Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Devrimci İç Savaş

Yazan

Devrimci İç Savaş

Devrimci durum öncesi devrimcilik

“Devrimcilerin gücü bilimlerine dayanmaz; inançlarında, coşkularında, iradelerinde yatar. Bu dini, mistik, ruhani bir güçtür.”

“İktidar şiddet yoluyla ele geçirilir ve diktatörlükle savunulur.”

(Mariategau)

 

Yavuz Ermeç

Tekelci emperyalizm döneminde, Marksist devrimcilik özgül bir ‘devrimci iç savaş’ stratejisine ihtiyaç duymaktadır. Emperyalist ABD, “imparatorluğu”nun ilan davullarını yeni ‘savaş’ bölgeleri yaratarak çalarken, tarihsel-politik koşullar Marksist devrimcilere dünyanın her bir bölgesinde çıkabilecek bunalımları kollamayı, mevcut bunalım öğelerini derinleştirmeyi ve devrimci iç savaşların patlaması için her türlü mücadele aracını devreye sokabilecek yatay/dikey organizasyonlar yaratmayı gerektiren bir faaliyet tarzını dayatıyor.

Ancak devrimciler, bunalımın patladığı tarihsel konjonktüre kadar, bir kurt gibi kozalarında bekleyecekler mi? Bir başka ifadeyle, devrimcilik, bir gerçek edim olarak, “devrimci durum”da devreye sokulan ve uzun “Almanca konuşma dönemi”nin, kitleleri kazanmaya dönük propaganda döneminin ardından gelen bir ‘ikinci’ ve son adım mı olmalıdır? Bu çalışma, Marksist olan ve olmayan devrimciliğin geride bıraktığımız yüz elli yıl boyunca izlediği pratiğin, bir-iki örnek üzerinden, böyle olmadığını tartışmaya çalışmakta, ve Teori ve Politika’da ortaya konulan “pratik-politik devrimcilik” kavramlaştırmasının yeni bir formu olarak ‘konjonktürel öncülük’ terimini önermeye yoğunlaşmaktadır.

Tarihten biliyoruz; devrimci iç savaşa, genellikle, ‘savaş-olmayan durum’dan değil, savaşların yaşandığı dönemlerin içinden geçiliyor. Bu nedenle, başka bir gücün müdahalesini beklemeksizin, pratik-politik devrimciler “kendi” ülke devletlerini istikrarsızlaştırmak için hal çareleri aramalıdır.

Günümüz dünyasında, ABD emperyalizminin tekelci gücü karşısında, emperyalistler arasında bir savaş çıkması uzak bir ihtimal olarak gözükmektedir. Bu nedenle, devrimci güçlerin devrimci iktidar mücadelesini, emperyalistler arası savaşın tek tek emperyalist devlet aygıtlarını güçten düşüreceği ve bloke edeceği bir konjonktüre ertelemek, ilgili pratik-politik özneyi, reformist sonuçlar verecek bir bekleme taktiğine sevkedecektir.[1] ABD imparatorluğuna karşı, “Barbarların atlarını Roma’ya sürmesi” temasında mecazi ifadesini bulan uzun ve yıpratıcı mücadelelerde, –bir avuç ‘ezilen devlet’ dışında– üçüncü dünya ulus-devletlerinin stratejik bağlaşık olarak görülmesi, gericileştirici bir rol oynayacaktır. ABD’nin Irak’takine benzer istikrarsız ortamları artırarak devam ettireceğine dönük bir perspektif içinde olmak ve buna dönük bir devrimci savaş stratejisi oluşturmak, istikrarsızlaştırılacak bölgelerdeki pratik-politik özneler açısından neredeyse konjonktürel bir nitelik taşımaktadır.

Kurucu Marksistlerin aynı zamanda ilgili konjonktürün de konusu olan teorik-politik tezleri, yeni dönemin konjonktüründe devrimci edinime tabi tutulmalıdır. Örneğin, istikrarın hüküm sürdüğü 1900’lerin başlarındaki Rusya’da Lenin, “bozguncu” Rus devrimcilerin terör eylemlerini, devrimci öncüleri kitlelerden yalıttığı için eleştirmektedir. Aynı yıllarda kaleme alınan Ne Yapmalı? da, yazarının kendini II. Enternasyonalcilikten anlayış ve yer yer politik olarak uzaklaştıramadığı dönemlerin bir ürünü olarak, bazı yönleriyle, “günümüz” reformcularının politik meşrebine dayanak oluşturabilecek, onların “doktriner devrimciliğini” destekleyecek unsurlar içermektedir. Ne Yapmalı? Rusya’da Marksist devrimcilerin iktidara ilişkin olabilirliğinin uzak olduğu bir dönemin ürünüdür.

İçinde ya da başında bulunduğumuz dönemde, bir dünyasal eğilim olarak, Marksist devrimcilerin iktidara ilişkin olabilirliği geriye düşmüştür.[2] Ancak bu durumun, Ne Yapmalı?’da veri kabul edilenden farklı bir çaresinin aranması gerekiyor.

Yeni dönemde, tarih, konjonktürel devrimci öncülerini aramaktadır. Tekelci emperyalizm döneminde, Marksizmin sacayağının politika bileşeni, kendi savaşlarını başlatan ve düşmanın kalelerinde istikrarsız bölgeler yaratan konjonktürel öncülere ihtiyaç duymaktadır. Bilim ve teori alanında, düşmanın kürsülerinde “istikrarsızlık” yaratan “teorik savaşlar”dan benzer biçimde söz etmek mümkündür. Tarihsel devrimlerin “uzak” olduğu ve politik devrimlerin tarihsel devrimlere imkan tanımadığı bir dönemde, 1960’lı yıllardan itibaren, tarih, konjonktürel öncülerin çıkışına işaret etmiştir. Konjonktürel öncüler iktidara ilişkin olabilirliklerinin uzak olmasına rağmen, iktidar için savaşmışlardır, “yenmiş ve yenilmiş”lerdir.

