Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Salı, 06 Ekim 2020 10:29

Bolşevik Yenilgicilik ve Bugünkü Türkiye

Yazan

Karşı-devrimin koçbaşı

Türkiye’nin bölge politikasına ilişkin sol âlemin çeşitli kesimlerinde farklı eğilimlerin belirdiği gözleniyor. Tayyip Erdoğan Türkiye’sinin, bölgesindeki eylem ve işlemlerine devrimi gözeten bir konumdan nasıl yaklaşmak gerekiyor?

İçinde bulunduğumuz dönem bakımından, öncelikle iki üst-belirleyen saptamak gerekiyor. 1. Türkiye, Batı Asya ve Doğu Akdeniz bölgelerindeki en saldırgan, en yayılmacı ülkedir. Türkiye, bu bölgelerde karşı-devrimin koçbaşıdır. 2. Türkiye, ‒Kürdistan hariç‒ kendi dar ülkesinde devrimin güncel olmadığı buna karşılık dünyada yükselmekte olan yegâne devrimci sürece karşı duran en büyük güçtür. Türkiye, Kürt ulusal ve toplumsal devriminin en büyük düşmanıdır.

Türkiye; Suriye’de, Irak’ta, Libya’da ve şimdi de Azerbaycan ile Ermenistan topraklarında resmî ya da gayri resmî askeri güçleri bulunan bir ülkedir. Yunanistan ile kapışmasında kös kös geri adım atmış ve Doğu Akdeniz’deki kuşkusuz saldırgan politikasından ödün vermek zorunda kalmıştır. (Türkiye’nin bölgesel yayılmacı bir politik yönelim içinde olmasının onun “alt-“ ya da başka türden bir emperyalist olmasına yetmeyeceğini sanıyoruz.)

Ne olursa olsun, bölgede karşı-devrimin ve saldırganlığın koçbaşı olan bir ülkede bulunuyoruz ve devletin yönelimlerini bu bağlamda değerlendirmek durumundayız.

Devrimci yokluk

Temel sorunumuz, Türkiye’de faaliyet yürüten devrimci öznelerin hiçbirinin ülke iktidarlarının eylem ve işlemlerine karşı eylemli taktik izleyecek bir konumda bulunmamasıdır. Bu yüzden, bu satırlarda ve öteki yerlerde yürütülecek tartışma tamamen anlayış oluşturmaya ilişkin olacaktır. Aslında, bu husus da, meseleye bakışın, üçüncü üst-belirleyenidir: Türkiye’de devrimci alternatif yoktur.

Bu ağır öz-gerçeğe karşın, yine de dışımızdaki gerçeği her zaman politik önceliklerimiz doğrultusunda yorumlamak ve gerçeğe her zaman politik önceliklerimiz doğrultusunda yaklaşmak zorundayız. Böyle yapmıyorsak varlık hakkımız, dolayısıyla hukukumuz da olmayacaktır. Bu, her şeyi önceleyen bir konumdur.

“Şu anda iktidarda biz olsaydık ne yapardık” ya da “Yarın bizim iktidarımızda böyle bir sorunla karşılaşırsak ne yaparız” türünden bir akıl yürütme kategorik olarak reddedilmelidir. Politika simülasyon değildir. O Türkiye tamamen başka bir Türkiye olacaktır ve biz de elbette bir ülkenin ve bir toplumun sorumluluğunu omuzlayabilecek kudrette devrimciler olacağız.

Bugün Türkiye adındaki ülke ile Türkiye adındaki devleti ‒ve devlet ile Tayyip Erdoğan iktidarını‒ ayıracak bir ortamda bulunmuyoruz ve karşımızda sadece bir düşman var. Üstelik, vurguluyoruz, bu düşman bölgedeki öteki düşmanlara göre bir adım önde bulunuyor.

Öte yandan, dışımızdaki hak ve hukukun bir güçler ilişkisinden ibaret olduğunu da biliriz. Dolayısıyla, kendi dışımızda bizim de tabi olduğumuz, hatta düşmanlarımızla birlikte tabi olduğumuz bir hak ve hukuk manzumesinin varlığının tanınmaması devrimci yaklaşımın önkoşuludur. Bizim dikkate alacağımız, verili güçler ilişkisi ortamında, ‒kendimiz dahil‒ gücüyle kimin neyi hak ettiğinden başka bir şey olamaz. Hukuk, bu güçler ilişkisinin geçici olarak saptanmasından başka bir şey değildir.

