Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Kaypakkaya’nın Marksizmi ve Geleceğin Olanakları

Yazan

 

İ B R A H İ M   K A Y P A K K A Y A   T A R T I Ş M A S I

 

 

Kaypakkaya’nın Marksizmi ve
Geleceğin Olanakları

Aydınlanma kökenini
tanımayan yerli bir Marksizm arayışı

Metin Kayaoğlu

Türkiye’de politik Marksizmin kurucusu İbrahim Kaypakkaya, bu konumunu tarihsel sürecin içinde çoktandır aritmetik kesinlikle kazanmıştır. Güvenle ifade edilebilecek bir gerçektir bu.

Ancak bu gerçek, Kaypakkaya’nın eserinin otomatik olarak kendi sonuçlarını bulacağı metafizik bir tarih ve politika kurgusuna meydan veremez. Eğer, Kaypakkaya rantiyeleri olmak istemiyorlarsa, Kaypakkaya’nın yolundakiler, her koldan ve her yoldan, onun eserinin konjonktürde yeniden-kuruluşunu gerçekleştirmekle sorumludur. Aksi halde, Kaypakkaya, ya tarihçilerin konusu olacak, ya da daha iyi mi olacağı kuşkulu bir ihtimalle bir tarihsel miras olarak ilerideki Marksist kuşakların hatırasına dahil olacaktır.

Kaypakkaya’nın politik, pratik ve teorik eserinin savunulması, bugün iki nirengiden geçmektedir. Bunların önde geleni, “71 devrimciliği” olarak anılan politik kopuşun sönümlenmesine, olmamışa çevrilmesine karşı mücadeledir. Öteki, 71 devrimci kopuşu içinde ve ondan da bir kopuş olan Kaypakkaya Marksizminin varoluşunun kesintiye uğramasına karşı mücadeledir.

Kaypakkaya bir kopuştur. O, bütün kurum ve kurallarıyla kurulu düzenden ve ona kaba saba veya görünmez ince bağlarla bağlı olan soldan kopmuştur.

Ancak o asla bütün bağlarından azade bir şekilde serbestçe ufukta süzülen liberal bir özgürlükçülük peşinde değildir. Kaypakkaya, güçlü perçinleri koparıp atmıştır ve kendini başka bir yere raptetmiştir.

Ayrıksı marjdan kurucu merkeze
gerçekleşemeyen göç

71 devrimcileri, yarım yüzyıllık sol hareketi dövüşmediği için mahkum ediyordu. 71’in üzerinden yarım yüzyıl geçmesine şunun şurasında ne kaldı?

Bugün kimileri bas bas bağırıyor: Siz dövüştünüz de ne oldu? Evrimsel, dengeli, olgunlaşan ilerlemeye çomak soktunuz da iyi mi ettiniz! Şimdi biz yıktıklarınızı, bozduklarınızı tamir etmeye uğraşıyoruz!

Burada iki dünya konuşmuş oluyor.

Yapısal gerçeğe dayanıyor ve saldırıyorlar. Kurulu düzen tarihte ana yolu oluşturuyordu ve tarih boyunca ezenlerin yanındakiler, ana yoldan çıkmaya ve başka yollar oluşturmaya çalışanlara bu sözlerle saldırdı. Biliyoruz; çoğunlukla yenildik, ama onları yendiğimiz zamanlar da istisna değil ve cırlak şımarık seslerini ancak kudret mücadelemizin başarısıyla keseceğiz.

71 devrimcileri, bu ülkede, devlete karşı olmanın devrimci tarzının ne olduğunu gösterdiler. Bunun ön koşulu, kuşkusuz, devletin şiddet tekelini kırmaktı. Bu, 50 yıl boyunca devletin sadece saldırısına uğramış solcu kuşaklar için bir devrimdi. Devrimcilik, sadece maruz kalmak değil maruz bırakmaktı. Deniz Gezmişler ve Mahir Çayanların yaptığı, sol topluluktan pratik bir kopuştu.

Fakat 71 devrimcilerinin kurulu düzen ve onun solundan pratik kopuşuna fikri, ideo-politik bir kopuş eşlik etmedi. 71 devrimcileri, Kemalist devlete karşı ”ikinci kurtuluş savaşı” verdikleri savındaydı ve bu sav, onları devlete karşı ideolojik olarak silahsız bırakıyordu. Düşmana karşı, onun ideolojisiyle, dünya görüşüyle nasıl başarıyla savaşılacaktı? 71’in devrimcileri bu konuda pratik olarak koptukları soldan farksızdı.

Devlete ve devletliye karşı ideo-politik olarak da silahlanmak için çok beklemek gerekmeyecekti. 71 devrimciliğinin sıcak ortamında, bir başka devrimcilik doğdu. Bu, pratik olarak silahlı olmak yanında, zihinsel olarak da silahlıydı. Burada artık bir çifte kopuştan söz etmeliyiz. Pratik olarak 71 devrimciliği ile birlikte bir kopuş, ideo-politik olarak ise, 71 devrimciliği dahil, solun tamamından bir kopuş!

Türkiye’de ezilenlerin Marksist olarak kudret mücadelesi Kaypakkaya’yla başladı.

Bugün, 1971’de açılan devrimcilik makası kapanmakla karşı karşıya. O halde, devrimciliği tarihin giderek gereksizleşecek bir dipnotu haline getirecek dinamiklerle uğraşmalıyız.

Bugün, bir devrimcilik tarzı olan Marksist devrimciliğin yani İbrahim Kaypakkaya’nın çizgisinin tarihin konusu olmasına karşı mücadele etmeliyiz.

Bunların savunmacı sözler olduğu açık ve olabilecek en kısa sürede karşı-saldırıya geçilmelidir.

Karşı-saldırı için müstahkem savunma mevzileri oluşturmak zorunlu olacaktır. 71 devrimciliğinin genel bir sol muhalefet hareketi tarihi içinde eritilmesine, Kaypakkaya’nın 71 devrimciliği içinde hamur edilmesine rıza gösterilmemelidir. Kendi varlığını, önceki solun hareket tarzından koparak bulan bir hareketi, varlık gerekçesini yok sayarak ancak değersizleştirebiliriz. 71 devrimciliğiyle başlayan devrimcilik döneminde, onlarca yıl boyunca, reformcu solun varlığına rağmen, devrimci olmayan dönemlerde devrimciliğin çetin mücadelesi sürdürüldü. Bu, politik Marksizme olanak verdi. Eğer bugün 71’in pratik devrimcilik makası devlet tarafından kapatılırsa, politik Marksizmin de özgül varoluş olanakları dağılmış olacaktır.

Politik Marksizm, devrimcilik olanakları yoksa nesnel varoluş koşulları bulamaz. Pratik olarak devrimci bir varoluş sergileyemeyen bir Marksizm, politik niteliğini kazanamaz.

Genel olarak solun eleştirisine 71 devrimciliğinin argümanlarıyla, 71 devrimciliğinin eleştirisine ise Kaypakkaya’nın argümanlarıyla başlayabiliriz. Dolayısıyla, öteden beri yükselerek gelişen ve bugün ortama hakim olma iddiasında olan bir solculukla, yani devrimciliğin eleştirisini öne çıkaran bir solculuk anlayışıyla hiçbir şekilde uzlaşılmamalıdır.

