Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


İletişim Kuramları Üzerine

Yazan

Meşhur iletişim kuramcısı Lasswell’in yine meşhur olan formülü şudur: Kim, kime, hangi kanalla, hangi etkiyle ne diyor?

“Günaydın amca, -günaydın. -Sigaran var mı, -alabilirsin. -Teşekkürler, iyi günler, -iyi günler.”

İletişim nerede başlayıp nerede bitiyor? Yani günaydınla başlayıp iyi günlerle mi bitiyor; veya günaydın diyene günaydın denmesi gerektiğini öğreten egemen sosyal, kültürel, ekonomik yapının kendisinde mi başlıyor? Ya da ‘amca’ sigarasını vermeyip, gencin küfrüne maruz kalsaydı ortadaki durum iletişimden başka bir şey mi olacaktı?

İşte iletişimin iki ana ve birbirinden tamamen farklı tanımı: İletişim; iletilerin aktarılması, gönderilmesi, yayılmasıdır. İletişim, ileti göndericilerin ve alıcıların nasıl kodladığı, ve kodu çözümlediği ve göndericilerin iletişim araçlarını nasıl kullandığı üzerinde durur. İletişimde etkililik ve doğruluk önemlidir. İletişim, bir tarafın öteki tarafın davranışlarını istenen yönde etkileme ve değiştirme sürecidir. Eğer beklenen etki ortaya çıkmazsa veya farklı bir etki söz konusuysa, bu, iletişimin başarısızlığıdır.[1] Ya da iletişim, insan etkinliklerinin tamamlayıcı bir parçasıdır. Nerede bir insan etkinliği varsa orada iletişim vardır. İletişim insan etkinliklerinin bir zorunluluğu, ayrıcalığı, önceliğidir. İletişim kısaca ileti alışverişi ise de; ileti, malların üretimi ve dağıtımı, paranın dolaşımı, pazar ilişkileri, aynı zamanda düşüncenin ve deneyimin üretimi, dağıtımı, alışverişi demektir. İletişim, insan ilişkilerinin süregiden bir sürecidir, gerçek zaman ve gerçek uzayda yer alır, toplumsal bir olgudur, bu nedenle o toplumsal ekonomik, siyasal ve tarihsel koşullar içinde anlaşılabilir[2].

Toplumla ilişkisi açısından kitle iletişim araçlarının nasıl çalıştığı ve nasıl çalışması gerektiğine ilişkin geliştirilmiş birçok kuram var. Bu yazıda amaç bütün kuramları eksiksiz tanıtmak değil. Yazıyı, sadece belirgin eğilimleri temsil eden kuramlarla sınırladık.

İletişim incelemeleri yapan yazarların çeşitli isimlerle adlandırdığı kuramlar serimlendikten sonra değerlendirme yapılacak. Söz konusu kuramlar genel olarak ‘eleştirel Marksist’ ve ‘liberal çoğulcu’ şeklinde ifade edilecektir.

Aşağıda özet olarak vereceğimiz kuramlarla ilgili bilgiler geniş ölçüde, Dennis McQuail’in Kitle İletişim Kuramı, Hayati Tüfekçioğlu’nun İletişim Sosyolojisine Başlangıç, İrfan Erdoğan ve Korkmaz Alemdar’ın İletişim ve Toplum ve Raşit Kaya’nın Kitle İletişim Sistemleri başlıklı çalışmalarından derlendi. Kuramların serimlenmesinde, özel olarak ‘akademik’ ve ‘nötr’ bir tarz tutturuldu ve kavramlaştırmalara müdahalede bulunulmadı.

‘Akademik Literatür’de

İletişim Kuramları

Amerikan Kitle İletişim Kuramları olarak adlandırılan bu yaklaşımların temeli Siebert ve arkadaşlarına dayanmaktadır. 1956’da yayınlanan “Basının Dört Kuramı”, bu alandaki çalışmaların başvuru kaynağı olmuştur. Daha sonra McQuail’in bu kuramlara iki bölüm daha eklemesiyle toplam altı kuramdan bahsedilmeye başlanmıştır.

