Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Cuma, 02 Ekim 2020 09:40

Beşikçi, Karabağ ve Kürdistan’ın 5’inci parçası

Yazan

3 Ekim 2016

14 Ekim 2019'da yitirdiğimiz Garbis Altınoğlu, ölümüyle unutulmaya terk edilmemesi gereken yazılar kaleme aldı. Altınoğlu'nun yazılarının -bizce küçük bir yön dışında- temel özelliği, artık dağılmaya yüz tutan Marksist-Leninist doğrultuyu yansıtmasıydı. Bu nitelik, bizi ona karşı yükümlü kılmaya yeter. Bu bağlamda, Garbis Altınoğlu'nun konjonktüre uygun düştüğünü  değerlendirdiğimiz yazılarına Kürsü köşemizde yer veriyoruz.

Teori ve Politika

 

3 Ekim 2016

 

28 Eylül’de Basnews’ta yer alan habere göre İsmail Beşikçi, Güney Kürdistan’ın Rewandûz kentinde düzenlenen bir konferansta yaptığı konuşmada Kürdistan’ın 4 parça değil 5 parçadan oluştuğunu belirtmişti. Bu kaynağa göre Beşikçi, “Kürdistan’ın 5’inci parçası da, Kafkasya’da Ermenistan sınırları içindeki Karabağ’dır. Bu toprak parçası, Selahaddin Eyyubi döneminde kurulmuş bir Kürd devletiydi’’ demişti.

 

Beşikçi bu konuşmasında, geçmişte Dağlık Karabağ’da bir Kürt devletinin kurulmuş olduğunu ileri sürüyor ve bundan hareketle bu bölgenin “Kürdistan’ın 5’inci parçası’’ olduğu sonucunu çıkarıyor. Beşikçi gibi düşünen ve birleşik bir Kürdistan’dan yana olanların bu çıkarsamasının mantıksal uzantısı ise açıktır: “Tarihsel Kürdistan’’ın bir parçası olduğu varsayılan bu 5. parçanın, Ermeni ve/ ya da Azeri egemenliğinden kurtarılması ve oluşacak olan ya da oluşması umulan bağımsız Kürdistan’a katılması. Bunun bu evrede açıkça söylenmemesi, bu mantığın hedefinin tam da bu olduğu gerçeğini zerrece değiştirmez.

 

Yüzyıllar boyunca başka devletlerin boyunduruğu altında yaşamış olan Kürt halkının ulusal özlemlerini anlamak ve bu özlemlerin meşruluğunu kabul etmek, demokrat olmanın vazgeçilmez bir önkoşuludur. Öcalan’ın ve PKK/ KCK’nın tezlerinin AKSİNE bu halkın da, başka halklar gibi kendi yazgısını belirleme, yani kendi ulusal devletini kurma hakkı vardır. Bu hakkı görmezden gelmek, hattâ “demokratik konfederalizm” türü projeleri öne sürerek reddetmek ya da ulusların kendi yazgılarını belirleme hakkının modası geçmiş olduğunu ileri sürmek, Türk, Arap, Fars şovenizmine hizmet eder. Bu görüşümü geçmişte yaptığım Öcalan ve PKK/ KCK eleştirilerinde birçok kez dile getirmiş bulunuyorum.

 

Ancak tutarlı demokratizm ve enternasyonalizm, ulusların kendi yazgılarını belirleme, yani ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını her şeyin üzerinde, kendine yeterli ve mutlak bir hak olarak görmeye izin vermez. Lenin, Temmuz 1916’da kaleme aldığı “Ulusların Yazgılarını Belirleme Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

 

“Kendi yazgısını belirleme de içinde olmak üzere, demokrasinin çeşitli talepleri mutlak şeyler değil, genel-demokratik (şimdi: genel-sosyalist) dünya hareketinin sadece küçük bir parçasıdır. Bazı tekil somut durumlarda parça bütünle çelişebilir; öyle olduğu takdirde o reddedilmelidir. Bir ülkedeki cumhuriyetçi hareketin başka ülkelerin din adamlarının ya da malî-monarşist çevrelerinin entrikalarının bir âletinden ibaret olabilir; öyle olduğu takdirde biz o özel, somut hareketi desteklememeliyiz; fakat bu gerekçeyle cumhuriyet talebini uluslararası Sosyal-Demokrasinin programından çıkarıp atmak gülünç olurdu.” (1)