Kaypakkaya’nın politik ve teorik eseri, bu solculuk anlayışının ilk elde kurtulacağı bir nitelik arz ediyor. Kaypakkaya’nın Marksizmi, salt genel olarak solun değil, devrimci nitelikteki solun da marjlarında varoluş mücadelesine girişerek ortaya çıktı. Genel olarak hep sınırda kaldığı söylenebilir. Oysa, Marksizm bakımından Kaypakkaya’nın merkezde yer alması gerekmekteydi ve Kaypakkaya’nın mirasını izleyenler açısından bu canalıcı bir sorun olarak durmaktadır. Buradaki mesele, Kaypakkaya’nın merkeze nasıl ve ne şekilde yürüyeceğidir. ”Evcilleştirilmiş” bir Kaypakkaya’nın merkeze yerleşmesine, veya ”aşırılıkları” törpülenmiş bir Kaypakkaya’nın genel sol miras içinde yer almasına rıza gösterecek miyiz?

Kaypakkaya, ya Marksist devrimci nitelikleriyle yürümelidir merkeze, ya da bu sağlanamıyorsa, marjda kalmayı sürdürmelidir.

Türkiye sol hareketinin tarihini Marksizm bakımından ele alanların ezici bir ağırlığı veya kamuoyu nezdinde ”var olanlar”ın tamamı, oluşturdukları Marksizm modelinde Kaypakkaya’ya yer vermiyorlar hâlâ. Kaypakkaya, ancak model kurulduktansonra dışsal bir unsur olarak değinme konusu oluyor. Bu hal tarzında, Kaypakkaya, solun Marksist olamaması tarihinde, anlaşılamayan, organik bir yere koyulayamayan eksantrik bir ”istisna”, bir tuhaf ”en ileri ”örnek oluyor ve dipnotlarda veya parantez içlerinde yer bulabiliyor kendine. Marksizme ilişkin edilen her söz, olumlayarak Kaypakkaya’dan geçmek durumunda kalmakta, ama bunun gerektirdiği işlem de bir türlü yapılmamaktadır. Kaypakkaya, rahatsız edici bir öğe olarak modelleri bozuyor.

Oysa, basit bir işlem, Kaypakkaya’yı dipnot konusu olmak bir yana, modelin kurucu unsurlarından biri bile değil, bizatihi kurucu unsur olarak ele almak, bütün işlemi gayet kolay yürütmeyi sağlayabilecekti. 1971’den sonra Türkiye sol hareketi tarihini ele alanlar, eğer Kaypakkaya’nın kategorik önemini teslim etmiyorlarsa, yani onu solun geri kalanından ayrı bir yerde, ama kurucu  bir yerde değerlendirmiyorlarsa, tutarsız olmayı kesinlikle göze alıyorlar. Söz konusu olan, ötekileri Kaypakkaya’dan başlayarak tanımlamak, değerlendirmek, konumlandırmaktır.

Marksist tarih yazımında Kaypakkaya’ya bu zamana kadar reva görülen “marj” tanınmamalıdır. Kaypakkaya, evet, cüretle söylüyoruz, bir tek o, hiçbir çuvala sığmayan ve sadece kendi kılıfına uyabilecek bir mızraktır. Türkiye’de bir devrimci yapı olarak Marksizmin tarihinde Kaypakkaya’yı merkeze yerleştirmeyen hiçbir yaklaşımın tutarlı ve sistematik olma şansı yoktur.

Kaypakkaya’yı marjda bırakmaya gönlü razı olmayan bir sol anlayışın iyi niyetli çözümü, onu ortalamaya çekmek oluyor. Sivrilikleri törpülenmiş, rahatsız edici yanları görmezden gelinmiş bir yiğit olarak Kaypakkaya! Bu tutumun, onun marjda bırakılmasından ama böylece niteliğinin korunmasından daha tehlikeli etki ve sonuçlar doğuracağı savunulmalıdır.

Aynı olmayanlara aynı davranmak en büyük eşitsizliktir. Kaypakkaya, her zaman ılıman sol görüşünü rahatsız eden bir eserin sahibidir. Vasatta buluşturulduğunda Kaypakkaya’dan geriye, eksantrik bir figürden başka bir şey kalmayacaktır. Bu, Kaypakkaya’ya çok büyük bir haksızlık yapmanın ötesinde, Türkiye’de Marksizm ve devrim fikriyle ne ölçüde ciddi bir ilişki içinde olunduğunun basit bir göstergesidir.

Kaypakkaya Marksizminin
giderek belirginleşen kökenleri

Marksizm, 19. yüzyılın ortalarında, tamamlanmış bir öğreti, değiştirilemez bir dogma olmamak üzere ortaya çıktı. Bugüne kadar iç tarihi, adeta bir sürekli yeniden-kuruluş ve devrim olarak anlaşılabilir. Marksizm, geçen yüzyılın başlarında, doğumundan beri için için süren ve arada küçük patlamalar yaratan bir gerilimin yarattığı büyük bir iç-kopuşa uğradı ve 20. yüzyılı bu kopuşun bir ana tarafını oluşturan çizgiyle kat etti. O güne kadar bütün dünyanın Marksizm bildiğinin gerçekte Marksist olmadığını ve bu çürümüş yapıdan kopmak gerektiğini söylüyordu kıyıda-köşede kalmış küçük bir akım. Bu, Leninizmdi. Ancak, bu akım, kısa sürede çarpıcı pratik başarılar elde etti ve dünya artık Marksizm olarak bu akımın temsil ettiğini belledi. Marksizm içi tarih yine bitmeyecekti. Bir süre sonra, Marksizmin bu yapısında da çatlaklar oluşacak ve yine sınırlardaki bir akım kaldıracaktı Marksizmin devrimci bayrağını… Bu da Maoizmdi. Başarılı bir tarihi de Marksizm bu çizgiyle, bu çizginin özneliği ve sorumluluğunda –20. yüzyılın sonlarına doğru– “bitirdi”. Devrimler ve iç kopuşlardan oluşan bu devrimci çizgiyi, Marx-Lenin-Mao adlarıyla belirleyebiliriz.

Marksizm, kaderinde başarı yazan bir yapı değildi. Taşıyıcılarının omuzlarındaydı başarı öyküsü. İfade uygunsa, Marksizm, devrimcileşen ve sürekli yeniden-devrimcileşeceğini beyan eden bir “yapı” olarak doğdu ve her seferinde, Lenin ve Mao gibi dünyasal yeniden-kurucular ile yerel kurucu veya yeniden-kurucuların eserlerinde yeniden-devrimcileşerek yolunu yürüdü. Bu, Marksizmin devrimciliğini yitirme eğilimini içinde sürekli olarak taşıdığı anlamına geliyordu. Devrimciliğin sürekli yitimi eğilimi, Marksizme, içinde yaşam ve kudret mücadelesi verdiği sınıflı sosyo-politik formasyonların gücünü gösteriyordu adeta.

Devrimciliğin her seferinde yeniden-kuruluşu geçen yüzyıl boyunca devrimci zafer ve atılımlara ya öngeldi ya da bu zafer ve atılımların eşliğinde oldu. Bugün, zafer ve atılımlar günlerinde değiliz. Marksizmin, zafer ve atılımlara hazırlanmak için iç devrimci kuruluşunun potansiyelleri alabildiğine gerilim biriktirmiş durumda.