Bolşevikler ve devrimci iç savaş

Perulu devrimci önder Mariategau’nun sözleri tarihe yönelik zihnimizi tazeliyor: “İktidar şiddet yoluyla ele geçirilir ve diktatörlükle savunulur.” İktidarın şiddet yoluyla ele geçirileceği Marksist devrimci tezi, özgül bir varlığını Latin Amerika devrimciliğinde bulur. İktidarın şiddetle ele geçirilmediği ve diktatörlükle savunulmadığı bir devrim, tarih sahnesinde yerini almadığı sürece, devrimlere ve devrimlerin tarihine şiddetten ve savaştan arındırarak bakan bir tarih anlayışının ütopyacı niteliği hep güçlü olacak ve göze batacaktır.

Bolşevikler iktidarı şiddete başvurarak ele geçirmiş, devrimci iç savaşla pekiştirmiş, diktatörlükle korumuştur. 1917 Ekim Devrimi, asıl olarak bir Sovyet devrimi değildir; Sovyetleri de içeren, onlar üzerinde hegemonya kuran ve onların “nihai sınırları”nı aşan Bolşevik bir devrimdir. Şubat devrimiyle birlikte ortaya çıkan Sovyetlere hakim olan politik güçler Menşevikler ve Sosyalist Devrimcilerdir (SR’ler). Bolşevik devrimin tarihsel oluş biçimi, yani, Kızıl Muhafızların hiçbir direnişle karşılaşmaksızın eski monarşist parlamento üyelerinden, Menşeviklerden ve Sosyalist Devrimcilerden kurulu geçici hükümeti “kaotik” bir ortamda devirmesi, iktidarın bir tür komplo ya da “sol darbe”yle ele geçirilebileceğine dönük bir miras bırakmıştır. Salt o Ekim sabahına bakarak Bolşevikler “sol darbeci” olarak değerlendirilebilir. İktidar adeta gökten zembille inmiştir ve yetmiş yıl sonra “benzer” bir biçimde yıkılmıştır. Şubat Devriminin gerçekleşme biçimi ise şöyledir: “23 Şubat 1917’de Petrograd’da artan ekmek fiyatlarına karşı kadınların kendiliğinden başlattığı bir protesto, önce işçilerin, daha sonra yerel garnizonun yetkililerin karşısında yer almasıyla bir devrime dönüştü. Kanlı çatışmaların ardından rejim çöktü ve Çar II. Nikola bizzat kendi subaylarının tavsiyesi üzerine 1 Mart’ta tahttan çekildi.”[3] Petrograd, Şubat’ta kanlı çatışmalara sahne olurken Ekim’de hiçbir çatışma yaşanmamıştır. Silahlı işçiler ile denizci ve askerlerden oluşan Kızıl Muhafızlar, Ekim’de –zayıf bir-iki teşebbüs dışında– karşılarında direnecek bir güç bulamamıştır.

Şubat devrimiyle kurulan geçici hükümetin, kaderini emperyalist savaşa bağlaması ve bu yönde attığı adımlar, bu iktidarın sonunu getirmiş ya da başka bir ifadeyle Bolşevik devriminin önünü açmıştır. “Haziran ayında birliklerin moralini düzeltmek ve hükümetin prestijini artırmak gibi hedeflerle yeni bir saldırı başlatıldı. Bu bir kumardı ve kaybedildi. Alman karşı saldırısının ardından muazzam kayıplar, kaçaklık ve bozgunculukla felce uğrayan Rus ordusu, etkin bir daimi güç olmaktan çıktı. Sosyalist bakanların, özellikle temmuzdan beri savaş bakanı ve başbakan olan SR Aleksander Kerenski’nin şöhreti lekendi. Bu durumdan asıl yararlanan, geçici hükümete karşı çıkan tek sosyalist parti olan ve savaşa son verilmesi, iktidarın Sovyetlere bırakılması ve toprakların halka dağıtılması gibi taleplerle kitle desteği gittikçe artan Bolşevikler oldu.”[4] Bolşevikler Petrograd’da devrim yaparken ortada savaşacak bir ordu yoktur ve devrim Ekim ayında henüz bir “saray devrimi”dir. “Rus komutanlar orduyla birlikle sefere çıkmış, bozguna uğramış ve boş kalan Çarlık tahtına Bolşevikler oturmuştur.” Ya da başka bir deyişle emperyalist savaşın Rus ordusunda ve devlet aygıtında yarattığı bozgun Bolşevik devrime yol açmıştır.

* * *

Lenin, 1902’de Iskra’yı Narodyana Volya’nın (Halkın İradesi’nin) düşüncelerine benzer düşüncelere sahip olmakla suçlayanlara, aynı zamanda suçlamalardan kıvanç duyduğunu belirterek şöyle bir cevap verir:

“Devrimci bir savaş örgütüne ‘Halkın İradesi’nin özelliği olarak bakmak, hem tarihsel, hem de mantıksal olarak saçmadır, çünkü ciddi bir mücadeleye girişmeyi düşünen hiçbir devrimci akım, böyle bir örgüt olmadan yapamaz. [...] Biz her zaman, politik mücadelenin komploculuk çerçevesiyle sınırlandırılmasına karşı çıktık ve bundan sonra da karşı çıkacağız, fakat bu kesinlikle güçlü bir devrimciler örgütünün gerekliliğini reddettiğimiz anlamına gelmez. Politik mücadelenin bir komployla özdeşleştirilmesine karşı polemik yanında, (sosyal-demokrat bir ideal olarak) ‘otokrasiye tayin edici darbeyi vurmak için’, gerek ‘ayaklanma’ gerekse de bütün ‘diğer saldırı yöntemlerine’ başvurabilecek güçte olan bir örgüt anlatılmaktadır.”[5]

Lenin Ne Yapmalı?’da Halkın İradesi tarzı bir devrimci şiddeti eleştirmiştir. Lenin Halkın İradesi tarzında bir devrimci şiddeti, yani ezen sınıfları ve devleti temsil eden kişilere karşı girişilen suikastları aydınların tutkulu öfkesi olarak tanımlıyor ve kendiliğindencilikle suçluyordu: “Ekonomistler ve teröristler, kendiliğinden hareketin iki farklı kutbuna taparlar: Ekonomistler ‘salt işçi hareketi’nin kendili-ğindenliğine, teröristler ise, devrimci çalışmayı işçi hareketiyle bir bütün halinde birleştirmeyi bilmeyen ya da olanaktan yoksun aydınların tutkulu öfkesinin kendiliğindenliğine taparlar.”[6]

