yaratan dehalarının, sonsuz devrimci güçlerinin mirasçısıyız. Kemalistlerin Kurtuluş Savaşı’nda başına geçerek körelttikleri, daha sonraları da her fırsatta hunharca ezdikleri kitlelerin tükenmez enerjilerinin, destanlar dolduran yiğitliklerinin, sönmez mücadele azimlerinin, yakıcı sınıf kinlerinin mirasçılarıyız. Her fırsatta yığınların mücadelesini kanla ve zorbalıkla bastırmaya çalışanların, onlara düşmanlık gösterenlerin değil!

(İbrahim Kaypakkaya)[179]

İbrahim Kaypakkaya, TİİKP’in Aralık 1971’de veya Ocak 1972’de düzenlenmesi düşünülen kongresine hazırlanırken peş peşe dört yazı kaleme almıştır.[180] “Türkiye’de Milli Mesele”, –Doğu Perinçek’in yayımlanmayan “Kızıl Siyasi İktidarın Kurulması Meselesi Üzerine” başlıklı yazısına cevaben kaleme alınan– “Başkan Mao’nun Kızıl Siyasi İktidar Öğretisini Doğru Kavrayalım”, “TİİKP Program Taslağı Eleştirisi” ve “Şafak Revizyonizminin Kemalist Hareket, Kemalist İktidar Dönemi, İkinci Dünya Savaşı Yılları, Savaş Sonrası ve 27 Mayıs Hakkındaki Tezleri”[181] başlıklı bu yazılarla (özellikle sonuncusuyla) Türkiye’deki bütün politik kesimlerin yaklaşımlarından kopuşu yansıtan bütünlüklü bir anlayış ortaya konulmuş oluyordu. Bu, –TKP (M-L)’nin kurulmasıyla birlikte bir kişinin görüşleri olmaktan çıkıp devrimci bir örgütün anlayışı haline gelerek kategorik bir anlam kazanacak olan– politik Marksizmin belirmesiydi.

Kaypakkaya, enerjisini büyük oranda Kemalizm konusuna yoğunlaştırmıştı.[182] Bu hususu ele alırken şöyle yazıyordu: “Kemalizmin komünistçe değerlendirilmesi adeta imkansız hale gelmiştir. Şimdi iyi biliyoruz ki, bizim Kemalizm konusundaki yargılarımız, Çetin Altan, D. Avcıoğlu, İlhan Selçuk’tan tutun da, TİP, M. Belli, H. Kıvılcımlı, TKP, THKP-THKC, THKO ve Şafak revizyonistlerine kadar, bütün burjuva ve küçük burjuva örgüt ve akımlarını öfkeyle ayağa fırlatacaktır.”[183]

Kaypakkaya, Kemalizmin bütünsel reddinin o dönemde “ezilenler cephesi” açısından temel bir ihtiyaç olduğunun ve kendi eserinin taşıdığı politik anlamın farkındaydı. Bu konu, o dönemde politik Marksizm açısından temel ayıraç niteliğindeydi. Bu eşiğin aşılması, gerektireceği adımların da atılmasıyla birlikte, politik Marksizmin Türkiye’de ortaya çıkmasını sağlayacaktı. Onun, mevcut “bilincini” değil, yöneliminin kategorik sonuçlarını izleyerek ulaştığı nokta buydu. Çok değil, sıkıyönetimin ilan edilmesinden hemen önce, düzenlenmesine destek oldukları tiyatro gösterimine katılan köylüleri görünce duygulanıp “Oyun önemli değil. Kasketlilerimi de burada gördüm ya, yeter”[184] diyen genç gitmiş, yerine Aydınlanmacılık karşıtı bir Marksist gelmişti.

Kaypakkaya, geçmiş tarihi ezenler ve ezilenlerin mücadeleleri temelinde ele alıyor ve kendi dinamiğini ezilenlerin bitimsiz enerjisine bağlıyordu. O, ezilenlerin ezenlerle olan politik bağlarına kılıç sallıyor ve Marksizmi bütün ezilenlere açmaya yöneliyordu. Marksistler, öncelikle ezilenleri “bilinçlendirmeyi” değil, onların mücadeleleriyle, kinleriyle kendi pratiklerini alaşıma sokmayı gündemlerine almalı, buna uygun bir pratik hattı inşa etmelilerdi.[185] Marksistlerin kendilerini bağlayacakları dinamik, ezilenlerin barbarlığıydı. Kaypakkaya, komünizme ne zaman geçileceği sorusuna da “barbarca” bir yanıt verir: Halk ile ordu aynılaştığında... [186] Ezenlerle bütün politik bağların koparılması gerekiyordu.

Türkiye solundaki –Hikmet Kıvılcımlı’nınki hariç– diğer anlayışlara göre ise, Marksizm Aydınlanmacılığın “çocuğu”ydu.[187] Aydınlanmacılığı temsil ettiği düşünülen Kemalistler belli açılardan eleştiriliyor, ama Kemalizmi bütünsel ret gündeme gelmiyordu. Bu yönelimin “tutarlı” takipçileri Kemalist iktidar dönemine ilişkin olarak şunları savunuyorlardı: Kemalist iktidar tarihsel olarak ilericiydi. Kemalistlerin pratikleriyle feodalizm tasfiye edilecek ve bu, modern proletaryanın ortaya çıkmasını veya güçlenmesini sağlayacaktı. Bağımsız bir politik hat, “Marksistler” için bu noktadan sonra gündeme gelebilirdi. Böylece, Türkiye denen toprak parçası, “Marksistler” için tarihin konusu olmaktan çıkmış, politikanın konusu haline gelmiş olacaktı. Artık, barbarların tarihin derinliklerinden gelen çığlıkları nihayet kesilecek ve muzaffer olması mukadder olan proletarya duruma el koyacaktı. Onların temsilcileri olarak “Marksistler” de, burjuvazinin barutunun tükendiği yerde bayrağı devralmalıydı. Kemalistlerin, “Marksistlerin” yollarını düzleyen pratiklerinin karşısına çıkılacak değildi ya! Tabii ki, örneğin Kürtlerin isyanları desteklenmemeliydi. “Marksistler”, tarihsel olarak gerici ve yenilgisi kesin olan bir hareketi destekleyecek kadar akılsız olamazlardı.[188] Onlar “burjuvazinin” arkasında “tarih baba”nın çalacağı “düdüğü” beklemeliydiler!..[189]

Kaypakkaya, Kemalistlerin tarihsel olarak ilerici oldukları dönemler olduğunu reddetmiyordu. Dahası, Mustafa Kemal’in devrimci olduğu bir dönem de vardı. Ama o, Kurtuluş Savaşı’nı değerlendirdiğinde Kemalistleri değil, mücadele yürüten ezilenleri kendi politik mirasına dahil ediyordu. Mustafa Kemal devrimci olduğunda dahi bizim tarihimizin bir parçası olamazdı. “Mesela bir Fatih Sultan Mehmet ne kadar halkımızın tarihinin bir parçasıysa (!), M. Kemal de o ölçüde halkımızın tarihinin bir parçasıdır (!)”[190] diye yazıyordu Kaypakkaya. Halkımızın tarihi, bütün dünya halklarının tarihi gibi, zaten tümden ilericiydi.[191] “Kurtuluş Savaşı[nın]... ‘Asya’nın ezilen halklarına’ değil, Asya’nın korkak burjuvazisine ve bir de emperyalist ülkelerin mali-oligarşisine ‘cesaret ve umut ver[diğini]’” belirterek şunu ekliyordu Kaypakkaya: “Ezilen halklara cesaret ve umut veren devrim, Çin Devrimi’dir, Vietnam Devrimi’dir. Kemalist Devrim, kitlelerin, nasıl kurtulamayacağının örneğidir.[192] O, Kemalizmle bağlarını koparmamakta diretenleri de uyarmış oluyordu. Savundukları “mirası”, o dönemde ezenlerin bir kanadı devam ettirmekteydi.[193]

Türkiye solundaki mevcut anlayışların ilerisinde değil, ötesinde, başka bir “kozmosta” duruyordu Kaypakkaya’nın görüşleri. Bu, ezilenlerin Marksizmiydi.

Kaypakkaya, tarihsel olarak ilericilikle politik ilericiliği birbirinden ayırıyordu. Marksistler bunları birlikte ele almamalıydılar. O, tarihsel olarak ilerici olan kesimin yönelecekleri temel hedef olabileceğini ilan ediyordu: “Kurtuluş Savaşı’nı takip eden yıllarda, devrimin baş düşmanı Kemalist iktidardır. O dönemde komünist hareketin görevi, hakim mevkiini kaybeden eski komprador burjuvaziye ve toprak ağaları kliğine karşı, Kemalistlerle ittifak değil (böyle bir ittifak zaten hiçbir zaman gerçekleşmemiştir), komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının bir başka kliğini temsil eden Kemalist iktidarı devirmek, yerine işçi sınıfı önderliğinde ve işçi-köylü temel ittifakına dayanan demokratik halk diktatörlüğünü kurmaktır.”[194]

Kaypakkaya, “Kemalizmin Kurtuluş Savaşı boyunca emperyalizme (ve feodalizme) karşı devrim cephesini, savaştan sonra da feodalizme (ve emperyalizme / gerici kapitalizme) karşı burjuvazinin tarihsel devrimci misyonunu temsil ettiğini ileri süren solcu anlayışı dinamitl[iyordu.]”[195] Mücadele bir “üretim tarzına” değil, devlete karşı yürütülecekti. Tarihsel olarak ilericiliğin konjonktürde hükmü olamazdı.

Ezenler bir bütün olarak komünist devrimcilerin düşmanlarıydı, ama bu noktada kalmak apolitizm demek olurdu. Komünist devrimciler, konjonktürel değişimlere göre politik tutumlarını belirleyeceklerdi: “Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini tercih etmek söz konusu olamaz. Komünist hareket, ikisini de düşman olarak görür; ikisini de devirmek için mücadele eder; ama bunlar arasındaki mücadeleye de gözlerini yummaz; bu boğuşmadan kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için, bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanı tecrit eder, ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada diğer gerici kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi arasındaki düşmanlık çizgisini sıkı sıkıya muhafaza etmekten de geri kalmaz. Bilir ki, hakim sınıflar arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, bugün en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir.”[196]

O, Kemalistlerin “inkılaplarına” en ufak bir politik prim dahi vermedi. 1950’deki seçimleri ve 27 Mayıs darbesini ezenler arasındaki iktidar değişiklikleri olarak gördü.[197] Kurtuluş Savaşı’nı dahi karşısına alan Kaypakkaya, ezenlerin tarihiyle bütün bağlarını koparmıştı.

Bu yaklaşım, onun Kürt sorununu ele alışında da kendini gösteriyordu. O, Şeyh Sait isyanını değerlendirirken, bu hareketin “arkasında” emperyalistlerin bulunması durumunda dahi, isyancıların desteklenmesi gerektiğini yazmıştı.[198] Kaypakkaya, Marksistlerin ezilenlerin mücadelelerinin karşısına çıkmalarını ilkesel olarak reddediyordu. Esas hedef, o dönemde Kürtlerin de yöneldikleri baş düşmandı ve ezilen bölüklerini karşı karşıya getirip devletin durumunu güçlendirecek hiçbir tutuma izin verilmemeliydi.

Kürt ulusunun ayrı bir devlet kurma hakkını savunan Kaypakkaya, döneminin diğer sosyalistlerinden farklı olarak, Kürt hareketinin özneliğinin tanınması gerektiğini belirtir ve onun adına akıl yürütmeyi reddeder. Kürt ulusunun öncülüğünü üstlenecek olan hareket nasıl uygun görüyorsa öyle davranacaktır. Ezen ulusun Marksistleri, ezilen ulusun hakları konusunda yetkili merci değildir.Komünistler, Kürt milletinin ayrı bir devlet kurup kurmayacağı kararını tamamen ve kesinlikle Kürt milletine bırakır. Kürt milleti isterse ayrı bir devlet kurar, istemezse kurmaz. Buna karar verecek olan başkaları değil, Kürt milletidir.”[199] Bu konuda, eğer gerekli görülüyorsa, eleştiri hakkı kullanılabilir ancak.

Kaypakkaya, ayrıca, sadece Kürt halkının veya emekçilerinin değil, bütün Kürt ulusunun ulusal baskıya mazur kaldığını belirtmektedir.[200] Leninizmle birlikte aşılan bir meselenin karşılarına çıkarılmasını haklı olarak eleştirir Kaypakkaya.

O, bu konudaki görüşlerini Kürt sorununun “aktif politik bir nitelik” kazanmadığı bir dönemde kaleme alıyordu. Mevcut durumdan yola çıkarak, “Marksist-Leninist hareket, Kürt milli hareketinin başını çeken burjuva ve küçük toprak ağalarına karşı da, Kürt proletaryasının ve emekçilerinin sınıf mücadelesini yürütür ve yönetir”[201] diye yazmıştı. Bunu eleştiri konusu yapmak gerekiyor mu? Evet, ama yinelemek gerekiyor; bu görüşlerin, Kürt sorununun “aktif politik bir nitelik” kazanmadığı dönemde dile getirildiğini göz önüne alarak…

Kaypakkaya, –“Yol”daki Kıvılcımlı’nın aksine– Kürtlerin ayrı bir komünist partisinde örgütlenmesini savunmaz. Ona göre, “milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası” Türkiyeli bir komünist partisinde örgütlenip mücadele yürütmelidir.[202] Bu, Kaypakkaya’nın yazılı eserindeki bir gerilim kaynağıdır.

O, bu noktada işçici bir etki altındadır. Ulusal hareketin önderliğini burjuvazinin üstleneceğini yazarken Stalin’i referans gösterir.[203] Bu durum veri alındığına ve işçilerin vatanı olmadığına göre, ayrı örgütlenmeyi kabul etmeme gerekçeleri ortaya çıkar. Kaypakkaya bu hususta Leninizmin gerisine düşmektedir. Bu yaklaşım, Kaypakkaya’nın ortaya koyduğu bütünlükle uyumsuzdur ve onun üzerindeki cılız işçici etki, daha sonra (da) ele alınacak temel bir zaafa dayanmaktadır.

TKP (M-L) içerisinde, Kaypakkaya’nın yaklaşımlarına ilişkin eleştirilerin ilk olarak ortaya çıktığı konulardan biri ulusal meseledir. O, daha TİİKP döneminde “birleşik Kürdistan” savunusuyla karşılaşmıştı.[204] Eğer onun şehadetinden önce değilse, hapishane döneminin hemen başında, Ali Turan, “ezilen ulus komünistlerinin parti içinde gölge durumunda kalmaması” için, yoldaşlarına “Türkiye ve Kürdistan Birleşik Komünist Partisi” şeklinde örgütlenme önerisi götürmüştür.[205] Örgütün o dönemdeki yöneticilerinin bu konudaki tutumu, durumun vahametini göstermektedir: Ali Taşyapan’ın tabiriyle, ürküp tartışmanın üstünü örtmek... Aynı şekilde, daha sonra Kawa’nın kurucuları arasında yer alacak olan Davut Kurun da –yarı-feodalizm ve– ulusal sorun konusunda Kaypakkaya’nın yaklaşımlarını eleştirmiştir.[206] Davut Kurun ve birkaç arkadaşı Kaypakkaya’nın ulusal sorun konusundaki yaklaşımları sebebiyle örgüte katılır, ve o da Ali Turan gibi, yönelttiği eleştirilerin ardından örgütten uzaklaşır.

Bunların gösterdiği şey şudur: Kaypakkaya’nın bu konudaki görüşleri yenilginin hemen ardından politik Marksizm açısından eleştirel düzleme düşmeye başlamış ve yoldaşları onun yaklaşımlarını yeniden üretememişlerdir. Ancak bu o dönemde, Kaypakkaya’nın ifadesiyle, günün sorunu değildi.[207] Kaypakkaya’nın yoldaşları, Kürt meselesi politik bir nitelik kazandığında, gerçek ve yakıcı bir politik sorunun içerisine yuvarlanacaklardı.

Oysa, Kaypakkaya bu konuda dinamik bir yaklaşım ortaya koymuş ve yoldaşlarını uyarmıştı. O, “Kürt ulusal hareketinin henüz ayrılma talebiyle ortaya çıkmadığını” belirterek dereyi görmeden paçaları sıvamamak gerektiğini yazıyordu.[208] Ama onlar, “dere göründüğünde” değil, onun şehit düşmesinin hemen ardından “paçaları sıvadılar”!