Türkiye’de Kaypakkaya’ya kadar, Marksizmin bir anlamda tarih-öncesi yaşanmaktaydı. Marksizm Türkiye’de devrimci bir kimlikle doğmadı. Taşıyıcılığına iddialaşanlar, uzun yıllar örgütlü varlıklar sürdürdü, ama hiçbir zaman dövüşmedi. Marksizm bir düşünce akımı, bir ideolojik yönelim olarak var oluyordu 1972’ye kadar. Bu yılın civarına kadar Marksizmin devrimcileştirici iç diyalektiğinden bahsedilemezdi Türkiye’de. Marksizan ortam, durgun ve giderek çürüyen bir su gibiydi. Önemli bir sancı ve gerilim, sapkın bir TKP’liliği temsil eden Hikmet Kıvılcımlı’nın eserinde, çoğu momentte önünü göremeyerek bambaşka yollarda çelişkili ve çatışkılı bir şekilde arayışını sürdürüyordu.

Nihayet, 1971’in başlarında, ülkede bir politik devrimcilik patladı. (Devrimciliği, –kılı kırk yaran– fikri anlamlarda değil, pratik bir olgu olarak değerlendiriyoruz. Şiddetin, ezilenlerde, ezenlerin baskı aygıtına dönük bir politika tarzı olarak fiilen devrede olması; basitçe, 71 devrimcilerinin "yaptıkları" ile o günün soluna eklediği ne ise, odur devrimcilik...) Bu andan itibaren de hem ülkenin tarihi, hem de ülkede Marksizmin tarihi zembereğinden boşanmışçasına hızlandı. Marksizmin dünyevi tarihinin dinamikleri, kendine kapalı olan bu ülkede de sonunda karşılık bulacak, etkileyecek ve mümkün olursa etkilenebilecekti. 71 devrimciliği, politik devrimciliğin 50 yıldır gevelenen olanaksızlığı ya da başka düzlemden bir yorumla, burjuva devrimciliği koşullarında başka devrimciliğin mümkün olamazlığı görüşünü tarumar etmekle kalmamış, Marksist devrimciliğin de devrimciliğin içinde doğmasına olanak tanımıştı. İşte İbrahim Kaypakkaya, bu kısa ama şiddetli tarihsel sürecin, Marksizmi devrimci tarihe çeken momentinin yaratıcısı, kurucusu olarak kaydoldu tarihe.

Kaypakkaya’dan bir yıl önce patlamış olan politik devrimcilik, Marksizme ulaşamamıştı ve dolayısıyla, Marksizmin ülkedeki temel bir sorununu, devrimci politikanın olanaklı olup olmadığını, pratik olarak dışarıdan çözmüş olmakla birlikte, bu diyalektik özgülleşmeyi yaratabilecek durumda değildi. Bu politik devrimcilik, yapıp ettiklerinden farklı olarak, hatta pratiğine aykırı olarak, aslında önceki solun anlayışının temel niteliklerini kusur olarak aynen taşımaktaydı kendi gününe ve geleceğine.

Kaypakkaya, Marksizmle en uygun bir yerden bağlantı kurmuştu. Marksizmin devrimci zincirinin ucundaki, yani güncel politik, yakıcı halkayı yakalamış ve varlığında özgüleştirmişti. Günün dünyasal Marksist devrimciliğini temsil eden Maoculuğu edinmişti, ama onun Maoculuğun sadece bir aktarımcısı olduğunu hiçbir zaman söyleyemeyiz. Eserinde Mao’dan kopya edilen yönler yok değildi gerçi, ama bu onda, Lenin’in Marx ve Engels'e yaptığına benzer şekilde, Marksizme sadakatin öznel bir belirtisi olarak işlevleniyordu. Kaypakkaya, Mao’nun Marksizmdeki devrimci yeniden-kuruluşuyla bağlantılanmakla kalmamış, Marksizm içinde Lenin’in devrimciliğini ve Marx-Engels’in devrimci tutumlarını da içeren bir eser ortaya koymuştu. Bu anlamda, Kaypakkaya’nın basılı hali üç-dört yüz sayfa tutan yazılı eserinde, salt Marksizmin, devraldığı devrimci diyalektiğini bulmuyoruz, aynı zamanda onun bu özgüllüğe ilişkin kuruculuğuna da, bu diyalektiği işletmesine de tanık oluyoruz.

Ülke, o güne kadar, Marksizm açısından bir çöl olmamalıydı. 1920'den beri resmen tanınan örgütlü bir parti, emsalleriyle kıyaslandığında fena sayılmayacak bir sosyalist aydın birikimi vardı. 

O güne kadar, uzunca bir zaman ve özellikle 1960’ların ilerleyen yılları boyunca, Marksizmi kendisinden çok daha iyi bilenlerin, hatta, Marksizmi bizzat kendilerinden öğrendiğini kabul ettiği kesimlerin hiçbirinde olmayan birtakım işler yaptı Kaypakkaya. Sol hareketin ve düşünce dünyasının o zamana kadar tanımadığı, yabancısı olduğu birtakım görüşler beyan etti.

Demek, bilmek yetmiyordu. Ülkenin en iyi kafalarının, en parlak akademisyenlerinin sosyalizme meylettiği, kendilerini Marksist kabul ettiği bir dönemdi.

Demek, uzun yıllar “komünist” örgütlerde kariyer yapmak yetmiyordu. Varolduğu yıllar boyunca Komintern’in merkezi kurullarında temsilciler bulundurmuş, deneyim birikimi hayli olan bir örgüttü söz konusu olan.

Demek, devletin silah tekelini kırmaya cüret etmek bakımından çok değerli bir atılım olmasına rağmen, devlete karşı ele silah almak bile yetmiyordu! Ülkenin en değerli devrimci gençleri devlete karşı ölümüne savaşmayı göze alıyor, bir tarihin kıdemlilerini yerin dibine batıracak işler yapıyor (bu utancı yaşayan bir kıdemli olduğunu bilmiyoruz gerçi!); ama karşılarındaki devletin ideo-politik yapısına laf etmemeyi devrimciliğin gereği sayıyorlardı.

Kaypakkaya, bu nitelikleri taşıyan öznelerin olduğu bir atmosferde, ampirik bir kafanın anlayamayacağı ivmede bir süreç yaşadı. Bütün Marksizm tarihinin devrimci dinamiklerini üstlendi ve içinde bulunduğu mücadele birimine, ülkesine özgüledi. Burada, artık ampirik kafaların da anlayabildiği bir olgudan bahsediyoruz. Bugünden bakıldığında yaptığının bir Marksist için başlangıç vuruşları olduğu bile söylenebilir, ama neden “nice donanımlı, deneyimli Marksiste” değil de ona kalmıştı bu iş! (Çok önemsenen bir pozitif faktör olarak Batı dillerinden herhangi birini bilmeyen, entellektüel birikimi emsalleri arasında parlak olsa da, aydın topluluğu ile kıyaslandığında yüksek olmayan, toplumsal köken olarak sadece dezavantajlarla donanmış bir köylü çocuğuna... Sonraki yıllarda ve şu anda da ülkenin en parlak ve önde gelen aydınları arasında sayılan bazılarının, gerçekte kendilerinin de baştan beri Kaypakkaya ile benzer görüşlere sahip olduklarına ilişkin hikayeler anlattıklarına tanık olundu. Ama nedense orijinal her fikir kırıntısını kamuoyuna açıklamakta pek hevesli bu entellektüellerin dost meclislerindeki beyanlarının yazılı örneklerine rastlanmaz bu onyıllar boyunca.)

