Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Cuma, 06 Kasım 2020 10:09

Ekim Devrimi: Dün değil yarın

Yazan

Adını Rusya’da kullanılan Jülyen takviminden alan Ekim Devrimi, bundan 103 yıl önce, Miladi takvime göre 7 Kasım 1917’de gerçekleşti.

Sınıflı toplumlar tarihinin o güne kadarki en kapsayıcı, en ufku geniş, en uzun erimli devrimi 1917 Ekim Sosyalist Devrimi’dir. Radikalliği, etkileyiciliği, kesintisizliği, sınıfsız, sömürüsüz ve baskısız bir dünya hedefi ile 1789 burjuva devrimini aşmış, geride bırakmıştır.

Eski dünyayı yıkan, bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar için yeni bir dünya kuran Ekim Devrimi, Rusya halklarıyla sınırlı kalmayan, her ülke devrimine ışık tutabilecek özellikler taşıyan uluslararası bir devrimdir.

Ekim Devrimi’nin büyüklüğünü gösteren önemli özelliklerinden biri, ilk dünya savaşının bitiminde emperyalist paylaşım savaşına nokta koyması, diğeriyse İkinci Dünya Savaşı’nda kendisini yeryüzünden silmek isteyen faşist işgalcileri inlerine kadar kovalamasıdır.

Dünyayı sarsan Ekim Devrimi bir fırtına gibi geldi, yarım asır geçmeden sosyalizmi dünyanın beş kıtasından dördüne taşıdı ve üçte birini kucaklayan bir dünya sistemi haline geldi.

Ne yazık ki, Kruşçev’den Gorbaçov’e uzanan bir karşıdevrim sonucu yenildi. Bu yönüyle, yalnız sosyalist devrimin nasıl yapılacağını ve toplumun her alanda, dipten doruğa nasıl dönüştürüleceğini değil, aynı zamanda nasıl dıştan ve içten yıkıma sürüklenebileceğini ve kaybedilebileceğini gösteren bir numune olarak önümüzde duruyor.

Dünya devrimine giden düz bir yol yoktur

Proleter dünya devriminin ilk ve öncü ülkesinin, yenilgilerle ve geriye dönüşlerle karşılaşmaksızın, çoğalıp genişleyerek, emperyalizmi ablukaya alacak güce ulaşması ve nihai sonucuna doğru ilerlemesi imkânsız değildi. Fakat zordu.

Düşmanları dünyanın ilk sosyalist devriminin karşısına iç savaşla, ekonomik ve askeri ablukayla, Nazi işgaliyle, sıcak ve soğuk savaşla, gizli servislerle, antikomünist propaganda ve ideolojik-kültürel sızma faaliyetleriyle çıktılar. Dıştan emperyalistlerin ve uluslararası gericiliğin sistematik saldırı, baskı ve komploları; içten geriye dönüş unsurlarının sabotajları, kapitalizmin ekonomik, ideolojik ve siyasi kalıntılarından güç alan bireyci, asalak, bürokratik ve liberal eğilimlere tutunarak komünist partilerin zayıf bir anında hâkim hale gelen modern revizyonizm, dünya sosyalizminin yenilgisini zincirleme tetikleyen başlıca etken oldu.

Ekim Devrimi’nin açtığı yolda ilerleyen öteki devrimler de benzer zorluklar ve imkansızlıklarla karşılaştılar. Nasıl ileriye doğru devrimci hamleler peş peşe emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin devrilmesini getirdiyse, sürecin tersine dönmesi de zincirleme yıkım ve çöküşleri beraberinde getirdi. 20. yüzyılın ikinci yarısında birkaç misli katlanarak emperyalist-kapitalist sistemle boy ölçüşecek hale gelen sosyalist kamp, dışarıdan destek alan iç kaynaklı zincirleme bir karşıdevrim süreci sonunda büyük bir yenilgiye uğradı. Bu durumun bedeli elbette çok ağır ve yıkıcı oldu, uluslararası komünist hareket ve sosyalizm tarihinin en büyük yenilgisini yaşadı.