*   *   *

Israrla belirtmeliyiz: O dönemde, görüşleri politik Marksizm açısından Kaypakkaya’nınkilerin karşısına çıkarılabilecek hiçbir politik kesim yoktu. Kaypakkaya ve yoldaşlarının toplam eseriyle birlikte, yeni bir “tarih” başlamıştı ve Türkiye solunun diğer politik kesimlerinin tamamı tarih öncesinde kalmıştı. Ancak bu kadarı yetmez. Kaypakkaya’nın eserinde bütünlüklü bir şekilde bulunan ezilenlerin Marksizmi, Türkiye’deki komünist devrimciler açısından bir doruktur ve onun politik görüşlerinin izlenmesi, günümüzde de ezilenler açısından yakıcı bir ihtiyaçtır. Onun çağrısı, barbarların dinmeyen çığlıklarında yankısını bulmalıdır.

*   *   *

Emperyalizmin tarihi, Marksizmin “küreselleşme”sinin tarihi olarak da görülebilir. Kapitalizmden emperyalizme geçişle beraber, Marksizm, Leninist dönüşüme uğramış ve Avrupalılıktan uzaklaşmaya başlamıştır. Bu durum, aynı zamanda, tarihin kapitalizmle birlikte başladığı, Marksist politikanın “öznesinin” proletarya olduğu anlayışının aşınması demektir.

Marx-Engels döneminde, “Batı” dışındaki bölgeler Marksist politikaya açık alanlar değildi. Onlar, o bölgelerde kapitalizmin gelişmesiyle beraber, “Doğu”nun tarihe dahil olacağını düşünüyorlardı. Bu sebeple, Marx-Engels, Hindistan’a, Çin’e dair (Marksist) bir politik tutum almayı gerekli görmedi. Sömürgeci politika sayesinde, “doğa benzeri şey” topluma dönüştürülecek, tarihin konusu olan “Doğu” politikanın konusu haline gelecekti. Ancak o zaman, İrlanda ve Polonya örneklerinde sergiledikleri politik tutum oralarda geçerli olabilirdi.

Lenin’in eseriyle, Marksizm işçilere ezilen halkları ekleyerek temel politik şiarını yeniden üretti. Leninizm, Marksist politikayı ezilenlerin tamamına açmaya yöneliyordu, ancak bu henüz kategorik sonuçlarına götürülmemişti. Aditya Nigam’ın ifadelerini kullanırsak, “Rus imparatorluğunun Asyatik bölümü Lenin’in devrimci tahayyülü içerisinde hiç yer almadı. ... [Lenin’e göre, o bölge] ‘tarihin sınırlarının’ dışarısında yer alıyordu ve bu yüzden zamansal olarak da dünya tarihinin ‘şimdi’sinin dışındaydı.” Bu tarihsel devrimci diyalektiği (veya Marksizmin küreselleşmesini) kategorik sonuçlarına götüren eser Mao’nun adıyla anılacaktı. ÇKP, ezilenlerin işçiler dışındaki bir kesimine yönelerek kendini var ediyor ve bütün yerküreyi politikanın konusu haline getiriyordu. Maoizmle, Marksizm bütün ezilenlere kategorik olarak açılmıştı.

Türkiye’deki 71 devrimcileri, işçilerin veya hem işçilerin hem köylülerin değil, köylülerin “temel güç” olduğunu savunurken bu tarihsel diyalektiği izliyorlardı. Tipik bir şekilde, o dönemde işçilere ontolojik imtiyazlar tanıyan hiçbir politik kesim devrimci pratik sergilemedi. Köylüler temel güçtür demek, ezilenlerin dinamik kesimlerine yönelme arzusunun ifadesiydi ve bunu sadece devrimciler savunuyordu. Onlar, eylemeyen, devletle karşı karşıya gelmeyen işçilere hiçbir önsel ayrıcalık tanımadılar...

Mahir Çayan, güçlü ve net ifadelerle Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğini ortaya koymuştu. Hüseyin İnan’ın kaleme aldığı “Türkiye Devriminin Yolu”nda, buna işaret eden görüşlere rastlanıyordu.[209] Kaypakkaya’nın yazılı eserinde ise, bu tarihsel diyalektik örtük olarak bulunmaktaydı. O, –Çayan ve İnan’ın aksine– Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğine sadıktı, fakat bu zaaf potansiyel bir sorun teşkil ediyordu. Marksizme yaklaşımda devrimci olamamak, bu tarihsel diyalektiğin uğraklarını bağdaştırmacı bir tutumla ele almak anlamına gelebilirdi.[210]

Kaypakkaya, Maoizmi bir köylü devrimciliği olarak anlıyordu. Yarı-feodalizm tespiti, TİİKP yöneticilerinin bir dönem baş çelişkinin “yerli hakim sınıflarla Türkiye halkı” arasında olduğunu belirtmelerine karşı çıkarak, baş çelişkinin bir kutbunda feodalizmin yer aldığını savunması, toprak devrimine yüklediği anlam ve buna benzer diğer görüşleri, bu anlayıştan kaynaklanan zaaflardı. Bu durum örgütün evrimini belirleyen etkiler yarattı. Kaypakkaya’nın eserine sadık kalmak, onun ortaya koyduğu bütünlüğü değil, “bilincini” savunmak anlamına geldi. Kaypakkaya, “genç bir komünist hareketin her şeye rağmen doğru bir çizgi izleyeceğini, bilmediği ve tecrübesinin yetişmediği konularda yanlışı savunmayacağını”[211] yazmıştı. Bu sıfata layık olmak bunu gerektiriyordu. Naif görünen bu yaklaşım, sonraki bölümde savunulacağı gibi, ‘pratik Marksizm’ bağlamında anlamlı, fakat ‘politik Marksizm’ açısından yetersizdi. O, ezilenlerin Marksizmi ile uyumlu yaklaşımları benimsiyor, karşısına çıkan Marksizm-içi sorunları “pratik bir tarz”da çözmeye yöneliyordu.

Onun “ulusal burjuvazi” konusunda Doğu Perinçek ile girdiği polemik, bu tutumunun tipik bir örneğidir. Kaypakkaya, Mao’dan edindiği “komprador burjuvazi”-“ulusal burjuvazi” ayrımına dair eleştirel bir tutumu benimsemez, fakat aynı zamanda, “ulusal burjuvaziyle” ittifakı “günün sorunu” olarak gören Perinçek’i sert şekilde tenkit eder. Ona göre, “ulusal burjuvazi” gerici bir kesim değildir, lakin ittifak ancak, “mücadele belli bir noktaya vardığında” ve komünistlerin önderliğinde gerçekleşebilir.[212] Peki, öngörülen ittifak hangi öznelerle yapılacaktır? Kaypakkaya, ezenlerin bir kesiminin politik temsilcileri olarak TKP’nin, TİP’in, Mihri Belli’nin... adlarını anmaktadır...[213]

Bu “tarz”ın sınırlılığı ve yarattığı gerilim görülüyor. Kaypakkaya sorunu aşamıyor. Yaptığı şey, kızıl bayrağının lekelenmesine engel olmak.

O, arınık bir politik hattı yoldaşlarına bırakırken, aynı zamanda onlara eserini yeniden üretme görevini de aktarmış oluyordu...[214]

IV. İkinci Dalga: Pratik Marksizm

“[E]ylemin bizatihi kendisi... sözsüz...” (Etienne Balibar)[215]

“Bilmiyorlar, ama yapıyorlar.” (Karl Marx)

“Ellerini sınıf düşmanlarının kanına batırmamış olanların komünist olarak adlandırılması çok zordur.” (Çaru Mazumdar)[216]

Bu yazıda politik Marksizm-pratik Marksizm ayrımına gidilmesinin gerekliliği savunuluyor.[217]

Politik Marksizm “eleştiri silahları”nın üzerinde kurulan bir kategoridir. Bu düzlemde esas olan, kuşanılan bu “silah”ların politik niteliğidir. “Silahların eleştirisi”nin belirleyici olduğu diğer düzlemde ise, Marksist özne pratik Marksist niteliği dolaysızca eylemiyle edinir. Politik öznenin pratik Marksist bir nitelik taşıması için uygun “eleştiri silahları”na sahip olması gerekmez. “Söylem” ile pratik arasında bağ kurulmamalıdır. Eylem kendi başına kurucu ve belirleyici bir öğedir.

Lukacs’ın yazdığının aksine, bilgi eylem durumuna gelemez.[218] Daha doğrusu, konjonktürde ne bilgi vardır ne de bilen.[219] Pratik Marksistler (eşdeyişle, komünist devrimciler) gerçeğe vakıf özneler değildirler. İçinde bulunulan anda, pratik Marksistlerin herhangi bir önsel ayrıcalığı olduğundan söz edilemez. “Gerçek gerçeği değiştirme pratiği” olarak politika, bitimsiz bir varlık ve kudret mücadelesidir.[220] Dimitrov’un tabirini –dilediğimizce– kullanırsak, “politik ... meselelerin çözümü... [esas olarak] o anda çatışan politik güçlerin gerçek kuvvet dengesine bağlıdır.”[221]

Politik özne devrimci niteliğe, şiddeti eylemli varoluşunun asli bir öğesi kılarak sahip olur. Bunun pratik Marksizm için şart olması,[222] her konjonktürde şiddet politikasına başvurulacağı anlamına gelmez. Politik özne, her bir konjonktürde, yürüteceği politikayı (yeniden) belirleyecektir. Politik pratiğin, eylemin doğası gereği içinde bulunulan anda yürütülmesi, pratik Marksistlerin, niteliklerini her yeni konjonktürde yeniden üretmesini gerektirir. Yani, pratik Marksistlik konjonktürel bir niteliktir. Bir kez ulaşıldığında, bunun daima taşınacağı garanti altına alınmış olmaz.

Bu noktada, bir de ideolojik bir düzlem inşa etmek zorunlu. Marksizmin parçalı ve çatışkılı dinamiği ideo-politik taşıyıcıları üzerinden konjonktüre yansır. Onların gelenekler temelinde oluşturdukları düzlem Marksizmin genel alanıdır. Bir konjonktürün pratik Marksistleri, ancak bu alanda bulunanlar olabilir.

Şunları söylemek uygun olsa gerek: Pratik Marksistlik, ezilenler yararına kendini gösteren devrimci bir “içgüdü” olarak tanımlanabilir.[223] O, Lenin’in ifadesiyle, “bütün Kleinen Leuten [küçük insanlar] tarafından anlaşılabilir ve paylaşılabilir bir kindir.”[224] Pratik Marksist olmak, herhangi bir politik durum veya gelişme karşısında ezilenler yararına eylemli bir tutum sergileyebilmektir. Bu, konjonktürde –ideolojik değil– politik tutum alabilmek demektir aynı zamanda. Böylece, politik pratik, ideolojiyle sakatlanmayacak, politik özne kendisini ezilen bölüklerinin mücadeleleri temelinde yeniden kuracaktır.

Pratik Marksizm, “ezilenler cephesi”nin politik dinamiğiyle ilişkilidir. Ezilen bölüklerinin politik yönelimlerine pratik Marksistler kayıtsız kalamazlar. Ezilen bölüklerinin pratikleri karşısında, onların ideolojilerini ve/veya “uygun olmayan” pratiklerini gerekçe göstererek ezenlerin konumuna sürüklenmek, pratik Marksizmin reddidir. Ezilenler, asıl olarak, en önde mücadele yürüten ezilen bölükleriyle temsil olunurlar. Marksistler bu konumda değillerse, yapılacak olan şey, diğer ezilen bölüklerinin mücadelelerine “dudak bükmek” olamaz. “Ezilenler cephesi”nin öncülüğünü, devrimci etkiler yaratan Kürt yurtsever hareketi ve –küresel ölçekte– İslamcılar üstlenmişse, pratik Marksizm, bu dinamiklerle uygun bir tarzda alaşıma girmelidir. Bu, söz konusu hareketlerin “doğru” şekilde değerlendirilmesinden bağımsız bir gerektir ve pratik Marksizm eğer var olacaksa, Marksistler ezilenler açısından o konjonktürdeki “uygun” yolu “içgüdüsel” olarak izleyeceklerdir. Daha önceden pratik Marksist nitelik taşıyan bir politik özne, yeni konjonktürde mevcut “bilincine” teslim olup bu niteliğini yeniden üretemeyebilir. Dahası, bir konjonktürde pratik Marksistler olmayabilir. Marksistlerin ideolojik tutumlara hapsolduğu noktada, Marksizmin “ezilenler cephesi”ndeki konumu zayıflıyor demektir. Marksizmin bekası için, Marksistler politik tutumlar sergileyebilmelidirler.

*   *   *

Türkiye’de (özgülleşmiş) teorik Marksizm Hikmet Kıvılcımlı’nın yazılı eseriyle ortaya çıkmıştı. Kaypakkaya, –daha önce, esas olarak, Kıvılcımlı’nın “Yol” çalışmalarında beliren–[225] politik Marksizmi yeniden ve daha güçlü bir şekilde üretti. 71 devrimciliği ile Marksizmin Türkiye’deki tarihinde ilk kez görülen şey pratik Marksizmdi. TİKKO’nun eylemleriyle, ilk defa Marksizmin genel alanında bulunan bir örgüt şiddet politikasına başvurmuş oluyordu.

TKP (M-L), içinde bulunduğu anın baş çelişkisini ve baş düşmanını belirlemede döneminin diğer devrimci örgütlerinden radikal bir farklılık gösteriyordu. İbrahim Kaypakkaya ve yoldaşları, ülkesel tespitlerle de yetinmiyor, faaliyet yürüttükleri bölgelerde bu konuyu ayrıca ele alıyorlardı.[226] Onların yönelimi devlet güçlerince hayret ve öfkeyle karşılanıyordu.[227] Doğrudan devlet güçlerine karşı saldırıya geçiyor ve bütün devlet güçlerini hedef alabileceklerini belirtiyorlardı.

THKO’lular, mücadeleye başladıklarında öngördükleri hazırlıkları tamamlamışlardı. THKP-C, nispeten güçlü bir kitle temeline ve ilişki ağına dayanıyordu. Kaypakkaya ise, TKP (M-L)’yi kurmaya yöneldiğinde sıfırdan başlamak durumunda kaldı. TİİKP içerisindeki devrimci damar çok cılızdı[228] ve 71 devrimciliğinin ikinci dalgası, tarihsel ve mekansal olarak ilk dalganın “kıyısında” gelişecekti.

Kaypakkaya, ilk olarak bir Koordinasyon Komitesi teşkil etmeye başladı. Asıl olarak, Proleter Devrimci Aydınlık dönemi öncesindeki ilişkilerinden yararlanıyordu. Örgütün organları oluşturulmaya çalışılıyor ve planlar öngörülen kongreye göre yapılıyordu. TKP (M-L), Temmuz 1972’de, örgütsel oluşum döneminin ilk aşamasını geçti, ama bu dönem tamamlanamayacaktı.

Kaypakkaya ve yoldaşları, derhal şiddet eylemlerine başlamışlardı. Silahları yok denecek kadar azdı, fakat devlet güçlerine karşı baskınlar düzenliyorlardı. Bu durum, örgütün tahkim edilmesi ve aşama kaydetmesine değil, tasfiyeye yol açtı.

TKP (M-L), öncü devrimci bir pratik sergiledi. Öngördükleri taktikleri uygulayamadan, devlet güçleri onlara yönelir yönelmez politik yenilgiyle karşılaştılar ve o dönemde yeniden harekete geçme imkanı bulamadılar. Bu sebeple, TKP (M-L)’nin o dönemdeki pratiği, öncü politika-öncü savaşı ayrımı açısından “değerlendirme-altı” bir düzlemde durmaktadır.

TKP (M-L), sadece bir faaliyet bölgesinde politik etkiler yaratabildi. Genel politik alana, ancak zayıf bir ideolojik müdahalede bulunabildikleri söylenebilir. O dönemde kullanılan ifadelere başvurursak, TKP (M-L), THKO ve THKP-C’nin aksine, “ülke çapında sesini duyuran” bir politik örgüt olamadı.

Pratik Marksizm ortaya çıkmış, “71 devrimciliği”nin Marksist kanalı Türkiye’de pratik sonuçlarını üretmişti, fakat bu ancak cılız bir etki yarattı. Türkiye devrimci hareketi kendini, esas olarak, ilk dalga temelinde kuracaktı.

