Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Çarşamba, 04 Kasım 2020 19:08

Kaypakkaya Aslında Liberalin Teki miydi? - Türk Kurtuluş Savaşı örneği

Yazan

İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizme ne denli düşman olduğu, komünist olmanın Kemalizmden koparak mümkün olacağını söylediği bilinir. Ama geçen yarım yüzyıldan sonra şu soruları sorduruyor artık tarih bize:

Kaypakkaya’nın, iktidardaki müptezel Kemalizm düşmanlarıyla birlikte Kemalizme küfredeceğini düşünebilir miyiz?

Kaypakkaya’nın, liberalleşmiş Marksizanlarla birlikte Kemalizme düşmanlık haykıracağını düşünebilir miyiz? Kemalizme ve hatta İttihat ve Terakki’ye liberallerle, İslamcılarla birlikte küfreden bir Kaypakkaya düşünebilir miyiz?

Kaypakkaya, komünist olmanın Kemalizmden koparak mümkün olacağını söylerken, egemenlerin öteki kanadıyla ilişkilenmeyi mi öneriyordu?

Kaypakkaya, Kemalizme karşıtlığı ortaya koyarken liberal, muhafazakâr, İslamcı tarafın saflarına mı atmıştı kendini?

Eskiden Kemalizmin beşiğinde salınırken, bu kez de liberal ve liberter atmosferi soluyan solcu yığışımların algı ve güdülerini Kaypakkaya’nın görüşlerinin meşrulaştıracağını düşünebilir miyiz?

Kaypakkaya’nın, idealist demenin iltifat sayılacağı çocuksu bir solculuğun masalsı tarih algısının çerezi olacağını düşünebilir miyiz?

Kaypakkaya, sol piyasada bolca bulunan kültüralist, azınlıkçı, otorite nefretçisi, hoşgörü ve sevgi kumkuması, komüncülük oynayan topluluğun öncülerinden biri miydi?

*

Marksizme musallat olmuş liberal dalga, Türklerin bir kurtuluş savaşı vermediğini, bu yıllarda Rusya’daki komünist iktidarın Türklerin hareketine verdiği desteğin de yanlış olduğunu iddia etmektedir. Bu kesimlere göre, gerçekte, Türklerin kendi kaderini tayin etmeye bile hakkı yoktu; öyle ya, tarihinde ve gününde bu ölçüde suç olan bir ulusa böyle bir hak tanınabilir miydi? Kendilerini Kaypakkaya’ya yakın hisseden yaygın kesimler için bu görüşler, sonunda solun kıyısından köşesinden kurtulmak için bulunmaz bir nimet oldu ve Kaypakkaya’yı sevenler, sol hareketin ana akımlarından birinin özgün örneği olmanın kıvancını yaşar oldular. Kaypakkaya bu görüşleri erkenden savunuyordu; o halde bu taraftaki ilk özgürlükçü Kaypakkaya’ydı! Kendileri de has birer Kaypakkayacı olduklarından bu imtiyazın tadını çıkarabilirlerdi doyasıya. Sonunda yalnızlıktan kurtulmuşlardı ve bir ana akımda kendilerine muteber bir yer edinme hakkını gururla yaşayacaklardı.

*

Aşağıdaki satırlarda İbrahim Kaypakkaya, bir kez daha çoğunluğun içine çekilme işleminden kurtarılmaya çalışılacaktır. Onun, ana akımların ve bugün özellikle liberal / liberter ana akımın radikal bir şekilde dışında, aykırısında olduğu gösterilmeye çalışılacaktır. Bu uğraşın gereksindiği silah Kaypakkaya’da zaten açık ve kesin bir şekilde mevcuttur ve burada yapılacak olan, onun güçlü silahının namlusunu bir kez daha düşmanlara doğrultmaktan ibarettir.