Hak ve hukuka öngelen

Bu bağlamda, Türkiye’nin Akdeniz ve Ege’de deniz yetki alanlarında haklılık ya da haksızlığına ilişkin bir tartışmaya girmenin hiçbir devrimci politik yoktur. Bu tartışmanın, tartışanı, hiç de zorlu olmayan bir yolla, alıvereceği ve verili büyük öznelerin birinden birine yamayacağı pek açık bir gerçektir.

Yunanistan’la Türkiye’nin anlaşmazlığının hukukunu tartışmak bize mi kaldı? Biz, karşı-devrimin ve gericiliğin koçbaşı olan bir devlete karşı mücadelemiz bağlamında değerlendirmeliyiz bu anlaşmazlığı. Yunanistan’dan değil Türkiye’den bakan bir devrimcinin öne alacağı tek gerçek budur.

Ermenistan’ın onyıllar önce Dağlık Karabağ ve civarı bölgeleri işgal etmesinin hukukunu tartışmak ve bugün Türkiye’nin dolaysızca denebilecek bir şekilde Azerbaycan-Ermenistan savaşına dahil olmasını bu hukuk bağlamında tartışmak bize mi kaldı? Türkiye, bölge gericiliği ve saldırganlığının koçbaşı olarak bir operasyon daha yapmıştır. Azerbaycan ve Ermenistan’dan değil Türkiye’den bir devrimci bakışın görmesi gereken tek gerçek budur.

Şu ortamda solcuların bazılarından yükselen kibar ve ‘halklar sever’ “ateşkes” çağrıları ne kadar da naiftir! Sol âlemin kimi kesimlerinin, “halklarımız” diyerek kime seslendiği belli olmadan, sözüne kimin kulak vereceği sorumluluğunu üstlenmeden savaşla ilgili doğru yol gösterme tutumu, politika dışı oluşla barışmanın, politik alanda bir özne olmaktan vazgeçmenin içe sindiğinin yapısal bir belirtisidir.

Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki varlığının bile uluslararası hukuk denilen disiplin bakımından meşruiyeti söz konusu edilebiliyor. Dünyanın en büyük devrimci hareketine karşı bir operasyonun icrasından başka bir anlamı olmayan bu gerçeği görmemek ve Türkiye’nin başındaki odağın jeo-politikasının şu ya da bu parçasının hak ve hukukunu gözetmek bize mi kaldı?

Bu yaklaşımda, 1915’teki soykırımdan ve bunun öncesi ve sonrasındaki suçlardan dolayı Ermenilere, 1919-22’deki savaştan ve ardındaki mübadeleden dolayı Yunanlılara, 1974’teki işgalden dolayı Kıbrıslı Rumlara, onyıllardan beri sürdürdüğü savaştan dolayı Kürtlere karşı suçluluk kompleksinden kaynaklanan bir duyunun zerresi bulunmadığını söylemek solcular âlemi için gerekli olabilir. Türklerin ulus-devlet tarihi bakımından adı geçen uluslardan daha baskın olmasından dolayı bir vicdanî ya da tarihsel borç olamaz. Tarih, gerçek güçlerin gerçek ilişkileriyle yürütülür. Marksizmin devrimci yaklaşımı, özellikle son onyıllarda liberter / özgürlükçü kozmopolitizmle karıştırılıyor. Marksistler, dünyayı, binbir rengin yatay olarak yer aldığı bir düzlük olarak değerlendirmez; jeo-politikanın varlığını hesaba katar ve devletler arasında ayrımlar yapmanın gereğini gözetirler. Liberter kozmopolit, tarih-aşırı bir şekilde bütün ulusalcılıklara ve bütün devletlere karşı çıkar. (Ama bu, somut olarak en büyük ulusalcılık ve en büyük devletlere örtülü onaydan başka bir şey değildir.)