*   *   *

İbrahim Kaypakkaya’nın TİİKP yöneticilerine karşı yürüttüğü mücadele 7-8 Şubat 1972 tarihlerinde gerçekleşen Doğu Anadolu Bölge Komitesi toplantısında su yüzüne çıktı. Bora Gözen’in hastalığı sebebiyle katılmadığı bu toplantıda, komite sorumlusu olan Kaypakkaya’nın hazırladığı karar metni, komitenin diğer üyesinin (Muzaffer Oruçoğlu) de desteğiyle kabul edildi. On maddelik metinde, “Şimdi işçi sınıfımızın ve yoksul köylülerimizin büyük çoğunluğu, kurtuluşlarının ancak silahlı mücadeleyle olacağını kavramış durumdadır”[229] denilmekte ve örgüt, silahlı mücadeleyi belirsiz bir geleceğe ertelediği için eleştirilmekteydi. TİİKP yöneticileri, Ege Bölgesi’ndeki bazı kadroların da etkileneceği bu metni toplattıracak ve Kaypakkaya’yı tecrit etmek için çeşitli önlemler alacaktı.[230]

Muzaffer Oruçoğlu’nu ayrı bir örgütlenmeye gitme konusunda ikna edemeyen Kaypakkaya, Kürecik’te Ali Taşyapan ve Ali Mercan ile bir hafta on gün boyunca toplantılar yaptı. Yeni bir örgüt kurma kararının alınmasının ardından, bölgedeki diğer iki TİİKP üyesiyle görüşüldü, ancak sonuç olumsuzdu. Kaypakkaya Dersim’e geçmeden önce, şubat sonu veya mart başında, örgütün ismi belirlendi ve kongreye kadar örgütün yönetimini üstlenecek olan Koordinasyon Komitesini oluşturma kararı alındı. Koordinasyon Komitesinin ilk üç üyesi Oruçoğlu’nu da bu komiteye dahil etme konusunda anlaşmıştı, fakat Oruçoğlu, TİİKP’te kalıp bu örgütün kongresine katılma kararında diretti.[231]

O günlerde, TİİKP yöneticileri, görüşmek için Kaypakkaya ve Oruçoğlu’nu Ankara’ya çağırmış ve oradaki silahlı hücreye hazır olunması talimatını iletmişlerdi. Oruçoğlu’nu gitmemeye ikna etme çabaları sonuç vermeyince, Kaypakkaya da onunla birlikte yola çıktı. Kürecik’ten ayrılırken, yoldaşlarına iki hafta içinde dönmemeleri durumunda yapılması gerekenleri bildirmişti.[232]

Kaypakkaya, Çapa Yüksek Öğretmen Okulunda birlikte politik faaliyet yürütmüş olduğu TİİKP üye ve taraftarlarını[233] TKP (M-L)’ye dahil etmeyi planlamaktaydı. Bu sebeple, Ankara’ya gittiklerinde İrfan Çelik ile görüşmek istedi. Çelik’in sözü edilen silahlı hücrenin sorumlusu olması, TİİKP yöneticilerinin yaptıkları planı bozmuştu. Kaypakkaya ve Oruçoğlu, Perinçek ile görüşmek için Avşar’a kendileri geçecekti.[234] 26 Mart’ta Beşparmak Dağları’nda gerçekleşen görüşmede sert tartışmalar yaşandı. Kaypakkaya örgütten ayrıldığını bildirmiş, Oruçoğlu ise en azından kongreye kadar örgütte kalacağını açıklamıştı. Buna rağmen, Perinçek ikisinin beraberce oradan ayrılmasına izin verdi.[235]

Kürecik’e geri döndüklerinde Oruçoğlu da yeni örgüte katılmaya karar vermişti.[236] Böylece Koordinasyon Komitesinin üye sayısı dörde çıktı, ancak toplam üye sayısı da o kadardı. Lübnan’dan birkaç ay önce dönen Ali Mercan’ın bu bölgeye giderek orada bulunan ve mevcut yönetimi desteklemeyen TİİKP üyeleriyle görüşmesine, Oruçoğlu’nun Dersim’e geri dönerek oradaki ilişkileri örgütlemeye çalışmasına ve Kaypakkaya’nın İstanbul’a geçmesine karar verildi.[237] Ancak Kaypakkaya, öncelikle, Kürecik’te kalarak örgütün görüşlerini yazılı hale getirmeye başlayacaktı. Önce, Oruçoğlu Dersim’e gitti. Oradaki kadroların tamamına yakını yeni oluşumu desteklemişti. Yapılan toplantının ardından Mazgirt köylerine geçerek yeni ilişkiler de kurdu Oruçoğlu.[238] Ali Haydar Yıldız ile birlikte örgütün Dersim Komitesini oluşturacaktı.

Ali Mercan’ın mayısta Lübnan’da gerçekleştirdiği temaslar da etkili oldu. Mercan, “DABK Şubat Kararı”nı, “Başkan Mao’nun Kızıl Siyasi İktidar Öğretisini Doğru Kavrayalım” isimli yazıyı ve Kaypakkaya’nın mektubunu oradaki kamplara götürmüştü. Aralarında Cengiz Çandar, Ayhan Özer, Kerim Öztürk ve Müfit Özdeş’in de bulunduğu TİİKP Merkez Komitesine muhalif kişiler, TKP (M-L)’nin desteklenmesi gerektiğine karar verdiler.[239] Ancak Kaypakkaya ülkeye dönüp mücadele etme gerekliliğinden bahsetmekteydi. Bu sebeple kamplarda tartışmalar yaşandı.

Kaypakkaya, TİİKP’in İhtilalci Gençlik Birliği İstanbul sorumlusu olan Arslan Kılıç ile görüşmeden önce, etkili bir eylem yapmayı planlamaktaydı. Yönelecekleri hedef TİİKP döneminde belirlenmişti zaten. O bölgedeki köylülerin de isteği üzerine, Sinan Cemgil ve yoldaşlarını ihbar eden Kahyalı muhtarı Mustafa Mordeniz cezalandırılacaktı.[240]

Onlar hazırlıklarını sürdürürken Hüseyin İnanlar idam edildi. Buna tepki olarak, 7 Mayıs 1972’de İsmail Erdoğan ve Hayrettin İpek, Dersim Komitesine danışmadan, Tunceli Jandarma Birlik Komutanı Fehmi Altınbilek’in lojmanına dinamit attı.[241] 71 devrimciliğinin ilk dalgasının geri çekilmesi, ikinci dalgayı tetiklemişti. Kaypakkaya ve Taşyapan da eylemlerini 18 Mayıs’ta gerçekleştirdi. Taşyapan başta eyleme itiraz etmişti. Tetiği Kaypakkaya çekti.[242]

Bu eylemlerin ardından, Dersim ve Kürecik’te devlet güçlerinin operasyonları başlayacaktı. Dersim Komitesinin üyeleri bu sebeple Düzgün Dağları’na çekildiler.[243] Kürecik’tekiler ise, yaklaşık yirmi gün sonra cesedin bulunmasıyla beraber, hareket edemeyecek durumda kalacaklardı.[244]

O günlerde, Lübnan’daki kamplardan Mümtaz Çeltik, Mehmet Duran Şeker, “Davut”, “İbrahim”, “Abdullah” ve “Kazım” ülkeye giriş yaptı.[245] Bu isimlerden üçü Kürecik’e gitmişti. Mümtaz Çeltik oradan Dersim’e geçerek Hasan Gülmez ile Ovacık’ta faaliyet yürütecek, Mehmet Duran Şeker ise Pazarcık’a gider gitmez tutsak düşecekti.[246]

Bu gelişmenin akabinde, muhtemelen haziranda, Kaypakkaya İstanbul’a gitti. Arslan Kılıç ile yaptığı görüşmeler başarılı geçecek, Kılıç, örgüte ve Koordinasyon Komitesine katılmayı kabul edecekti. Kaypakkaya ile Kılıç’ın gerçekleştirdikleri toplantıların sonucunda, İhtilalci Gençlik Birliği’nin İstanbul’daki üyelerinin tamamına yakını TKP (M-L)’ye katılmış oldu.[247]

Kaypakkaya’nın Kürecik’e geri dönmesinin ardından, Lübnan’daki kamplardan Ali Mercan ile Cem Somel ve Mehmet (“Almanyalı Kadir”) ülkeye giriş yaptı. Kürecik’te gerçekleştirilen, Kaypakkaya ve Taşyapan’ın da katıldığı, birkaç gün süren toplantıda, örgütün tamamlanan yazıları değerlendirildi. Faaliyet alanı Kürecik ve Elbistan olarak iki bölgeye ayrılarak sorumluluk Ali Taşyapan’a verildi. O, Cem Somel ile Kürecik’te çalışacak,[248] Ali Mercan ile “Mehmet” ise Elbistan’da faaliyet yürütecekti. Kaypakkaya, bu toplantıda, yeni gelen iki kişiye de Koordinasyon Komitesine katılmayı teklif etti. “Mehmet” bunu kabul ederken, Cem Somel kendisini yetersiz bulduğunu söyleyerek öneriyi geri çevirdi.[249]

TKP (M-L)’nin örgütsel oluşum döneminin ilk aşaması, böylece, Temmuz 1972’de tamamlanmıştı.

Dersim Komitesi, bu dönemde, inşaat halindeki Keban Barajı’nda çalışan işçilerden bir miktar dinamit ve fünye temin etti. Ali Haydar Yıldız’ın bunlardan on beş bomba imal etmesiyle beraber ilk kez silahlanmış oldular. Yıldız, bunların ikisini İsmail Erdoğan ve Hayrettin İpek’e, ikisini Elazığ’a, ikisini Bingöl’e, üçünü de Siverek’e[250] ulaştıracaktı.[251]

Yıldız ve Muzaffer Oruçoğlu, ertesi gün bir tüccarın evini bombalayarak ilk eylemlerini gerçekleştirdi.[252] Bunu Süleyman Yeşil’in de katılımıyla Karakoçan kaymakamının evini yakıp bombalamaları izleyecekti.[253] Bunun akabinde, Dersim Komitesi bir karakol baskını planladı. Altı kişi, biri köylülerden ödünç alınmış iki tabanca, bir kırma, Lübnan’daki kamplardan getirilmiş olan iki el bombası ve bir de 93 Harbi’nden kalma, sadece dört mermisi olan bir mavzerle girişti eyleme. Muhundu (Darıkent) Karakolu’ndaki silahlara el konulması düşünülüyordu, fakat mavzer ateş almayınca o bölgeden güçlükle uzaklaşıldı.[254]

Kaypakkaya, ağustosta Dersim’e geçti. Düzgün Dağları’nda gerçekleştirilen toplantıların sonucunda, Muzaffer Oruçoğlu, Dersim parti sorumlusu, Ali Haydar Yıldız ise askeri sorumlu oldu. Oruçoğlu’nun TİİKP döneminde Siverek’te faaliyet yürütürken kullanmaya başladığı Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Fedaileri ismi TİKKO ile değiştirildi. Kongreye kadar TKP (M-L) ismi kullanılmayacak, eylemler bu isimle sahiplenilecekti. “Halk Savaşı” veya “İşçi Köylü Kurtuluşu” ismini taşıyacak yayının aralıkta çıkarılması öngörüldü. Kaypakkaya da o dönemde Dersim’e yerleşecekti. Toplantılarda, o bölgenin baş çelişkisinin “merkezi otorite ile geniş köylü yığınları arasında” olduğu belirtildi. Manevra alanının genişletilmesinden, belirlenecek her mıntıkada iki kişinin çalışmasından bahsedildi. Sığınaklar hazırlanmaya başlanacak ve devlet güçleriyle karşı karşıya gelinmeyecekti. Eylemlerde birleşilecek, ardından herkes kendi görev bölgesine çekilecekti.[255]

O ay içerisinde, yazıların son şeklini alması ve daktilo edilmesi için İstanbul’a gitti Kaypakkaya.[256] Orada, Arslan Kılıç’ın Ege Bölgesi’ne geçmesi, Cem Somel’in Trakya, İstanbul, İzmit, Adapazarı ve Zonguldak’ı kapsayan bölgede faaliyet yürütmesi konuşuldu. Kaypakkaya, sekiz bölgede faaliyette bulunmayı öngörüyordu. Somel, o günlerde, Koordinasyon Komitesine girmek istediğini belirtti.[257]

Örgütün maddi imkanları yok denecek kadar sınırlıydı. Bu sebeple birkaç eylem yapıldı. Yunus Ekşi isimli faşist müteahhidin evine, 28 Ekim’de, Kaypakkaya, Davut Kurun, İrfan Çelik, Hikmet Şenses ve Muhsin Canik’in gerçekleştirdiği baskın başarısızlıkla sonuçlandı. Çıkan aksilik sonucu, bir kişiyi yaralayarak oradan uzaklaştılar.[258] Kaypakkaya’nın İstanbul’dan ayrılması gerektiğinde, otobüs bileti alabilmek için bir eczanedeki paralara el konulacaktı.[259]

Kaypakkaya, kasımda Kürecik’teydi. Ali Taşyapan ve Ali Mercan ile yaptığı görüşmede, yakında Dersim’de kalmaya başlayacağını açıkladı.[260] Elbistan’a geçerek “Mehmet”in de katıldığı bir toplantı gerçekleştirdiler. Baharda girişilecek silahlı eylemlere hazırlık yapmak, para ve silah temin etmek için eylemler gerçekleştirmek, faaliyet alanını genişletmek, sığınaklar hazırlamak, yaza doğru Dersim’de gerçekleştirilmesi öngörülen kongreye şimdiden hazırlanmaya başlamak gibi konuları konuştular.[261]

Kaypakkaya, kasım sonu veya aralık başında tekrar İstanbul’a gitmişti. Cem Somel’e Koordinasyon Komitesine kabul edildiğini bildirdi. Böylece, bu komitenin üye sayısı yediye yükselmiş oluyordu. O günlerde, Mehmet Zeki Şerit, Türkiye Marksist Leninist Gençlik Birliği’nin İstanbul Komitesinin ilk sorumlusu oldu. Kutsiye Bozoklar, Feryal Sarıoğulları ve Ali Şenci, İstanbul Gençlik Komitesinde yer aldı. Ahmet Muharrem Çiçek de, TİKKO İstanbul Bölge Komitesi adına yetkili kılınmıştı.[262]

O dönemde, İstanbul’dan diğer bölgelere kadro gönderilmeye başlandı. İlk olarak, “Kel” ve Ömer İnce, Kürecik-Elbistan bölgesine gitti.[263] Dersim’e ilk gidenler ise, Murat Aydın, Hüseyin Bozkurt ve “Lazoğlu”ydu.[264]

Kaypakkaya kadroları silahlandırmaktan bahsediyor,[265] Taşyapan ise, topu topu on beş yirmi köyde[266] sürdürülen, kırk elli hanelik bir ilişki ağına dayanan faaliyetin yeni katılımları nasıl kaldıracağını düşünüyordu.[267] Kürecik ve Elbistan’daki kadrolar bir araya gelip bu konuda neler yapabileceklerini tartıştılar ve Taşyapan, “Kel” ve Yaşar’ın (“Bıdırık Apo”) Pazarcık’a gitmesi kararlaştırıldı. Orada, “Yaşar” geçici olarak Gaziantep’e gönderildi. Taşyapan ve “Kel” tutunamayıp Malatya merkezine gittiklerinde, yeni kadroların (İrfan Çelik, İbrahim Gülgeç ve Alpaslan Öztürk) geldiğini öğrendiler.[268]

Dersim Komitesi, o dönemde eylem organize etmeye devam etti. 14 Aralık’ta Muhundu’da görevli bir uzman çavuşun evi bombalandı.[269] Tunceli emniyet müdürünün kaldığı lojman ve onun altındaki merkez polis karakolu 5 Ocak’ta bombalandığında dört polis yaralanmıştı.[270] Ertesi gün de Mazgirt’teki bir ilköğretim müfettişi hedef alınacaktı.[271]

Devlet güçleri, bu eylemlerin ardından teyakkuza geçti. Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Tunceli’yi özel bölge statüsüne almıştı.[272]

TİKKO gerillaları, Düzgün Dağları’ndan Deşt Ormanı’na geçerken, devlet güçleri onların terk ettikleri bölgedeki mağaraları basıyordu.[273]

Kaypakkaya, yerleşmek amacıyla, o günlerde Dersim’e gitti. Artık önlerinde, kışı atlatıp baharda gerçekleştirmeyi umdukları atılıma hazırlanma görevi duruyordu. Yaptıkları toplantıda ikişerli gruplar halinde o bölgeye dağılmayı kararlaştırdılar. Artık, kongrenin sonbaharda gerçekleştirilmesi öngörülüyordu. Program ile tüzük hazırlanmalı ve yayın organı çıkarabilecek duruma gelinmeliydi.[274]

Kaypakkaya, Dersim Komitesinin üyeleriyle ayrı bir toplantı yaptı. Oruçoğlu ve Yıldız, Karakoçan’daki bir uzman çavuşun evini bombalamayı düşünüyordu. Kaypakkaya, koşulların uygun olmadığını belirterek bu planın ertelenmesini önerdi, fakat komite üyeleri bunun riskli bir eylem olmadığını söylediler.[275] Bunun üzerine, Hüseyin Bozkurt yoldaşlarının yanından ayrılarak İbrahim Halil Akyol ile buluştu. 12 Ocak’ta eylem gerçekleştirilmişti. Bozkurt geri döndüğünde, Akyol tutsak düşecekti.[276]

Dağılma yeri olarak Vartinik mezrası belirlenmişti. Oraya geçmeden önce, Davut Kurun İstanbul’dan gelerek yoldaşlarına katıldı.[277] Murat Aydın, Yılmaz Karakoç’u karşılamak için yoldaşlarından ayrılacak ve onunla birlikte direkt Vartinik’e geçecekti.[278]