Kaypakkaya, Türkiye tarihiyle ilgili tutarlılık ve sağlamlığıyla biricik yapıtın adıdır, ama burada sadece onun Türk Kurtuluş Savaşına ilişkin bölümü sunulacaktır. Kaypakkaya’nın Kurtuluş Savaşıyla ilgili görüşlerinin, olabildiğince en az yorumla aktarımı yapılacaktır. Bu yapılmalıdır; çünkü Kaypakkaya’nın yapıtının kategorik olarak ne olduğunun gösterilmesi tayin edici önemdedir; onun değerlendirilmesi, yorumlanması, güne göre etlenip kanlandırılması ve eleştirilmesi elbette gereklidir ama tüm bunlar başka çalışmaların konusudur.

Bu çalışmanın ardından, ek bir belgede, Kaypakkaya’nın Türk Kurtuluş Savaşına ilişkin günümüz açısından kritik görülen ifadelerinden bir seçmeye yer veriliyor.

Seçmede, Kaypakkaya’nın, sol hareketin yaygın olarak içinde olduğu ve kendini egemenlerin iki ana akımından birine bağlayan tarih ve politika anlayışlarına hiçbir şekilde meydan vermeyen bir anlayışta olduğu bir kez daha görülecektir. Kaypakkaya, gerçekte, bizim gibi aracılara gerek duymayan güçlü ve sağlam bir yapıt ortaya koymuştur ve bu yapıtın niteliğinin algılanması gerçekte zor olmamalıdır. Buna karşın, Kaypakkaya’nın yapıtının döne döne ve farklı şekillerde ilgili kamuoyuna aktarılması gerekmektedir.

Kaypakkaya, tarihin materyalist analizinin kategorik koşullarını saptayacak ve tarihin gün ile bağlantılandırılan alanlarının komünist devrimci politikasının esaslarını ortaya koyacaktır. Yani Kaypakkaya, anlayacak ve ardından tarafını da sakınmasızca kuracaktır. Bu, kesinlikle, egemenlerden teorik ve politik olarak kopmak, onlardan ayrı bir dünya kurmaya yönelmektir.

Onlar’ın devrimi

Kaypakkaya, Türk Kurtuluş Savaşının bir devrim olduğunu söyler. Ama buna karşın, o, bu devrimi desteklemekten hiçbir yerde söz etmez. Bu saptamaya karşılık bu tutumun solcu zihniyet bakımından tuhaf olduğu açıktır. Devrim var ama destek yok!

Ona göre, Türklerin Mustafa Kemal önderliğinde yürüttüğü, emperyalistlerin işgaline yani sömürgeleştirmeye karşı bir ulusal devrimdir. Kaypakkaya, hiçbir yerde, Yunan ordularının işgalini emperyalistlerden ayıran herhangi bir ifade kullanmaz ve böyle bir imada bulunmaz. Yani onda, bilumum liberallerin ve “paradigma iflasçıları”nın pek sevdiği, 1919-22’de emperyalizmle ilişkisiz bir Türk-Yunan savaşı olduğuna ilişkin zihniyetin izi yoktur.

Lenin, Stalin, Mao ve Şnurov’u sadakat ve dikkatle izleyen Kaypakkaya’ya göre, Türkiye’de 1908’de ve 1919-22’de iki ayrı devrim olmuştur. Birincisi Jön-Türk devrimi, ikincisi Kemalist devrimdir. Jön-Türk devrimi, ülkenin yarı-sömürge yapısını sürdürmüş ve Sultanlığı geriletse de kaldıramamıştır. Ama Kemalist devrim, ülkenin sömürgeleştirilmesine direnmiş, anti-emperyalist bir savaş yürütmüş ve ardından Sultanlığı ve Hilafeti kaldırmış, emperyalistlerin bazı ayrıcalıklarına son vermiştir. Yani Kaypakkaya, ikinci devrimin açık bir şekilde daha ileri olduğunu saptamaktadır.