 

Beşikçi gibi düşünenlerin Lenin’in bu enternasyonalist bakışaçısının karşısında durdukları bellidir. Buna uygun olarak onlar, ABD ve ortaklarının Ortadoğu ülkelerine karşı giriştiği ve milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarcasının yaralanmasına ve milyonlarcasının evlerini terk etmek zorunda kalmasına yol açan saldırılarını olsun, hedef toplum ve ülkelerde eşlerini yitiren milyonlarca kadının ve babalarını yitiren milyonlarca çocuğun yaşadığı korkunç trajediyi görmezden geliyor, bu saldırıların kurbanlarına herhangi bir yakınlık hissetmiyor ve bu olgulara herhangi bir itiraz yöneltmiyorlar. Nedeni açık. Çünkü onlar, Ortadoğu’yu hedef alan bu ABD-NATO saldırısının Irak, Suriye, Türkiye, İran gibi “statükocu devletler”in konumunu sarstığına ve Kürt halkının/ ulusunun kurtuluşu için tarihsel bir fırsat yarattığına inanıyorlar. Soruna salt Kürt halkının/ ulusunun, ama onun da gerçek ve uzun erimli çıkarları değil, dar ve kısa erimli çıkarları açısından yaklaşmanın ve ulusal bencilliğin, yani burjuva-milliyetçi bir konumda durmanın kaçınılmaz sonucudur bu. Ama onlar, komşuları bir felâket yaşarken Kürt halkının mutlu ve huzurlu bir yaşam süremeyeceğini ne yazık ki görmüyor ve anlamıyorlar.Benim burada asıl önemsediğim ve üzerinde durmak istediğim husus şu: Beşikçi’nin ve onun gibi düşünenlerin yaklaşımının yaygınlaşması içinde, bölge halkları arasında kaotik ilişkilere ve milliyetçi çatışmalara yol açma tehlikesini barındırmaktadır. Bugün ciddi bir Kürt nüfus barındırmayan Dağlık Karabağ’ı “Kürdistan’ın 5’inci parçası’’ ilân etmek ve bunu da “Bu toprak parçasında, Selahaddin Eyyubi döneminde kurulmuş bir Kürd devleti vardı’’ mantığıyla gerekçelendirmek, her bakımdan akla ziyan bir tutumdur. Bu tutumun sadece ilkesel açıdan değil, taktiksel açıdan da sakat ve zararlı olduğu açıktır: Yaygınlaşması hâlinde bu tutum, Ermeni halkı ve Ermenistan devletinin ve Ermeni diyasporasının, bölge halklarının ve hattâ dünya demokratik kamuoyunun, Kürt halkına ve ulusal hareketine karşı daha uzak durmasına ve daha mesafeli bir duruş sergilemesine katkıda bulunacaktır.

 

Beşikçi’nin Dağlık Karabağ’ın geçmişi konusunda sunduğu görüş ciddi bir maddi hatayla da sakatlanmıştır. 12. ve 13. yüzyılda yaşayan Eyyubi devletinin ne Ermenistan ve Dağlık Karabağ’la ve hattâ ne de Doğu Anadolu’yla bir ilgisi var. Hollanda’da yayımlanmış olan Encyclopedia of Islam, Ayyubids (=Eyyubiler) başlığı altında şu bilgiyi veriyor:

 

“Selahaddin bin Eyyüb tarafından kurulan ve 6./12. yüzyılın sonları ve 7./13. yüzyılın ilk yarısında Mısır’ı, Müslüman Suriye-Filistin’i, Yukarı Mezopotamya’nın büyük bir bölümünü ve Yemen’i yöneten hanedanın adı.’’ (2) Buradaki 6. ve 7. yüzyıl sözcükleri Hicri takvime ait.