Otoriter kuram

Gazetelerin ortaya çıktığı tarihsel dönemde, dünya üzerinde mutlak güçteki monarşilerin otoriter kuralları geçerliydi. Bu sistem, özel kişilerin mülkiyetinde de bulunsa, basının siyasal güce ve yönetici kesime bağlı bir hükümet ve devlet aracı olarak görüldüğü monarşik yönetimlerde uygulanmıştır. Buna bağlı olarak da ilk basın mantığı ya da iletişim sistemleri devlete hizmet eden ve iktidardaki hükümetin politikalarını geliştiren ve destekleyen yönde olmuştur. Bu sistemde gazeteciler bağımsız değildir ve gerektiğinde zora dayanılarak hükümet otoritesine bağımlı kılınabilir. Yazı işleri kadroları doğrudan hükümet tarafından atanabilir. Otoriter kuramın temel prensiplerinde; Kitle İletişim Araçları (KİA) yerleşik yasal erke her zaman bağımlı olmak durumundadır, bu araçlar yaygın siyasal ve ahlaksal değerlere karşı çıkmamalıdır, denetim ve sansür yukarıdaki ilkeleri uygulatmak için meşrudur, otoriteye karşı olmak cezai sorumluluk getiren suç kapsamındadır. KİA üzerindeki özel mülkiyet ancak bu koşullara uyma halinde kabul edilebilir.

Liberal kuram

Bu kuramın kaynağı, yazılı basının 17. yy.’da devlet kontrolünden çıkışına kadar uzanır. Liberal yaklaşımda KİA’lar özeldir ve diğer işlevlerinin yanında hükümeti kontrol etme aracı olmak gibi bir özelliğe sahiptir. Aydınlanma ve Rönesans’ın düşünsel oluşumları ve bunlardan doğan haklar, iletişim sistemlerinde otoriter yaklaşıma karşılık liberal kuramı geliştirmiştir. Günümüz liberal demokrasilerinin iletişim düzenlemelerine ilkesel dayanakları sağlayan özgürlükçü yaklaşım, başta düşünce ve ifade özgürlüğü olmak üzere, temel hak ve özgürlükleri kullanabilme gereğini savunur. Yani en basit ifadesiyle bu kuram, bireyin her istediğinin yayınlanması hakkının olduğunu savunur. Liberal yaklaşımın serbest girişimcilik ve serbest dolaşım temel prensipleri ise, yayıncılık sektörünün ruhsat ve izin alma koşulu aranmadan her bireye açık olmasını, herhangi bir şeyin yayını için istek dışı bir zorlama olmamasını savunur.

Toplumsal sorumluluk kuramı

Bu kuram, ABD’de basın özgürlüğü üzerine inceleme yapmak üzere, 1947’de kurulan Hutchins Komisyonu olarak da adlandırılan Basın Özgürlüğü Komisyonu raporuna dayanır. Bu kurama göre demokrasinin varlığının sürdürülebilmesi için KİA’nın pek çok ödevi bulunmaktadır. Basın özgür ve özel bir etkinlik alanı olarak kalmalıdır ama bundan böyle yanlış yapma hakkı bulunmamalıdır. KİA’lar çoğulculuk prensibi gereğince içinde yer aldıkları toplumun çeşitliliğini yansıtmak, cevap hakkı tanımak gibi temel görevlerini yerine getirmelidir. Haber aktarmanın yanında, kültür ve sanatın da yayılması için eğitici olmalıdır ve suçu, şiddeti, karmaşayı teşvik edecek ve azınlık gruplarını gücendirecek şeylerden uzak olmalıdır.

Sosyalist kuram

1917 devriminden sonra Sovyet sisteminde KİA’lar yeniden düzenlenmiş, Marksist öğretiye dayalı olarak Lenin’in koyduğu ilkeler çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Kurulan bu yeni iletişim sistemi, zaman içinde kavuştuğu diğer kurumsal donatılarla gelişerek, Sovyet etki alanındaki başka sosyalist ülkelerin iletişim alanındaki düzenlemelerine örnek teşkil etmiştir. Genel hatlarıyla bu sistemde KİA’nın görevi, Sovyet sisteminin devamlılığına ve başarısına katkıda bulunmaktır. Bütün araçları ‘işçi sınıfının temsilcileri’ tarafından denetim altında bulunur. Medyada partinin yöntemleri eleştirilse bile amaçlar eleştirilemez. Sosyalist toplumlar sınıfsız toplumlar olduklarından ya da bunu kurmaya yönelik olduklarından, iletişim araçlarının farklı siyasal çıkarları yansıtacak bir yapıda olması gerekmemektedir. Ayrıca Marksizm tarihin nesnel gelişme kanunlarının ve kitle iletişim araçlarının yansıtması gereken objektif gerçekliği öngörmektedir. Böylece kişisel yorum alanını azaltmakta ve liberal iletişim sisteminden farklı bir değerler dizgesi ortaya koymaktadır. Bu iletişim kuramının ana ilkeleri: KİA’lar işçi sınıfının ilgilerine hizmet etmeli ve onların kontrolü altında bulunmalıdır. Bu açıdan özel mülkiyet alanında olamazlar. Bu araçlar toplum için eğitim, sosyalleştirme, bilgilendirme, motivasyon, seferberlik gibi pozitif fonksiyonlar icra etmelidir, evrensel olguların nesnel değerlendirmesini Marksist-Leninist prensiplere göre yapmalıdır. Toplumun kendisine karşı olan yayınları ön denetim, sansür ve diğer yasal önlemlerle önlemeye ya da bunları yapanları cezalandırmaya hakkı vardır.