1919’dan itibaren Türkiye’de bir ulusal devrim gündemdedir, çünkü ülke emperyalistler tarafından işgal edilmiştir. Kaypakkaya’ya göre, işgal koşullarında devrimin iki yönünden biri olan ulusal yön ön plana çıkar ve öteki yön, yani demokratik yön ikinci plana düşer. İlkine “ulusal devrimci savaş” der Kaypakkaya, ikincisine “devrimci iç savaş”… Türk Kurtuluş Savaşında olan, ülkeyi işgal eden yani sömürgeleştiren emperyalistlere karşı bir ulusal devrimdir. Bu koşullarda, komünistler bakımından devrimin baş düşmanı ülkeyi işgal eden emperyalist güçlerdir. Yani Kemalist hareket, Kurtuluş Savaşı sonucuna ulaşmadan devrimci mücadelenin hedefi olamaz. Komünistler, Kurtuluş Savaşı sırasında baş düşman olarak emperyalist işgalcileri kabul eder ve onlara karşı savaşmayı öngörürler.

Peki, bu nedenle komünistler Kemalistleri tek yanlı şekilde desteklemeli midir? Kaypakkaya’ya göre, hayır! Bu anlamda, o, Mustafa Suphilerin tutumunu aslında onaylamayacaktır. Fakat Kaypakkaya’nın yazdığı zamanlarda Mustafa Suphilerin ülkeye girişlerinin mahiyetine ilişkin yeterince bilgi yoktu ve Kaypakkaya, TKP önderliğinin komünist devrimci bir tutum içinde olduğunu varsayıyordu.

Kaypakkaya’ya göre, komünistlerin bağımsız ve görece güçlü bir varlıkları, yani partileri ve orduları olmaksızın herhangi bir güçle bağlaşıma yönelmeleri yanlış olacaktır. Bağımsız bir parti ve görece güçlü bir ordu önkoşuldur. Bu bakımdan, Türk Kurtuluş Savaşına bu koşulları yerine getirmeksizin bir destek söz konusu olamazdı. Aksi durum, komünistlerin Kurtuluş Savaşını yürüten gücün malzemesi olması anlamına gelecekti. Nitekim, Kaypakkaya, Kurtuluş Savaşında halk kitlelerinin konumunun esasen böyle olduğunu söyler.

Onlar’ın sınırlı devrimi

Kaypakkaya, 1908’de ve 1919-22’de olanın bir devrim olduğundan hiçbir şekilde kuşku duymaz. Kaypakkaya’ya göre Kurtuluş Savaşına, ülkenin sömürgeleştirilmesine karşı çıkan ama ekonomik olarak yarı-sömürge ve politik bakımdan yarı-bağımlı olmasına itiraz etmeyen büyük burjuvazi ve toprak ağaları önderlik etmiştir. Savaşın başlarında, Anadolu diye adlandırılan bölgede merkezi otoritenin yokluğunda direnişin önderliği de henüz tam şekillenmemiştir. Büyük burjuvazi ve toprak ağaları ile ulusal burjuvazinin çelişkili ilişkisi içinde Kurtuluş Savaşının önderliği giderek belirginleşecek ve Kaypakkaya’nın, emsallerine göre çok kısa sürdüğüne dikkat çektiği savaşın içinde büyük burjuvazi ve toprak ağaları önderliği kesin bir şekilde alacaktır. Ancak burada bir hususu vurgulamak gerekir. Kaypakkaya, Kurtuluş Savaşında ulusal burjuvazinin konum ve rolüne ilişkin kimi tereddütler yaşadığına ilişkin belirtiler verir. Savaş sırasında, ulusal burjuvazinin önderliği alamamasına karşın çok önemli bir rol oynadığını birkaç kez belirtmeyi gerekli görür. Bir yerde, büyük burjuvazi ve toprak ağalarının Kurtuluş Savaşının sonundan itibaren iktidara ‒tam‒ hakim olduğunu söyler.