Vartinik’teki kömden, önce iki kişi Mazgirt’e, iki kişi de Ovacık’a gidecekti. Bir hafta sonra, iki kişinin de Nazimiye ve Karakoçan’a gönderilmesi planlanmıştı. Kaypakkaya, Oruçoğlu ve Yıldız ise merkez üs olarak belirledikleri Haydaran ve Demenan’da kalacaktı. Onlara Vartinik yolculuğunda kılavuzluk eden Kamer Özkan, Murat Aydın, Yılmaz Karakoç ve Davut Kurun oradan ayrıldı, ama gittikleri bölgelerde tutunamamaları ihtimali göz önünde bulundurularak, on beş gün sonra kömde buluşmayı kararlaştırdılar.[279]

Orada oldukları yaygın şekilde biliniyordu. Yer değiştirmeliydiler. Hava soğuk, yükleri ağır ve gitmeyi planladıkları mağara uzaktı. Ayrılan yoldaşlarının birkaç gün sonra dönecek olmasını göz önüne alarak yakındaki kayalıklara sığındılar.[280] Fakat anlaşıldı ki, oranın soğuğu dayanılacak gibi değildi. Sabah herkes oradan ayrılmaları konusunda hemfikirdi, ama nereye gideceklerdi? Köme yöneldiklerinde bu konuyu konuşmamışlardı bile.[281]

O gece, Ali Haydar Yıldız ile Süleyman Yeşil erzak temin etmek için kömden ayrıldı. Yıldız, köylülerden bir de kırma ödünç alacaktı. Geri döndüklerinde parolaya cevap alamadılar. O esnada nöbetçi olan Hüseyin Bozkurt uyumuştu. Köme girdiklerinde bir jandarma birliğinin kendilerini kuşatmak üzere olduğu fark edildi. Yıldız, önce kendi imal ettiği bombalardan bir tanesini onlara doğru fırlattı, ardından da bir el ateş etti. Böylece yoldaşlarına oradan uzaklaşma imkanı yaratan Yıldız, geride kaldığı için vurularak şehit düşecekti. Süleyman Yeşil ve fazla dik olmayan uçurumdan atlayan Oruçoğlu ile Bozkurt tehlikeli bölgeden uzaklaştı. Kaypakkaya ise, düşmanının atış menzilinden çıkamamıştı. Önce bir kurşun ensesini sıyırdı, ardından ihbarcı Hüseyin Güngör’ün kırmasından çıkan saçmalar başının arkasına ve ensesine saplandı. Jandarmalar, onun öldüğünü düşünerek diğer devrimcileri takip ettiler...[282]

24 Ocak 1973’te gerçekleşen Vartinik baskını ile beraber, TKP (M-L)’nin politik varlık gösterebildiği tek alandaki fiziki varlığı sonlanmıştı. “Silahsız gerillalar”, daha hazırlık aşamasındayken devlet güçlerini üstlerine çekmiş ve uğradıkları saldırıyı bertaraf edemeyerek politik yenilgiyle karşılaşmışlardı.

V. Bir Dönemin Sonu: 18 Mayıs

Vartinik baskını gerçekleştiğinde, devlet güçleri, sıkıyönetimin ilan edilmesinin ardından, 29.772 tabanca ve tüfek (757’si otomatik makineli tabanca, 37’si makineli tüfek), 4.637.802 mermi (72’si roketatar mermisi), 159 el bombası ve 749 dinamit lokumu ele geçirmiş bulunuyordu.[283] Şubat başında politik tutsakların sayısı 1227’ye ulaşacaktı.[284]

TKP (M-L), ilk önemli kaybını Mümtaz Çeltik ve Hasan Gülmez’in 22 Kasım 1972’de Ovacık’ta tutsak düşmesiyle vermişti.[285] Ocak 1973’te gözaltına alınan lise öğrencisi Hüseyin Açıkgöz’ün çözülmesiyle, Dersim’de otuz kırk kadar kişi devlet güçlerinin eline geçti.[286] Vartinik baskını bu zincirin Dersim’deki son halkasıydı. Süleyman Yeşil, Murat Aydın, Hüseyin Bozkurt, Yılmaz Karakoç ve bir ay kadar Mazgirt’te kalan Muzaffer Oruçoğlu İstanbul’a geçecekti.[287] Örgütün Siverek’teki faaliyeti, bu operasyonlar sırasında orada yakalanan Seyithan Dokay’ın devlet güçlerine verdiği bilgiler neticesinde sonlanmıştı.[288]

Yeni bir faaliyet alanı açmak için Sarız’a yönelen Ali Taşyapan ve İbrahim Gülgeç 12 Şubat’ta tutsak düştü. Bunu, 10 Mart’ta İrfan Çelik ve Alpaslan Öztürk’ün Darende’de tutsak düşmesi izledi. Devlet güçlerinin Malatya’nın merkezine yönelmesiyle beraber örgütün oradaki faaliyeti sonlandı, ancak Cafer Şen tutsak düşmemişti. Ardından, operasyonlar önce Kürecik’te, sonra Elbistan’da başladı. Elbistan’da bulunan kadrolar yaşadıkları tartışmaların ardından o bölgeyi terk ettiler. Önce “Kel”, İstanbul’a geri döndü. Akabinde de Ali Mercan ile Mehmet (“Almanyalı Kadir”) oradan ayrıldı.[289] Böylece, TKP (M-L)’nin örgütsel varlığını sürdürdüğü tek bölge kalmış oluyordu. O bölgenin sorumlusu olan Arslan Kılıç da, 22 Ocak’ta kaza kurşunuyla Meral Yakar’ı yaralamış, onu hastaneye götürdüğünde tutsak düşmüştü.[290] O halde sorgulanan Meral Yakar, üç gün sonra şehit edildi.[291]

Örgütün önderlerinden sadece Muzaffer Oruçoğlu tutsak düşmemişti. Oruçoğlu, İstanbul’a gittiğinde, Dersim’deki gerilla mücadelesini baharda tekrar başlatabilmek için hazırlıklara girişti. Ordu içerisinde kurulan bağlarla silah ve cephane temin edildi.[292] Süleyman Yeşil, Murat Aydın ve Davut Kurun o dönemde tekrar Dersim’e geçmeyi kabul etti.[293] Oruçoğlu, yeni duruma uygun bir örgüt yapısı oluşturmaya çalışıyordu. O günlerde, Cem Somel’in Ege Bölgesi’ne, Sami Sarı’nın Gaziantep’e, Süleyman Yeşil’in Elazığ’a gitmesi kararlaştırıldı. Somel faaliyet bölgesine gitti, ama kısa süre içerisinde geri dönecekti.[294]

TKP (M-L)’nin İstanbul’daki kadroları eylem düzenlemeye de çalışıyorlardı. Mehmet Zeki Şerit ile Sami Sarı, bir karakol baskını için fırsat kollamaktaydı. 25 Şubat’ta ve 15 Nisan’ın ilk saatlerinde, bu amaçla gözlem yaptıktan sonra bekçiler tarafından durduruldular. Şerit, iki durumda da silahına sarıldı. İkincisinde bekçilerden birini öldürüyor, diğerini yaralıyordu. Şerit ve Sarı’nın 11 Nisan’da para temin etmek için giriştikleri başarısız baskın da iki kişinin yaralanmasıyla neticelenmişti.[295]

Örgütün Diyarbakır’daki tutsakları hakkında bilgi toplaması için oraya gönderilen Adnan Köle, 10 Mart’ta yakalanmıştı. 18 Mart’ta örgütün sempatizanlarının kaldığı bir evi devlet güçlerine gösterdi.[296] Ahmet Muharrem Çiçek, Ali Şenci, Kutsiye Bozoklar ve Feryal Sarıoğulları, ertesi gün toplantı yapmak amacıyla, karakol kurulan bu eve gittiklerinde enterne edildiler. Üst aramasında Çiçek’in ikinci silahı fark edilmemişti. Ahmet Muharrem Çiçek devlet güçleriyle çatışmaya girdi. Şenci ve Sarıoğulları o evi terk etmiş, Bozoklar ise Çiçek’in yanına dönmek durumunda kalmıştı. Sloganlar eşliğinde yaklaşık bir buçuk saat süren çatışmada, iki devrimci de ağır şekilde yaralandı. Belirtildiğine göre, bindirildiği polis aracında Çiçek başından vurularak şehit edilecekti.[297]

Çözülme ve tutuklamalar sürdü. Devlet güçleri, 15 Nisan’da Sami Sarı’ya ulaşmıştı. O gece yarısı onları yoldaşlarının kaldığı bir eve götürdü Sarı. Kapıyı açan Yalçın Büyükdağlı enterne edildi. Mehmet Zeki Şerit ile Nezihe Bahar çatışmaya girdi. Örgütsel dokümanları yakmak isterken evde yangın çıktı ve Bahar kolundan yaralandı. Şerit, Süleyman Yeşil ile aynı evde kalıyordu. Olay basına yansımış olmasına rağmen, Yeşil eve uğradı. Yakalanmıştı ve Muzaffer Oruçoğlu’nun kaldığı evin adresini açıklayacaktı. 21 Nisan’da, Oruçoğlu, Cem Somel ve Hanife Canik’in orada tutsak düşmesiyle beraber, TKP (M-L) devlet güçlerince tamamen dağıtılmış oluyordu.[298]

*   *   *

İbrahim Kaypakkaya, çatışma alanından uzaklaşmayı başardı. Birkaç köylüden destek görmüştü ve aranma ihtimali çok düşük olan, o bölgedeki kayalıklarda kalıyordu. Yoldaşlarıyla buluşmak için, Roşnik üzerinden Nazimiye’ye geçmeliydi, ancak hem yaralıydı hem de asker ve polisten oluşan karma timlerin operasyonu yoğun şekilde sürüyordu. Bekledi bu sebeple.[299] Yola çıktığında uğradığı evde, kendisini vuran köylünün ihbarı sonucu tutsak düşecekti. Takvimler 29 Ocak 1973’ü gösteriyordu.[300]

Devlet güçleri, karşılarında bir komünist devrimciyi bulmuşlardı. Yıllar önce Hikmet Kıvılcımlı için söylenenler, yazılanlar onun için tekrarlanıyordu. TKP (M-L) davası iddianamesinde dem vurulduğu gibi, örgütsel faaliyetlerini açıklamak konusunda “ketum davranıyordu” Kaypakkaya. İfadelerinde devlet güçlerinin işine yarayacak bilgiler vermiyor ve politik görüşlerini savunuyordu. Yüzleştirmelerde de benzer bir durum yaşandı. Kimseyi “tanımadı” Kaypakkaya. Karşısına çıkarılan köylülere yapılan zulmün hesabının sorulacağını söyledi.[301] Yoldaşlarına ulaştırmaya çalıştığı “Arkadaşlara anlatacağım bazı şeyler var” diye başlayan mektubunda, onlara “daha sıkı, daha sağlam, daha kararlı bir savaş” diliyordu.[302] O dönemdeki bir MİT raporunda, “Türkiye’de komünist mücadelede şimdi halka en tehlikeli olan Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz” denmekteydi.

Devlet güçleri farkındaydı: Onlar için o “tam” bir düşmandı. Kaypakkaya’nın sadece politik görüşleri değil, düşmanı karşısındaki tutumu da bambaşkaydı.

Kaypakkaya 1 Şubat’ta Diyarbakır’a götürüldü. Tutsak düştüğü Mirik mezrasından Gökçek (Kutuderesi) köyündeki jandarma karakoluna kadar yürütülmesinin de etkisiyle donan ayak parmakları operasyonla kesildi. Ağır işkencelerden alnının akıyla çıktı.[303] İzin verilir verilmez savunma hazırlıklarına başladı,[304] ama onun tutsaklığı sırasında birçok kez Ankara’ya gidip gelen Savcı Yaşar Değerli’nin 16 Mayıs’taki dönüşüyle beraber bir defa daha işkencehaneye götürülecekti. Türkiye’nin ilk komünist devrimcisi, 17 Mayıs 1973’te,[305] (24-)25 yaşında[306] şehit düşmüştü.[307]

O yalnız “ser verip sır vermeyen bir yiğit” değildi. Bu yaygın bir istismar konusudur. Böylece, Kaypakkaya direngen bir önder derekesine düşürülerek, sesi şehadet şerbetini içtiği dört duvarın arasında boğulmaya terk edilmiş oluyor. Halbuki, Kaypakkaya’nın düşmanı karşısında takındığı baş eğmez tavır, politik görüşleri ve devrimci pratiği gibi, onun bütünlüğünün belirtisidir. O, kopuşunu toplam pratiğine, varlığına “yedirmiş” (“suyunu almış”) bir “tam-devrimci” (“çelik”) idi.

TKP (M-L)’nin tasfiye olmasıyla beraber bir dönem kapandı. 71 devrimciliğinin ikinci dalgası tamamen geri çekilmişti ve bunun simgesel tarihi 18 Mayıs’tı.

VI. ‘71 Devrimciliği’nin Yolu

“68 kuşağı gülü tutmuş, eli kanamıştır.” (Mehmet Aksay)[308]

“[E]limizde gül yerine otomatik silahlar var...”

(THKP-C savunmasından)[309]

71 devrimciliği, 68 hareketinin devamı ve doruğu mudur? 68, 71 devrimciliğinin başlangıç momenti olarak görülebilir mi?.. 68, etkisini küresel ölçekte gösteren bir hareketti. Türkiye’deki 71 devrimciliği, bir kuraldan sapma örneği veya ülkesel dinamiklerin 68 hareketine bağlı olarak ürettiği bir sonuç mudur?

Aydınlıkçılar, 68’in 71 devrimciliği ile birlikte ele alınmasına karşı çıkarlar. Doğu Perinçek, “68 efsanesi[nin], ‘1971 Direniş Ruhu’ denen ideolojik değerlerin 68 gerçeğinin içine yedirilmesiyle ortaya çıktı[ğını]”[310] yazar ve ikisi arasında karşıtlık olduğunu belirtir. 68’i gençliğin kitle hareketinin doruğu olarak gören Perinçek, 71 devrimciliğinin, kitle hareketinin dibe vurduğu bir sırada ortaya çıktığını yazmaktadır.

Aydınlıkçıların bu konudaki saptamaları genel olarak yerindedir.[311] Yukarıda sıralanan sorulara “hayır” cevabının verilmesi gerekiyor. Türkiye’de devrimcilik 68 hareketinin “yoğunlaşmasıyla” ortaya çıkmamıştır. Öğrenci gençlik hareketi, maruz kaldığı saldırıların ardından, 1969-70’te silahlanmaya yönelmiştir, ama bununla 71 devrimciliği arasında doğrudan bir bağ yoktur. O yıllarda faşistlere karşı mücadeleyi örgütleyen, İstanbul ve Ankara’da yurtları ele geçirme mücadelesi veren kişilerin neredeyse hiçbiri devrimci örgütlerde yer almamıştır.[312] “71 devrimciliğini” oluşturmaya dönük bir kanal, bilindiği kadarıyla 1968’den itibaren, öğrenci gençlik hareketi içerisinde zaten mevcuttu. Hüseyin İnan ve çevresindekiler, THKO’nun kurulmasına varacak olan hazırlıklarını daha o dönemde yapmaya başlamışlardı.

Zaten, “71 devrimciliği”nin de –Mayıs 1968’den “önce” ortaya çıkan– küresel bir akım olduğunun saptanması, 68 ile 71 devrimciliği arasında bağ kurma çabalarına karşı çıkmayı gerektirmektedir. 71 devrimciliği 68 hareketinin devamıdır demek, –genel kabul gören tespite göre– onu Fransa’daki yükseköğrenim gençliğinin mücadelesine bağlamaktır. Bu ilişkiyi reddetmek ise, Avrupa-merkezciliğe, Aydınlanmacılığa karşı çıkmak anlamına gelecektir aynı zamanda.

Mustafa Gürkan haklıdır: 68’in yolu Nurhak’tan geçmez.[313] Türkiye’deki 71 devrimcilerinin ellerinde, Brezilya’da Ulusal Kurtuluş Hareketi’ni kuran Carlos Marighella’nın 57 yaşında sarıldığı silah veya Hindistan’daki Naksalitlerin köylüler ile birlikte toprak ağalarının kellesini uçurdukları orak vardır. Onlar, Almanya’daki Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun önderleri olan Andreas Baader ve Ulrike Meinhof gibi, esas hedefin “sermaye” değil, devlet olduğunu göstermişlerdir.[314] İran’da Halkın Fedaileri nasıl akın etmişlerse Siyahkel’e, öyle yürümüşlerdir hedeflerinin üstüne. Türkiye’deki 71 devrimcileri, Bolivya’da katledilen Che Guevara’nın veya “Bir kıvılcım bütün bozkırı tutuşturabilir” diyen Mao Zedung’un takipçileridir...