Gelişmeci kuram

1960’lı yıllarla birlikte sömürgeciliğin çözülmesinin önemli ölçüde tamamlanmasıyla bağımsızlık kazanan ve gelişmekte olan ülkeler ortaya çıktı. Bu ülkeler, toplumsal ve siyasal modernleşme, kalkınma, gelişme gibi kavramlarla tanımlanan önemli sorunlara sahip olduğu gibi, onlarla ilişkilerini yeniden belirlemek ve düzenlemek isteyen diğer ülkeler için de ilgi alanı oluşturmaktadır. Bu ülkeler için KİA büyük ölçüde önemli olmakla birlikte, sözü edilen toplumların yapısal özellikleri, onların yukarıda sıralanan dört iletişim sistemini de uygulamasına imkan vermemekte, yeni bir sistemin oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır. Değişimci olarak adlandırılan yeni yaklaşımın temel ilkeleri: ulusal değerlerin gelişmesi için ulusal kültüre ve dile iletişim araçlarında öncelikli bir yer verilmesi, KİA’nın gelişme hedefine ulaşabilmek için ulusal politikaların kendilerine yüklediği hedefler doğrultusunda öncelikle seferber edilmesi. Bu ödevin yerine getirilebilmesi için gerekirse sansürle iletişim özgürlüğünün kısıtlanabilir.

Demokratik katılımcı kuram

McQuail çoğulcu yaklaşımın kuram olarak bağımsızlığının sorgulanabilir olmasına rağmen öteki iletişim kuramlarına bir tepki olarak meydan okumayı da içerdiğini ve ayrı bir kimliği hak ettiğini söylemektedir. Daha çok gelişmiş liberal toplumlara özgü olan demokratik katılımcı yaklaşım, belli oranda son dönemdeki yeni iletişim araçlarının şekil ve kurumlanışına bağlanmakta ve gelişme kuramında bulunan bazı öğelerle birleşmesine rağmen, ona belli eleştiriler de getirmektedir. Bu kuramın merkez noktası, politik toplumda aktif alıcının ihtiyaçları, ilgileri ve arzularına bağlıdır. Kuram; tek tip merkezileştirilmiş, yüksek değerli, profesyonelleştirilmiş, tarafsızlaştırılmış, devlet kontrolünde bir medyanın gerekliliğini reddederken, çoğulculuğu, miktarın küçüklüğünü, yerelliği, kurumsallaşmamayı, verici-alıcı rollerinin değişebilirliğini, toplumun bütün seviyelerinde iletişim bağlantılarının yatay oluşunu ve etkileşmeyi desteklemektedir. Bu kuram özgürlükçülük, ütopyacılık, sosyalizm, eşitlikçilik, çevrecilik, yerelcilik gibi birçok öğenin karışımını içeriyor ve medyanın kullanımının kontrolcülerden çok kullanımcılarda olmasını savunuyor.

Değerlendirme

Yukarıda sıraladığımız iletişim kuramlarında görüldüğü üzere her toplum, her örgütleniş biçimi, kendi iletişim sistemini doğrudan belirliyor. Bu durumda iletişim olayına esas özelliğini veren, ona nitelik kazandıran, toplumların örgütleniş biçimidir, diyebiliriz. Bu nedenle tek tip iletişim modelinden bahsetmek her ne kadar yanlış olsa da toplumların farklılıklarından ortaya çıkan iletişim farklılığındaki ortak yön, bizi iletişim sorunun çözümüne yani yine sistem sorunu ve onun malum (liberal ya da Marksist) çözümüne götürecektir.