Kaypakkaya, Kurtuluş Savaşı sırasındaki önderliği “Kemalist hareket” terimiyle anar; savaştan sonra artık “Kemalist iktidar”dan söz etmektedir. Ona göre, Kemalist iktidarla ittifak yapmayı düşünmek, karşı-devrim safına iltica etmek demektir. Çünkü Kemalist iktidarın kendisi, bizzat karşı-devrimi temsil ediyordu. Ama Kaypakkaya, Kemalist hareketle ittifak üzerine hiçbir zaman bu türden kesin bir değerlendirme yapmaz. Koşulları yerine getirilebilseydi, Kemalist hareketle ittifak pekâlâ yapılabilirdi ona göre.

Ama bu ittifakın sınırları ve doğası üzerinde çok dikkatli bir şekilde durur Kaypakkaya. 1920’li, ‘30’lu, ‘40’lı yılların Çin örneğini verir. Çin’de komünistlerin Sun Yat-Sen’le öngördüğü ittifak ile Çan Kay-Şek’le ittifakı bambaşkadır. Kaypakkaya, açık ve kategorik şekilde Kemalist hareketi Çan Kay-Şek’le paralel görür ve Kurtuluş Savaşı sırasında Kemalist hareketle ittifakı Çin komünistlerinin Guomintang’la Japon işgaline karşı ittifakı modelinde değerlendirir. Parti ve orduya sahip Mao önderliğindeki komünistler son derece dikkatli bir bağlaşım yapmıştır Çan Kay-Şek’le ve Kızıl Ordunun Guomintang’ın ordusuna katılmasına kesin olarak karşı çıkmışlardır.

Kaypakkaya’nın Kurtuluş Savaşı önderliğini ulusal burjuva görmemesinin, bu önderliğin “komprador burjuvazi ve toprak ağaları”na ait olduğunu saptamasının önemi nedir? Kaypakkaya, Kurtuluş Savaşında ulusal burjuvazinin çok önemli bir yeri olduğunu ama savaş sonrasında hiçbir etki ve rolü kalmadığını belirterek öncelikle Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyet dönemlerini kategorik ayrıma tabi tutar. Böylece, savaş sırasında Kemalist hareketle ittifak için ilkesel bir engel olmadığını söylemek istemektedir. Kurtuluş Savaşı sonrası Kemalist iktidarla ittifak arayışı ilkesel bir sorundur. Fakat, öte yandan, anti-emperyalist olmasına karşın, Kurtuluş Savaşı önderliğiyle ittifakın son derece koşullu niteliğini anlatmaktadır. Oysa kendi zamanına kadarki sol hareket için Kemalist hareket tek yanlı desteklenmesi gereken bir olumluluktaydı. Ulusal burjuvazinin önemli rolü Kaypakkaya nezdinde Kurtuluş Savaşının olumlu yönüdür, fakat bu hiçbir zaman onun yedeğine ya da peşine düşmeyi gerektiremeyecektir. Kaypakkaya’nın “ulusal burjuva” tanımının, bu terimin sonraki ve şimdiki kuşaklara çağrıştırdığından çok farklı olduğu vurgulanmalıdır; o, örneğin TİP’i ulusal burjuva görüyordu! Dolayısıyla, o zamanlar Türkiye’de komprador nitelikte olan ya da olmayan bir büyük burjuvaziden söz etmenin mümkün olup olmadığına ilişkin analitik tartışmayla ilgisiz bir yaklaşımdır Kaypakkaya’nınki.

Bu ayrımla Kaypakkaya gerçekte bir tarih tezi koymaktadır ortaya. Proleter devrimlerin, bayrağı burjuva devrimcilerden alması gerektiğine ilişkin eski anlayışı Türkiye’de ‒ele alan değil‒ yırtıp atan ilk kimlik Kaypakkaya’dır. Kaypakkaya, böylece, Marksizmin başlangıcından beri, Marx-Engels’in 1848 devrimlerine ilişkin tutumundan İkinci Enternasyonel’e, Menşeviklerden ayrışan Bolşeviklere ve Çin komünist devrimcilerine kadar yaşanan bir tarihin can alıcı halkasını yakalamış ve Türkiye’de özgülleştirmiş olmaktadır.