Lenin, 1900’lerin ilk yıllarında diğer Rus devrimci akımlarının ‘düzenli devrimci şiddet ve eylemde propaganda’ gibi programları karşında, sosyal-demokratlara ezilen yığınlar içinde siyasal teşhir, ajitasyon ve propaganda gibi çalışmaları önermektedir. “Sosyal Demokratların yayın organı Iskra’da, terörizmin tek etkisinin devrimci öncüleri kitlelerden yalıtmak ve örgüt çalışmalarını engellemek olduğu ileri sürülüyordu. Bununla birlikte Iskra’da aynı zamanda hükümetin, grevdeki işçilerle siyasi suçlulara insanca davranmasının sağlanması isteniyordu. Hükümet buna nasıl zorlanabilirdi? Herhalde söylev ve makalelerle!”[7] Bolşevikler, uzun bir süre, yalnızca devlete karşı savaşan devrimciler karşısında değil, “gerçek anlamda” kitle çalışması yapan Menşevik ve Sosyalist Devrimciler karşısında da sık sık söylev ve makalelere başvurmuşlardır. Bolşeviklerin Rus devrimcilere eylemleri sırasında yardım ettikleri biliniyor olsa da, bu, o dönemlerde yalnızca onlara özgü değildir.[8]

Walter Laqueur, Lenin’in devrimci şiddete bakışını şöyle değerlendirir:

“Lenin’in terörü yadsıması, Plekhanov’un durumunda olduğu gibi bir ilke meselesi değil, taktikle ilgili bir meseleydi. Plekhanov’un terörü tümden yadsımasını anlayışsızlık olarak gören Lenin, Iskra’da, terörü hiçbir zaman ilkece yadsımamasının basit bir nedeni olduğunu yazmıştı, çünkü terör yararlı bir biçimde kullanılabilecek, savaşın belirli anlarında zorunlu bile olabilecek bir askeri harekat biçimiydi. [...] On beş yıl önce, 1901’de [Ne Yapmalı?’nın yazıldığı yıllarda], başka koşullar egemendi; Lenin, o sıralarda, yönetimi değil devrimci güçleri dağıtmasını olası gördüğünden terörün örgütlenmeye uygun olmadığını düşünüyordu. Buna karşılık, ilk Rus Devriminin dorukta olduğu 1905 Ekiminde, partisinde yalnızca bombalar hakkında konuşulup tek bir bombanın bile yapılmamasından duyduğu gerçek üzüntüyü dile getirecekti. Terörizm, kitlelerin ruh hali ve söz konusu yerdeki işçi sınıfı hareketi göz önünde bulundurulmak koşuluyla salık verilebilirdi.”[9]

Lenin, 1905 yılında, yani “devrimci durum anı”nda Sosyal-Demokratların devrimci ordu ve birlikler oluşturmasını ve devrimci iç savaşı yükseltmesini salık verdi: “Kara Yüzlere karşı savaş, devrimci ordunun askerlerini eğiten, ilk kez ateş altına girmelerini sağlayan ve devrime de büyük yararı olan mükemmel bir askeri eylemdir. Devrimci ordunun savaş birlikleri, Kara Yüzlerin nerede, kim tarafından ve nasıl örgütlendiklerini vakit geçirmeksizin ortaya çıkarmalı, sadece ajitasyonla yetinmeyerek (ajitasyon yararlıdır ama yeterli değildir), silaha da başvurmalı. Kara Yüzleri dövmeli, öldürmeli, karargahlarını havaya uçurmalıdır vs. vs.”[10]  Menşeviklerin bile kongrelerinde silahlı ayaklanma kararı almış olduğu düşünülürse, Lenin’in sözlerinin gücü zayıflıyor. Lenin “devrimci durum anı”nda ya da başka bir deyişle iktidara ilişkin olabilirliğin kritik ölçüde yüksek olduğu bir konjonktürde devrimci şiddetin tayin edici etkisinin olabileceğini düşünmektedir. Ancak savaşma yetisi örgütsel, stratejik, taktik olarak bir pratik sonucu elde edilebilen ve pratiğin sürekliliğiyle korunabilen, geliştirilebilen bir kazanımdır. Bolşeviklerin, 1905’e kadar Çarlık rejimine karşı devrimci bir ordunun ön hazırlığı anlamında örgütsel bir çalışma içinde oldukları söylenemez.

1905’teki devrimci iç savaş çağrısı güçlü yankılar oluşturmayan Lenin’in, iktidarı ele geçirmek için “devrimci bir askeri hareket” üzerine söz söylediğine bu dönem yazıları dışında az rastlanır. 1905 devriminin bastırılmasından sonra Lenin devrimci şiddetle ilgili, Ne Yapmalı?’daki düşüncelerine geri döner ve devrimci şiddetin etkisiz ve dağıtıcı olduğunu söylemeye, emperyalist savaş yıllarına kadar devam eder. Önceki yazıları yanında, 1917’nin ağustos-eylül aylarında kaleme alınan Devlet ve Devrim’de devrimci şiddete ve silahlı mücadeleye dayanan devlet iktidarını parçalama ve fethetme, Lenin’de doruğuna çıkar. Ancak Devlet ve Devrim’i nasıl bir teorik-politik edinime tutmak gerekir? Ne Yapmalı? devrimci durum anını önceleyen, yani istikrarın sürdüğü dönemlerde pratik-politik devrimciliği salık vermiyor. Devlet ve Devrim ise ancak devrimin öngününde, silahlı mücadele çağrısında bulunulan bir konjonktürde kaleme alınıyor.[11]

1905 devrimi yıllarından sonra Bolşeviklerin 1917’ye kadar ciddi askeri hazırlıklar içinde olduğu söylenemez. Ekim’in 26’sında gece saat 2’de silahlı işçiler ile denizci ve askerlerden oluşan ve tarihe “Kızıl Muhafızlar” diye geçen grup bir avuç “haydut”tur. Bakunin, Marksizm karşısında konjonktürde haklı çıkmıştır: ”Haydutlar (diye yazmıştı Bakunin) Rusya’daki tek içten devrimcilerdir; biçemleri, kitaplara yakışır söz sanatları olmayan, uzlaşmaz, yorulmak bilmez, eylemden yana olan devrimcilerdir.”[12]