Uluslararası devrim süreçleri engelsiz, düz bir yolda ya da ovada değil, bilinmezlikler ve engebelerle, tuzak ve zorluklarla dolu bir dünyada meydana gelirler. Tarih yalnız ileriye gitmez, bazen duraksar, bazen de günümüzde olduğu gibi geriye doğru gider. Nihai hedefe başarıdan başarıya koşarak, bir çırpıda değil, atılımlar ve sıçramalar kadar yenilgiler yaşayarak, ileriye ve geriye zikzaklar çizilerek varılacaktır. Dünya sosyalizmi ve devrimler nihai hedefi komünizme ulaşıncaya, emperyalist sistem kökünden sökülüp sınıflar ve sınıf farklılıkları ortadan kaldırılıncaya, kapitalizme geri dönüş imkânsız hale gelinceye kadar bu böyle olacaktır.

Sosyalizmin yenilgisi gibi, dünya karşıdevriminin zaferi de geçicidir. Önceki devrimleri doğuran emperyalist sistemin uzlaşmaz çelişkileri var oldukça, kapitalizm de depremleri tetikleyen fay hatları gibi devrimler üretmeye devam edecektir. Çürüyen, çöken, insanlığı akıl almaz bir kâr ve hegemonya hırsıyla mahva sürükleyen, zorbalıkla, yalan dolanla, manipülasyonla ayakta durabilen bir sistem ilanihaye ayakta kalamaz.

Liberal sosyalizm

Jozef Stalin’in ölümüne ve Kruşçev’in iktidara gelmesine kadar uzanan Sovyetler Birliği’ndeki ve öteki sosyalist ülkelerdeki geriye dönüş süreci, 1989-1991 çöküşüyle noktalandı. Dünya dengelerini altüst eden bu çöküşün devrim cephesi üzerinde yıkıcı ve geriletici etkiler yaratmaması beklenmeyen bir şey değildi. Bazıları bunu liberal sosyalizm türlerinin doğrulanması olarak alkışlarken, bazıları da felaket tellallığına soyundular.

Bu durum karşısında sosyal demokratlaşmış, liberalleşmiş sol, baştan itibaren anti-komünist bir üslup kullandı: “Ekim devrimi bir darbeydi”, “Sosyalizm değil devlet kapitalizmiydi”, “Stalin ile Hitler farksızdır”, “Totaliter diktatörlük”, “komünizm öldü”, “Gulaş Komünizmi”… 1930’larda dünya krizden kırılırken, Sovyetler Birliği’nin başarıdan başarıya koşması, sosyalizmin üstünlüğüyle değil, Stalin’e mal edilen “Gulag sistemi”yle açıklandı. Sovyet ordusunun Nazizm’i yenilgiye uğratmasıysa emperyalistlerle ittifak gibi belirleyici olmayan etkenlere bağlandı. Böyleleri anti-komünist burjuva ideologların ağzıyla konuştukları, gerçeği çarpıttıkları için üzerlerinde durmaya değmez.

Şimdi bir de bunlara geri bir ülkede sosyalizm kurmaya kalkışmanın beyhudeliğine vurgu yapan, sosyalizmin bugünkü yenilgisinin kaçınılmazlığını meşrulaştırırcasına “SSCB yıkılmasa Marx yanılmış olurdu” diyerek Lenin’i ve Stalin’in boşa kürek çektiklerini ima eden “derin analistler” eklendi. Aralarında sosyalizm denince kitlelerin aklına “despotizm”, “diktatörlük” ve “bürokrasi” geldiğini söyleyerek, faturayı antikomünizme ve modern revizyonizme değil, sosyalist devrim deneyimlerine çıkaranlar da yok değil. Bu tür sataşmalar 1871 ve 1917’yi savunmayı “dogmatizm” olarak damgalamaktan tutun da 20. yüzyıl sosyalizm pratiklerinin vahim sapmalar ve sosyalizmin doğasına taban tabana zıt bir grafik çizdiğini, Doğu Avrupa sosyalizmlerinin 1900’lerin başında donup kaldığını, sosyalizmin geri ülkelere sefalet getirdiğini iddia etmeye kadar uzanıyor.