Bu ayrım dolayısıyla Kaypakkaya, Kemalist Devrimin ve Mustafa Kemal’in “halkımızın ilerici tarihinin bir parçası” olarak değerlendirilmesine şiddetle karşı çıkar. O, burjuvazinin tarihi ile halk kitlelerinin kapitalizm öncesinden gelen tarihini kategorik bir ayrıma tabi tutar.

Kaypakkaya, Türk Kurtuluş Savaşını değerlendirirken, burjuvazinin devrimi ve proletaryanın devrimi olduğunu, bu iki devrimi ayırmanın ne kadar gerekli olduğunu, bu ayrım üzerinden bir politik tutumun ortaya çıkmasının ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Bu, yaygın olarak kabul edilegelenden farklı olarak, burjuvazinin devrimciliğiyle ezilenlerin ve proletaryanın devrimciliğinin birbirinin devamı olmadığını vurgulayan bir tarih ve politika teorisinin belirmesidir. Kaypakkaya’nın yaklaşımında içkin olan teorik katkı buradadır. Ama kuşkusuz, onun yaklaşımında bu teori hiç de zorla çıkarılacak bir derinlikte değildir. Kaypakkaya, kategorik bir başlangıç yapmıştır. Gerisi elbette onun katkısının farkında olması gereken izleyicilerine düşecektir.

Onlar’ın örnek devrimi

Kaypakkaya, Kurtuluş Savaşının Asya’nın ezilen halklarına değil burjuvazisine ve Batının emperyalistlerine “umut ve cesaret” verdiğini belirtir. Bu yaklaşımın, Kemalist devrimde ezilen halkların mücadelesinin ilk başarılı örneğini gören solculara devrimci bir yanıt olduğu açıktır. Kaypakkaya’nın görüşlerini oluşturduğu yıllarda, devrimci olan ya da devrime dönük gibi duran örgütlü ya da örgütsüz solun tamamının hedefi Türkiye’de “İkinci Kurtuluş Savaşı vermek”ti.

Kemalist devrim, devrimde gayet sınırlı, gayet ölçülü oluşu ve ezilenlere karşı düşmanlığını bir an elden bırakmayışı dolayısıyla Asya’nın emperyalistlerle ilişkilenme modeli arayan egemen sınıflarına ve sömürgelerin egemenlerinin rahatsız kıpırtılarına nasıl bir karşılık verecekleri konusunda tereddütler yaşayan emperyalist odaklara örnek bir hal tarzı olmuştur.

Kaypakkaya bu değerlendirmesini sadakatle izlediği Lenin’e borçludur. Türkiye’de 1970’te yayınlanan ve Kaypakkaya’nın kuşkusuz okuduğu bir Lenin yazıları derlemesinde 1908 Jön-Türk devrimi şöyle anlatılmaktadır: “Genç Türkler ılımlı davranışlarından ötürü övülüyorlar; yani bu demektir ki, Türk devrimi güçsüz olduğu için, halk yığınlarını gerçekten bağımsız bir yönde harekete geçirmediği için, Osmanlı İmparatorluğu’nda başlamakta olan proleter mücadelesine düşman olduğu için övülüyor. Ve bu arada Türkiye’nin yağması devam ediyor. Genç Türkler, Türk topraklarının yağmasını hâlâ mümkün kıldıkları için övülüyorlar.”1

Kaypakkaya böylece, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyada üç ya da dört ülkenin yarı-bağımlılık konumunu, o dönemin Asya ve Afrika’sının yaygın modeli olan sömürgelikten ayırmaya ilişkin bir set çekmiş olmaktadır. Yarı-bağımlılık ve yarı-sömürgeliğin ilk ‘devrimci model’ini Kemalist Türkiye oluşturmaktadır. Kaypakkaya, bu modelin hangi politik taraflara ait olduğunu kategorik terimlerle ortaya koymuştur.

Türklerin hakkı

Kaypakkaya katı bir şekilde gerçekçidir. Kendi kaderini tayin hakkının Kürtler ve Ermeniler kadar Türkler dahil bütün ezilen uluslar için geçerli olduğunu kabul eder.