Çok sert ve şiddetli vuruşlar yapıyordu Kaypakkaya. Mesele Kemalizmdi ve ardından Kürt sorunu, işçiler dışındaki ezilenlerin devrimci niteliği, ezilen politikasının temel karakteri geliyordu.

Kemalizmin niteliği bir yana, Kemalizmle ittifak düşünmenin kendisinin karşı-devrimciliğe meyletmek olduğunu savunuyordu. Kemalizm, bir Marksist devrimci için, Kurtuluş Savaşı daha fiilen bitmeden baş düşman kabul edilmeliydi. Salt Kemalistlerin şu ya da bu kesimiyle değil, egemen sınıfların herhangi bir kesimiyle ittifak politikası anti-Marksistti.

Marksistler, Kürt ulusunun en büyük ezilen toplum birimi olarak varlık ve mücadelesinin özgüllüğünü tanımalı, kendilerini işçi sınıfıyla bağlamamalı, ezilenlerin devrimci potansiyelini bizzat örgütlemeli, ve bu işi şiddet-politika yoluyla gerçekleştirmeliydi.

Bu bileşimi, Kaypakkaya dışında varlığında somutlayan hiçbir akım yoktu. O, devrimci pratiğine, ülke özgülünde devrimci görüşlere sahip olmanın başlıca koşulları olarak beliren konularda oluşturduğu devrimci konumunu ekleyerek “politik Marksizm”i kurmuş oldu.

O tarihten sonraki yirmi-otuz yıl boyunca, bu ülkede solun Marksist olamamasının nedenleri arasında, devrimciliği kabul etmeyenlerce bile her zaman ve her örnekte, solun Kemalizmden kopamaması ve Kürt sorununu görememesi sayılageldi.

Toplama yaparken, nasıl 2 artı 2’nin 4 ettiğine ilişkin özgür değilsek, söz konusu Marksizmse, o yıllarda Kaypakkaya’nın solda Marksist görüşlere sahip biricik akımı temsil ettiğini söylemek de aritmetik kesinlikte bir zorunluluktur. Daha sonraki tarihin bu ölçüde aritmetik kesinliklerle ele alınıp alınamayacağına ilişkin akıl yürütme bu tarihsel veriye dayanmak zorundadır.

Kaypakkaya, çağdaşı soldan koparak ve Marksizmin söz konusu devrimci tarihini üstlenerek, bu tarihin bütün sorumluluğunu almış oluyordu. Marksizmi Kaypakkaya’dan eleştirmek ve Kaypakkaya’dan Marksizmi eleştirmek bu bakımdan meşrudur. Fakat, bu noktada duramayız. Kaypakkaya’nın eseri, bir anlamda, kendinden sonraki otuz-kırk yılı da, üstlenmek durumundadır.

Bugün, Marksizmin muzaffer çağlarında olmadığımız açık. Bugün, Kaypakkaya’nın da içinde olduğu 71 devrimciliğinin açtığı devrimcilik makasının kapanması tehlikesini yaşadığımız da doğru. Şu halde, Kaypakkaya’nın Marksizmini, onun bugüne gelen kırk yılının da sınamasına tâbi tutabilir miyiz?

Daha ileri gidebilmeliyiz: Kaypakkaya’nın temsil ettiği eseri, Marksizmin içinde olduğumuz mücadele biriminde yeni özgüllükler oluşturma ve yeni mücadele makasları açmasının olanaklarını aramaya tâbi kılmalıyız.

*

Kaypakkaya, Türkiye’de ezen-ezilen ayrımı yapıyor ve ezen tarafta ne varsa şiddetle karşısına alıyordu.

Ezenler cephesinin başında o zaman Kemalist devlet ve Kemalist ideoloji vardı. Bu belirlemeden sonra, Kaypakkaya, Kemalizme karşı oluşu, tarihin derinliklerine uzanarak, Kemalizme ulaşmayı hiçbir şekilde mümkün kılmayacak bir tarih ve politika yöntemiyle gerçekleştiriyordu. Kemalizmle, burjuvazinin tarihi ileri götüren devrimciliği esprisi temelinde bir varis-muris ilişkisi kurmayı kategorik olarak reddediyordu. Kemalizm, Kurtuluş Savaşında bağımsızlık önkoşuluyla ilişkilenilebilecek bir yapıydı. Kaypakkaya’nın yaklaşımı, ilk belirtileri 1960’ların sonlarında ortaya çıkan ve bugün sol çevrelerde yaygın bir etkiye ulaşmış bir liberal tarih teorisine de karşıydı. Ona göre, sınırlı derinlik ve kapsamda da olsa bir kurtuluş savaşı olmuştu ve bu, burjuva anlamda sınırlı bir politik ilericiliğe tekabül ediyordu. Kaypakkaya, bu ilerici niteliğe karşın, Kurtuluş Savaşında Kemalistlerle ancak bağımsızca ve sınırlı bir bağlaşmayı öngörebiliyordu. Savaşın sonlarından başlayarak Cumhuriyet döneminde ise Kemalistler, tarihsel ileri niteliklerini korumakla birlikte, Kaypakkaya’ya gore, politik olarak baş düşmandı artık. Kaypakkaya, bu yaklaşımıyla, burjuvaziyle eski güçlere karşı mücadelede ittifak öngören yaygın Marksist görüşün köküne kibrit suyu döküyor ve ateşi çalıyordu. Tarihsel olarak ilerici olmasına karşın egemen sınıf iktidarına karşı savaşmayı savunmak, yani o iktidarı politik gericiliğin başı, baş düşman görmek, o güne kadar –ve bugüne kadar– Türkiye’de Marksizan dünyanın kabul etmekten kaçındığı bir teorik ve politik yaklaşımdı. Kemalizmle bağlaşmayı öngörmek veya bu ideo-politik varlığın tarihsel ilericiliğini politik ilericilik olarak anlamak karşı-devrimin safına geçmek demekti. Ama o uyarıyordu; ezen taraf iki büyük kanada ayrılmıştı ve hakim olan “ideolojik Kemalistler” dışında bir kanat daha vardı ve bu kanadın da düşmanlığı konusunda en ufak bir tereddüt aynı şekilde karşı-devrim safına iltica etmek anlamına gelirdi.