Siebert ve arkadaşlarının çalışmaları ve kendilerinden sonra gelen iletişim kuramlarına kaynaklık eden Amerikan iletişim kuramlarında dikkat çeken bir nokta, kitle iletişim araçları ve tekniklerinin belirleyici bir faktör olarak sunulmasıdır. Kitle iletişim araçlarının iletişim alanındaki gelişim ve değişimlerini onun toplumsal,siyasal ve ekonomik belirleyiciliğinden yalıtmak, bu kuramların eksik olan yanıdır, denilebilir. Böylece ortaya katıksız bir teknolojizm çıkmaktadır. Bu teknolojizmin egemen sınıflar açısından çok ciddi ideolojik işlevleri vardır. Televizyonlarda, ABD ve Irak arasındaki gerginliklerde gösterilenler bu konuya iyi bir örnektir; bir taraftan ABD’nin uzay savaşlarını andıran ışıklı savaş şovları gösterilirken, diğer yandan çiğ et yiyip vücut geliştiren Iraklı askerler gösterilerek, teknoloji karşısındaki çaresizlik anlatılmak isteniyor.  

Bir diğer dikkat çeken durum ise, bu kuramların belli bir dönemin koşullarına ve iletişimin o zaman dilimindeki görünümüne dayandırılması. Oysa ki iletişim sadece günün problemi ya da günün olayı değil yarının ve dünün de konusudur. Fakat dönemin kuramcılarının sadece dönemi göz önüne alarak yaptıkları araştırmaların, varolan koşulların ağırlığı ve özel’liğinden kaynaklı haklılığı olabilir. Bu tür karmaşa dönemlerinde, belki de özel anlamda iletişimi konu almak lükse kaçmakla eşdeğer olabilir; hatta bu durum kuramcıları apolitik bir zemine itebilir. Ama belirtilmesi gerekir ki, tüm bu haklılıklar, iletişim kuramı açısından pek anlamlı değildir.

İletişim kuramlarında, kitle iletişim araçlarının işleyişinin; topluma, devlete, işçi sınıfına, azınlıklara vb’ne yönelik olduğu ve olması gerektiği belirtiliyor. Varolduğu düşünülen nesnel gerçeğin de kitle iletişim araçları vasıtasıyla kitlelere ulaştırılması öngörülüyor. Sadece, “nesnel” iletilerin (gerçek haberlerin), kamunun yararına gönderilmesi gerektiği ve böylece varolan düzenin korunmasının mümkün olacağı belirtiliyor. Nesnel ileti denilen şeyler ise, kendi işçi sınıfları, azınlıkları, devletleridir.

“Nesnellik”lerini ancak ideolojik olarak ifade eden kuramlar, aynı zamanda eşitlik, adalet gibi kavramları da sıkça kullanarak ütopik bir durum sergiliyorlar. Liberal kanadın etkin savunucularından biri olan Noelle Neumann’a göre, kitle iletişim araçları dış siyasal baskılara karşı korunmalıdır. Burada baskıların bizzat varlığı kabul edilirken, öte yandan bundan korunulması gerektiği öngörülüyor. Nihayetinde, olan ve olması gereken ikilemine düşülüyor ki bu da her liberalin içinde olduğu ortak bir görüş ve düştür.

Bütün bu kuramların kendi dönemlerinde önemli oldukları söylenebilir, ancak iletişim meselesini açıklamakta yetersiz görünüyorlar. Mesela gelişmeci kuramın ortaya çıkışı, ikinci dünya savaşı sonrası, Batılı olanlar dışında kalan ülkelerin uluslararası siyasal ve ekonomik alanlarını genişletme çabasıyla paraleldir ve bu şaşırtıcı değildir. Bu çaba “üçüncü dünya” bağlantısızlar bloğu oluşturma amaçlıdır. 29 Asya ve Afrika ülkesini bir araya getiren Bandung Konferansı’nda, gelişmiş batılı ülkelerin ve Sovyetler Birliği’nin politikaları eleştirilmiş ve Batı dünyası dışındaki ülkelerin kendi bağımsız çıkarları konu edilmiştir. Batı ise milliyetçi ve anti-emperyalist olarak değerlendirdiği bu gelişmeleri dizginlemek için farklı egemenlik yolları aramaya koyulmuştur. İletişim sistemleri de 1945 sonrasında bu yeni gelişmelere bağlı olarak biçim değiştirmiş, bu sorun iletişim kuramlarında da kendini “Gelişmeci yaklaşım” olarak ifade etmiştir.[3] Dolayısıyla tarihsel koşulların belirlediği kuramlarda, iletişimin “öz”üne ilişkin ciddi bir çalışma olduğu söylenemez. Mevcut tarihsel koşullara paralel olan bu iletişim kuramlarının “tarihsel” oldukları, genel bir iletişim teorisi oluşturmaktan uzak oldukları ortadadır.

Toplumsal bilimlerde olduğu gibi iletişim konusunda da birçok kurama rastlamak mümkün. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu incelemelerin birçoğu kuram olarak değerlendirilmeyi hak etmiyor.