Kaypakkaya, ulus-devletin nedensel bir süreç olduğunu görüyor ve değerlendirmesini buna göre yapıyordu. Oysa liberal ve liberter için, özden lanetli ulus-devlet nesnelliği içinde yürütülen sosyalizm mücadelesi bile ulus-devletin galebe çalmasıyla sonuçlanır. Geçen yüzyılın sosyalizm deneyimlerine soğuklukta bu anlayışın büyük bir rolü vardır.

Türklerin, yarı-sömürge nitelikleriyle, Birinci Dünya Savaşında kapışan emperyalist kampların birinin ‒Lenin’in ifadesiyle‒ “kâhyası” olduktan sonra, bu savaşın sonundan itibaren ezilmeyi özel olarak yaşayan bir ulus konumuna girdiği kesin gerçektir. Ama bu, ezilen bir ulusun bütün davranışlarıyla demokratikleşeceği anlamına gelmez ve Kaypakkaya bu naif beklentiyi hor görüyle karşılar.

O, Türk Kurtuluş Savaşının ulusal devrim niteliğini saptadıktan sonra, yaygın solculuğun yapacağı gibi bütün öznelliğiyle onun içinde yer alma eğilimine hiçbir yakınlık göstermez. Kaypakkaya, sağlam bir gerçeklik duyusuyla Türklerin ulusal kurtuluş mücadelesinin burjuvazinin önderliğinde yapıldığını ve bu türden mücadelelerde, ilgili ulusun burjuvazisinin, yanında yöresinde olan başka ulusların ya da ulusal toplulukların haklarını her fırsatta gasp etmek isteyeceğini belirtir. Emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı veren burjuvazinin, kendisinden zayıf ve güçsüz olan uluslar ve ulusal topluluklara baskı uygulama isteğinden hiçbir şekilde vazgeçmeyeceğini özellikle vurgular. Kaypakkaya, bu kötülüğün Türklere özgü olmadığını, bütün ulusların egemen sınıflarının ve örneğin Kürtlerin burjuva ve ağalarının da bu türden gericiliği barındırdığını vukufla söyler. Üstelik Kaypakkaya, ‒salt 1915’te değil‒ Kurtuluş Savaşı sırasında Ermenilere dönük katliamların yapıldığını vurguyla kaydederek yapar bu değerlendirmeyi.

Bu katı nesnelciliğine karşın Kaypakkaya’nın öznelliğe yenildiği örnekler de var. O, Lozan’da “Kürt ulusunun kendi istek ve eğilimi” hiçe sayılarak Kürdistan’ın çeşitli devletler arasında bölündüğünü belirtir. Kaypakkaya, bir ulus ya da başka her türlü varlığın “istek ve eğilimi”ni maddi güçle ifade ettiğini gayet iyi bilen biriydi oysa.

Egemenlerin ve halkın ulusal kurtuluşçuluğu

Kaypakkaya, derin bir bilinçle yazar: “Kemalizme dalkavukluk eden revizyonistler, hışımla bağıracaklar: ‘Siz, Kemalizmin milli kurtuluşçu yönünü reddediyorsunuz.’ Hayır! Biz sadece Kemalizmin ‘milli kurtuluşçuluğu’nun niteliğini doğru tespit ediyoruz.”

Bu güçlü bir ayrımdır. Kaypakkaya, bir ulusal kurtuluş hareketinin kayıtsız şartsız destekleneceği anlayışını bir kılıç darbesiyle parçalar. Halk sınıflarının ulusal kurtuluşçuluğu vardır, egemen sınıfların ulusal kurtuluşçuluğu vardır. Birincinin içinde olunur; ama ikincisiyle koşullar elverdiğince ancak iki yabancının ilişkisi tarzında ilişkilenilir.