Kaypakkaya, karşı tarafı böylelikle saptadıktan sonra, ezilenlerin âlemine yöneliyordu. Burada, işçi sınıfı, köylüler ve Kürt ulusu vardı başlıca olarak. İşçi sınıfının kısa vadede devrimci bir dinamik doğurmasına pek ihtimal vermiyordu. Köylülerin önemli bir devrimci potansiyel barındırdığı görüşündeydi. Kürt ulusunun ise, ezilenler içinde özel bir konuma sahip olduğunu ve bağımsız olarak ortaya çıktığında iradesine koşulsuzca saygı gösterileceğini ilan ediyordu. Kürt ulusal mücadelesine, soldan o zamana kadar yöneltilen şüphe argümanlarını, emperyalizmle işbirliği eğiliminde olmak, Kürt işçi ve emekçilerin aleyhine olmak, geri ideolojileri bayrak yapmak, ve devletle benimsenemeyecek yol ve yöntemlerle mücadele etmek gibi hususları tek tek sayarak, bir yana bırakıyordu Kaypakkaya. Ona göre, Kürt ulusunun karşısındaki somut düşman TC idi ve bu mücadelede Kürtlerin emperyalistlerle olası uzlaşması, komünist devrimciler bunu arzu etmese ve alkışlamasalar da, bu hareketin tarihsel meşruiyetini sekteye uğratamazdı. Öte yandan, ezilen bir birim olarak Kürt ulusu, güya Marksist bir sınıf duyarlığından bölmeye de kalkışılmamalıydı. Kürt işçi ve emekçilerinin aleyhine bir yöneliminde dahi, Marksist devrimciler Kürt ulusunun iradesine saygı göstermekle yükümlüydü. Kaypakkaya, bu yaklaşımını, Kürtlerin ezilen bir özgül toplum birimi olduğu üst-görüşünden yola çıkarak kuruyor ve meseleye ilişkin tutumuna sadece, Kürdistan’da veya Türkiye’de ayrı gelişecek bir devrimin somut politik gerekleri açısından sınırlar koymayı öngörüyordu.

Kaypakkaya, bu ezen-ezilen ortamında komünist devrimcilerin işini, ezilen politikasının zorunlu koşulu şiddet-politikasının eşliğinde köylü yığınları arasında örgütlenmek ve mücadele etmek olarak saptıyordu.

İşte bu toplamdan "politik Marksizm" çıkıyordu. O günlerde, bu üç başlığı varlığında toplayan hiçbir solcu akım veya hareket yoktu. Sol hareket, öteden beri, bütün bu görüşlerin Marksizm olmadığı düşüncesiyle yoğrulmuştu. Devrimciler ise, şiddet-politika dışında herhangi bir özelliğe sahip değildi.

*

Solun, 40 yıl sonra hâlâ en büyük bölmeleri, kendilerini, iki ezen kanattan birine –kaba ya da ince bağlarla– bağlamış durumda. Günümüzde Kaypakkaya'nın zamanındaki kadar zayıf olmayan bir üçüncü "Marksist genel alan" denebilecek öbeklenme var. Bunların, Kürt Hareketi ile tarihsel ve politik dayanışmayı esas aldığını görüyoruz. Fakat bu öbek, devrimcilik niteliği her geçen gün zayıflayan bir manzara arz etmektedir. Öte yandan, başka bir vahim gelişme de yaşanmakta ve bu öbeğin üzerinde tazelenmiş bir liberalizm heyulası kol gezmektedir.

Kaypakkaya, Kemalizmi, bugün “burjuvazinin vesayetçi bürokrasiye karşı nihayet devlet iktidarına hakim olduğunu” alkışlarla ilan eden liberallerin anlamında mı reddediyordu? Kesinlikle hayır! Kaypakkaya’yı bu düzeyde bırakmak onun eserinin şiddetini karşılamaya yetmez. Kaypakkaya, Kemalizmi reddederken, yüzeysel bir kazıma işlemi gerçekleştirmiyordu. O, büyük ve kesin bir bilinçle, "ideolojik Kemalist" hakim sınıf kampı dışında devlete hakim olamayan bir kamp daha olduğunu ve gericilikte Kemalistlerden geri kalmadığını saptıyordu. Onun kurumsal ve ideolojik Kemalizmi hedef tahtasına yerleştiren mızrağı, öteki hakim sınıf kanadını da vurmaktan öte, Kemalizm formundaki burjuva kozmosunu da alaşağı ediyordu. Bu kozmos, burjuva uygarlığının son iki-üç yüzyılının bütün mirasıydı. Burjuva uygarlığının teorisi, ideolojisi, hareket tarzı, tarih kurgusu, kurumlarıyla reddiydi söz konusu olan. Şu bildik "insanlığın ortak mirası" esprisini reddediyordu Kaypakkaya.

Kaypakkaya, bir anlamda, kendini sosyalizan, Marksizan dünyanın bütününün gözünde tamamen boşluğa bırakıyordu: Burjuvazinin büyük devrimci uygarlık kozmosu reddedilirse geriye ne kalırdı! Varlığımızı nereye dayandırır, sırtımızı nereye yaslardık! Sol dünya bunu tahayyül bile edemiyordu.

Biz, mücadele gerekçelerimizin başlıcalarını, devrim hakkını, insan hakları anlayışını, tarihin ilerlemesi fikrini, bilinçli insan öznenin devrim yapma eylemi ve fikrini, hep bu uygarlık kozmosundan almamış mıydık! Kaypakkaya, ortak insanlık havuzunu reddederken kendini tarihin alt katlarına mahkûm etmiyor muydu! Bütün sosyalizm kültürümüz, kendini devrimci burjuvazinin engin bilim, kültür ve politika tarihinde bulmuyor ve bunu ilerletmek veya aşmak üzerinde kurmuyor muydu? Burjuvazinin zengin devrimci mirası bir yana bırakıldığında geriye savunacak ne kalıyordu? Burjuvazi bu değerleri savunmayı bir yana bırakmıştı ve bize artık, bu değerleri tutarlı hale getirerek, nihai ve mantıksal sonuçlarına götürerek izlemek ve gerçekleştirmek düşmüyor muydu?

Kaypakkaya, bu görüşlere hiçbir şekilde iltifat eder görünmüyordu.

O, bütün bir “Türk modernleşme tarihi”ni karşısına alıyor, bu tarihin bütün öznelerini düşmanlaştırıyordu. Kaypakkaya'nın o kadar tartıştığı kurucu Kemalist dönemin ilerleme örnekleri arasında, neredeyse bütün solun –bugün de– her zaman çok önemsediği "laiklik"le ilgili tek olumlu atfı yoktur. Bu, zamane Marksistlerinin nazarında bir skandal veya bir tür devrimci nihilizmdi!

Mustafa Kemal nereden bizim mirasımız oluyormuş, diyordu; Osmanlı padişahı “Fatih” namlı II. Mehmet ne ölçüde mirasımızsa Mustafa Kemal de o ölçüde mirasımızdır! Bu, çok şiddetli ve tahripkâr bir saldırıydı.

O zamana kadar belki “dinci gericiler” Mustafa Kemal’i reddediyordu ama Fatih Sultan Mehmet’in reddi de bir gerici için küfrün şahikasıydı.

Kaypakkaya, bu Osmanlı padişahının ve TC'nin kurucusunun tarihi ilerlettiğini reddeden bir konumda değildi. Biri feodalizm, öteki kapitalizm bakımından devrimsel ilerlemeler gerçekleştirmişti. Ama Kaypakkaya'nın anlayışı, bu tarih görüşünü komünistlerin politik tutumuyla ilişkilendirmeyi reddetti. Komünist devrimciler, ezilenlerin kurtuluş davasının öncüleri olarak, ne feodalizmde ne de kapitalizmde egemen sınıfların tarihi ilerletici misyonunu izleyebilirdi.