‘Dünyayı Değiştirme’

Amacı Açısından İletişim

Birçok iletişim kuramcısı temelde iki ana yaklaşıma dayanarak farklı adlarla (gelenekçi-ilerlemeci, muhafazakar-yenilikçi, tutucu-değişimci, davranışsal-eleştirel, Amerikan-İngiliz) varolan bütün kuramları ifade ediyor. Bunlardan ilki, yukarıda sıraladığımız Amerikan kitle iletişim araştırmaları, ikincisi ise varolan bu çalışmaya alternatif olarak çıkan eleştirel, Marksist ya da değişimci denilen kuramlardır.

Stuart Hall, Amerikan kitle iletişim araştırmalarının (anadamar yaklaşım denilen) iki anlamda davranışsal olduğunu belirtiyor: “Amerikan medya sosyologlarını ilgilendiren merkezi sorun medyanın etkileriydi. Bu etkilerin en iyi, medyanın tesirine maruz kalan bireylerin davranışlarında ortaya çıktığını söyleyen değişiklikler bağlamında saptanabileceği ve analiz edilebileceği varsayılıyordu. Bu yaklaşım ayrıca daha metodolojik anlamda davranışsaldı. Medyanın etkileri hakkındaki spekülasyonların pozitivist eğilimli toplum bilimlerini karakterize eden ampirik testlerden geçirilmesi gerektiği savunuluyordu”[4]. “Davranışsal” olan Amerikan metoduna göre, toplumda kabul gören bazı normlar ve bu normlar çerçevesinde oluşan bir konsensüsün söz konusu olduğunu belirten Hall, davranışsallık saptamasını şöyle geliştirir: “Aslında burada söz konusu olan toplumsal denetim sorunu ve toplumsal düzenin sürdürülmesinde toplumsal denetimin oynadığı roldü. (...) özel bir toplumsal düzene rızaydı; (...) belli bir toplumsal, ekonomik ve siyasal yapılar dizisinin kuralları içinde bütünleşme ve bu kurallara tabi olmaktı. (...) üstelik şimdi artık uylaşımın sahiden kendiliğinden mi oluştuğu, yoksa karmaşık bir toplumsal inşa ve meşrulaştırma sonucu mu olduğu sorulabilirdi”[5]. Medya ise bu rızanın pekiştirildiği bir araç konumunda kalıyordu. Oysa Hall’e göre, medya gerçekliği yalnızca üretmiyor aynı zamanda tanımlıyor, burada yapılan sadece aktarma değil aktarılana anlam vermedir. Dolayısıyla, “eleştirel” yaklaşımın ortaya çıkmasıyla Amerikan kitle iletişim kuramları önemli bir gerileme yaşamıştır. Buradaki en önemli faktör ise ‘ideoloji’nin etkinliğidir.

İdeoloji, Louis Althusser’e göre; gerçekliğin bilinçli bir şekilde çarpıtılması anlamında “yanlış bilinç” veya duyumların yanlış, eksik ve sınırlı bir şekilde işlemesinin ortaya çıkardığı bir yanılsama değildir. “Her ideoloji, zorunlu olarak hayali çarpıtması içinde, varolan üretim ilişkilerini (ve onlardan türeyen öbür ilişkileri) değil, fakat her şeyden önce bireylerin, üretim ilişkileri ve onlardan türeyen ilişkilerle olan hayali ilişkisini gösterir.”[6] Althusser, medyayı, devletin ideolojik aygıtı olarak değerlendirerek, “Devlet’in baskı aygıtı zor kullanarak işler, oysa Devlet’in İdeolojik Aygıtları ‘ideoloji kullanarak işlerler’”[7]der. Burada devletin ideolojik aygıtları baskı aygıtlarına (hükümet, ordu, polis, mahkemeler, ...), baskı aygıtları ise ideolojik aygıtlara (medya, eğitim, aile, din, ...) ihtiyaç duymaktadır.  

Liberal olarak adlandırdığımız kuramın etkin savunucularından biri olan DeFleur ise “eleştirel” kuramları ahlaka aykırı seks savunusu, siyasal anarşi, öğretime karşı basitlik, saçmalık ve mantıksızlık olarak değerlendirerek kendi yaklaşımlarını; “Televizyon programları henüz dinsel inançsızlığı, serbest aşkı, siyasal anarşiyi veya öğretimin önemsizliğini savunmamıştır. Hiçbir önemli iletişim aracı İngilizce yerine Esperanto’nun veya başka bir dilin kullanılmasını önermemiştir. Dolayısıyla, iletişim araçları toplumumuzdaki temel değerlere veya yerleşmiş ‘şeyleri yapma yollarına’ karşı gelmekten genellikle çekinirler”[8] diyerek özetler.