 

Biz gene de bir an için Beşikçi’nin bu çürük savını doğru kabul edelim. Hattâ bugünkü Ermenistan ya da Dağlık Karabağ’ın nüfusunun bir zamanlar TÜMÜYLE Kürt olduğunu varsayalım. Ve hattâ daha da ileri gidelim ve bu hayalî Kürt nüfusun Ermeni saldırısı sonucunda ülkelerinden kovulduğunu, yani Ermenilerin bu topraklarda yaşamış olan Kürt nüfusa karşı büyük bir haksızlık yaptığını varsayalım. Bundan ne sonuç çıkar? Bundan Kürt halkının, geçmişte “tarihsel Kürdistan’’ diye ad252landırılabilecek ve/ ya da Kürtlerin egemenliği altında olmuş olan bütün toprakları kurtarma gibi bir görevi, hakkı ve misyonu olduğu sonucu mu çıkar? Elbette hayır. Pek çok küçük halk, geçmişte daha büyük devletlerin, imparatorlukların saldırısına uğramış, toprakları işgal edilmiş, topraklarından sürülmüş, hattâ büyük kıyımlara hedef olmuştur. Böylesi saldırılar, işgaller ve kıyımlar elbette kınanmalı, yapılmış olan böylesi haksızlıklar lânetlenmeli ve mahkûm edilmelidir. Ama, “geçmişte şu topraklar bizimdi, şimdi bizim o ata topraklarını geri almamız gerekir’’ türünden bir yaklaşım ancak en ilkel türünden bir milliyetçilik sıfatını hak eder. Yaygınlaş ması hâlinde böylesi bir yaklaşımın ne tür sonuçlara yol açacağı tahmin edilebilir: Hemen hemen hepsi, kendi ne idüğü belirsiz ve sınırları komşularınınkilerle uyuşmayan “tarihsel anayurt’’larını yeniden kurmayı düşleyen farklı etnik grupların birbirleriyle sürekli bir gerilim ve çatışma yaşaması.

 

Aslında Beşikçi’nin mantığı Siyonistlerin mantığını andırıyor; Siyonistler yüzlerce yıl önce Filistin’de Yahudilerin yaşadığını, Roma İmparatorluğu’nun Yahudileri bu topraklardan başka yerlere zorla sürdüğünü, dolayısıyla günümüzün -yüzyıllardır başka ülkelerde yaşamakta olan- Yahudilerinin tarihsel Yuda’ya ve İsrail’e dönme ve orada yaşayan Filistinli Arapları kovma hakkına sâhip olduklarını düşünüyor ve savunuyorlar. Bu anlayışın yaygınlık kazanması hâlinde pekâlâ bizim eli kanlı Türk gericileri de Orta Asya’nın, hattâ Çin’in bir bölümünün kendi toprakları olduğunu ileri sürebilirler. Zaten onlar yeni-Osmanlıcı damarlarının kabarmasına bağlı olarak gözlerini Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya ve hattâ Balkanlar’a dikmiş durumdalar. Ne de olsa bu topraklar geçmişte, hem de yüzlerce yıl boyunca Osmanlı’nın elindeydi. Tabiî güçleri şimdilik, o da ABD’nin desteği sürdüğü sürece zar zor Rojava’ya ve Suriye’ye ancak yetecek gibi gözüküyor, ki aslında o bile kuşkulu. Anımsanacağı üzere çok ta uzak olmayan bir geçmişte, bugünkü Doğu Anadolu’nun önemli bir bölümü Ermenistan toprağıydı. Daha da uzak bir geçmişte Kilikya bölgesi de Ermenistan toprağıydı. Ama şimdi birtakım nostaljik ve yayılmacı Ermeni milliyetçileri çıkıp ta bu bölgelerin yeniden Ermenistan toprağı olmasını önerir ve bu doğrultuda siyasal bir eyleme girişirse, sadece gülünç bir duruma düşmeklekalmaz, aynı zamanda rakip milliyetçi eğilimleri körüklemek suretiyle siyasal gericiliğe ve emperyalizme hizmet etmiş olurlar. Öyle olur; çünkü sözkonusu bölgelerde artık bir Ermeni nüfus yoktur. Evet, nisbeten yakın geçmişte Doğu Anadolu’nun ve Türkiye’nin diğer bölgelerinin- Ermeni halkı korkunç bir kıyıma uğratılmış ve onun sağ kalan üyeleri binlerce yıllık yurtlarından kovulmuştur. Bu, çok yanlı etkisi bugün de sürmekte olan büyük bir tarihsel haksızlıktır; lânetlenmeli ve mahkûm edilmelidir. Ama bugün, esas itibariyle sembolik sayılabilecek bazı jestler dışında bu haksızlığı gidermenin ve onarmanın bir yolu da yoktur.