Liberter kozmopolitizme karşı, Türkiye’nin hukuksal hakkına ilişkin bir yaklaşıma yönelmek, bu ülkenin somut olarak içinde bulunulan yıllardaki bölgesel politik rolüne göz yummak ve Türk jeo-politikasına tabi olmak anlamına gelecektir. Türkiye’nin varsayılan haklılığının politik karşılığı ne olacaktır? Asıl kritik mesele budur ve haklılıktan söz etmek bu soruya açık ve kesin bir yanıt içermek durumundadır.

Bugün, “Doğu Akdeniz” denilen meselede, ABD ve Rusya dahil Fransa ve öteki dünya devletlerinin varlığı ortamında Türkiye en saldırgandır, en gericidir; ve gelişmelerin Türkiye’nin zararına cereyan etmesi, ülke içinde devrimciliğe meydan verecek bir kriz beklentisi bakımından hayırlıdır. Dolayısıyla bu yaklaşım, Türkiye’nin ‘sicili bozuk’ bir ulus-devlet olarak tarihin her döneminde her zaman aynı şekilde bir rol oynadığı yolundaki liberter kozmopolit anlayıştan temelden farklıdır. (Örneğin, 1974’te Kıbrıs’ın kuzeyinin işgaline yol açan gelişmeler, başka bir özgüllüğün konusudur.) Türkiye, özel olarak içinde bulunduğumuz dönemde, bölgede karşı-devrimciliğin koçbaşıdır ve bu ülkeye karşı tutum, Leninist yenilgicilik ve bozgunculuk olmalıdır.

Devrimci jeo-politika

Devletleri hiçbir ayrım yapmadan toptan reddeden ya da önsel olarak kendi devletini reddeden ama genellikle Batılı devletlerin varsaydıkları özgürlükçü niteliklerini sessizce onaylayan yatay yaklaşımlarla herhangi bir yakınlık kurulması gerekmiyor. Emperyalist ülkelerin niteliğini hatırlatmak gerekmiyor. Ama Batının “özgürlükler dünyası”na eleştirel yaklaşım eşliğinde Çin, Rusya, İran ve “Kuzey Kore” devletlerini lanetleyen solculuk son onyılların yükselen tipidir. Bu solculuğun en tehlikeli eğilimi, söz konusu ülkelere Türkiye’yi de katmasıdır.

Devletler arasında birtakım ayrımlar yapılması, başka politikalar kadar, devrimci politikanın da zorunlu gereğidir. Yunanistan küçük sayılabilecek gerici bir devlettir. Kıbrıs, kuzey ve güneyiyle öteki devletlerin jeo-politik hesaplarının konusu olmaya mahkûm gibi duran küçük bir ülkedir. Suriye, Şam’daki bir devrimcinin kendine karşı muhtemelen eylemli mücadele yürütmesi gerekmeyen emperyalist ve ‒Türkiye ile İsrail gibi‒ bölgesel saldırganlığa karşı savunma konumunda olan bir devlettir. Irak, emperyalist ilişkilerin dayattığı gericilik ortamında kurumlaşmaya çalışan gerici bir devlettir. Lübnan, iktidarda şu ya da bu ölçüde kudret sahibi anti-emperyalist ve anti-Siyonist Hizbullah’ın varlığında ‒yani oldukça karmaşık nitelikte‒ gerici bir devlettir. İsrail, kuşkusuz parçalanması gereken bir devlettir. Azerbaycan ve Ermenistan, gerici iktidarların varlığında gerici ilişkilere boğulmuş küçük ölçekli devletlerdir. Bu iki ülkenin çatışmasının demokratik bir çözümü ufukta görünmüyor.

İran, Batılı emperyalistlerin saldırısı altında, emperyalist zincirin esasen dışında ama politik, sınıfsal ve ulusal diktatörlüğüyle gerici niteliği köklü bir bölgesel devlettir.

İran’la Türkiye’yi uluslararası güçler dengesi içinde ayırmayı bilmeyen ya da böyle bir ayrım yapmayı reddeden özgürlükçü kozmopolit solculuğun herhangi bir gerçek eleştiri ve sonuç ortaya koyamayacağı açıktır. Jeo-politikayı görmeyen özgürlükçü solculuk, büyük jeo-politik öznelerin malzemesi olmaya mahkûmdur.