* * *

Lenin, emperyalist paylaşım savaşının ortalarında “devrimci durumun” belirtilerini sıralar:

“1) egemen sınıflar için, bir değişiklik yapmaksızın egemenliklerini sürdürmek olanaksız hale geldiği zaman. ‘Üstteki sınıflar’ arasında şu ya da bu şekilde bir bunalım olduğu zaman; egemen sınıfın politikasındaki bunalım, ezilen sınıfların hoşnutsuzluk ve kırgınlıklarının ortaya dökülmesini sağlayacak bir gedik açtığı zaman; bir devrimin olması için çoğu zaman ‘alttaki sınıfların’ eski biçimde yaşamak ‘istememeleri’ yeterli değildir; ‘üsteki sınıfların da’ eski biçimde ‘yaşayamaz duruma gelmeleri gerekir; 2) ezilen sınıfların sıkıntıları ve gereksinimleri dayanılmaz duruma geldiği zaman; 3) yukarıdaki nedenlerin sonucu olarak, ‘barışta’ soyulmalarına hiç seslerini çıkarmadan katlanan, ama ortalığın karıştığı zamanlarda hem bunalımın yarattığı koşullarla ve hem de bizzat ‘üsteki sınıfların’ bağımsız tarihsel bir eyleme sürüklemeleriyle, yığınların faaliyetinde oldukça büyük bir artış olduğu zaman.”[13]

Lenin her devrimci durumun bir devrime yol açmadığını belirtirken, devrimin, ancak öznel koşulun gerçekleşmesiyle yani devrimci sınıfın kitle eyleminin gücüyle mümkün olabileceğini söylemektedir. Lenin 1905’te devrimin istenildiği gibi ilerletilemediğinden bahsetmektedir. 1905’te Lenin’in bahsettiği türden tarihsel “öznel koşul”un, yani devrimin sınıflarla mümkün olduğu tezi pratik-politik olarak uygun değildir. Çünkü 1905’te ezilen sınıfların kitlesel eylemleri söz konusudur. Eğer bir öznel koşulun yetersizliğinden bahsedilecek olursa, bu, Bolşeviklerin devrimci bir savaş yürütecek yeterli güçlerinin, örgütlenmelerinin ve belki perspektiflerinin zayır olmasıdır.

Bolşevikler, 1917 Ekimi’nde işçi sınıfı ve ezilenlerin kitlesel eylemlerinin üzerine basarak bir devrim gerçekleştirmemişlerdir. Bolşevikler, Ekim’de tam da Narodyana Volya tarzında ama tek damla kan dökmeden bir devrim gerçekleştirmişlerdir. Ocak 1918’de, seçimler sonucu oluşturulmuş Kurucu Mecliste SR’ler ve Menşevikler karşısında yine azınlık durumunda kalan Bolşevikler, meclisi ilk oturum sonrası dağıtmıştır. İktidarın Bolşevikler tarafından zapt edilmesinden aylar sonra, işçilerin ve ezilen sınıfların kitlesel gücüne sahip olanlar hala Menşevikler ve SR’lerdir. Bolşevikler SR’ler ve Beyazlar karşısında gerçek bir politik güç olmak için önce “anavatanı satmak” zorunda kalmışlardır: “Almanlar şubatta silahlı çatışmayı yeniden başlattığında, yeterince disiplinli olmayan Kızıl Muhafızları dağıtarak ilerlediler ve Sovyet hükümetini ağır koşulları kabul etmeye zorladır. 3 Mart 1918 tarihli Brest-Litovsk Antlaşması’yla Rusya, Finlandiya, Ukrayna ve Gürcistan’ın bağımsızlığını tanıdı; Polonya, Baltık devletleri ve Moon Sound adaları üzerindeki egemenlik hakkından vazgeçti. Batum, Kars ve Ardahan Türkiye’ye verildi. Rusya’nın felaketle sonuçlanabilecek bir savaştan çekilmesi, savaş bıkkını halkın taleplerini yansıtıyordu. Ancak yeni hükümetin ayakta kalmasının bedeli de ağırdı. Barış antlaşmasıyla eski Rus imparatorluğu nüfusunun üçte birini, tarım alanlarının yüzde 40’ını, demiryollarının yüzde 26’sını, demirinin yüzde 80’ini ve kömür üretiminin yüzde 90’ını kaybediyordu. Ayrıca, Ukrayna, Baltık devletleri ve Finlandiya’da, Alman korumasında hızla antikomünist devletler kuruldu.”[14] 1918’den 1921’e kadar süren devrimci iç savaşta Bolşevikler, SR ve Beyazların ordularına verilen toplumsal desteği azaltmak için ticareti serbestleştiren yeni ekonomik politikalarla (NEP’le) birlikte, köylülere toprak dağıtarak tavizler verdiler.

Bolşevikler, 1905 ve 1917 devrimlerinin anına kadar ciddiye alınabilecek “savaş ya da askeri örgüt” faaliyetinde bulunmamışlardır. Devrimin ilk yıllarında milis güçlerden oluşan “Kızıl Ordu” Mayıs 1918’de 40.000 kişiden oluşan Çek lejyonunun isyanı karşısında bozguna uğrar:

”Lejyon birkaç hafta içinde Sovyet otoritesinin zayıflığını kanıtladı. Kentler birbiri ardı sıra düştü. Trans-Sibirya demiryolunu ele geçiren Çekler, Orta Rusya’dan Pasifik’e kadar devasa bir alanı Bolşeviklerden temizlediler. [...] Çek ayaklanması ve büyük Beyaz güçlerin oluşumu, Kızılları eski devrimci anlayışlarını pragmatik taktiklerle değiştirmeye ikna etti. Leon Troçki, savaş komiseri olarak, başlangıçta kendiliğinden oluşan milislerin dağıtılmasından ve zorunlu askerlik hizmeti ile zorunlu askeri eğitim temelinde düzenli bir ordunun kurulmasından sorumluydu. Subaylar artık askerler tarafından seçilmiyordu. Subayların yetkileri iade edildi. Her birliğe siyasal komiserler atanıyor, böylece silahlı kuvvetler siyasal denetim ve propagandaya maruz kalıyordu.”[15]