 



[1] THKP-C kısaltmasının, savcının durumlarını “Birden fazla örgütü yönetenlere idam cezası verilir” maddesine sokmasını engellemek için, Mahir Çayan tarafından mahkeme döneminde türetildiği söylenir. Bak.: THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, Kaynak Yayınları, Mayıs 1987, s. 31.

[2] TKP (ML), öngörülen kongreye kadar bu adı kullanmayacak, eylemler TİKKO adıyla sahiplenilecekti.

[3] THKO Davası, Akyüz Yayınları, Ağustos 1991, İkinci Basım, s. 346.

[4] Savunma - (THKP-C) Dava Savunması, Devrimci Savaş Yayınları, Şubat 1979, s. 129.

[5] Bak.: Turhan Feyizoğlu, Deniz - Bir İsyancının İzleri, Su Yayınları, Kasım 2000, 17. Baskı, s. 262.

[6] Bak.: THKO Davası, a.g.e., s. 313-14. Askeri Yargıtay Başsavcılığı, 3 Temmuz 1971’de Genelkurmay Başkanlığına bir yazı yazarak, “Marksist felsefe ışığında milli demokratik devrimi gerçekleştirmek ve Amerikan emperyalizmi ile onun yerli işbirlikçilerini bertaraf ederek tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’yi kurmak” amacına yönelik silahlı eylemlere 146. maddenin uygulanması gerektiğini bildirmiş, sıkıyönetim komutanlıklarına ve askeri savcılıklara bu şekilde emir verilmesini istemiştir. Genelkurmay Başkanlığı, 16 Temmuz’da ilgili kurumlara bu emrini iletir. Bak.: Halit Çelenk, İdam Gecesi Anıları, Tekin Yayınevi, 1998, 13. Basım, s. 8.

[7] THKO Davası, a.g.e., s. 317-18.

[8] A.g.e., s. 322.

[9] Bak.: A.g.e., s. 339. İnan, tarihsel değerlendirmelerinde “Şeyh Sait isyanının gerici niteliğini” de benimser. Bak.: A.g.e., s. 336.

[10] THKO - Savunma, Altmışsekizliler Birliği Vakfı Yayınları, Mayıs 2000, s. 202.

[11] “Türkiye halkları” Ant Dergisinin kullandığı bir ifadedir. Bak.: “M. Belli, ‘Halklar’ Meselesinde Kimlerin Paraleline Düşüyor?”, Ant, Sayı: 10, Şubat 1971, s. 15-17.

[12] THKO Davası, a.g.e., s. 351-352.

[13] Burhan Dodanlı, Darağacı, Evren Yayınları, Mayıs 1978, s. 208.

[14] Bak.: THKO Davası, a.g.e., s. 328. THKP-C’liler de, ortak savunmalarında asla askerlere ateş etmediklerini yazma ihtiyacı duymuşlardı. Bak.: Savunma - (THKP-C) Dava Savunması, a.g.e., s. 161.

[15] Bak.: Burhan Dodanlı, a.g.e., s. 177.

[16] O dönemde Anadolu Ajansı muhabiri olan Burhan Dodanlı, bu değişikliğin 12 Ağustos’taki duruşmada ortaya çıktığını yazar. Bak.: A.g.e., s. 96.

[17] Aynı gün, Orta Doğu Teknik Üniversitesinde (ODTÜ) patlamalar meydana gelmiştir. Bak.: Turhan Feyizoğlu, a.g.e., s. 284.

[18] 14 Haziran’da Şaban İba ve Ahmet Oflu ile birlikte yakalanan Münir Ramazan Aktolga, 10 Ağustos’ta Ankara Yıldırım Bölge Komutanlığı Tutukevinden firar ederek Ankara’daki THKP-C’lileri yeniden bir araya getirir. (Bak.: Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt: 7, İletişim Yayınları, 1988, s. 2183.) Koşulların çok uygun olmasından dolayı, THKP-C’liler aslında toplu firar planlıyorlardır. Ancak Aktolga, yaşanabilecek istihdam sorunu nedeniyle sadece kendisinin firar etmesinin istendiğini söyler. (Bak.: Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, Ozan Yayıncılık, Haziran 2002, 6. Baskı, s. 376-377.) O günlerde, hapishanede ayakkabılarıyla volta atan başkaları da vardır! Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi [TİİKP] üyeleri de aynı planı yapmışlardır. THKP-C’lilerin atak davranması üzerine, TİİKP üyeleri, Musa Tanrıkulu’nun yerine Kerim Öztürk’ü “tahliye ettirirler”. (Bak.: Gün Zileli, Yarılma (1954-1972), Ozan Yayıncılık, Kasım 2000, 2. Basım, s. 469, 474-475.) Öztürk, İsrail Deniz Kuvvetleri’nin 21 Şubat 1973’te Lübnan’daki Nahr el Bared kampına düzenlediği baskında, Bora Gözen, Cafer Topçu, Ahmet Özdemir, Yücel Özbek, Ali Kiraz, Şükrü Öktü ve Gürol İlban ile birlikte hayatını kaybeder. (Bak.: Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, Ozan Yayıncılık, Nisan 2000, s. 266) Yusuf Küpeli, Ertuğrul Kürkçü ve Orhan Savaşçı ile yaptıkları toplantıda örgütün o güne kadarki eylemleri eleştirilir. Ephraim Elrom’un idamının ve Maltepe’deki direnişin hatalı eylemler olduğu belirtilerek her şeyin tepeden tırnağa gözden geçirilmesi gerektiği sonucuna varılır. Kitle ilişkilerinde yeni bir yol bulunacak, işçiler arasında çalışılacak ve Küpeli ile Aktolga tarafından bu esaslar göz önünde bulundurularak THKP-C’nin yeni yönelimini belirleyen bir broşür hazırlanacaktır. Bu amaçla, 8 Eylül’de Selçuk Şahin Polat ile Yusuf Küpeli, ekim ortalarında da Münir Ramazan Aktolga İstanbul’a gider. (Bak.: İddianame (Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi Davası), Derleyen: Haydar Başbağ, Devrimci Sol, 1979, s. 125, 127, 129.)

[19] Bak.: Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 380-81.

[20] Çayan, Cevahir’in şehit düştüğünü ilk duruşmada Ulaş Bardakçı’dan öğrenmiştir. Bak.: Ayşe Emel Mesci, “Sansaryan Han’da Sorgulama”; Oral Çalışlar, Denizler İdama Giderken, Gendaş Yayınları, Ekim 2003, 3. Baskı, s. 75.

[21] Çayan, tutsak düştükten sonra, yoldaşlarına Elrom’u Ulaş Bardakçı’nın öldürdüğünü söylemiş, yaptığı açıklamalar sebebiyle onu eleştirmişti. (Bak.: THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 40-41.) Bu kitapta, Elrom’u Bardakçı’nın öldürdüğü iddia ediliyor.

[22] Bak.: Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 384. Çayan bu açıklaması ile ilgili bir pusulayı Bardakçı’ya iletir, ancak bu not ele geçecektir... (Bak.: A.g.e., s. 502-503, 277 numaralı dipnot.) Bu açıklamalar örgütün Ankara’daki üyelerinde infial uyandırır. Küpeli mahkemeye gönderilmek üzere bir mektup kaleme alır. Onun anlatımına göre, Kürkçü, “Bunu ihraç edelim” diye bağırmıştır. (Bak.: A.g.e., s. 388.)

[23] Bak.: A.g.e., s. 386.

[24] THKP-C davasından yargılananların duruşmalarda ortak bir tutum sergilediklerinden de söz edilemez. Bak.: THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 78-79.

[25] Bak.: Savunma - (THKP-C) Dava Savunması, a.g.e., s. 145, 151.

[26] Bak.: İlkay Alptekin Demir, “Mahir Çayan ve Selimiye Kışlası”; Oral Çalışlar, a.g.e., s. 64.

[27] Bak.: Savunma - (THKP-C) Dava Savunması, a.g.e., s. 176.

[28] THKO’da ise, Cihan Alptekin’in hiçbir yoldaşının ismini açıklamadığı söylenir. (Bizim ‘68, Yayına Hazırlayan: Aydın Çubukçu, Evrensel Basım Yayın, Nisan 1996, 3. Baskı, s. 195.) Ömer Ayna ise, İbrahim Kaypakkaya’nın dahi yoldaşlarına örnek gösterdiği bir tutum sergilemiştir.

[29] THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 68.

[30] Savunma - (THKP-C) Dava Savunması, a.g.e., s. 115. THKP-C’liler, savcıların “Kemalizmle Marksizmin zıtlaştığı” iddiasını tarihin çürüttüğünü yazıyorlardı. (A.g.e., s. 49.) Ayrıca, “Bizler insansever olduğumuz, hemcinslerimizi sevdiğimiz için sosyalistiz. / Bizler, yurtsever olduğumuz için sosyalistiz” demekteydiler. (A.g.e., s. 133.)

[31] THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 70.

[32] Savunma - (THKP-C) Dava Savunması, a.g.e., s. 8.

[33] Bak.: Turhan Feyizoğlu, İki Adalı - Hüseyin Cevahir - Ulaş Bardakçı, Ozan Yayıncılık, 2006, s. 386.

[34] Bak.: A.g.e., s. 392.

[35] 1973’te THKO imzasıyla yayımlanan “Mücadelede Birlik” isimli broşür bu yazıda ele alınmayacak.

[36] Bu kavram için bak.: Metin Kayaoğlu, “Marksizmin Kaypakkaya’da Özgülleşen Devrimci Diyalektiği”, Teori ve Politika, Sayı: 42-43, Yaz-Güz 2006, s. 39-53.

[37] İbrahim Kaypakkaya’nın görüşleri ayrıca ele alınacak.

[38] THKO Davası, a.g.e., s. 393.

[39] Deniz Gezmiş, Türk Solu’nun 19 Kasım 1968 tarihli 19. sayısında şöyle yazmıştı: “Biz daima ezilenlerden yana çıkmak zorundayız.”

[40] Halit Çelenk, a.g.e., s. 208.

[41] THKO’lular, ezilenlerin 20. yüzyıla kadar daima yenildiklerini iddia ederler. Onlara göre, Mustafa Kemal, “emperyalizme karşı verilen ilk kurtuluş savaşı”na önderlik ederek ezilenlerin makus talihini kırmıştır! (THKO Davası, a.g.e., s. 393-394.)

[42] Hüseyin İnan, Türkiye Devriminin Yolu, Ulusal Kültür Yayınları, 1991, s. 25.

[43] A.g.e., s. 44.

[44] A.g.e., s. 15.

[45] A.g.e., s. 9-10.

[46] A.g.e., s. 38-39.

[47] Mihri Belli, Haziran Hareketi Davası Belgeleri - 1 - Devrimci Hareketimizin Eleştirisi (1961-1971), Emekçi Yayınları, Ocak 1977, s. 79-80.

[48] Hüseyin İnan, a.g.e., s. 53.

[49] A.g.e., s. 27.

[50] A.g.e., s. 29.

[51] Mahir Çayan, Teorik Yazılar, Gökkuşağı Basın Yayın, Eylül 1996, s. 279.

[52] Çayan, burjuva iktisatçılarına göre, bu durumun kapitalizmin bunalımına “ilaç olduğunu” yazar. (A.g.e., s. 295.)

[53] Bu tespiti Hüseyin İnan da benimser. Bak.: Hüseyin İnan, a.g.e., s. 60. Ayrıca bak.: Mahir Çayan, a.g.e., s. 301, 6 numaralı dipnot.

[54] Bak.: A.g.e., s. 295-297.

[55] A.g.e., s. 298.

[56] Bak.: A.g.e., s. 298-299.

[57] A.g.e., s. 268.

[58] Çayan, ezilenlerin mücadelelerine neredeyse tamamen kayıtsızdır. O, ezilenlerin Osmanlı dönemindeki mücadelelerini görmez bile. Ona göre, kitleler o dönemlerde uyumaktadır! Çayan, savunduğu ülkesel politik mücadele mirasını Kurtuluş Savaşı ile başlatır. Bak.: A.g.e., s. 317.

[59] Bak.: A.g.e., s. 317-18.

[60] Bak.: A.g.e., s. 335-36.

[61] “Kesintisiz Devrim II-III”te, Çayan baş düşman kavramını kullanmamaktadır.

[62] A.g.e., s. 303.

[63] A.g.e., s. 336.

[64] A.g.e., s. 327.

[65] A.g.e., s. 336.

[66] A.g.e., s. 336.

[67] A.g.e., s. 334.

[68] Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga, kaleme aldıkları 116 sayfalık broşürde, ülkenin emperyalist işgal altında olduğunu kabul etmeyerek, bunun yerine, ülkede iç savaş olduğunu savunmuştur: “Bugün Türkiye yabancı orduların değil, bizzat yerli hakim sınıfların çeşitli silahlı güçlerinin işgali altındadır. Bugün Türkiye devrimci iç savaş aşamasını yaşamaktadır. Silaha sarılmak için ille de yabancı orduların işgali şart değildir. Veya silaha sarılmayı meşru göstermeye çalışmak için ille de ‘yabancı işgali varmış gibi’ edebiyat yapmaya hiç gerek yoktur. Bu şartlar altında da silaha sarılmanın bütün objektif şartları vardır...” (İddianame (Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi Davası), a.g.e., s. 185) Onlar, bu metinlerinde hem Hikmet Kıvılcımlı’nın etkisi altındadır, hem açıkça “emek cephesi” politikalarına yönelmektedir, hem de Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğini tamamen bir kenara bırakamamaktadır. Bu görüşlerini kısa süre içerisinde terk ederler. Adana’daki yoldaşlarıyla görüştükten sonra, broşürün bütün kopyalarının imha edilmesine karar verilir. Bak.: THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 122.

[69] Bak.: Sırrı Öztürk, 12 Mart 1971’den Portreler I, Sorun Yayınları, Şubat 1993, s. 96, 112.

[70] Söylendiğine göre, Alptekin aynı öneriyi Sarp Kuray ve Ruhi Koç’a da götürmüştür. Bak.: Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 402.

[71] A.g.e., s. 392-93.

[72] THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 85-86 ve Ayşe Emel Mesci, a.g.e., s. 81.

[73] THKP-C’liler ortak savunmalarını Ulaş Bardakçı’nın sorumluluğunda hazırlarken, Çayan yoldaşlarına 50-60 sayfalık bir taslak metin göndermişti. Sina Çıladır, bu iki metni birleştirerek ortak savunmaya son şeklini verdi. (Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 399-400.) Sırrı Öztürk’ün belirttiğine göre, Çayan’ın metni alınan ortak kararla yakılmıştı. (Sırrı Öztürk, a.g.e., s. 81.)

[74] Turhan Feyizoğlu, İki Adalı - Hüseyin Cevahir - Ulaş Bardakçı, a.g.e., s. 121-122.

[75] THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 87.

[76] Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 406.

[77] Sabah, yoldaşlarına vakit kazandırmak amacıyla, hapishanede direniş başlatılır. Mahkemeye gidildiğinde Kamil Dede firarı basına açıklayacaktır. Ardından, dördü THKP-C’li, beş kişi Harbiye hücrelerine götürülerek firar edenlere karşılık “rehin alınır.” (Bak.: Necmi Demir, “Mahirler’in Kaçışından Sonra”; Oral Çalışlar, a.g.e., s. 58-60.) Belirtildiğine göre, THKP-C önderleri İrfan Uçar’ı hapishane sorumlusu olarak görevlendirmişlerdir. Sonrasında, Selimiye’de Necmi Demir ve Kamil Dede, Sağmalcılar’da ise Necati Sağır, THKP-C’nin ilişkilerini sürdürecektir. Demir, Kızıldere’den sonra, “Bu hapishanedeki önderlik ideolojik önderliktir. Ölülerimizin bıraktığı ideolojiyi kim yere düşürmüyorsa, o misyonu taşıma hakkına sahiptir” demektedir. (Bak.: Sırrı Öztürk, a.g.e., s. 184, 250, 288.) Üçü de sonradan Aydınlıkçı olur... 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanı, 8 Aralık’ta şu açıklamayı yapmıştır: “Mahir Çayan ve arkadaşları er geç ölü veya diri ele geçecektir.” (Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 410)

[78] A.g.e., s. 413. Çayan ve yoldaşları, hapishanede Küpeli ve Aktolga’nın İstanbul’daki kadrolar önünde kendilerini eleştirdiğini öğrenmiş, bu konuyu onlara sordukları mektuba cevap alamamışlardır. (THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 93.) Küpeli ve Aktolga, o dönemde, tutsak düşmeyen Genel Komite üyelerinin ortak kararlarını uygulamış, şiddet eylemlerine yönelmedikleri gibi, bu yöndeki eğilimleri de bastırmıştır. İzmir’deki THKP-C’lilerin devrimci tutsakları kurtarmak amacıyla eylem planları yapmaları üzerine, Küpeli İzmir’deki örgütlenmeyi dağıtır ve Bingöl Erdumlu’yu İstanbul’a çağırır. (Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 390.)