Geriye miras olarak ne kalıyordu? Kaypakkaya bunu, zengin çağrışımlarla dolu bir şekilde, açıkça yazmıştı: Kurtuluş Savaşındaki çeteler, efeler… Dikkat çekici olan, Kaypakkaya'nın, kendini, soyut ve genel bir kategori olarak ezilen halk kitlelerine değil, bu geniş yığının belli durumlara tepkiler vererek öne çıkan öncü topluluklarına bağlamasıydı.

Kaypakkaya, burjuvazinin devrimci (Jakoben) veya evrimci (liberal) temsilcilerini miras veya müttefik olarak alan yaygın Marksizan görüşü kesin bir tutumla reddettikten sonra, mücadele mirası olarak, evrensel olanlar yanında, ezilenlerin öncülerinin bitimsiz tarihini saptıyordu. Artık yine gerisi bize kalmıştı. Çetelerden, efelerden nereye doğru uzanabilirdik?

Burada artık yeni bir tarih anlayışıydı kendini gösteren. Ezilenlerin tarihi, devrimci burjuva misyonu dışında ve tarihsel ilerlemeye politik destek verme esprisini reddederek yazılmalıydı.

O, bütün solu karşısına aldığını derinden biliyordu. Ona göre, “Orta burjuvazinin yargıları beyinlere öylesine yerleşmiş, beyinlere öylesine tekel kurmuştur ki, Kemalizmin komünistçe değerlendirilmesi artık imkânsız hale gelmiştir”. Bu, Kaypakkaya’nın yazılı eserinde bulunan çok güçlü ve çok derin vargılardan biridir. (Bir okur olarak, onun genç yaşında bu kadar güçlü ve kesin fikirlere nasıl ulaştığına şaşırıyor insan. Soldaki yazar takımı, kişisel/sivil boyutta, bu şaşkınlığı üzerinden atamadığı için Kaypakkaya’nın kopuşunu rasyonalize edemiyor ve ona teorik bir anlam veremiyorlar.)

Kaypakkaya’nın “burjuvazinin yargıları” dediği şey, Aydınlanmacı sosyalist ideo-politik yapının ta kendisiydi. Aydınlanmacı bir sosyalistin Kemalizmi komünistçe değerlendirmesi imkânsızdı.

Kaypakkaya'nın tek vuruşta birkaç kaleyi birden yıkmasının sırrı neydi? Bugün açık olarak görebiliyoruz. Aydınlanmacılık, Kemalizmin de, diğer bütün sosyalist kesimlerin de müşterek dayanağıydı.

Politik tarafımızı tarihin tekerleğini ilerleten güçlere göre seçmemiz gerektiğini, insanın tarihte ilk kez burjuvaziyle tarihi değiştiren bilinçli özne haline geldiğini, Kemalizmin tarihin geri güçlerine karşı bir mücadele olduğunu ve dolayısıyla, Marksizmin işinin de bu mücadeleye omuz vermek olduğunu söyleyen bir koca şablonu parçalamıştı Kaypakkaya.

Kaypakkaya, burjuvazinin tarihsel misyonuna ilişkin bir ezilen devrimciliği tutumu koymaktadır ortaya. Tarihin ilerlemesinin misyoneri kimler veya neyse, onların hakkını teslim etmek gerektiği şeklindeki “beyinlere yerleşmiş, tekel kurmuş anlayış”, modernleşme sürecini hangi güçler götürüyorsa, onların arkasında olmak gerektiği kanısındaydı. Bunlar, o zaman sol hareketin ezici bir kesimi için Kemalistlerdi; ve ancak bir hareket olamayan ama bir cereyan niteliği arz eden bir başka kesim, modernleşmenin motor gücünün egemen sınıfların öteki kanadı olduğunu ileri sürüyordu. Bu öteki kanat “liberal-İslami” diye adlandırılabilir. Bu çizginin, ta Cumhuriyet öncesi, Mithat Paşalara karşı II. Abdülhamit ve “1908 Devrimi”nden sonra Hürriyet ve İtilaf’tan başlayarak ve DP ile AP ve ANAP’tan geçerek bugün AKP’ye kadar uzanan öznelerce temsil edildiği bilinir.

Kaypakkaya, “Türkiye’nin tarihi gerçeği” dediği bir belirleme yapar. Ona göre, “büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iki kliği” vardır ve “emekçi halkımız, bu iki klik arasında savrulup durmuştur” tarih boyunca. Çünkü, ezilen kitlelerin ardında kümeleneceği “bağımsız ve güçlü” bir komünist örgütlenme yoktur. Halk, tarihi boyunca ve gününde, bu gerici ittifakların birini ya da ötekini seçmekle karşı karşıya kalmıştır. “Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini tercih etmek söz konusu olamaz.”

Kaypakkaya bunları söylemek gereği duymuştur; çünkü komünist adıyla yola çıkan hareket, hep bu iki gerici klikten birinden birini tercih etmiştir o güne dek. Tarihe yeterince kaydedilmeyen “solcu” bir zayıf eğilimin varlığına rağmen, Kurtuluş Savaşında ve tek parti döneminde, şamar yiye yiye, CHP’nin ardında dizilmiştir “komünistler”; 1946’dan başlayarak DP’nin, sonra 1950’lerin ortalarından 1971’e kadar yine ideolojik Kemalist kliğin ardında yer almıştır... Kaypakkaya’nın yazdığı güne kadar, diğer iki devrimci örgüt dahil, bu iki gerici klikten birinin tarihsel ve politik rolüne teslim olmayan bir tek, ama bir tek solcu yoktur.

İşte Kaypakkaya, bu sol hareketin en ilerisinde, uzağında falan değil, düpedüz karşısında yer almıştır.

Kaypakkaya, burjuvazinin devrimci tarihsel misyonuna politik destek esprisine teorinin yüce katından devşirdiği gerekçelerle karşı koymuyordu. O, devrimci politik anlayışını deyim uygunsa sonucuna götürdüğü için bu vargıya ulaşıyordu. Burjuvazinin uygarlık mirasıyla herhangi bir uzlaşmanın akıbetini kısa politik yaşamında derinden görmüş olan sistematik, tutarlı ve sıkı örgülü akıl yürütmesiyle Kaypakkaya, bu meseleyi kökünden halletmenin zorunlu olduğunu anlamıştı. Bunun yolunun Aydınlanmacılığın reddine varacağı Kaypakkaya’nın eserinde açık ifadelerle yer alıyor mu? Hayır; bunu söyleyemeyiz. Bu ancak onun eserinin "belirtisel okuma"sıyla çıkarılabilir. Fakat, burjuvazinin tarihsel misyonuna bu devrimci politik karşı çıkışın götüreceği zorunlu teorik sonucun bu olduğunu söylemek çok da zor değildir artık.

İşte, bu kısa mesafe onun eserinin tarihe kaydedilmesini izleyen 40 yılda kat edilemedi. Ne Kaypakkayacılar, ne de başkaları, “kurumsal Kemalizm” temelinde birbiriyle bugün de dövüşen iki egemen sınıflar kanadıyla ilgili kurucu görüşün teorik ifadesinin Aydınlanmacılığın temel argüman ve tezlerinin reddi olduğu sonucuna varamadılar bir türlü.