Kaypakkaya, Kemalist hareketin ulusal kurtuluşçu olduğunu kabul ediyor, ama ulusal kurtuluşçuluk içinde bir ayrım yapıyor ve özgüllüğünü burada ortaya koyuyor. Kemalist devrim, emperyalist zincirden kopmaksızın bir ulusal kurtuluş türünün mümkün olduğunu göstermiştir. Sömürgelik ve işgale karşı ama yarı-sömürgelik ve yarı-bağımlılığa rıza gösteren bir ulusal kurtuluştur bu. Evet; burjuvazi bu ayrım için savaşmış ve kan dökmüştür! Kaypakkaya bunu tanımakta tereddüt etmez.

Lenin neden destekledi?

Kaypakkaya, Kemalizm dalkavuğu muhataplarına karşı ve sanki son onyılların liberal dalgasını da görmüş gibi yazar:

“Şimdi Kemalizm dalkavukluğu yapan revizyonistler, bize hışımla soracaklar: Peki öyleyse, Kemalistleri SSCB ve Lenin niçin destekledi! Bunun yanıtı gayet basittir: SSCB ve Stalin, Japonya’ya karşı Guomintang’ı niçin desteklediyse, bunu da onun için destekledi.

“SSCB ve Lenin yoldaş, o dönemde daha gerici ve daha büyük düşman olan İngiliz-Fransız emperyalistlerini tecrit etmek için destekledi; yani SSCB ve Lenin yoldaş, gericiler arasındaki çelişmelerden devrimin menfaatine ustalıkla yararlandılar.”

‘Büyük Kaypakkaya’, son onyılların liberal dünya görüşü ve tarihyazıcılığının sularında oynaşan Marksizanlara karşı jeo-politikadan söz ediyor. 23-24 yaşındaki bir gençte, Ekim Devriminin topraklarına, savaş yorgunu olmalarına karşın, dolaysızca ya da aletleri aracılığıyla gözü dönmüşçesine saldıran İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı bir tampon oluşturmak amacıyla Kemalist hareketi destekleyen Bolşevik iktidarı derinden anlayan bir eseri, ‘Marksist Kaypakkaya’yı görüyoruz.

Kaypakkaya’nın, Bolşeviklerin Kemalist hareketi neden desteklediğine ilişkin görüşü, onun enternasyonalizm meselesine yaklaşımına ilişkin fikir yürütmeye olanak veriyor. Ekim Devriminin ülkesi, Kemalistleri jeo-politika gereği destekleyebilir, ama Türkiye’de mücadele veren komünistler bu destek politikasını izlemek durumunda değildir. Türkiye’nin komünistleri kendi özgül politikalarını oluşturmakla yükümlüdür. Peki, bu çelişik bir komünizm olmayacak mıdır? Kaypakkaya, yeryüzünün mücadele bakımından homojen bir yapı arz etmediğini, mücadelenin özgüllükleri gözeten birimlerde yapıldığını gören bir ufuktan yaklaşmaktadır meseleye.

*

Kaypakkaya, yukarıdaki satırlarda ikisini andığımız sorularını pekâlâ artırabilirdi? Her türlü iktidar ve her türlü baskıya şiddete karşı çıkan özgürlükçü solcular hışımla soracaklardır: Sen komünist 15’leri acımasızca katleden Kemalistlerin mi desteklenmesini savunuyorsun? Evet, derdi Kaypakkaya; ben, komünistleri katleden Kemalistleri destekleyen Bolşeviklerin tutumunu yerinde buluyorum. Ama ekleyecekti Kaypakkaya; ben bu ülkede mücadele yürütmekle sorumlu bir komünist devrimci olarak, Rusya topraklarında devrimci iktidarı korumakla yükümlü komünistleri anlıyorum ve bununla bağlantılı başka bir boyutun olduğundan eminim; onlardan ayrı olarak ben burada mücadele yürütmekle ve burada komünistlerin önderliğinde bir devrim yapmakla sorumluyum. Onlara en iyi desteği, ben, onların desteklediğini destekleyerek değil, devrimi başararak veririm.