 

Lenin şöyle demişti:

“İki türlü tarihsel haksızlık vardır. Bazıları tarihin temel akışından uzaktadırlar, bu akışı durdurmazlar ya da onun gidişini engellemez ve proletaryanın sınıf mücadelelerinin yaygınlaşmasına ve daha derin kökler atmasına engel olmazlar. Bu cinsten tarihsel haksızlıkları düzeltmeye çalışmak, elbette akıllıca bir şey olmaz. Bir örnek olarak Almanya’nın Alsace-Lorraine’in ilhakını verelim. Hiçbir sosyal-demokrat (=komünist- G. A.) bu cins bir yanlışlığın düzeltilmesini programına almayı düşünmez, ama öte yandan da, hiçbir sosyal-demokrat parti, işledikleri bu suç yüzünden bütün egemen sınıfları lânetlemek ve bu haksızlığı protesto etmek görevinden kaçınmaz.’’ (3)

 

Başka bir yazımda söylemiş olduğum gibi, “Artık olmayan ve hangi biçimde ve hangi nedenle olursa olsun tarihin gündeminden düşmüş sorunları yapay bir tarzda diriltmeye çalışarak devrimci politika yapılamaz. Osmanlı-Türk gericiliğinin Ermeni halkına ve Kürt ve Türk halkları da içinde olmak üzere diğer halklara karşı işlediği suçların ve cinâyetlerin hesabının sorulması, bu topraklarda proleter devrimini zafere ulaştırmaktan geçer. O hâlde biz dikkat ve enerjimizi gerçek sorunlar ve onların çözümünü gerçekleştirebilecek güçler üzerinde, Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçi sınıfı ve onların bağlaşıkları ve onların demokrasi ve sosyalizm kavgası üzerinde yoğunlaştırmalıyız. Ulusal sorunun çözümünün anahtarı, dünyanın başka ülkelerinde olduğu gibi, bizim ülkemizde de proleter devriminin zaferinde ve proletaryanın diktatörlüğünün kurulmasında yatmaktadır.’’ (4)

 

Bitirirken şu hususu da aydınlatmam gerektiğine inanıyorum: İsmail Beşikçi, 1960’ların sonlarından bu yana resmî tarihin yok saydığı Kürt halkının dâvâsına sâhip çıkmış, bu alanda pek çok çalışmaya imza atmış ve Türk gericiliği ve şovenizmine karşı savaşımının bedelini uzun süre cezaevlerinde kalarak ödemiştir. Ancak bir düşün insanının kişisel dürüstlüğü ve bedel ödemiş olması, onun ileri sürdüğü görüşlerin doğru ve bilimsel olmasını garanti etmez. Ahlâkî dürüstlükle bilimsel yeterlilik/ derinlik her zaman el ele gitmez. Dolayısıyla kişisel erdemleri ne Beşikçi’nin -ya da başkalarının- hatalarını görmezden gelmeyi haklı kılar, ne de onu eleştiriden bağışık kılar. Nasıl Abdullah Öcalan ya da başka bir lider eleştirilebiliyorsa pekâlâ İsmail Beşikçi gibi bir aydın da eleştirilebilir.

 

NOTLAR

(1) Collected Works, Cilt 22, s. 341.

(2) Encyclopedia of Islam, Cilt I, s. 796.

(3) Tarım Sorunları I, s. 297.

(4) “Ermeni Sorunu Üzerine Eleştirel Notlar’’, 18-19 Mayıs 1998.

 

Okunma 841 kez Son Düzenlenme Cuma, 02 Ekim 2020 10:59

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.