[79] A.g.e., s. 418-20 ve THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 95.

[80] İddianame (Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi Davası), a.g.e., s. 161-162.

[81] Bak.: A.g.e., s. 165-168. Kürkçü, bu mektubunda, “parti içerisinde ta eskiden beri bir sağ sapmanın mevcut olduğunu” belirtir ve bu durumun baş temsilcisi ve sorumlusu olarak Münir Ramazan Aktolga’yı gösterir. Sonradan bu konuda şunları söylemiştir: “... THKP-C’nin kuruluşu bakımından önemli iki kişi var. Birisi Münir Aktolga, diğeri Mahir Çayan. THKP-C’nin bu iki insanın kafasından çıktığını düşünüyorum.” “... THKP-C bir örgüt olarak daha çok Mahir Çayan’ın iradesi, Münir Aktolga’nın frenleyici etkileri, Yusuf Küpeli’nin de ikisi arasında gelip giden tavırlarıyla yürüdü ve şekillendi.” (“THKP-C Kendine Özgü Bir Yapıydı”, Ertuğrul Kürkçü ile söyleşi, Toplumsal Dayanışma, Sayı: 5, 7 Nisan ‘93, s. 16)

[82] İddianame (Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi Davası), a.g.e., s. 170. Bu konuda ayrıca bak.: Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 419.

[83] THKP ismini kullanan Küpeli ve Aktolga, Sina Çıladır’ı üçüncü kişi olarak Merkez Komitesine dahil eder. Aktolga, Oktay Etiman, Fahri Aral, Nurettin Yakar ve Cevat Çelik 23 Mart 1972’de, Küpeli ve Hasan Erkılınç ise iki gün sonra yakalanmıştır. (İddianame (Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi Davası), a.g.e., s. 173, 198.)

[84] THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 95.

[85] Bak.: A.g.e., s. 96 ve İddianame (Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi Davası), a.g.e., s. 201-202. Toplantıda ülke beş bölgeye ayrılmıştır: 1. İstanbul (Yıldız), 2. Ankara (Meltem), 3. Afyon, Eskişehir, Kütahya (Bayrak), 4. Merzifon (Kavşak), 5. Karadeniz Bölgesi (Poyraz). “Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi”nde, Genel Komitenin, Çayan, Bardakçı, Yılmaz, Savaşçı ve Kürkçü’den ibaret olarak yeniden kurulduğu belirtiliyor. (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, a.g.e., s. 2184.)

[86] THKP-C ile ilgili kaynaklarda bu bilgiler yer alıyor, ancak THKP-C’liler, toplantıda bu kararların alınmadığına işaret eden açıklamalar da yapmışlardır. Bunlar, “Olayların akışı” başlıklı bölümde ele alınacak.

[87] Bijan Djazani, İran’da Silahlı Mücadele - Kitlelerin Devrim Yoluna Çekilmesi, Çeviri: S. S. Kaya, Yar Yayınları, Haziran 1978, s. 52.

[88] Enver Hoca, “Revizyonizm ve Maceracılık Yenilgiye, Marksizm-Leninizm Zafere Götürür”, Özgürlük Dünyası, Sayı: 18, Nisan 1990, s. 65.

[89] Aditya Nigam’ın bu sayıda yer verdiğimiz yazısı, bu konuda zengin tartışmalara alan açıyor.

[90] Çayan, bu konuda Che’den aldığı bir kavramı kullanır: Suni denge. İran’daki Halkın Fedaileri’nin önderlerinden olan Cezeni, “düşman güçlerinin bir kısmını yok etmeyi değil, kitlelere düşmanın her an yıkılabileceğini göstermeyi hedeflemeleri gerektiğini” belirtir. (Bijan Djazani, a.g.e., s. 53.) Örgütün bir diğer önderi, Puyan, “Düşmana vurulan her darbeyle onun devrimci kitlelerin bilincindeki ‘mutlak’ hakimiyeti parçalanır ve kitleler aktif mücadelenin doğrultusunda bir adım daha atmış olurlar” diye yazar. (A. S. Puyan, İran’da Mücadelenin Teorisi, Kırsal Yayınevi, 1978, s. 16) Hüseyin İnan da, ortak savunmalarını okuduğu bir duruşmada, ifade edildiğine göre, şunları söylemiştir: “Biz de silahlı yirmi beş kişiyle devrim yapılamayacağının bilincindeyiz. Bunu çok iyi biliyoruz. Ama bu işe yaşamımızı ortaya koyarak öncülük etmek istedik. Nasılsa arkamızdan gelinir diye düşündük.” (Halit Çelenk, a.g.e., s. 120) Avukat Halit Çelenk başka bir yerde aynı ifadeyi şöyle aktarıyor: “Biz onları [kitleleri] uyandırmak için bir kıvılcım olmak istedik.” (Bedri Baykam, 68’li Yıllar - Tanıklar, İmge Kitabevi, Aralık 1999, s. 92)

[91] Bak.: Mahir Çayan, a.g.e., s. 305.

[92] Bu noktaya, “Altınoğlu-Ovalıoğlu Grubu” değerlendirilirken değinilecek.

[93] Bak.: Ertuğrul Kürkçü, “Türkiye Sosyalist Hareketine Silahlı Mücadelenin Girişi”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce - Sol, Cilt: 8, İletişim Yayınları, 2007, s. 499.

[94] Bu metinde, örneğin determinizm kelimesi hiç geçmez.

[95] Çayan, bu tartışmayı toplumsal devrim-politik devrim ayrımı üzerinden yürütür.

[96] Bak.: Antonio Gramsci, “Kapital’e Karşı Devrim”, Çeviri: Ekin Taciser, Teori ve Politika, Sayı: 35-36, Yaz-Güz 2004, s. 125-129.

[97] Mahir Çayan, a.g.e., s. 241.

[98] A.g.e., s. 289.

[99] A.g.e., s. 250.

[100] A.g.e., s. 289.

[101] Bu konuda bak.: THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 56-59 ve Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 367-374.

[102] İnan, “Türkiye Devriminin Yolu”nda, “ağır bir yenilgiye uğradıklarını, fakat buna rağmen, THKO’nun izleyeceği politikada hiçbir değişiklik olmayacağını” belirtir. Bak.: Hüseyin İnan, a.g.e., s. 72. Çayan da, “Kesintisiz Devrim II-III”te, “Oligarşinin terörü, şiddeti ne kadar artarsa artsın, partimiz gerilla savaşına devam edecektir” (Mahir Çayan, a.g.e., s. 341) diye yazmıştır.

[103] Politik Marksizm-pratik Marksizm ayrımı, ilerleyen sayfalarda gerekçelendirilmeye çalışılacak.

[104] Nihat Behram, Darağacında Üç Fidan, Gendaş Yayınları, 1998, 3. Basım, s. 92.

[105] Bak.: Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 451. Başka bir bilgiye göre, İnan hareketin kendilerinin kurtarılmasına odaklanmaması gerektiğini yoldaşlarına iletmeye çalışmaktadır. Nihat Behram, a.g.e., s. 16.

[106] Bak.: Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 433, 436.

[107] Koray Düzgören, THKP-C ve Kızıldere, BDS Yayınları, Nisan 1988, s. 88-91.

[108] Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 435. Sırrı Öztürk, Çayan Ankara’ya gittikten sonra, Bardakçı ve Yılmaz’ı Yusuf Küpeli’nin kaldığı evde gördüğünü yazar. (Sırrı Öztürk, a.g.e., s. 109.)

[109] Ziya Yılmaz’ın esir düştüğü evde devlet güçlerinin eline geçen bir belge için bak.: İddianame (Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi Davası), a.g.e., s. 234-235.

[110] THKP-C önderlerinden Ertuğrul Kürkçü, Çayan’ın iradesine sonuna kadar bağlı kalmıştır. Kızıldere eylemi, onun desteği sayesinde mümkün olabilmiştir.

[111] Kürkçü, Çayan’ın Kızıldere’deki kuşatma sırasında şunları söylediğini iddia eder: “... Mahir Çayan ... bu olayın Sibel Erkan olayının üst seviyedeki bir tekrarı olduğunu, Hüseyin Cevahir’in Maltepe’deki çatışma sırasında teslim olmak gibi bir eğilimi olduğunu, ancak bunun her türlü yiğitliğe rağmen bir zayıflık olarak kabul edilebileceğini... bildirdi.” (THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 49, 110)

[112] Çayan, örgütsel ilişkilerin düzenlenmesi için Kürkçü’den bir yazı hazırlamasını istemiştir. Kürkçü bunun üzerine, William J. Pomeroy’dan esinlenerek bir talimname kaleme alır. (Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 436.)

[113] Ayna’nın bu konuda Alptekin’e itiraz ettiği ileri sürülür. (THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 102.)

[114] Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 437.

[115] Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, a.g.e., s. 2184.

[116] THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 98.

[117] A.g.e., s. 99.

[118] Turhan Feyizoğlu, İki Adalı - Hüseyin Cevahir - Ulaş Bardakçı, a.g.e., s. 141-142.

[119] A.g.e., s. 133.

[120] Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 451.

[121] Nişanlısının karakol kurulan evine giden Koray Doğan teslim olmamış, yaralı olarak sığındığı inşaatta sorgulanmıştır... 13 Mart’ta tutsak düşen Zafer Kutlu ise, devlet güçleriyle çatışmaya girmişti. Bak.: A.g.e., s. 446-447.

[122] O günlerde Orhan Savaşçı da tutuklanmıştı.

[123] THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 105.

[124] A.g.e., s. 106-107.

[125] Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 454.

[126] A.g.e., s. 456.

[127] THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 107-108. İngiliz hükümeti, hükümetten taviz verilmemesini isteyecek, İsmet İnönü ise “bütün memleketi” devrimcilerin peşine düşmeye çağıracaktı. İhbarcılara 100.000 liraya yakın mükafat verileceği vadediliyordu. Bak.: Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 455-456.

[128] Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, a.g.e., s. 2187.

[129] THKP-C - Doğuşu ve İlk Eylemleri, a.g.e., s. 109.

[130] Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 457.

[131] MİT mensubu Mehmet Eymür, Çayan’ın “Bütün dünyanın ve Türkiye’nin gözü şu anda burada” dediğini belirtir. Bak.: A.g.e., s. 459.

[132] Rehinelerin bulunduğu yerde Cihan Alptekin durmaktaydı. Bak.: A.g.e., s. 463.

[133] Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Saffet Alp, Ertan Saruhan, Sabahattin Kurt, Ahmet Atasoy ve Nihat Yılmaz.

[134] A.g.e., s. 465.

[135] Avrupa’dan gelen Zeki Sadak ve Muammer Özer de Hüseyin İnanlar için bir eylem planlamıştı. Zihni Çetiner eyleme katılmayı kabul etti, ancak harekete geçemeden tutuklanacaklardı. Bak.: M. Zihni Çetiner, Ölümü Paylaştılar Ama!.. - Bir İhtilalci, Bir Fedai, Bir Devrimci..., Belge Yayınları, Şubat 2005, s. 288.

[136] Turhan Feyizoğlu, Deniz - Bir İsyancının İzleri, a.g.e., s. 294 ve Özgürlük Dünyası, Sayı: 7, Mayıs 1989, s. 7. 22 Ekim’de de aynı şekilde bir eylem gerçekleştirilmiştir. Devlet kurumlarının hazırladıkları “Türkiye Gerçekleri ve Terörizm” isimli kitapta, bu THKP-C’nin son eylemi olarak anılıyor. (Türkiye Gerçekleri ve Terörizm, Aralık 1973, s. 76.)

[137] Bizim ‘68, a.g.e., s. 221-225. Teslim Töre, Hasan Ataol, Hasan Kırteke, Mustafa Karadağ, Ergun Aydınoğlu, Nurettin Öztürk, Sevinç Aktaş ve Hamid Yakup Filistin kamplarında bir araya gelmiştir. Bak.: Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 444. “Türkiye Gerçekleri ve Terörizm”de, 1 Ocak 1973’te ihbar üzerine iki THKO’lu ile devlet güçleri arasında çatışma çıktığı ve devrimcilerin üç kişiyi öldürdüğü yazıyor. Bak.: Türkiye Gerçekleri ve Terörizm, a.g.e., s. 88.

[138] Bizim ‘68, a.g.e., s. 104.

[139] Ömer Erim Süerkan sayılmazsa, THKP-C’den sadece Yusuf Küpeli, Filistin kamplarına gitmiştir. (Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 132.)

[140] Hüseyin İnan, darağacının gölgesinde de, “Sadece bir şeye nadimim. O da, dört Amerikalıyı öldürmemiş olmamızdır. Onları öldürseydik, belki de başımıza bunlar gelmezdi” (Burhan Dodanlı, a.g.e., s. 351) diyordu. Polisteki, 24 Mart 1971 tarihli ifadesinde, verdikleri sürenin dolmasının ardından, ABD’lileri kurşuna dizmek üzere Amaç Apartmanı’ndaki daireye gittiğini, ama yoldaşlarının buna yanaşmadığını belirtmişti. (A.g.e., s. 208.)

[141] Bu konuda bak.: Erdal Öz, a.g.e., s. 69-70.

[142] A.g.e., s. 256. Ayrıca bak.: Turhan Feyizoğlu, Deniz - Bir İsyancının İzleri, a.g.e., s. 321-322.

[143] Erdal Öz, a.g.e., s. 262.

[144] A.g.e., s. 265.

[145] Bak.: A.g.e., s. 265. Ayrıca bak.: Burhan Dodanlı, a.g.e., s. 351 ve Erdal Öz, a.g.e., s. 291. Hapishanedeki THKO’lular önderlerinin idam edilmelerini, İnan’ın talimatına (Bak.: Nihat Behram, a.g.e., s. 120-121) uyarak sessizce karşıladılar. O gün, Türkiye’nin Münih’teki başkonsolosluk binasına, Amsterdam’daki Türk Hava Yolları bürosuna ve iki milletvekili ile İstanbul sıkıyönetim komutanının dairelerinin bulunduğu Ankara’daki bir apartmana patlayıcı maddeler atıldı. Bak.: Turhan Feyizoğlu, Deniz - Bir İsyancının İzleri, a.g.e., s. 312. Gece, İstanbul’un birkaç semtinde de patlamalar olmuştu. Taşıdığı çantadaki bombanın infilak etmesi sonucu, İbrahim Çenet adındaki bir devrimci ağır şekilde yaralandı. Çenet’in elleri bilekten, bir ayağı da diz üstünden kesilecekti. Bak.: A.g.e., s. 312; Bedri Baykam, a.g.e., s. 308; Nihat Behram, a.g.e., s. 122.

[146] Doğu Perinçek, “Önsöz”, Proleter Devrimci Aydınlık - Seçmeler I (1969-1970), Aydınlık Yayınları, Ocak 1979, s. 33. Ayrıca bak.: Doğu Perinçek, “Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP)”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, a.g.e., s. 2187. Çaru Mazumdar’ın Proleter Devrimci Aydınlık’ta yayımlanan yazıları: “1970’leri Kurtuluş Yılları Yapalım”, Sayı: 8-22, Ağustos 1970, s. 333-336; “Başkan Mao’nun Sürekli Okunan Üç Yazısı Üzerine”, Sayı: 29, 5 Şubat 1971, s. 8; “Marksizm-Leninizm Açısından Devrimci Gençlik Hareketinin Yönlendirilmesi”, Sayı: 37, 6 Nisan 1971, s. 8. Proleter Devrimci Aydınlık’ta, HKP (M-L)’nin kongre belgeleri de yayımlanmıştır.

[147] Aydınlıkçılar, örgütün kuruluş tarihinin 21 Mayıs 1969 olduğunu iddia ederler.

[148] Gün Zileli, a.g.e., s. 416.

[149] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yayımcılık, Nisan 2004, s. 363.

[150] A.g.e., s. 348. Kaypakkaya, bu toplantıya hazırlanırken “Özeleştiride Cesur ve Samimi Olalım” başlıklı bir yazı kaleme almıştır.

[151] A.g.e., s. 359.

[152] Gün Zileli, a.g.e., s. 438. Garbis Altınoğlu ve Adil Ovalıoğlu’nun bu toplantıda bulunmadıkları anlaşılıyor.

[153] “Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi”nde yazıldığına göre, ağustosta... Bak.: Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, a.g.e., s. 2193.

[154] Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 169-170.