Hem iç savaşın başında Çek lejyonu karşısında aldığı yenilgi, hem de iç savaş bittikten sonra 1921’de Polonya’ya karşı aldığı yenilgi Kızıl Ordu’nun düzenli ordular karşısında başarısız olduğunu göstermektedir. Devrimci iç savaş döneminde Kızıl Ordu kendi ayarında ordularla yani “toplama” ordularla muharebe etmiştir. Müttefikler, savaş yorgunu ordularını kendi birlikleri ve halkları arasındaki isyan olasılığı karşısında Bolşevik karşıtı cepheye sokmadılar ya da sokamadılar. Savaş sonrası “kaotik” ortam bir kez daha Bolşeviklerin lehineydi. Bolşeviklerin, “kendi ayarında” olan Beyaz ordular karşısında stratejik ve taktik üstünlüğünün devrimci iç savaşın kazanılmasındaki asıl rolü oynadığı değerlendirmesi yapılmıştır.

Devrimci durumdan önce devrimcilik

Marx, Engels ve Lenin devrimci şiddeti ve savaş örgütünü hiçbir zaman ilkesel olarak yadsımadılar: “Ayaklanma amacındaki bir avuç insanın komplosu olan ilkel Blanquiciliği elbette yadsıyorlardı. Böylesi girişimler her zaman kitle desteğinden yoksundu. Ancak kitlelerin yardım almaksızın gücü ele geçiremeyeceklerini, bir önderliğe gereksinim duyduklarını ve son çözümlemede ‘daha yüksek düzeyde bir Blanquiciliğin’ gerekli olduğunu Marx’la Engels biliyor ya da içgüdüsel olarak duyumsuyorlardı. Kitleleri harekete geçirecek bir komploya ihtiyaç vardı. Böylesi bir komplonun amacının ayaklanma, iç savaş, sabotaj, terörist bir mücadele ya da bunlarla birlikte başka öğelerin bir karışımı olup olmayacağı ikincil sorulardı.”[16]

Marx, Engels ve Lenin birinci sorun olarak işçi sınıfı ve ezilen kitleler içindeki çalışmaya öncelik vermişlerdir. Önce kitlelerle sıkı bağlar kurulmalıdır. Arkasından kitleleri devrime taşıyacak bir öncü örgütün “komplosu” gelecektir. Ancak ileri sürülen bu artzamanlı düşünce bile öncü örgütün bu “komplo”ya askeri olarak nasıl hazırlanması gerektiğine dair belli başlı bir soruyu gündeme getirir. Bunu bir tarafa bırakacak olursak, hem Marx ve Engels’te hem de Lenin’de devrimci durumu önceleyen devrimci şiddet eylemlerinin kitle hareketini sakatlayıcı bir eğilime sahip olduğu düşüncesi hakimdir. Bu durumda, kurucu Marksistlerin ileri sürdüğü, devrim anında geçerli olabilecek bir “Blanquicilik”tir.

Troçki’nin buhar ve piston örneği bir tür “Blanquicilik” değil midir?: ”Kitlelerin kendiliğinden hareketi, pistonu olmayan bir lokomotifin buharına benzer. Yürütücü güç tabii ki buhar, yani kitlelerin harekete geçmesinden ve mücadelesinden gelen enerjidir. Yürütücü güç piston değildir: Buharsız piston’un bir anlamı kalmaz. Ama diğer yandan, belirleyici anda buharı sıkıştıran piston olmazsa, en güçlü buhar bile dağılır ve görevini yerine getiremez.”[17]

Marksizm açısından öne çıkan soru şudur: “Piston kendi ihtiyacı olan hareket gücünü yaratabilir?” Eğer politik alanın özgüllüğünden söz ediyorsak ve savaş politikanın başka araçlarla yürütülme biçimiyse, “piston” kendi hareket gücünü yaratabilmelidir.

Öncünün bizzat kendisi sınıf mücadelesinin bir parçasıdır. Bu, tarih-bilimsel bir tezdir. Ancak öncü, politik bir organizasyon olarak sınıfsal düzlemin ‘dışında’dır. Bir tür “Blanquicilik”, politik alanın konusu edilebilir.

Reformcular, eleştirilmesi gerekenler devrimciler olduğu zaman onların devrimciliklerinin kendinden menkul olduğunu ya da başka bir deyişle harekete geçirici kitle gücünden yoksun olduğunu ileri sürer ve devrimci şiddetin kitleyi böldüğünü sıklıkla tekrar ederler. Diğer taraftan reformcular, kitleyi, devrimcilikten ve şiddetinden arındırılmış söz konusu kendi siyasi eylemlerinin de cezbetmediğini görmezlikten gelirler. Devrimci süreçlerin tarihi bize, politik hareketlerin kendi güçlerini kendilerinin yarattığını gösteriyor. Kuşkusuz bu, tarih-bilimsel açıdan devrimin, devrimci öncünün iradesiyle gerçekleştiğini iddia etmek değildir. İleri sürülen, devrimci öncünün de tarihin hareket güçlerinden birisi olduğudur.

Önümüze koyduğumuz devrimci bir savaş stratejisi olduğu zaman, ister devrimcilere ilişkin olsun ister reformculara, bir dizi öncelikler sorunu ortaya çıkar. “Önce kitle sonra devrim” anlayışı yalnızca reformcuları değil devrimcileri de kesen bir yaklaşımdır. Temel olarak, bu, bir güç elde etme sorunudur ve gücün nasıl elde edilebileceğine dönük strateji ve taktikleri içerir.

ABD’nin Irak’a saldırısının gündeme oturmasıyla birlikte, Türkiye’deki savaş karşıtlığını güçlendirmek ve etkili kılmak için yeniden gündeme gelen “Genel grev, genel direniş” sloganı, kitleye duyulan “açlığın” savaş karşıtlığı çerçevesinde tekrar edilmesidir. Bu sloganın beri yanındaki düşünce, politik grup olmadan politik güç olmaya, oradan da devrime giden yolda işçi sınıfının genel grevlerine bel bağlamaktadır. Henüz bir güç olamamış politik grubun, genel grev aracılığıyla politik güç olma imkanlarına sahip olacağı düşüncesinde, derin bir işçicilik yatmaktadır. Ancak yapılan genel grev çağrısı kimleredir? Her şeyden önce işçi sınıfının ve memurların örgütlü kesimlerinedir ve bu işçileri harekete geçirebilecek gücü sendika ağaları teşkil etmektedir. Demek ki genel grev çağrısı aynı zamanda işçi sınıfı ve memurların hareketinin önünde engel teşkil eden sendika ağaları karşısında bir reçetedir. Genel grevle hem sendika ağalarının gücü kırılacak, hem de savaşa destek veren devletin eli kolu bağlanacaktır.

