Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Adak

Yazan

Selin Dulkadiroğlu

“Ey merhamet! Sen ihanetten daha zalimsin.”

Atıf Yılmaz’ın “Adak” filmindeki Müslim karakterinin hayatı ve tutarlılığı, 11 Eylül eyleminin kararlılığı ve tutarlılığının değil ama bu eylemi yorumlayan ve bu eyleme yönelik tavır alanların bazılarının tutarsızlığını göstermek için birebir...

Adak, 1960’lı yıllarda Erzincan’da yaşanan gerçek bir olaydan yola çıkılarak beyaz perdeye aktarılan bir film. Atıf Yılmaz’ın denediği anlatım biçimlerinden en ilginç ve dikkate değer olanı. Filmin akışında TRT’nin olayla ilgili yaptığı gerçek röportajlar var; hakimle, savcıyla, psikologla...

Müslim (Tarık Akan), Allah’a inanan, namazında niyazında olan, evli ve bir çocuk babası genç bir köylüdür. Pamuk zamanı mevsimlik işçi olarak Çukurova’ya çalışmaya gider. Ortama yabancıdır. Çalışkandır, o koşullarda bile namaz vakitlerini de asla aksatmaz. İşçilerden birinin parası çalınır, olaydan Müslim sorumlu tutulur. Müslim nezarete girer. Bu iftira Müslim’e çok ağır gelmiştir. Müslim daha sonra bu iftiradan kurtulur fakat bu arada mevsim bitmiştir. Beş parasız köyünün yolunu tutar. Eşinin doğum günleri yaklaşmıştır. Müslim Allah’a dua eder, “Allahım erkek olmasın” diye. Vakitsiz namazlar kılar. Köyün imamıyla sıkı fıkı değildir fakat bir kulağı ondadır. Çocuk erkek doğar. Çocuğunun adını İsmail koyar. Derken yağmur yağmaz, yağmur duaları sonuçsuzdur. Hayvanlar ölür, Müslim’in büyük oğlu hastalanır. Köyün imamı laf arasında der ki; "Birimizin yaptığı günahtan dolayı Allah hepimizi cezalandırır, bütün köy halkını". Müslim, namazı daha çok sıklaştırır fakat köy kurumuştur, evde ekmek yoktur. Arada bir, duvarda asılı olan Hz. İsmail’in kurban edilirkenki resmi görülür.

Derken Müslim, küçük oğlu İsmail’in gözlerini bağlar ve büyük kurban bıçağını dualarıyla çocuğun boynunda gezdirmeye başlar... çünkü bütün olumsuzlukların kaynağının kendisi olduğunu düşünür. Nezaretteyken eğer bu iftiradan kurtulursa ve doğacak çocuğu erkek olursa onu Allah’a adayacağına söz vermiştir ve oğlunu kurban eder.

Yaşadığımız dünyada kahramanımız Müslim, hem dine hem de akla aykırı davranmıştır. Ama 'devşirme' bir Müslim değildir, kendi özgül davranışıyla, yaşamını belirlemiştir. Herkes ve her şey kan kusarken, “İslam barışçı bir dindir” diyerek kendini kandırmamıştır. Müslim kendine Müslüman değildir. Benim cezamı, bütün köy halkı çekmesin der; toplumsaldır. Müslim, psikoloğun ona yaptığı labirent testinde, düz bir çizgi çekerek çıkış kapısına varmayı hedefleyen, dolambaçsız akıl yürütmeye sahip bir ‘apolitiktir’. Müslim, “Çocuğuna elektrikli tren götürmek ister misin?” sorusuna bön bön bakan, aklında hala şekerleme olan bir adamdır. Avukatların, “'Çocuk benden değildi onun için öldürdüm' de, cezan hafiflesin” önerisine “Haşa!” karşılığını veren adamdır. Müslim sonuna kadar gidendir, duvarında Hz. İsmail’in kurban resmi vardır. O resme riayet eder ve o resimden feyz alır. Müslim çocuğunu öldürecek ve kendini bitirecek kadar Feda’cıdır.

“Dün Maraş’ta bugün Sivas’ta... ” ‘bizimkiler’ direniyor. Sol diyor ki; “Direnen bir halkı teslim alabilecek hiçbir güç yoktur. Türkiye direniyor, hücrelerdeki, yoksul semtlerdeki direniş birinci yılını tamamladı. Filistin direniyor, işgal altındaki topraklarda , işbirlikçilere rağmen direniyorlar.” Türkiye’de devrimciler tutarlıdır; düz bir çizgi çekerek çıkış kapısına varmayı hedefleyenlerdir, dolambaçsız bir akıl yürütmeye sahip ‘apolitiklerdir'. Ne bir intifada, ne bir cihat... “… Birer yoldaşımız kendini yaksın” sesi, Allah’a olmasa da tarihe adaktır. Dergi bürolarında şehitlerin fotoğrafını asmaya yer kalmadı! Uçakları değil maket bıçaklarını gören 'Bizimkiler'in aklında şekerleme mi var?