Türkiye’de iletişim alanındaki araştırmalarıyla tanınan İrfan Erdoğan ve Korkmaz Alemdar, varolanı koruma eğiliminde olan kuramları, niçin ‘tutucu-değişimci’ olarak nitelediklerini belirterek, üç noktaya dikkat çekiyorlar: “birincisi kuramın öne sürdüğü varsayımların ideolojik yapısıdır; kuram ya da araştırma eleştirici mi, varolan düzeni değiştirmeyi mi öneriyor, yoksa tarafsızlık ve bilimsel nesnellik adına çevrenin düzenini güçlendirmeyi, korumayı ve geliştirmeyi mi öneriyor? Başka bir deyişle, insanın durumunu çevreyi ve düzeni değiştirmeyi mi yoksa insanın çevreye uymasını ve uydurulmasını mı öneriyor? İkinci nokta, araştırmanın konusu ve sorduğu sorularla ilgilidir. Araştırmacı düzenin meşruluğunu ve evrenselliğini kabul eden, düzenin parçalarının etkili bir şekilde çalışmasını sağlamaya yönelik sorunlar ve bunların çözümü ile mi ilgileniyor, yoksa seçtiği konular sorduğu sorularla düzenin tarihsel yapısını, değişimini, meşruluğunu, ideolojisini, sınıfsal yapısını, çatışmaları ve örneğin iletişimin bu yapıdaki yeri, rolü, ideolojik niteliği üzerinde mi duruyor? Son nokta, araştırmada kullanılan inceleme yöntemiyle ilgilidir. Araştırmacı sorunlarına yanıt ararken anket düzenleme, ölçekler belirleme gibi teknikleri temel olarak mı alıyor, yoksa bunları -eğer kullanıyorsa- bilgi edinmenin araçları olarak mı değerlendiriyor? Başka bir deyişle toplumsal olguları soyutlayarak, bütünlükten kopartarak anlamaya çalışan tekniklere mi ağırlık veriyor, yoksa bunları niteliksel özellikleri yakalamada, anlamada yardımcı olarak mı görüyor?”[9]

Neden Liberal ve

Marksist İletişim Kuramları?

Toplumsal yaşantıyı ekonomik güçler mi belirliyor, yoksa siyasal ve kültürel faktörler mi? Uzun zamandan beri süregelen bu tartışma çerçevesinde, Marksizm ve liberalizm kati bir şekilde birbirinden ayrılıyor. Yukarıda tartıştığımız şeylerden öte, yani, ABD kaynaklı iletişim kuramlarının tarihselliği, “dünyayı değiştirmek” bağlamındaki iletişim kuramları tartışmasının ise üzerine oturması gereken bir teorik zeminin gerekliliği öngörülerek, mevcut olan iletişim kuramlarının tümünü Marksist ve liberal iletişim kuramları şeklinde ikiye ayırmayı uygun bulduk.

Genel olarak Marksist kuramda ekonomi toplumsal altyapıyı oluşturur. Kültür, politika, ideoloji gibi kavramlar ve durumlar ise üstyapının öğeleridir. Yani en kaba anlatımıyla ekonomik düzey her koşulda üstyapı kurumlarını belirleyendir.  

“Liberal diye tanımlayacağımız düşünce akımında bir bütünsellik görülmemektedir. (...) bilimsel yasaların yapılamayacağını öne süren Weberci görüşten, ekonomiyi sadece bir dış çevre faktörü olarak gören sistem kuramlarına kadar varan liberal düşünce aslında çok değişik akımlar içinde barındırabilmiştir. Bir ucu Weber’le aynı çatı altında olmakla birlikte bilimsel yasa niteliğindeki genellemeleri kabul eden ancak bunların sadece gözlenebilir olgulara oturtulmasını şart koşan pozitivizmden, diğer ucu belirli bir ölçüde ekonomik adalet istemekle birlikte toplumsal değişmeyi insanların sağduyusu, yasal reformlar ve iyi yönetim çerçevesinde açıklayan faydacılık okuluna kadar uzanan bu düşünce biçimi aslında tek bir temel noktada birleşmektedir. O da, düşünür ya da okuluna göre, ekonomi dışı faktörlerin hem çağların hem de tek tek toplumların değişimi ve yeniden üretiminde belirleyici olduğu görüşüdür. Dolayısıyla toplum ve toplumsal yaşayışı açıklamada çok sayıda görüşü içermekle birlikte tarihsel evrimi içersinde ekonomi dışı belirleyicilik liberal düşünce söyleminde en önemli metodolojik ve kavramsal düzeyi oluşturmaktadır.”[10]