* * *

“Marksist-Leninist devrim ilkesini, iktidarın silah zoruyla ele geçirilmesi ve sorunun silahla çözülmesi” olarak tanımlayan Mao Zedung, kapitalist bir ülke söz konusu olduğu zaman, mücadele yöntemini reformcu bir tarzda dillendirmektedir: “Ama ilke aynı kalmakla birlikte, onun proletarya partisi tarafından uygulanması, değişik koşullara göre değişik biçimler alır. Faşist olmadıkları ya da savaş halinde olmadıkları zaman kapitalist ülkeler içte (feodalizmi değil) burjuva demokrasisini uygularlar; dış ilişkilerinde ise kendileri baskı altında olmayıp, başka ülkeleri baskı altında tutarlar. Bu özelliklerinden dolayı, kapitalist ülkelerdeki proletarya partisinin görevi, uzun bir legal mücadele dönemi boyunca işçileri eğitmek, güç toplamak ve böylece kapitalizmi nihai olarak yıkmaya hazırlanmaktır. Bu ülkelerde sorun, uzun bir legal mücadele, parlamentodan bir kürsü olarak yararlanma, ekonomik ve siyasi grevler, sendikaların örgütlenmesi ve işçilerin eğitilmesi sorunudur. Orada örgütlenme biçimi legaldir, mücadele biçimi de kansızdır (askeri değildir).”[18] Mao, devrimcilere, silahlı mücadeleye, feodalizm, emperyalizm ve faşizm karşısında başvurulması gerektiğini salık veriyor. Mao, Lenin’i doktriner bir tarzda izliyor: Kapitalist ülkelerde şiddet araçlarının kullanılması ancak bir “devrimci durum anı”nda imkanlı hale gelmektir. Başka bir deyişle, Marksist devrimcilerin silaha başvuracağı an, bu andır. “Kendinde” devrim anına kadar devletle askeri olarak çatışmayan ve “genel grev silahı” dışında maddi bir gücü olmayan bir proletarya partisinin, karşı-devrimci ordular karşısında hükmünün olacağı şüphelidir. Bu tarz bir “devrim stratejisi”ni rehber edinen kendiliğindenci örgütler, karşı-devrimci ordular karşısında, devrimci kriz anının “muazzam” imkanlarına bel bağlarlar. Yani devrimci durum anında imkan dahilinde olabilecek olan bir şeye kaçınılmaz olarak bakılır: Bu da, krizin, kurumsal orduyu parçalaması ve bu parçalanmadan yararlanan “proletarya partisi”nin askeri birlikler devşirerek ordulaşmasıdır. Marksist bir devrimci savaş stratejisi, bu tür imkanları ilkeselleştirmeden hareket etmelidir; savaş örgütünü öncelikli olarak kendi "öz-güçleri” üzerinden oluşturan adımlarını mücadelenin başında atmalı ve kesintisiz bir pratikle geliştirmelidir. Çünkü bu türden bir “devrimci durum anı”nın, yalnızca devrimci güçlere değil karşı-devrimci güçlere de muazzam imkanlar sunacağını tarih bize göstermiştir.

Konjonktürel öncüler dönemi

Otokratik ya da faşist diktatörlüklerin olduğu ya da emperyalist işgale maruz kalmış ülkelerde, kitleleri ayaklandırmak, harekete geçirmek ve devrimci savaşa katmak, burjuva demokrasisinin uygulandığı ileri kapitalist ülkelere nazaran daha mı kolaydır? Birinci türden yönetimlere karşı devrimcilerin silahlı mücadele vermesi, uygulanan sömürünün, baskının ve şiddetin daha “gözle görünür” olması nedeniyle kitlelerce daha mı anlaşılır ve desteklenir niteliktedir? Ya da burjuva demokrasilerinde, kitleler savaşan güçlü bir örgütün yokluğunda, burjuva diktatörlüğünün “göze görünmeyen” sömürüsüne, baskısına, şiddetine boyun mu eğmektedir? Bu konunun “Batı Marksizmi”nde Gramsci tarafından teorik, politik ve stratejik yönleriyle gündeme getirildiğini biliyoruz, ancak biz, tartışmayı sınırlı bir tarzda ve sadece Mao üzerinden ilerleteceğiz.

Mao’nun kapitalist ve burjuva demokratik ülkelerle kapitalist olmayan ya da devletin diktatörlük biçimlerinde olduğu ülkelerdeki mücadeleye dönük yaptığı ayrım teorik-politik olarak “düzeltilmeye” ihtiyaç duyar. Mao yarı-feodal, faşist ya da savaş halinde olan ülkelerde devrime, başka bir deyişle sınıflar mücadelesine ikili bir nitelik verir: devrimci öncü, buralarda faşizme ya da emperyalizme karşı vereceği savaş aracılığı ile aşamalı olarak sosyalist bir devrime ulaşacaktır. Yani devrimci öncü faşist diktatörlüğü yıkarken, ya da emperyalistleri ülkeden kovarken aynı zamanda varolan iktidarları da doğrudan savaş yoluyla yıkacaktır. Mao, Lenin’i “doktriner” bir tarzda takip eder: ”Feodalizmin, mutlakiyetin ve yabancı zulmün devrilmesinden önce proletaryanın sosyalizm için vereceği savaşımın gelişmesi olanaksızdı.”[19] Ancak Mao’nun “doktriner”liği Çin devriminde devrimci işlevlere neden olmuştur ve Çin devrimcileri iç savaştan zaferle çıkmıştır.