Sağlam bir şekilde “ideolojik Kemalizm”e karşı olan biri, “liberal-İslami” diyebileceğimiz ideolojik öteki kanada da karşı çıkar. Ve devam eder Kaypakkayacı düşünüş. Sağlam bir şekilde, burjuvazinin tarihsel misyonuna politik destek verilmesi anlayışına karşı çıkan biri, Aydınlanmacılığa da karşı çıkar. Birinci sonuç Kaypakkaya’da açıkça vardır. İkinci sonuç ise onun eserinde içerilmiş olarak mevcuttur.

Vargılı önermeyi tersten kuralım: Aydınlanmacılığı reddetmeyen biri, Türkiye’de, bütün öteki solun yaptığı gibi, burjuva kanatlardan birinden birini tercih etmek veya kritik anlarda birinden biriyle aynı tutum almak durumundadır veya buna karşı teorik teçhizattan yoksundur. Solun geneli yalınkat bir yanılgı içinde değildi. Aydınlanmacılığın ve tarihin ilerleyişinin temel anlayışını reddetmemenin ya birini ya ötekini tercih etmek zorunluluğu doğurduğunu biliyorlar ya da seziyorlardı.

Sol hareketin bugün de, öteki faktörler yanında, Kürt Hareketinin politik devrimci etkisiyle egemen kamplardan uzak duran öbeğinin, yine öteki faktörler yanında, paradoksal olarak Kürt Hareketinin ideolojik ve genel düşünce ortamının kültürel ve teorik etkisiyle liberalizmden yenilenen bir etkilenme yaşadığını söyleyebiliriz.

*

Eğri oturup doğru konuşalım; eğer Marksizm Aydınlanmanın çocuğuysa, eğer Marksizm Aydınlanma değerlerini burjuvaziden alıp nihai ve mantıksal sonucuna götürmekle mükellefse, Kaypakkaya’nın Kemalizm ve Türkiye tarihi hakkındaki yargıları sola sapmıştır. Böyle değerlendirenler olduğunu biliyoruz. Hatta, daha ileri gidilebilir; “aşırıcı” Kaypakkaya’nın eseri, sosyalist nitelikten düşmüş ve kapitalizmin gelişmesi karşısında tasfiye olan eski emekçi kesimlerin reaksiyonları benzeri bir tür gericiliğe bürünmüştür. Böyle değerlendirenler de oldu.

Aydınlanmayla ilgili değerleri kabul eden bir Marksist, teorik olarak tutarlı olması gerekiyorsa, Aydınlanmanın ya Jakoben ya da liberal misyonlarından birini kabul etmek zorundadır. Buna göre de, çağdaş sosyalizm yani Marksizm, ya liberalizmi özümsemiş veya içererek aşmış bir solculuk, ya da Jakobenizmin değerlerini özümsemiş ve tabii aşmış bir solculuk olarak değerlendirilecektir. Bunu Türkiye için somutlayalım; ya Kemalizmi, onun tarihsel ileriliğini kabul eden bir “Marksist”le karşı karşıya olacağız, ya da bugün AKP’nin burjuvazinin tarihsel misyonunu yerine getirmekte olduğunu kabul eden… Her iki solcu türünün bu analizlerinin politik desteği zorunlu kıldığını söylemeye gerek var mı?

Kaypakkaya’nın eseri, Aydınlanmayı ileriye ve geriye doğru aşmanın ve onu tarihsel hakiki yerine yerleştirmenin olanaklarını veriyor. Köylülüğün devrimci rol oynayabileceği ve bunun üzerine bir politik strateji inşa edilebileceği anlayışı, her geçen gün eriyen, burjuvaziye ya da proletaryaya kan veren bu “gerici katmanı” desteklemek, Aydınlanmanın argümanıyla açıklanamaz. Köylülüğe ilişkin, “geleneksel Marksizm”den aynen bu Aydınlanmacı açıklamayı almasına rağmen bu toplumsal kesimin “teori”ye aykırı olarak devrimci potansiyeller barındırdığını savunmaktan geri durmayan Kaypakkaya, işte bu tutarlı Marksizan anlayıştan kopmuştur ve kendine başka bir Marksizm inşa etmeye koyulmuştur. Bunun, özellikle günümüz Türkiyesinde Marksist devrimciliğin yerlileşmiş kudret mücadelesinde tayin edici politik işlevlere sahip olacağı söylenebilir.

Kaypakkayacılık

Gelecekte bu ülkenin tarihinde Marksizm var olacak ve muzaffer olacaksa, bu tarihte Kaypakkaya'nın eserinin kurucu temel rolü olacaktır, olmalıdır. Devrimcileştirici çelişkinin odağında olan öznelerin bu sosyo-politik birimin ihtiyaç duyduğu Marksizmin, bütün sol tarihin değerlerini ortalayarak miras kabul eden, ayrımları tanımayan ve önemsemeyen bir yaklaşımdan neşet edeceğini sanması hem gereksizdir, hem de olanaksız.

Kaypakkayacı politik geleneğin dar patikalarda sıkışıp katılaştığına ilişkin gerekçelendirme çabalarının mazereti kabul edilebilir nitelikte değildir. Bugün, hâlâ, taşınan ağır sorunlara ve malum tarihsel akıbete rağmen, Türkiye'de politik Marksizm aranışında Kaypakkaya’nın eseri, bir kılavuz ipi işlevi görmektedir.

Daha kapsamlı bir boyutuyla, bugün Kaypakkaya'nın eseri, politik niteliği yanında, içkin teorik boyutuyla ele alınmayı bekliyor ve gerektiriyor.

Geçen 40 yıldan çıkarılacak bir ders, Kaypakkaya’nın eserinin Marksizmin salt politik bileşeninin değil, teorik bileşeninin de bir kökeni ve ışkını olma özelliğinin giderek belirginleşmesidir. Geçen yıllar Kaypakkaya’nın eserinin, tarihe kaydedildiği momentte görünür olmayan bir özelliğini açığa çıkarmıştır. Teorik Marksizmin kurucu argümanlarının, Kaypakkaya’nın eserinde mevcut olduğunu keşfediyoruz bugün. Bu sürecin anlaşılmasında “nesnel öğretmenler”in işlevini anmalıyız.

Kaypakkaya’nın eserinin özellikle ortama hakim Batıcı Marksizm anlayışlarını çok rahatsız eden, onu “devrimci demokrat bile saymayı zorlayan” bir özelliği vardı ve bu kesimler için Kaypakkaya mümkün mertebe adı anılmaması gereken biriydi. Geçen on yıllar boyunca bunun Kaypakkaya’nın Maoculuğundan olduğu sanılıyordu genellikle. Maoculuğun “kampus formları” dışında Batı-merkezciliğe karşı çıkan devrimci kolları göze batıyordu ve başta Hindistan’da Çaru Mazumdar’ı izleyen Naksalitler ile bir dönem boyunca Peru’daki “Aydınlık Yol”cular böyle bir Marksizm anlayışıyla temayüz ediyordu. Mao’nun kendisinden başlayarak Maoculuğun bu özelliği Batıcı Marksizmin her türünün dikkatinden kaçmıyordu. Fakat, Maoculuğun otomatik olarak bu sonucu vereceğini sanmak için nedenler yoktu. Bazı Maocularda gözlenen bir özellik vardı Kaypakkaya’da: Sistematik bir radikalizm ve Batıcı sosyalizme yabancılık ve hatta düşmanlık. Yabanıl denebilecek bir aykırılık… Kaypakkaya, bu niteliği görüşlerinin vurucu şiddetiyle taşıyordu.