İki tür solculuğun dışında

Jeo-politika bir yana, politika denilen kudret arayan etkinliği unutmuş ve kendini ‘yatay politika’ denilebilecek alana boylu boyunca bırakmış özgürlükçü solculuk için, “Dünyanın bütün doğalgazını toplasanız tek bir gencin canı etmez”. Öte yandan jeo-politikaya gömülmüş ve önermesinin politik sonucunu kovalamak durumunda olan ‘klasik’ bir solculuk için soru şudur: “Türkiye’deki sosyalistlerin, Akdeniz ve Ege anlaşmazlığında Türkiye’yi işin en temelinde haksız ilan etmeleri bir zorunluluk mudur?” (Bu sözlerin kimlere ait olduğunun önemi yok. Önemli olan, kategorik ayrımı ifade etmek bakımından işlevli olmaları.)

Değil bir, binler ve milyonlarca gencin canının harcandığı bir gerçek dünyadan bihaber solcu ne kadar uzaksa devrime, kendi devletini haklı ilan etmenin politik sonucunun ne olacağı sorumluluğundan kaçınan solcu da o kadar uzaktır. Bu iki solcu yaklaşımın ortak özelliği devrim denilen şeyi ‒fiilen bile değil anlayış olarak‒ devredışı bırakmalarıdır. Biri Türkiye’yi “işin en temelinde haksız ilan ediyor”; ötekinin dili, Türkiye’nin hakkının sonucunun ne olduğunu söylemeye varamıyor. Türkiye ile Tayyip Erdoğan iktidarını ayırıyor. Biri, her türlü ulusallığın ve yurtseverliğin ölme ve öldürmeyle birlikte ilke olarak gömülmesini diliyor; öteki, vatanseverliğin günümüz Türkiye’si için operasyonel bir gerçek olduğunu elbette doğrudan söylemiyor ama ima ediyor.

Biz, Türkiye’nin tutumunu, ne politika-aşırı özgürlükçü ya da naif insancıl gerekçelerle reddediyor ne de politika-aşırı hukuk ya da başka türden ilkelerle onaylıyoruz. Biz, politik ve jeo-politik gerekçelerle Türkiye’nin haksızlığını ileri sürüyoruz ve bu ülkenin yenilgisini diliyoruz. (Bu iki tür solculukla tek ortak yanımız, yazdıklarımızın neredeyse bir ilenmeden fazla etkisinin olmamasıdır!)

Düşman yıkılmalıdır!

Türkiye, bir kez daha vurgulanmalıdır, bölgenin, en saldırgan ve gerici devletidir bugün. Böyle bir devletin bir konuda hukuken ya da başka bir bakımdan “haklı” olup olmamasının hükmü olamaz.

Bütün bu ilişkiler ortamında Türkiye’nin emperyalistlerle İran ve Suriye’nin emperyalizmle ilişkisi türünden bir ilişki içinde olduğuna yönelik en küçük bir ima bile, Türkiye’nin niteliği belli iktidarının yanına ya da eteğine yerleşmek anlamına gelir. Türkiye, emperyalizme yarı-bağımlı bir ülkedir ama emperyalizmin saldırısı altında değildir; bu ülkenin emperyalist odaklarla yaşadığı birtakım sorunlar, yarı-bağımlı statü içinde emperyalist güç ilişkilerindeki oynamalardan kaynaklanmaktadır.

Buna karşılık, Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısında belirgin bir odak olarak Kürdistan Özgürlük / Kurtuluş Hareketi vardır ve iyi olan, bu hareketin her cephedeki yengisidir. Bölgede karşı-devrim cephesinin önünde Türkiye yer alıyorsa, devrim cephesinin neredeyse tek üyesi Kürdistan Hareketidir.

Türkiye’nin “zincirin zayıf halkası” olduğunu sanmıyoruz ama zincirin Türkiye halkasının zayıflatılmasının devrimci önemi çok büyüktür.

 

 

Okunma 875 kez
Bu kategorideki diğerleri: « “Devrimin Güncelliği” Fikri Üzerine