[155] O günlerde, Ege Bölge Komitesi sorumlusu Halil Berktay’ın Doğu Perinçek’e gönderdiği, Kaypakkaya ve Oruçoğlu’nu “cezalandırma” kararını açığa vuran mektubun son bölümü şöyledir: “En büyük güçlük [şu:] Avşar’da eylemi dizginlemek çok zorlaştı. Bir şeyler koymak gerekebilir. Hakim olamayabiliriz.” (A.g.e., s. 230) Söke’nin Avşar köyü, köylülerin baskısıyla, TİİKP’in “İhtilalci Köylü Birliği” kurmaya yöneldiği tek yerdir. İkisi örgüte üye olan beş kişi Kurucu Yönetim Kurulunu oluşturur, ama devlet güçlerinin düzenledikleri operasyonlar sonucu bu kişilerden dördü kısa süre içerisinde yakalanmıştır... Halk Düşmanlarının Gerçek Yüzünü İyi Tanıyalım - Halil Berktay’ın Doğu Perinçek’e Mektubu ve Polis İfadesi, Le-Ya Yayınevi, Ocak 1979, s. 64-65. Aydınlıkçılar, 10-17 Şubat 1972 tarihleri arasında, Germencik’in Turanlar köyünde gerçekleşen toprak işgaline önderlik ettiklerini iddia ederler. Oysa, Ege Bölge Komitesi üyesi Abdurrahman Taşçı’nın oradaki birkaç köylüyle teması bulunmasına rağmen, olayların seyrinde TİİKP’in herhangi bir etkisi olmamıştır.  A.g.e., s. 68.

[156] İrfan Çelik olsa gerek.

[157] İki Lider İki Örnek! - İbrahim Kaypakkaya ve Doğu Perinçek’in Polis İfadeleri, Le-Ya Yayınevi, Ocak 1979, s. 97-98, 115.

[158] A.g.e., s. 99 ve Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 279. Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi, kamplarındaki TİİKP üyelerinden İsrail’e karşı eylem yapmalarını istemiştir... Gün Zileli, 12 Mart’tan önce, Ankara’daki Amerikan Yardım Örgütü binasına ses bombası attıklarını yazar. Bak.: Gün Zileli, a.g.e., s. 425.

[159] TİİKP Davası - Belgeler - 1, Aydınlık Yayınları, Mayıs 1975, s. 83-84. Robert Kolejdeki “proleter devrimcilerin” Militan isimli bir yayın organı vardı. Bak.: İki Lider İki Örnek! - İbrahim Kaypakkaya ve Doğu Perinçek’in Polis İfadeleri, a.g.e., s. 173.

[160] TİİKP Davası - Belgeler - 1, a.g.e., s. 78.

[161] A.g.e., s. 77.

[162] A.g.e., s. 78.

[163] Bak.: Aydınlık Dergisinin Devrimci Harekete Yönelttiği İftiralara Cevap, Le-Ya Yayınevi, s. 50, 53.

[164] “Kemalizm daha kurtuluş savaşının içindeyken emperyalizm ve feodalizm ile uzlaşmaya ve karşı-devrimciliği temsil etmeye başlamıştır. Halka ve komünistlere alçakça düşmanlık gütmüş ve onlardan gelen her hareketi gaddarca ezmiştir. ... M. Kemal’in ‘tam bağımsızlık ilkesi’ pratikte de (1938’e kadarki iktidar döneminde) görüldüğü gibi, emperyalizme teslimiyet, yarı-sömürgeciliği seve seve kabullenmesidir. M. Kemal’in Sun Yat-sen ile kıyaslanması doğru değildir. Olsa olsa Çan Kay-şek’le kıyaslanabilir.” (Kazanımları ve Hataları ile İbrahim Kaypakkaya - Genel Değerlendirme, Yeni Dünya İçin Çağrı Yayınları, 1998, İkinci Baskı, s. 74)

[165] “[Kaypakkaya] Marx’tan Mao’ya kadar olan devrim önderlerinin görüşleri karşısında, eleştirel hiçbir eğilim içinde değildi.” (Muzaffer Oruçoğlu, “Kitle Adamı: İbrahim Kaypakkaya”, Teori ve Politika, Sayı: 41, Bahar 2006, s. 138)

[166] TİİKP Davası - Belgeler - 1, a.g.e., s. 62-63. Oral Çalışlar bu konuda şunu yazar: “... Garbis işi o kadar aşırıya götürüyordu ki, Lenin’in aşırı solcu hatalara yönelttiği eleştirilerin bile artık bir değeri olmadığını söylüyordu.” (Oral Çalışlar, 68 Başkaldırının Yedi Rengi, Aralık Yayınları, Temmuz 1998, s. 98) Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğine dair o dönemdeki en güçlü ifadeler Mahir Çayan’ın “Kesintisiz Devrim I” isimli yazısında bulunmaktadır. Bu konuda bak.: Metin Kayaoğlu, a.g.e., s. 55-60. Çayan, ilk yazılarından itibaren bu diyalektiği ortaya koymaya çalışmıştır. 12 Ağustos 1969 tarihli Türk Solu’nda yayımlanan “Revizyonizmin Keskin Kokusu (I)”de, devrimci diyalektikten bahsetmektedir Çayan. Mehmet Ali Aybar da 1968’de şöyle demiştir: “... [C]esaretle söyleyeyim Lenin [Marx’ı] revize etti. ... Lenin, Marx’ın teorisinde bir sıçrama yaptı. Bir kere köylü ile işçi ittifakının zaruriliğini ortaya attı. Bir başka husus da ileri sürdü ki, zannediyorum sonraki deviation’lara, sapmalara ... hiç olmazsa kısmen teorik planda da olsa etki yaptı. Lenin dedi ki, işçi sınıfı kendiliğinden bilinçlenmez.” (Mehmet Ali Aybar, TİP (Türkiye İşçi Partisi) Tarihi 3, BDS Yayınları, Temmuz 1988, s. 26-27)

[167] İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 362.

[168] TİİKP Davası - Belgeler - 1, a.g.e., s. 72.

[169] Kaypakkaya’nın örgütün ismini nasıl yazdığı konusunda, onun yazılarını dava belgelerinden aktaran şu kitap referans alındı: İbrahim Kaypakkaya, Yazılar I, Proleter Yol Yayınları, Mayıs 1976.

[170] Türkiye Komünist Partisi (Marksist-Leninist), Koordinasyon Komitesi, komünist devrimciler... Kaypakkaya’nın kullandığı bu adlandırmalar HKP (M-L) etkisinin yansımasıdır.

[171] Bak.: Proleter Devrimci Aydınlık - Seçmeler I (1969-1970), a.g.e., s. 379 ve Aydınlık Dergisinin Devrimci Harekete Yönelttiği İftiralara Cevap, a.g.e., s. 16.

[172] A.g.e., s. 44.

[173] Bak.: A.g.e., s. 50, 53.

[174] A.g.e., s. 15.

[175] Bak.: Proleter Devrimci Aydınlık - Seçmeler II (1970-1971), Aydınlık Yayınları, Haziran 1979, s. 168-169.

[176] Şafak’ın ikinci sayısında dahi, baş düşmanın “Amerikan emperyalizmi” olduğu belirtilip şunlar yazılabiliyordu: “Bunlar [‘faşist generaller çetesi’], Atatürkçü görünerek halkı aldatacaklarını sanıyorlar. Oysa Mustafa Kemal’in milli bağımsızlık ilkesinin en azgın düşmanlarıdırlar.” (Şafak, Sayı: 2, 12 Mayıs 1971, s. 1)

[177] Oral Çalışlar, 68 Başkaldırının Yedi Rengi, a.g.e., s. 98. Altınoğlu-Ovalıoğlu Grubu’nun yürüttüğü faaliyetler için bak.: Sandık Cinayeti ve Sabotajlar Dosyası - 1, Töre-Devlet Yayınları, 1973, s. 9-70.

[178] Altınoğlu şöyle yazmıştı: “... 1971’de henüz PDA-TİİKP çevresinden örgütsel olarak kopmamış olan TKP (M-L) çekirdeğinin temel görüşlerinin biçimlenmesinde, İbrahim Kaypakkaya’nın PDA-TİİKP kanalıyla Maoizmin daha ‘sol’, yani Naksalit versiyonuyla yüz yüze gelmesinin son derece önemli, hatta belki de belirleyici bir rolünün olduğunu söyleyebiliriz. Bu satırların yazarı, Kaypakkaya’nın tam da bu dönemde HKP (M-L)’nin görüşleriyle karşılaşmasının O’nu; Kemalizm ve Kurtuluş Savaşı değerlendirmesi, köylülüğün rolü, revizyonist akımlara yaklaşım gibi konularda daha ‘sol’ bir konuma ittiğine, ona dogmatik bir aşı yaptığına tanık olmuştur.” (Garbis Altınoğlu, “Bir İbrahim Kaypakkaya Değerlendirmesi”, Teori ve Politika, Sayı: 41, Bahar 2006, s. 30-31)

[179] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, a.g.e., s. 254, 470.

[180] Kaypakkaya’nın bazı yazıları kaybolmuştur. Bunlar içerisinde, kapsamlı bir TKP değerlendirmesi ve “Türkiye Devriminin Yolu” ile “Kesintisiz Devrim I” broşürlerinin eleştirisi de vardır. Bak.: Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., Belge Yayınları, Ekim 1997, s. 598.

[181] İlk yazı Aralık 1971, diğerleri Ocak 1972 tarihlidir. Örgütsel ayrılığın ardından, “Türkiye’de Milli Mesele” haziranda, Kemalizmle ilgili yazı ise ağustosta, aslına bağlı kalınarak yeniden kaleme alınmıştır. Kaypakkaya, Haziran 1972’de ayrıca, “Şafak Revizyonizmi ile Aramızdaki Ayrılıkların Kökeni ve Gelişmesi - TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) Revizyonizminin Genel Eleştirisi”ni yazar.

[182] Perinçek’in “Altınoğlu-Ovalıoğlu Grubu”na yönelttiği eleştirilere o yanıt veriyordu.

[183] İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 244.

[184] Gün Zileli, a.g.e., s. 418. Ayrıca bak.: Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 169.

[185] Bak.: İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 330-331, 385, 412.

[186] Bak.: A.g.e., s. 178, 420-421. Bu noktada doğal olarak Kıvılcımlı gündeme gelecektir. Şimdilik bunu belirtmekle yetinelim... Hüseyin İnan’ın “lümpenlerin” barbarlığıyla ilişkilenme kaygısı da kaydedilmeli. O, onların enerjilerinin faşistlerin kanalına akmasına izin verilmemesi konusunda yoldaşlarını uyarmıştı. Bak.: Hüseyin İnan, a.g.e., s. 23.

[187] Bu noktada, THKO’daki cılız damar da tekrar hatırlatılmalı.

[188] “Ezilen hareketleri, kendi çağlarında ne geriydi ne de ilke olarak yenilgiye mahkum.” (Metin Kayaoğlu, “Biz Hangi Tarihin Mirasçısıyız? - Bir Tarih Anlayışı İçin Anahatlara Doğru”, Teori ve Politika, Sayı: 39, Güz 2005, s. 15) Bu konuda özellikle bak.: A.g.e., s. 15-19, 55-59, 82-84. Ezilenlerin iktidar pratiklerini, 20. yüzyıldaki sosyalizm deneyimleri dahil, bir bütünlük içerisinde ele almak gerekiyor.

[189] Bu anlayış da, politik özneyle birlikte bir “tarihsel özne” tanımladığı için tutarsızdır. “Tarihsel özne”nin varlığı politik özneye, politikaya alan bırakmaz, ve tersi... Teorik tutarlılık gereği, bu iki “özne tipi”nden biri savunulmalıdır. Yani, ya konjonktürel gerçekliğin olumsallığı tanınmalı ya da tarihsel zorunluluk kategorisinden yola çıkılıp politika reddedilmelidir. Bütünsel Marksizm açısından uygun olan, ilk yoldur. Öznenin tarihten (süreçten) kovulması, Marksizmin bilim bileşeninin de tutarlı şekilde savunulmasını mümkün kılacaktır.

[190] İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 248.

[191] A.g.e., s. 248.

[192] A.g.e., s. 226.

[193] A.g.e., s. 253.

[194] A.g.e., s. 212.

[195] Metin Kayaoğlu, “Marksizmin Kaypakkaya’da Özgülleşen Devrimci Diyalektiği”, a.g.e., s. 95.

[196] İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 216.

[197] Bak.: A.g.e., s. 150-151, 217-218.

[198] Bak.: A.g.e., s. 283-285. Bu, Hikmet Kıvılcımlı’nın da “Yol”da takıldığı bir noktaydı.

[199] A.g.e., s. 311.

[200] Bak.: A.g.e., s. 153, 258.

[201] A.g.e., s. 319.

[202] A.g.e., s. 290.

[203] A.g.e., s. 275.

[204] A.g.e., s. 280. Kaypakkaya, bu yaklaşımı programa ekleme önerisini güçlü bir politik gerekçeyle reddeder. Buna karar verebilecek olan, kendileri değil, Kürt ulusudur. Bak.: A.g.e., s. 280-281.

[205] Bak.: Ali Taşyapan, Duvarın İki Yakası - Anılarla Geçmişe Yolculuk - 2, Tohum Basın Yayın, Şubat 2001, s. 140.

[206] Bak.: A.g.e., s. 149-150.

[207] Kaypakkaya, Ermeni milli meselesinin katliam ve sürgün yoluyla çözüldüğünü belirtir. Onun güçlü yaklaşımına göre, komünistler bu “tarihi haksızlığı” kınar, ama günün sorunu olma niteliğini çoktan yitirmiş bir meselenin düzeltilmesini isteme basiretsizliğini göstermezler... Bak.: İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 280. TİİKP’in “Toprak Devrimi Programı”nda, “topraklarını bırakıp giden” Rumlardan ve Ermenilerden bahsedilmektedir. Bak.: TİİKP Davası - Belgeler - 1, a.g.e., s. 39.

[208] İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 299.

[209] “Bolşevik Partisi’nin çalışma tarzını ve politikasını yurdumuz şartlarında... uygulamak, mücadelenin başından oportünizmin batağına saplanmaktır.” (Hüseyin İnan, a.g.e., s. 54)

[210] Sonradan TKP/ML Hareketi’ni oluşturacak olan kesimin bu gerilimden de beslendiği söylenebilir, ama temel gerilim, Kaypakkaya’nın yaklaşımının başka bir sonucundan doğmuştur: Marksizmin tarihsel devrimci diyalektiğinin “formel” edinimi.

[211] İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 481.

[212] Bak.: A.g.e., s. 453, 458.

[213] Bak.: A.g.e., s. 215, 325.

[214] TKP (M-L) üyeleri, hapishane döneminde yaptıkları özeleştiride, Kaypakkaya’nın görüşlerinin “birkaç ayrıntı dışında doğru” olduğu sonucuna vardılar. Eleştirdikleri metin, esas olarak, “DABK Şubat Kararı”ydı. Kaypakkaya’nın ülkede devrimci durum olduğunu savunurken yanıldığını saptadılar ve o dönemde “genel saldırı içinde kısmi savunmanın değil, genel savunma içinde kısmi saldırının esas alınması” gerektiğini belirttiler. Bak.: Ali Taşyapan, Duvarın İki Yakası - Anılarla Geçmişe Yolculuk - 2, a.g.e., s. 211-212. Bu, önemli ama yetersizdi.

[215] Etienne Balibar, Althusser İçin Yazılar, Çeviri: Hülya Tufan, İletişim Yayınları, 1991, s. 35.

[216] Sanjay Seth, “Maoizmden Postkolonyalizme mi? - Hindistan’da ‘60’lar’ ve Sonrası”, Çeviri: Özgür Yakupoğlu, Teori ve Politika, Sayı: 42-43, Yaz-Güz 2006, s. 258. Seth, bu yazısında Naksalitlerin güçlü bir değerlendirmesini ortaya koyar.

[217] Tarihyazımı, bu iki düzlemde, ayrı ayrı gerçekleştirilmeye çalışıldı.

[218] Bak.: György Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci, Çeviri: Yılmaz Öner, Belge Yayınları, 1998, s. 105.

[219] Bilgi öznesiz bir süreçtir. Bu konuda bak.: Metin Kayaoğlu, “Zaman ve Devrimci Politika - Lukacs ve Althusser”, Teori ve Politika, Sayı: 15, Yaz ‘99, s. 3-20.

[220] Melik Kara, “Devrimci Yıkıcılığın Küresel Yükseliş Dönemi”, Teori ve Politika, Sayı: 32-33, Güz 2003-Kış 2004, s. 191-192.

[221] İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 345.

[222] Yani, devrimci olmadan pratik Marksist olunamaz.

[223] Engels bir keresinde şöyle yazmıştı: “Ezilen sınıf yararına kendini gösteren o devrimci içgüdü...” (Friedrich Engels, Köylüler Savaşı, Çeviri: Kenan Somer, Sol Yayınları, 1990, s. 12)

[224] V. İ. Lenin, ‘Sol’ Komünizm, Çeviri: Muzaffer Erdost, Sol Yayınları, 1991, s. 77.

[225] “Yol”un yayımlanma tarihi 1979’dur. Kaypakkaya görüşlerini oluştururken, ülkesel bir politik Marksizm dinamiğine dayanmıyordu.

[226] Bak.: İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 78 ve Muzaffer Oruçoğlu, Tohum, Umut Yayımcılık, Haziran 1993, 4. Baskı, s. 126.