Liberal görüş karşısında Marksist düşünce içinde de bir bütünsellik olmadığını belirten Muharrem Tünay, Marksizmin farklı yorumlamaları olsa bile, toplumsal yapıların yeniden üretilmesinde ve toplumsal değişme süreçlerinde ekonomik altyapının kesin olarak belirleyici rolü oynamasının, bütün bu farklı görüş merkezlerini birleştiren tek nokta olduğuna ve bu belirleyici noktanın yine Marksizmin içinde düşünsel bir harç görevi gördüğüne dikkat çekiyor. İletişim alanındaki tüm tartışmalar, bu temel ayrım üzerinden rahatlıkla izlenebilir.

Kültürcüler Marksist Temelli

Liberaller midir?

Değişimci ya da eleştirel yaklaşımlar olarak da adlandırılan iletişim kuramlarının temelinin Karl Marx’a dayandığı yukarıda da belirtilmişti. Marx’ın gerçekleştirdiği bu temel üzerinde birbirini eleştirici, aynı zamanda tamamlayıcı ve aynı zamanda uzlaşmaz gibi görünen iki eğilim kendini göstermektedir. Bu görüşlerden ilki konuyu, üretim biçimi ve ilişkilerine yani altyapıya ağırlık vererek incelemeye alıyor, diğeri ise yine siyasal ve hukuki üstyapı, ideoloji, bilinç gibi olgu ve kurumların belirleyiciliklerinden yola çıkarak durumu açıklamaya çalışıyor. Bunlara kültürcüler deniyor.

Raymond Williams, John Thompson ve Richart Hoggart tarafından başlatılan ve geliştirilen kültürel çalışmalar üzerinde, Althusser’in teorik etkinliği söz konusudur. Bu yazarların görüşüne göre, kültür bütün toplumsal pratiklerle iç içedir. Tüm kültürel anlamlar, toplumsal formasyonla bağlantılıdır ve sınıf mücadelesi içinde yer alırlar. Kültür ve ideolojinin maddi, tarihsel ve toplumsal varoluş koşulları mevcuttur.

Peki, yukarıda Muharrem Tünay’ın yaptığı “liberal” tanımını bire bir karşılayan kültürcüler, gerçek anlamda liberal midir? Temellerini Marksizmden almaları onları liberallikten kurtarabiliyor mu? Bu soruların cevabı için, Teori ve Politika’nın 8 ve 9. sayılarında yayımlanan “Ekonomi Politik ve Kültürel Çalışmalar / Birleşme mi Boşanma mı?” ve “Kültürel Çalışmalar Ekonomi Politiğe Karşı / Bu Tartışmadan Başka Sıkılan Var mı?” adlı iki yazıdan aşağıda yapacağımız alıntıların kimi ipuçları sağlayacağını düşünüyoruz.

Marksist-liberal ayrımı konusunda gene Marksizm çevresinde dönen tartışmalara tanık oluyoruz. Bu durum, “Son yıllarda en verimli tartışmaların Marksist yaklaşımların kendi içlerinde sergiledikleri farklılıklardan kaynaklandığı” yönündeki görüşü haklı çıkarmaktadır.”[11] Nicholas Garnham, Kültürel çalışmaların İngiliz işçi sınıfının ve popüler kültürünün elit ve egemen kültür karşısında yeniden değer kazanmasıyla ortaya çıktığını belirtiyor ve kültürel çalışmaları şu şekilde eleştiriyor: “Kültürel çalışmaların yanlış bilinci reddetmesi, söylemin geçici etkisi karşısında, dünyanın bir durumu olarak hakikatin reddini de beraberinde getiriyor. Fakat bazı yerleşik doğruluk nosyonları olmaksızın özgürleşme, direnç ve ilerlemecilik gibi fikirler de anlamsızlaşıyor: Neye karşı direniş, nereden özgürleşmek, hangi ilerleme ve nereye doğru? Kültürel çalışmalar literatürü, ‘iktidar’ sözcüğü ile çok oynuyor. Problem, bu iktidarın kaynağının genel olarak belirsiz olmasıdır. İktidara, tahakküm yapılarına ve pratiklerine ilişkin bu belirsizlik, direniş konusunda da aynı belirsizliğe yol açıyor.”[12] “Kültürel çalışmalar farklılığın diğer potansiyel göstergeleri yanında ırk ve cinsiyeti, hiçbir biçimde sınıf tarafından belirlenmeyen tahakküme alternatif yapılar olarak görürken; ekonomi politik, sınıfı -yani üretim araçlarına ve ekonomik artı ürünün dağılımına erişimin yapısı- tahakküm yapısının kurulmasında kilit olarak görür”[13].