Aynı liberal sol yaklaşım sosyalizmin kapitalist ülkeleri bile kendi halklarına taviz vermek zorunda bırakan dünyanın çehresini değiştiren başarılarını görmezden gelmek; SBKP’nin 20. Kongresi sonrasındaki yön değişimini dikkate almamak; Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Küba, Vietnam gibi ülkeleri küçümsemek; bu ülkelerin devrimden önceki ve sonraki durumları arasındaki farkları gözden kaçırmak ve “20. yüzyıl sosyalizmi” başlığı altında toplanan geçen yüzyılın devrimlerinin üzerine bir çarpı işareti atmak gibi arazlar gösteriyor. Tabir caizse SB ve Doğu Blokundaki çöküşün yükü modern revizyonizmden alınıp, esamisi bile okunmayan “dogmatizm”in sırtına yükleniyor. Komünist miras karşısında dogmatik tutum takınanlar olmadığı söylenemez. Ancak bu gerçek suçluyu gizleyip, asıl tehlikeyi oluşturan modern revizyonizme, emperyalizme teslimiyetçiliğe koltuk çıkmaktan başka bir şey değildir.

Kof, tutarsız ve yüzeysel iddialarla geçmişi karalayan, sözde “yeni bir sosyalizm” iddiasıyla ortaya çıkarak Ekim Devrimi’ne gölge düşürmeye yeltenen yalancı pehlivanlar, ne yazık ki her ülkede olduğu gibi bizde de var.

Yenilgi sendromu

Yenilgi sendromu devrime kuşkuyla yaklaşma, karamsar görüşler yayma, soyut ve adresi belirsiz suçlamalar yöneltme, geçmişle gelecek/doğruyla yanlış arasında doğru bağlantı kuramama gibi belirtiler verir. 1871, 1905 yenilgilerinden sonra Fransa ve Rusya, 1971 ve 1980 yenilgisinden sonra Türkiye devrimci hareketinde örnekleri görüldü. 1905 devrimi sonrası Rusya’da bu çok daha ağır yaşandı. Yenilgiciliğin felsefi ve siyasal teorisini yapan ampriokritisistler, “tanrı arayıcılar” çıktı. 12 Mart yılgınları tarafından keşfedilen Abdülhamitçilik, 12 Eylül’de yolunu şaşırmış liberal sol tarafından AKP ile ittifak sürecinde pratiğe geçirildi. Sivil toplumculuk, radikal demokrasi, illegalitenin terki veya mültecilik bu süreçte ortaya çıktı.

Tasfiyecilik aslen bir yenilgi hastalığıdır. En belirgin özelliği inkarcılık, devrimci geçmişin reddidir. Bunun bazen kendinden nefret etmeye, karşıdevrim safına geçmeye kadar vardığı olur. Partinin öncü rolü, illegal örgütlenme ve çalışma, devrimci mücadele biçimleri ve edinilmiş devrimci gelenekler terk edilir. Türkiye’de yerine oturmuş Marksist-Leninist bir proletarya devrimciliği ve partisi olmadığından, 1980 ve 1990 çöküşlerinin sonuçları çok ağır yaşanmıştır.

Dün Fransız Devrimi’nin başına gelen, bugün Ekim Devrimi’nin ve onun açtığı yoldan ilerleyen devrimlerin başına geliyor. D. Losurdo, Tarihten Kaçış kitabında, restorasyon döneminde, “1818 yılında Fransız Devrimi’nin başarısız göründüğü anda, 1789’da başlamış olan süreci başlangıçta desteklemiş olanlar bile mesafe koymaya başladılar” der.

Ardı arkası gelmeyen bu tutum Fransız Devriminin 200. yıldönümünün öncesi ve sonrasında daha ileri noktalara taşındı. 1960’larda Marksizm’in burjuva devrimi yorumunu reddedip, 1789’da soyluluk ve burjuvazi arasında net bir ayrım çizgisi olmadığını, devrimin toplumsal bir devrim değil, iktidar değişimiyle sınırlı siyasi bir devrim olduğunu iddia eden Alfred Cobban bunlardan biriydi.