[227] Bak.: Türkiye Gerçekleri ve Terörizm, a.g.e., s. 152 ve Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 306.

[228] Ayrışmanın “sınıfsal” bir boyutu da vardı. “[TKP (M-L), TİİKP’in aksine] birkaç istisna dışında köylü ve esnaf çocuklarından ve işçilerden oluşmakta idi.” (Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya - “Bilinmeyen” Yazılar, Derleyen: Ethem Direhşan, Belge Yayınları, Şubat 1997, 2. Baskı, s. 29) Bu durum, öğrenci gençlik hareketindeki ayrışmalarda da görülmüştü. ODTÜ Sosyalist “Fikir Kulübü’nde... TİP’ciler, ütülü pantolonlular; Geniş Cepheciler de halk çocukları[ydı.]” (Bak.: Turhan Feyizoğlu, Mahir - On’ların Öyküsü, a.g.e., s. 76) Mihri Belli, Proleter Devrimci Aydınlık çevresinin önderleri ile öğrenci gençlik hareketinin militan kesimleri arasındaki farklara dair şunları söyler: “Doğu Perinçek, Şahin Alpay ve Erdoğan Güçbilmez, bunlar üç silahşorlar gibi daimi olarak beraberler. ... [B]u üçü asistan maaşı alıyorlar, yani düzenli bir gelirleri var. ... Ayrıca sinekkaydı tıraş ve güzel giyiniyorlar. Burjuva çalışmasının disiplini de var. ... Öte tarafta bir anlamda berduş takımı var. Eylemci tip. Düzenli bir gelirleri yok. Üç günlük sakal. Gömlek kirli, ayakkabıların topukları gitmiş.” (A.g.e., s. 172)

[229] İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 374.

[230] TİİKP Merkez Komitesi (namıdiğer Perinçek!), “DABK Şubat Kararı”nın hemen ardından yayımladığı genelgede Kaypakkaya’nın eleştirilerini kabul etmiş görünür. Bu kararı destekleyen kadroların faaliyet bölgeleri değiştirilmeye çalışılır. O bölgeye giden kadrolara silah ve para gönderilir. Bak.: Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 534, 542, 546. Bora Gözen, Avşar’a geçerek Ege Bölge Komitesi sorumlusu Halil Berktay’a gelişmeleri aktarmıştır. Berktay, Doğu Perinçek’e 2 Mart’ta gönderdiği mektupta idam kararından dem vurur. Bak.: Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 229-230.

[231] Bak.: Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 545.

[232] A.g.e., s. 551.

[233] Muzaffer Oruçoğlu, Ali Taşyapan, Arslan Kılıç, Hikmet Şenses, İrfan Çelik, Cafer Şen, Murat Aydın...

[234] Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 232-233.

[235] A.g.e., s. 234.

[236] Oruçoğlu, Kaypakkaya ile kendisinin yer aldığı Daimi Komitenin de o günlerde kurulduğunu söylüyor. A.g.e., s. 236.

[237] Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 556. Kaypakkaya, TİİKP’in önde gelen isimlerinden Gün Zileli ve Hasan Yalçın’ın kendilerini destekleyebileceğini düşünüyordu. Ancak, o dönemde hapishanede bulunan Zileli ve Yalçın, buna sert şekilde karşı çıktı: “Bu burjuva ajanı hainlerin... bizim isimlerimizi de kendi bölücülüklerine alet etmeye kalkış[malarını]... nefretle ve lanetle karşılıyoruz. Bunlar proletaryanın disiplinini sırtlarında ağır bir yük olarak gören bireyci ve koltuk düşkünü burjuva aydınlarıdır.” (Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 329, 11 numaralı dipnot) Zileli, o dönemde, Kemalizm konusunda Kaypakkaya’nın görüşlerine “yaklaşmış” olduklarını yazar. Belirttiğine göre, bu durum, hazırlamaya başladıkları kendi Dev-Genç savunmalarına da yansımıştır. Gün Zileli, a.g.e., s. 495.

[238] Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 239.

[239] A.g.e., s. 256 ve İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 485.

[240] Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 562. Mordeniz 1968’de, “devrimci bir köy muhtarı” olarak, “11 Köy Daha Amerika’ya Defol Dedi” başlıklı bildiriyi imzalamıştı. Bak.: Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 337-340, 13 numaralı dipnot. 1968’de dost, 71’de hedef...

[241] A.g.e., s. 279-280.

[242] Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 563, 567.

[243] Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 280.

[244] Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 575-576. Mordeniz’in cezalandırılması, örgütün o dönemde o bölgede gerçekleştirdiği ilk ve son silahlı eylemdir. TKP (M-L), Kürecik-Elbistan bölgesindeki faaliyetinden verim alamadı. Sadece Malatya’da okuyan bazı gençler örgütün çalışmalarına dahil olmuştu. Bak.: A.g.e., s. 503.

[245] Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 260.

[246] Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 554-555.

[247] Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 267-268. Bu dönemde, Doğu Perinçek’in de yakalanmasıyla, TİİKP’in organları çözülmüştü.

[248] Somel yaklaşık bir buçuk ay sonra rahatsızlanarak İstanbul’a gitti. Gaziantep’ten Yaşar (“Bıdırık Apo”) Kürecik’e geçecekti. Bak.: Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 581-582.

[249] Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 263.

[250] Siverek’te, 16 Aralık 1972’de ve 6 Ocak 1973’te bombalı eylemler gerçekleştirilir. Bak.: A.g.e., s. 282. TKP (M-L), Siverek ve Diyarbakır’da sempatizan gruplar aracılığıyla faaliyet yürütmüştür.

[251] Bak.: Muzaffer Oruçoğlu, Tohum, a.g.e., s. 48, 60-61.

[252] Bak.: A.g.e., s. 61-62.

[253] Bak.: A.g.e., s. 72-74.

[254] Bak.: A.g.e., s. 89, 96.

[255] Bak.: A.g.e., s. 126-129. “Tohum” romanının kahramanı olan “İbo”, bu toplantıda “yığınların o korkunç sağırlığından, ölümcül sessizliğinden” dem vurur.

[256] Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 587.

[257] Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 269.

[258] A.g.e., s. 291 ve Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 595-596.

[259] A.g.e., s. 595.

[260] A.g.e., s. 598.

[261] A.g.e., s. 600.

[262] Bak.: Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 270, 272.

[263] Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 601.

[264] Muzaffer Oruçoğlu, a.g.e., s. 170-171. Dersim’deki gerilla faaliyetine katılan on beşe yakın kişi, TİKKO’nun o bölgedeki tek silahının “tırnağı” bozuk bir kırma olduğunu görünce, dağdan ayrılmıştır. Ali Haydar Yıldız, Dersim’de bulunan üç kişiyi geri dönmeye ikna eder. A.g.e., s. 170. Örgüt, Dersim’deki faaliyetinde, esas olarak, Tunceli Lisesindeki gençlerden destek görmüştür. Bak.: Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 593.

[265] İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 88.

[266] Kürecik’te on on beş, Elbistan’da dört beş köy... Üstelik, Mordeniz eylemiyle önemli bir daralma yaşanmıştı.

[267] Bak.: Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 601-603.

[268] Bak.: A.g.e., s. 604-605.

[269] Bak.: Muzaffer Oruçoğlu, a.g.e., s. 116-118. Dersim’deki TKP (M-L)’ye dönük operasyonları yürüten Fehmi Altınbilek, bu kişinin Yusuf Arslan’ı tutsak alanlardan biri olduğunu söylüyordu. Bak.: Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 304.

[270] Muzaffer Oruçoğlu, a.g.e., s. 309.

[271] Bak.: A.g.e., s. 153-154. Eylemlerde, genellikle, kullandıkları bombaların dışında silahları olmuyordu. Ali Haydar Yıldız, hazırladığı bombalardan birkaçını vermeye gittiği İsmail Erdoğan’a, kurulan iki kişilik şehir komitesinin sorumlusu olarak atandığını bildirdi.

[272] A.g.e., s. 154 ve Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 303-304.

[273] Muzaffer Oruçoğlu, a.g.e., s. 319.

[274] A.g.e., s. 331.

[275] A.g.e., s. 332.

[276] A.g.e., s. 338.

[277] Kurun’un daha önce, orada örgütsel faaliyeti başlatmak için Ankara’ya gönderildiği söylenir. İddia edildiğine göre, 27 Temmuz 1971’de gerçekleştirdikleri baskında yaklaşık dört milyon liraya el koyan “Basın Yayın Komünü” ile bağlantıya geçmiş ve bu paranın kalan kısmını TKP (M-L)’ye devretmek konusunda onları ikna etmiştir, ancak kendisine verilen adrese gittiğinde devlet güçlerinin oraya baskın düzenlediğini görür. Bak.: Ali Taşyapan, Duvarın İki Yakası - Anılarla Geçmişe Yolculuk - 2, a.g.e., s. 152.

[278] Muzaffer Oruçoğlu, a.g.e., s. 340 ve Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 301.

[279] Muzaffer Oruçoğlu, a.g.e., s. 349.

[280] A.g.e., s. 355.

[281] A.g.e., s. 362-363.

[282] Bak.: A.g.e., s. 366-372.

[283] Türkiye Gerçekleri ve Terörizm, a.g.e., s. 131.

[284] A.g.e., s. 109.

[285] Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 613.

[286] A.g.e., s. 614. Operasyonlar sırasında, Süleyman Nakış isimli köylü ve dört yaşındaki kızı vurulmuştu. Bak.: Nihat Behram, Bir Komünistin Biyografisi - İbrahim Kaypakkaya, Altınçağ Yayımcılık, s. 44.

[287] Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 273.

[288] Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 614.

[289] A.g.e., s. 614-615.

[290] Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 291-292.

[291] Bak.: Ali Taşyapan, Duvarın İki Yakası - Anılarla Geçmişe Yolculuk - 2, a.g.e., s. 110.

[292] A.g.e., s. 158.

[293] Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 273.

[294] A.g.e., s. 274.

[295] A.g.e., s. 296.

[296] A.g.e., s. 294.

[297] Ali Taşyapan, Duvarın İki Yakası - Anılarla Geçmişe Yolculuk - 2, a.g.e., s. 112-13.

[298] Ali Taşyapan, Anılarla Geçmişe Yolculuk - Kaypakkaya ile Birlikte..., a.g.e., s. 615-16. Birinci Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Şubesi, 29 Nisan’da şu açıklamayı yaptı: “Marksist-Leninist Türkiye Komünist Partisi adlı gizli örgütün asker, polis ve bekçilere ateş açan, bu arada bir bekçiyi öldürüp soygun yapan 63 militanı ele geçirilmiştir.” (Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 298)

[299] Muzaffer Oruçoğlu, a.g.e., s. 387.

[300] Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 303.

[301] İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 494.

[302] Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 316.

[303] Kaypakkaya’nın düşmanı karşısında takındığı tutumu yalnızca Hikmet Şenses ve Güner Alakoç’un izleyebildiği söylenir. Alakoç sorgusunda sadece devrimci olduğunu belirtir. Şenses ise ismini dahi açıklamamıştır... Bak.: Ali Taşyapan, Duvarın İki Yakası - Anılarla Geçmişe Yolculuk - 2, a.g.e., s. 93, 99. TİİKP üyelerinin (en azından yöneticilerinin), işkenceyle pek karşılaşmadıkları anlaşılıyor. Devlet, devrimci örgütlerle TİİKP’i ayırmış ve iki kesime farklı şekilde yaklaşmıştır. TİİKP davası tutsakları, devrimcilerin aksine TCK’nin 146. maddesinden değil, 141 ve 142. maddelerinden yargılanmışlardır. Devlet haklıdır. Ortada ne eylem vardır ne de doğru düzgün silah. Bol bol belge ele geçirmişlerdir. (Doğu Perinçek’in yakalandığı evde, bir tabanca ve bir mermiye karşılık yüz yetmiş üç parça belge!..) TİİKP önderleri devletin bu hakşinas tutumunu karşılıksız bırakmamışlardır. Başta, Halil Berktay’ın kapsamlı ifadesi örgüt içinde çalkantı yaratır. Yoldaşları onu tecrit etmeye yönelirler. Ama sonra, tutsak sayısı artmaya, ifadeler okunmaya başlayınca bundan kaçınılmaz olarak vazgeçilir. Bak.: A.g.e., s. 190-191. Görülür ki, –diğer üyeler bir yana– Doğu Perinçek polislerle el ele vermiş ve bir “TİİKP tarihi” yazmıştır. Devrimcileri kötü bir adet yarattıkları için eleştirdiği “Poliste ve Mahkemede İhtilalci Tutum” broşürünün mürekkebi dahi kurumamıştır oysa! (Daha önce de, –kendi hallerine de bakmadan– silahlı mücadele yürüttükleri bir dönemde THKP-C’lileri “pasifizme battıkları” için eleştirmişlerdi! “Bütün kabadayılıklar ve bütün burjuva palavraları, bütün entelektüel ‘emperyalizmin üçüncü bunalım dönemi’ tahlilleri, bütün kariyerist ‘devrim için savaşmayana sosyalist denmez’ sahtekarlıkları, şiddetlenen mücadele şartlarında pasifizme dönüş[müş]tü. ... [P]ratikte, üniversite salonlarında pasifizmin mevzilerine yattıkları ortaya çıkmıştı...” [“Pasifizm ve Kuyrukçuluğu Yıkalım”, Proleter Devrimci Aydınlık, Sayı: 35, 23 Mart 1971, s. 2]) Pişkinlik bu ya, ifadesinin –muhtemelen– son bölümünü çoğalttırıp hapishanede dağıttıracaktı bir de!.. Bu durumun da etkisiyle, örgüt içerisinde, İsmet Tufan Yazıcıoğlu’nun önderliğinde, TKP (M-L) taraftarı dört kişilik bir çevre oluştu. Bak.: Ali Taşyapan, Duvarın İki Yakası - Anılarla Geçmişe Yolculuk - 2, a.g.e., s. 191-92.

[304] TKP (M-L) üyeleri, Kaypakkaya’nın taslağını baz alarak ortak savunmalarını hazırlamaya çalıştılar, ancak örgütün o dönemdeki önderi olan Arslan Kılıç’ın bu konuda sorumluluk almamasının da etkisiyle, sonuç alınamadı. Bak.: A.g.e., s. 270-71. TİİKP üyeleri ise, oldukça güçlü bir ortak savunma sunmuşlardır mahkemeye.

[305] Örgütün belgelerinde, başta Kaypakkaya’nın şehadet tarihi 17-18 Mayıs olarak geçer. 18 Mayıs sonradan kabul görmüş ve politik bir tarih haline gelmiştir.

[306] Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim’in 1948’de doğduğunu belirtiyordu.

[307] Kaypakkaya’nın ölü muayene tutanağı ve otopsi raporu için bak.: Turhan Feyizoğlu, İbo - İbrahim Kaypakkaya, a.g.e., s. 382-87.

[308] Akın Ok, 68 Çığlıkları, Broy Yayınları, Ağustos 1994, 2. Basım, s. 16.

[309] Savunma - (THKP-C) Dava Savunması, a.g.e., s. 20.

[310] Doğu Perinçek, “68’den 2068’e”, Teori, Sayı: 45, Eylül 1993, s. 52.

[311] Aydınlıkçıların bu konuyla ilgili yazıları için ayrıca bak.: “68’den 98’e”, Teori, Sayı: 101, Haziran 1998, s. 2, 9-42 ve Doğu Perinçek, FKF’den Dev-Genç’e Uzanan Pratiğin Teorik Mirası. Kaynak: http://www.oncugenclik.org.tr/

[312] Ertuğrul Kürkçü, a.g.e., s. 496.

[313] Gezmiş’le birlikte Devrimci Öğrenci Birliği’nin önderliğini yapmış olan Gürkan şöyle yazıyordu: “68 kuşağının Deniz’le olan birliğinin ortak noktası İstanbul Hukuk 1. amfisidir, Hürriyet Meydanı’dır... Dolmabahçe’dir, Taksim Meydanı’dır... 68 kuşağının Deniz’le ortak paydası ‘71’ Nurhak değildir. ... 68’li olan ‘açık’, ‘bağımsız’, ‘yığınsal’ bir gençlik hareketidir... 71’li olan ‘illegal’, ‘siyasal’, ‘kadro’ nitelikli bir harekettir. 68 ile 71’in karşılaştırılması bu tabloyu verir... Ki, ‘71’ bu anlamda 68’in inkarıdır.” (Mustafa İlker Gürkan, “68, İdeallerini Paylaşan Herkesindir”, Cumhuriyet, 15 Mayıs 2002, s. 6)

[314] Bunu, Köz Gazetesinden aktarılan imzasız bir yazıda görebiliyoruz: “Kızıl Ordu Fraksiyonu ya da Baader-Meinhof Grubu”, Teori ve Politika, Sayı: 42-43, Yaz-Güz 2006, s. 280.

Okunma 1764 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.