Mao’nun söz konusu görüşlerini statik bir tarzda izlemeyi sürdürürsek, kapitalist ülkelerde mücadelenin, hiçbir dolayıma gerek duymaksızın, “saf” haliyle, yani sosyalist, işçici “niteliklerle” yürütülebileceği sonucuna ulaşmamız zor olmayacaktır. Oysa sınıflar mücadelesi hiçbir zaman konjonktürde “saf” haliyle ya da sosyalist “niteliklerle” ortaya çıkmaz. “Şimdiye dek hiçbir zaman mücadele doğrudan sosyalist bir nitelikte başlamamıştır. Bazı ülkelerde, kitleler önce güçlü feodalizm özellikleri gösteren otokratik hükümetlere karşı (Rusya örneği); diğerlerinde sömürgeciliğe, yeni-sömürgeciliğe (Çin, Vietnam) ya da faşizme (Doğu Avrupa ülkeleri) karşı harekete geçmişlerdir. Latin Amerika’nın zafere ulaşan devrimlerinde mücadelenin önde gelen özelliği diktatörlük karşıtı olmasıdır. Sonuçta, tüm bu devrimler öncelikle demokratik nitelikte görevlerle karşı karşıya kalmışlardır. Devrimci öncüler, stratejik sosyalist tasarımlarını terketmeden –ve hatta o doğrultuda daha etkili bir biçimde mücadele edebilmek için– mevcut rejim tarafından ezilen tüm grupların başına geçmek durumunda kalmışlar, her ülkenin özgül koşullarına göre, barış, ekmek, toprak, özgürlük, ulusal egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkı, ezilen ulusların savunulması gibi demokratik parolaları kendilerine bayrak edinmişlerdir. Bu gibi durumlarda sınıflar mücadelesinin ikili bir niteliği olmuştur: Acil hedefi bakımından demokratik ve stratejik hedefi bakımından sosyalist.”[20] Tarihsel olanla politik olan arasındaki kategorik ayrım bağlamında çoklu nitelikler, değişen formlarda da olsa her zaman varolacaktır. Batı Avrupa ülkeleri gibi gelişmiş burjuva demokrasilerinde mücadele yürüten Marksist devrimci bir öznen acil hedefi bakımından “küreselleşmecilik”le ilişkilenmek zorunda gibidir. Bu ülkelerde “küreselleşmeci” hareketlerin başına geçemeyen ve hareketi kendi devlet yapılarına yöneltemeyen Marksist devrimci öznelerin sınıflar mücadelesinde etkin olamayacağı öngörülebilir.

Lenin sınıf savaşımını kabul eden herkesin, iç savaşı da kabul etmek zorunda olduğunu söyler: “Her sınıflı toplumda iç savaş doğal, ve bazı koşullarda sınıf savaşımının kaçınılmaz devamı, gelişmesi ve şiddetlenmesidir. Bu, her büyük devrimle doğrulanmıştır. İç savaşı kabul etmemek ya da görmezlikten gelmek, büyük bir oportünizme düşmek ve sosyalist devrimi yadsımak olur.”[21]

Emperyalist-kapitalist militarizme karşı işçi sınıfının silahlanmasının zorunlu olduğunu vurgulayan Lenin, devrimci iç savaşın politik-pratik koşullarını, emperyalist dönemle temellendirmektedir: “Bugünkü emperyalist savaş, iki büyük devlet grubunun emperyalist politikalarının devamıdır ve bu politika, emperyalist dönem ilişkilerinin bütünü tarafından yaratılmış ve körüklenmiştir. Ne var ki, aynı dönem, ulusların ezilmelerine karşı savaşımı ve burjuvaziye karşı proletarya savaşımını da kaçınılmaz olarak doğuracak ve körükleyecek, ve bunun sonucu olarak da, önce devrimci ulusal ayaklanmalar ve savaşlar; sonra, burjuvaziye karşı proletarya savaşları ve ayaklanmaları; üçüncü olarak da her iki türden devrimci savaşların bileşimini vb. olanaklı ve kaçınılmaz duruma getirecektir.”[22]

Lenin, emperyalist savaşların devrime yardım ettiğini söylemektedir. Lenin’in ifadelerini, proletarya savaşının ve devriminin, emperyalist bir savaşın varlığına, yani iç savaştan dolayı sadece kendi ulus-devletinin zayıflatılmasına değil, aynı zamanda emperyalistler arası bir savaş sonucu, emperyal güçlerin de zayıflamasına tarihsel olarak gereksinim duyduğu şeklinde yorumlamak mümkündür. Devrimlerin iki emperyalist savaş dönemince gerçekleşmesi ve sonrasında “soğuk savaş” döneminde Sovyetlerin jeo-politik konumunun yer yer kimi devrimlerde emperyalizm karşısında dengeleyici güç olması, bu görüşü destekleyici tarihsel dayanaklardır.

Elbette devrim ya da politik iktidarın ele geçirilmesi, toplumsal ve politik bir kriz ortamında, güç ilişkilerinin düşmanların aleyhine, devrimci öncünün lehine olduğu bir konjonktürde mümkün olacaktır. Ancak, tekelci emperyalizmin içinde bulunduğumuz dünyasal koşullarında, güç ilişkilerinin düşmanın lehine, pratik-politik devrimcilerin şiddetli bir şekilde aleyhine olduğu bir dönemden geçilmektedir.

Emperyalistler arası bir sıcak savaşın, faşist bir diktatörlüğün vb. yokluğunda Marksist devrimciler, stratejik sosyalist tasarımlarını kaybetmeden tüm ezilenlerin başına geçerek kendi iç savaşlarını kendileri başlatmak tarihsel göreviyle sorumludurlar. Pratik-politik devrimcilikler döneminde, kendi savaşını kendi başlatan bir öncüye gerek vardır. Önümüzdeki dönem, hem politik öncünün hem de tarihsel öncünün formlarıyla hareket edebilen konjonktürel öncüler gerektirmektedir.[23]

Konjonktürel öncüler dönemini, Kuzey Kore devrimini bir dönemeç noktası alarak başlatmak mümkün gözükmektedir, ama konjonktürel öncülerin tarih sahnesine çıkışı daha geç bir dönemde olmuştur: “Sovyetler’in bilinen, kurtarma, işgal ve devrim yolunu izleyen tek üçüncü dünya ülkesi KDHC’dir. Bu, aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin sömürgeciliği doğrudan ortadan kaldırdığı ve Stalin’in kurtarıp işgal ettiği tek üçüncü dünya ülkesidir.”[24] “Soğuk savaş” döneminde gerçekleşen birkaç başarılı devrim dışında Sovyetler Birliği’nin jeo-politik konumu tartışmalı bir hal alıyor. Bu dönemde gelişen devrimci hareketlerin öncüleri, kendi ülkelerinde devlete karşı savaşmayan KP’leri ve onların uluslararası arenadaki hamisi Sovyetler Birliği’ni revizyonizmle suçlamaktadırlar.