Eski iki dönek komünist tarihçi Françoise Furet ve Denis Richet daha da ileri gittiler. 1960’lar sonrasında Büyük Fransız Devrimi’nin Marksist yorumuna karşı çıkarak tarihsel önemini inkâr ettiler. Devrimci siyasetten liberal, hatta muhafazakâr konuma geçen Furet, klasik burjuva devriminin Marksist yorumunu sorgulamaya kalkıştı. Fransız Devrimi’nin ülke ve dünya tarihindeki önemini inkâr etti ve Jakoben diktatörlüğü normal yoldan sapma olarak gösterdi. Bütün bu eleştirilerin amacı burjuva devrimlerinden hareketle tarihsel materyalizmin dayanaklarını çürütmek, 1789’a vurarak 1917’yi boşa çıkarmaktı.

Fransız Devrimi’ne karşı revizyonist saldırının bir benzeri de Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümü sonrasında yapılan yorumlarda ortaya çıktı. Sadece dilinin ucuyla destekleyenler değil, gösterişçi savunucuları bile bu kervana katıldılar. Alman Marksist düşünürü H. H. Holz’un dediği gibi, tarihsel yenilgi dönemlerinde galipler yalnız ideolojik kafa karışıklığı yaratmıyor, yenilenlerin bilinçlerine de sızıyorlar.

Çıkmaz

“Reel sosyalizm”in çöküşünden sonra tutulacak yol konusunda farklı değerlendirmeler ortaya çıktı. Kimi Ekim Devrimi’nin Çarlık bürokrasisini yeni devlet iktidarına aktarmasına, Doğu despotizmi geleneğinin sürdürülmesine bağlayıp, çıkışı Marx’a geri dönüşte aradı. Ve asıl suçlu olarak 20. yüzyılda Marx’ı revize eden Lenin’i, daha çok da onu “donduran” Stalin’i gösterdi. Kimi Lenin’siz ya da Stalin’siz bir sosyalizm ararken, neo-Marksizm’i, post-Marksizm’i keşfetti. Kimi de “yenilenme” ve “21. Yüzyıl Sosyalizmi” diyerek kekelemeye başladı.

Aralarındaki farklar ne olursa olsun bunların hepsi de “yenilenmeci”dir. Zaten revizyonizm sözcük olarak gözden geçirme, yeniden inceleme demek. Bugüne kadar Bernstein dahil bütün revizyonistler Marksizm’i bu slogan altında iğdiş ettiler. SSCB’nin son kalıntılarını da mezara gömüp, zafer tacını emperyalistlere altın bir tepside sunan Gorbaçov bu sloganı ağzından düşürmüyordu. Gorbaçov’un ‘yenilenme’sine, “devrimci yenilenme” demek, bir farka işaret edebilir ama aynı istikamete yönelindiği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Yeni denilen her şeyi yeni, eski denilen her şeyi eski sananlar yalnız siyasi ahmaklardır. Marx ve Lenin mi yeni, Bernstein ve Kautski soyundan gelen Gorbaçov, Laclau ve Çipras mı yenidir?

Sonuç olarak

Dünya komünist hareketi siyasi ve örgütsel güç olarak cılızdır, ama bununla ters orantılı bir birikime sahiptir. Aklı başında hiçbir Marksist-Leninist, Sovyetler Birliği veya başka sosyalist bir ülke deneyimini aynen taklit etmeyi veya tekrarlamayı düşünmez.

Birinci olarak aradan geçen uzun zaman içinde dünyanın olsun tek tek ülkelerin olsun maddi koşulları değişmiş, sosyalizme geçiş için daha elverişli hale gelmiştir. Dolayısıyla, sosyalizmin yenilgiye uğradığı ülkelerle aynı koşullarda, aynı dünyada yaşamıyoruz. İkincisi yeni kuşaklar Marx ve Engels’in ortaya koydukları ilke ve genel perspektifler dışında yararlanacakları bir sosyalizm inşa modeli ve pratiği olmayan Lenin ve Stalin’e göre çok şanslıdırlar. Sovyetler Birliği deneyimi her alanda yararlanılabilecek devasa zenginlikte bir laboratuvardır. Devrim yapmış ülkelerle birlikte düşünüldüğünde bu, hangi uygulamanın ne sonuç verdiğini gösteren olumlu-olumsuz örnekler içeriyor. Üçüncüsü SB deneyiminin nerede kuvvetli, nerede zayıf veya eksik kaldığı, hangi noktalarda yanıldığı veya ihmal gösterdiği, parti ve devlet bünyesindeki habis urun nasıl doğup büyüdüğü az çok biliniyor.