Lawrence Grossberg, Garnham’ın görüşlerine karşı kültürel incelemeleri şu şekilde savunur ve ekonomi politiğin yaklaşımını değerlendirir: “Yükselttikleri iki temel eleştiri vardır: Birincisi, kültürel çalışmaların kültürel üretim kurumlarını göz ardı ettiği, popüler kültürü kutladığı ve her türlü muhalif rolden vazgeçtiğidir; ikincisi, kültürel çalışmaların ekonomiyi göz ardı ettiği, ve çağdaş dünyada gerçek iktidar, tahakküm ve baskı yapılarını anlamaya muktedir olmadığıdır.

“(...)Kültürel çalışmalar, ekonomi politiği özünde reddetmedi. Kapitalizm çalışmaları her zaman çalışmaların merkezinde yer aldı. Kültürel çalışmalar daha ziyade belli ekonomi politikçilerin ekonomi politiği uygulama biçimlerini reddetti. Bununla birlikte, kültürel çalışmalar içinde yerel ve özgün olana bağlılık adına, kültüre fazlaca kutlayıcı yaklaşan belli konumların varlığının, her tür eşitsiz iktidar ilişkisinin daha geniş toplumsal bağlamlarına ilişkin duyguları çok fazla gölgelediğini kabul ediyorum. Kültürel çalışmaların bir kısmında, yeniden indirgemeci modellere düşme korkusuyla, ekonomiye ayrıntılı bir dikkat sarf etmekten kaçınma eğiliminin olduğunu da kabul ediyorum. Fakat bu gelişmeler ve onların kültürel çalışmaların daha geniş varsayımsal ve politik temellerin yanındaki yeri dikkatle analiz edilmeksizin, bu tür gelişmelerin değeri neredeyse kaybolur.”[14]

Uzun alıntılarla özetlediğimiz tartışma, akılda birçok soru bırakıyor. Bir taraftan kendine Ekonomi politikçi diyenlerin “yanlış bilinç” gibi ampirisist, indirgemeci unsurları problemli sonuçlara varırken; diğer taraftan, kültürelcilerin ekonomiyi reddetmediklerini belirtmeleri ve sadece diğer unsurları da dikkate alarak ekonomiye gerektiği kadar yer verdiklerini söylemeleri, “Ekonomi, diğer düzeyleri belirliyor mu?”, “Belirliyorsa, ne kadar belirliyor?”, “Ekonomiyi hangi oranda belirleyen görenler Marksist, hangileri liberal oluyor?” gibi soruları gündeme getiriyor. Öyle gözüküyor ki ciddi bir iletişim kuramları eleştirisi, ancak bu temel sorulara verilen yanıtlar sonrasında mümkün olacak.

[1] İrfan Erdoğan - Korkmaz Alemdar, İletişim ve Toplum, Bilgi Yay., Ankara 1990, s.51.

[2] A.g.e., s.171.

[3] Bak.: Hayati Tüfekçioğlu, İletişim Sosyolojisine Başlangıç, Der Yay., İstanbul 1997, s.76-7.

[4] Stuart Hall, "İdeolojinin Yeniden Keşfi: Medya Çalışmalarında Baskı Altında Tutulanın Geri Dönüşü", Medya, İktidar, İdeoloji, Çev.: Mehmet Küçük, Ark Yay., Ankara 1994, s.58.

[5] A.g.e., s.66-7.

[6] L. Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Çev.: Yusuf Alp - Mahmut Özışık, 4. Baskı, İstanbul 1994, s.54.

[7] A.g.e., s.34-5.

[8] İrfan Erdoğan - Korkmaz Alemdar, a.g.e., s.228.

[9] A.g.e., s.14.

[10] Muharrem Tünay, "Althusser ve Siyaset - Ekonomi İlişkileri", ODTÜ Gelişme Dergisi, C.21, S.3, 1994, s.450.

[11] Sevilay Çelenk, "’Kültürel Çalışmalar’la ‘Ekonomi Politik’ Tartışıyor", Teori ve Politika 8, Sonbahar 1997, s.86.

[12] Nicholas Garnham, a.g.e., s.100.

[13] A.g.e., s102.

[14] Lawrence Grossberg, "Kültürel Çalışmalar Ekonomi Politiğe Karşı", Teori ve Politika 9, Kış 1998, s.68-9.

Okunma 361 kez
Bu kategorideki diğerleri: « Dine Epistemolojik Yaklaşım

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.