Krizi ifadelendirmek güç. Sol’un buna artık lügatı yetmiyor. Söylenenler, ne olursa olsun, “Gün geçmiyor ki acılarımıza bir acı daha eklenmesin” laf dizinini geçmiyor. Ya da, şu şöyle yaptı, bu böyle dedi, şeklinde anlamsız serimlemeler. Maocu, Enver Hocacı, Troçkist, işçici, köylücü tartışmaları ve ayrımları bugün Pentagon’a kaç mil?

Kendine Müslümanlar

Bizim Türkiye İslamcılarının, havasından mı suyundan mı bilinmez ama, 'devşirme' oldukları kesin. Sanki bin Laden'in inandığı Allah’tan başka bir Allah’a inanıyorlar. Müslim’in Allah’ı onlara uzak... Ve bu saatten sonra kaçı çocuğunun adını ‘Cihat’ koyma iddiasında bulunacak? Radikallikleri, 'Cihat'ları Refah Partisi zihniyetini aşmıyor, Menderes’ten şaşmıyor.

Ümmeti öldürülüyor adamdan çıt çıkmıyor, dayaktan ve flaşlardan korkacak kadar zavallı. Güzel havalarda Taksim’de sarıklı, cübbeli, yeşil bayraklı eylem yapmak kolaydı; hani nerede o ürkütücü best modeller! Camii çıkışında bile bu aralar Allahuekber demekten korkan Müslüman-ı Türk'ün, lugatı kendine bile yetmeyen Feda’kar Sol’dan öğreneceği daha çok şey var. Oruç dahil...

Takiye yapmak da sonuna kadar anlaşılabilir ama bu takiyecilik de değil. Savaş süresince, en keskin Atatürkçü Düşünce Derneği mensubundan bile daha laik davrandılar. ‘İslam hoşgörü dinidir’i İslamcıların dillendirmesi başka ne anlama gelir! (Dünya Ticaret Merkezi’nde ölen Amerikalıları mevzu bahis eden Sol da en az İslamcılar kadar laik’tir.) ABD’ye yönelik eylemi tasvip etmeyip mazlum Afgan çocuğuna ağıtlar yakan Müslüman-ı Türk, mazlumdan yana olmayı da devşirdi!

"Yobaz"dan beklenen hayır!

Solun eyleminin meşruluğu nasıl ki ezilenlerden taraf olmasıyla gerçekleşiyorsa, İslamcı eylemin haklılığı da mazlumdan taraf olmasıyla ifadelendirilebilir.

Taliban ve Usame Bin Laden’in 11 Eylül ve sonraki konumları mazlumdan taraf olduğu için saygıyla karşılanmalı. Bu olay, sisteme karşı olan her türlü muhalefetin yüreğine su serper niteliktedir. “Ferahlatıcı” ifadesi son derece yerinde bir kullanımdır. Buradaki “Feda”, bizde uygulanan “Feda” mantığından farklıdır. Dünyaya oynamıştır! Arundhati Roy, ‘Sonsuz Adaletin Matematiği’ adlı makalesinde (Bir Adım, Kasım 2001) şunları söylüyor: “Uçakları söz konusu binalara bindiren söz konusu saldırganları neyin güdülediğini dünya asla öğrenemeyecek. Onlar kahraman adamlar değildi. Ne intihar notu bıraktılar, ne de siyasi birtakım mesajlar; hiçbir örgüt bu olayı üstlenmedi. Tek bildiğimiz, yaptıklarına olan inançlarının hayatta kalma iç güdülerini veya herhangi bir şekilde hatırlanma arzularını gölgede bıraktığıdır.”

Kısa zamanda, ortalama nitelikli 3-5 kişiyle dünya yerinden oynayabiliyormuş.

İlk kez teknolojiyle, yine ilk kez bir mega-tekno’nun kalbi tehdit edilmiştir. Bu eylem, yıllardır yapılan (on yılları bulmadığı için yeni bir eylem biçimi) çoğunluğu da abuk subuk olan Mc Donalds türü eylemlerin bayatlığını ve sevimsizliğini, hatta hiçliğini gösterdi.    

Yıllardır, Sol konuştu, Sol düşündü, Sol yaptı ancak, kadınlarını çuvala sokan, sokak ortasında adam taşlayarak öldüren, heykelleri yıkan bir zihniyet, golü attı. ‘Muhafazakar’ solculara da eylemi kınamak kaldı. Batı’nın ‘çılgın’ Araplardan korkması boşuna değil.

Unutmamak ve aydınlığı görmek gerekir. 11 Eylül’ün aktörleri; “Elinde meşale tutan köre benzer, başkasının yolunu aydınlatır ama kendi yolunu göremez” (Şeyh Sadi).

Okunma 16164 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.