Bizce, Türkiye’nin, ülkenin ortamına kesif bir şekilde hakim olan Avrupa-merkezci Marksist kesimlerini rahatsız eden bu Kaypakkaya profili, Kaypakkaya’yı Marksist kabul edenler tarafından genellikle yanlış anlaşıldı. Kaypakkayacıların bilinçli bir tutumla Batı-merkezli sosyalizmi reddettiği gözlenmiyordu.

Evet; Kaypakkaya, Batı-merkezci Marksizme karşı bir Marksizmi temsil ediyordu. Batı-merkezci Marksizm, Batı uygarlığının en ileri aşaması saydığı Marksist sosyalizmin nazarından Kaypakkaya’dan rahatsız oluyordu. Haklılardı! Kaypakkaya, uygarlığın ileri iki gücü (burjuvazi ve proletarya) arasında bağlaşma ve sonra da bayrak yarışı türünden mücadeleyi değil, ileri güçlere karşı geri köylülerin ve Kürtlerin devrimci mücadelesinden söz ediyordu. Böylece, bir Kaypakkayacı görüş, mücadelenin dayanacağı devrimci potansiyel taşıyan ezilenleri, üretim güçlerinin en önündeki ve üretimin gelişmesinden somut olarak yararlanan işçi bölüklerinde değil, üretim sürecinden düşen veya düşme riski yaşayan ezilen kesimlerinde görecektir.

Batı uygarlığının yolu dışından bir Marksizm önerdiğini, Batı-merkezci sosyalistler, Kaypakkayacılardan daha iyi ve önce görmüşlerdi Kaypakkaya’nın…

Kaypakkaya, Batıcıları zaten rahatsız eden Maoculuğunu genel ve aktarmacı bir düzeyde bırakmamış, ülkenin gerçeğine özgülemişti. O, özgün katkılar yapmış, olmayan bir şeyi olur kılmıştı. Bu, rahatsızlığı daha da artırıcı bir faktördü; o kadar.

Onun yaslandığı zemin Marksizmin devrimci tarihiydi; onun gösterdiği hedef, bütünsel ve kapsamlı ideolojisiyle birlikte devlet aygıtıydı; onun uzandığı halka, ezilenlerin tarihsel mücadele geleneği ve konjonktürün devrimci potansiyel taşıyan ezilen kitleleriydi; onun işaret ettiği yer, bütün ezilenlerin birliği temelinde devrimci mücadeleydi; nihayet, onun ima etttiği ve içerdiği, Aydınlanma katarının son vagonu olmayı reddetmek, bu katarı terk etmekti.

Kaypakkaya’nın Marksizmi, öncelikle, Marksist bilinenlerin çok büyük bir kısmının Marksist olmadığını görmeyi gerektirir. Ardından, bu eser, Marksizmin olanak ve varoluşunu kendi verili sınırları dışında aramayı ve oluşturmayı gerekli kılar. Kendini kendi dışında tümlemek… Kendi dışını kendinde içeren niteliğiyle Kaypakkaya’nın eseri, bize Marksizm için tayin edici imkânlar sunmaktadır. Bu, Marksizmin devrimci diyalektiğinin Kaypakkaya’nın eserine uygulanması; bir başka ifadeyle, onun eserinin kendine uygulanmasıdır.

Kaypakkaya’nın eserini bu tarzda ele almak, ona nicelikselci yaklaşımları önsel olarak püskürtecektir.

Kaypakkaya’nın görüşlerinin doğru/yanlış cetveline vurulmasını ve ağırlığa göre karar verilmesini yöntemsel olarak yanlış, teorik olarak derinliksiz, politik olarak şaşkın buluyoruz.

Kaypakkaya’nın her görüşü yanlış da olsa, tarihsel ve teorik yönteminin, Marksist kabul edilmesi için yeteceği anlayışında da olamayız. Sadece, nicelikselci, ampirik yöntemin Kaypakkaya’nın Marksizmini değerlendirmeye uygun ve yeter anahtar olmadığını kabul ediyoruz.

Bazı görüşler, tarihsel dönemine bağlıdır ve dönemiyle birlikte geçersizleşir. Kaypakkaya’nın yanıldığı, ortaya koyduğu dönemde bile geçersiz görüşleri vardı. Ancak onun yanılgılarının birçoğu bile, önemli politik ve teorik anlamlara sahiptir.

Kaypakkayacılık, Kaypakkaya’nın eserinin dönemsel öğelerine kilitlenmiş boyutlarıyla ele alınamaz ve buna ihtiyaç da duymaz. Kaypakkaya’nın görüşlerinin döneme bağlı olanlarının bazılarını da bugünkü döneme devrimci diyalektik bir yöntemle taşıyabilir, yeniden-üretebiliriz. Ama onun, her bir dönemde özgülleşmesi yükümlülüğü vazgeçilmez olmak kaydıyla, bir Marksizm anlayışını simgelediği de ısrarla vurgulanmalıdır.

Kaypakkaya, 40 yıldan sonra, hâlâ Kaypakkayacılardan ileride. Ve Kaypakkaya’nın eseri politik olarak güçlü başarılar kazanamadı.

Bugün Kaypakkaya’nın eseri, yoğunluk, şiddet ve vurgu bakımından hâlâ biriciktir. Geçen yıllar boyunca, Kaypakkaya’nın görüşlerinin paralel örnekleri bazı akımlarda vücut buldu. Fakat yönelimlerin hiçbiri Kaypakkaya’nınki gibi kuvvetli bir etki ve yoğunluğun odağı olamadı. Dağınık, merkezsiz ve ancak genel yönelim denebilecek birtakım çabalar olarak kaldı. Öte yandan, onun eserinin politik belirteçlerinin teorik ifadesi ve karşılığı, yine bir girişimin varlığını anmak gerekmekle birlikte, hâlâ esaslı bir odak olarak mevcut bulunmuyor.

İktidar ve devlet teorilerinin zayıf başarı koşullarına göre ayarlandığı, Marksizmin bir genel ve odaksız, daha çok geride kalmış bir yapı haline getirilmeye çalışıldığı koşullarda, Kaypakkaya’nın eseri bize, içinde bulunduğumuz ülkede yeni itilim momentleri verecek güçtedir. Bağrında mücadele edeceğimiz toplumun tarihine, karakterine ve özelliklerine yoğunlaşmanın zorunlu olduğuna, Batıcı-Marksizmin doktriner sınırlarının dışına çıkabileceğimize ilişkin gereçler ve örnek verdi bize Kaypakkaya.

Bugün Marksizmin, tarihte örneklerini gördüğümüz devrimci yeniden-kuruluşu döneminde olduğumuzu söyleyebiliriz. Her devrimci ideoloji, özgül bir kutsala gereksinir. Kaypakkaya, davamızın kutsalıdır. Her teorik yenilenme, teorik kökenler arar. Kaypakkaya, teorik kökenimizdir. Her devrimci politik çizgi başlangıç arar. Kaypakkaya, mükemmel başlangıçtır.

 

Gerisi, Kaypakkaya’nın teorik ve politik eserinin izleyicilerine kalmıştır.

 

 

 

 

 

Okunma 178 kez

Son ekleyen Metin Kayaoğlu

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.