Dolayısıyla geçmişi aynen tekrar etmeyi, yaşananlardan ve yenilgiden ders almamayı ilkel mankafalara bırakmak gerekir.

Günümüzde ve ileride ilk yapılması ve atlanmaması gereken SBKP 20. Kongresinden itibaren çarpıtılan, kabalaştırılan, yüzeyselleştirilen, devrimci yönleri törpülenen her türlü revizyonist teori ve pratikle araya net sınır koymak, bozulmamış, üzerinde oynanmamış arı Marksizm-Leninizm’e geri dönmek olmalıdır. Lenin ve Stalin’e bağlı kalmak ne “dogmatizm” ne de “tutuculuk”tur. Tersine, Kruşçevcilik, Avrokomünizm, neo-Marksizm, post-Marksizm gibi sapkınlıklar tarafından koparılan halkayı koptuğu yerden yakalamaktır.

Sovyetler Birliği’nde ne zaman Marksizm-Leninizm’e bağlı kalınmışsa, devrim sırasında, iç savaşta, sosyalist inşada, faşist işgal karşısında zorluklar aşılmış, devrimin sürekliliği güvence altına alınmıştır. Ama ne zaman yoldan sapılmış, sınıf mücadelesi ilkesi terk edilmiş, bilimsel sosyalizme ters yollara girilmişse, koşulların eskiye kıyasla çok daha elverişli olduğu zamanlarda bile işler kötüye gitmiştir. Kruşçev-Brejnev-Gorbaçov yönetimleri böyle bir dönemdir.

Lenin ve Stalin’in damgasını taşıyan geçen yüzyılı “20. Yüzyıl Sosyalizmi” olarak numaralayıp, ona alternatif olarak “21. Yüzyıl Sosyalizmi” sloganıyla sahneye çıkanlar şimdiden çoktan iflas etmiş Chavez, Çipras gibi en kaba reformistlerdir. Her kim ki böyle bir numaralandırmanın cazibesine kapılırsa, kendisiyle ihtilalci Marksizm ve sosyalizm arasına bir duvar örmüş olur.

19. yüzyılın ortalarında Marx ve Engels’le başlayıp Lenin-Stalin’e kadar uzanan enternasyonal komünist hareketin çizgisi, Aydınlanma örneğinde olduğu gibi, yüzyıllara göre numaralandırılamaz. Gerçek komünist hareket doğduğu 19. yüzyıl ortalardan itibaren kendini sapmalardan ayıran güzergahı belli etmek için “bilimsel sosyalizm”, “Marksizm-Leninizm” gibi kavramlar veya ustaların yan yana getirilmiş portrelerini kullanmış, ama numaralandırma yoluna gitmemişlerdir.

Marksizm-Leninizm, yanlışlarını ve eskiyen yanlarını atarak, kendi kendisini eleştirerek ve yenileyerek gelişen bir ideolojidir. Bütünlüklü, tutarlı ve bilimsel bir doktrindir. Onu numaralandırmak demek, su geçirmez bölmelere ayırmak demektir.

Sosyalist ülkeler içinde en ileri ve olgun deneyimi temsil eden Sovyet Devrimi’ne “20. Yüzyıl Sosyalizmi” deyip, yeni yüzyılı “21. Yüzyıl Sosyalizmi” sloganıyla işaretlemek, proletarya sosyalizmiyle araya sınır çekip, “Chavez sosyalizmi”yle aynı bloka dahil olmak demektir.

 

Kaynak: https://sendika.org/2020/11/ekim-devrimi-dun-degil-yarin-600627/

Okunma 344 kez Son Düzenlenme Cuma, 06 Kasım 2020 10:11

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.