İşte bu yüzden, Kaypakkaya, komünistleri öldüren bir hareketi Bolşeviklerin nasıl destekleyeceğine ilişkin itirazın politika dışılığını derinden görüyordu. Evet, Bolşevikler, komünistleri katleden, öteki ulus ve halkları ezmeye her fırsat bulduğunda devam eden Kemalistleri desteklemiştir ve Kaypakkaya bu desteğe hiçbir itirazda bulunmamıştır.

Mızrağın sivri ucunun bugünkü doğrultusu

Kaypakkaya, zamanın solcu ve sosyalistlerinin Kemalizmin içinde ya da yörüngesinde olduğunu gördüğü için mızrağının sivri ucunu Kemalizme yöneltmişti.

Kaypakkaya’nın, sola Kemalizmin kesif bir şekilde egemen olduğu bir dönemde yaptığı Kemalizm eleştirisinin kıymeti ölçülemez. Fakat Kemalizmin egemenler dahil yaygın sosyalist çevrelerde bile aşağılandığı ve elbette başka bir şeylerin yüceltildiği koşullarda Kaypakkaya’nın görüşlerinin nasıl ayarlanacağı önemli bir sorudur. Evet; Türkiye topraklarında politik Marksizm adına ilk yapıtı ortaya koyan bu komünist devrimcinin görüşleri bugünün konjonktürüne göre ayarlanmalıdır.

Solcuların ve sosyalistlerin en azından yarısının liberal bir anti-Kemalizmin dünyasında düşünüp konuştuğu bugünün Türkiye’sinde Kaypakkaya’nın vurgusunun ekseni kuşkusuz değişecektir. Kemalizm Kaypakkaya’nın kategorik düşmanıydı ve kuşkusuz hâlâ düşmanıdır. Fakat liberalizmin ya da sünepe dinbazlığın Kemalizmden ideolojik olarak daha az düşman olduğuna ilişkin en küçük bir kuşku yoktur Kaypakkaya’nın güçlü eserinde. Kaypakkaya sadece hangi egemenin başat olduğuna bakıyor, ve mızrağının sivri ucunu o kanada yöneltmeyi öngörüyordu. Bugün Kemalizmin resmi ideoloji tahtından düştüğü, egemenler içinde Kemalist kanadın başat olmadığı ve solcular âleminde, Kemalizmle bulaşıklık yanında, ne idüğü belirsiz bir liberalizmle liberteryanizmin kol gezdiği koşullarda Kaypakkayacılığın mızrağının sivri ucunun nereye yöneleceği açıktır.

Her görüş, tarih-aşırı, tarihsel ve konjonktür-içi yönler barındırır ve biz Marksistlere, Marx-Engels’ten başlayarak Marksizmin yapıtını bu tarzda ayıklama ve ayarlama yükümlülüğü düşmektedir. Bir görüşün konjonktürel yönünü ayıklamak ve aynı görüşün tarih-aşırı ve tarihsel boyutunu içinde bulunduğumuz konjonktüre göre ayarlamak. Aksi halde belki geçmişi anlayabiliriz ama bugüne ve yarına egemen olamayız.

Son not

Bu yazıda, Kaypakkaya’nın görüşlerinin sadece Türk Kurtuluş Savaşına ilişkin olanları tanıtıldı ve değerlendirildi. Kaypakkaya’nın “Kemalist iktidar” dönemi, Atatürk’ün ölümünden sonraki tek parti dönemi, Demokrat Parti iktidarı yılları, 27 Mayıs darbesi, CHP’nin politik karakteri, demokratların ve TKP’nin konumu, ordunun rolü, devletin biçimine ilişkin değerlendirmelerini de zaman zaman kaleme alınacak yazılarla sunmayı öngörüyoruz.

 

 

 

1 Lenin, “Balkanlar ve İran’da Olaylar” (1908); Doğu’da Ulusal Kurtuluş Hareketleri, Çev. Tektaş Ağaoğlu, Belge Yay., İstanbul 1995 (Türkçede ilk basım: Ant Yay., İstanbul 1970) içinde, s. 42.

Okunma 975 kez