İkinci dünya savaşı sonrası dönemde gerçekleşen Küba politik devrimi, tarihsel devrime neden olmuştur. Latin Amerika ülkelerindeki devrimci öncülerin, özellikle Küba devrimi örneğinden yola çıkarak, Marta Harnecter’in bahsettiği türden devrimin ikili niteliğini, politik ve tarihsel niteliğini kimi kayıtlar koyarak kavramış olduğunu söylemek mümkündür. Fidel Castro, diktatörlüğe ve emperyalizme karşı savaşa neden öncelik verdiklerini devrimden sonra yaptığı bir söyleşide şöyle açıklar:

“Bu benim istediğim program mıydı? Hayır! O dönemde daha yüksek, daha ileri bir program önermek tamamen gerçek dışı bir şey olurdu: kimse anlamazdı. (...) Biz, 15.000 öğrenciden yalnızca 30’unun antiemperyalist oldukları bir ülkede anlaşılabileceğini düşündüğümüz maksimal programı yapmıştık. Batista’ya karşı mücadele programımız sosyalist bir program değildi ve gerçekten de öyle olamazdı. Çünkü mücadelemizin doğrudan amaçları henüz sosyalist hedefler değildi ve zaten de olamazdı. Bu hedefler, o aşamada, Küba toplumunun siyasi bilinç düzeyini aşardı; halkımızın o aşamadaki olanaklarının düzeyini aşardı. Moncada dönemindeki programımız, sosyalist bir program değildi. Ama o sırada halkımızın hedefleyebileceği en iyi toplumsal ve devrimci programdı. (...) Küba devrimini eleştiren bazı kişiler, bu devrimin hileli olduğunu söylüyorlardı. Biz ise gerçek bir devrimcinin hep maksimum toplumsal değişmeye ulaşmaya çabaladığını açıklıyorduk. Ama maksimum toplumsal değişmeye ulaşmaya çabalamak, bu maksimumun her an önerilebileceği anlamına gelmez; verili bir anda, bilincin ve güç dengelerinin içinde bulundukları gelişim düzeyine göre, önünüze belirli bir hedef koyabilirsiniz; bir kez bu hedefe ulaşıldıktan sonra, daha ileri başka bir hedefe yönelebilirsiniz.”[25]

Küba devrimi Sovyetler’in jeopolitik konumunun güçlü olduğu erken bir tarihte gerçekleşiyor. Küba devrimi sonrası, ABD, “arka bahçesi” olan Latin Amerika ülkelerinde politik devrimlerin tarihsel devrimlere yol açmasına izin vermiyor. Diğer taraftan “yeni sömürge” konumundaki ezilen uluslar politik devrimlerini gerçekleştiriyor. Bir tarihsel eğilim olarak, politik devrimin tarihi “öznesi” ulus, ezilen konumundan çıkarken, böylece Marksist devrimcilik açısından da politik edinimin konusu olmaktan çıkmıştır.[26]

Latin Amerika’nın çoğu devrimci öncüsü, politik devrimden tarihsel devrime ulaşan Küba devrimini kendine rehber ediniyor. Birçoklarında ise, politik devrim-tarihsel devrim “ikiliği” Maocu bir tarzda kurulmaktadır. Latin Amerika’nın devrimci öncüleri emperyalistler arası bir savaşın ya da güçlü bir jeopolitiğin yokluğunda devrimciliklerini veya birkaç örnekte yaşandığı gibi politik devrimlerini koruyamıyor ve sürdüremiyorlar. Kimi devrimci öncüler ise (El Salvador’da FMLN gibi), diktatörlük sonrası dönemlerde devrimciliklerinden uzaklaşmışlardır.

Politik devrimlerle tarihsel devrimlerin çakışmasının imkansızlaştığı bir dönemde, FARC ve Aydınlık Yol’un pratik-politik mücadeleleri konjonktürel öncülerin tarih sahnesine çıkışına işaret etmektedir.

FARC, 1966 yılında Komünist Partinin onayıyla bir savaş örgütü olarak kuruluyor. “Biz kökleri 1948’e uzanan bir devrimci hareketin damarıyız. Tolima’nın güneyindeki Huilas, Caucas, ve Valles köylülerine karşı 1948’den itibaren büyük latifunduların, büyük hayvan üreticilerinin... iktidarı yönelmiş bulunuyordu. Biz, iktidarda olan oligarşi tarafından onaylanan ve pratiğe geçirilen ‘kan ve ateş’ politikasının kurbanıyız. 16 yıl içinde, 1948’de, 1954’de 1962’de ve son olarak ordu liderlerinin Marquetalia operasyonunun başlandığını ilan ettikleri 27 Mayıs 1964’te olmak üzere bize karşı dört kez savaş açıldı... Biz sistemin değişmesi için savaşan devrimcileriz. Bu değişimi istiyor ve halkımız için en az acılı yolu, yani barışçıl yolu, kitlelerin demokratik mücadelesi yolunu izleyerek bunun uğruna savaşıyorduk. Ne var ki izlediğimiz bu yol savaşla, zor kullanılarak tıkandı. Ve bizler, şu ya da bu biçimde bize verilmiş olan tarihsel rolü oynayacağımız için, koşulların zorlamasıyla bir başka yol aramak zorunda kaldık: bu, iktidar için mücadelede devrimci yol, silahlı yoldu... Bugün, yani 20 Temmuz’dan itibaren artık biz gerilla hareketiyiz.”[27] Komünist Parti, Kolombiya’da 1950’li yılların sonundan itibaren amaçladığı değişimleri barışçıl yollarla gerçekleştirme politikası izliyor. Kolombiya’da “bağımsız cumhuriyetler” olarak ortaya çıkan ve KP’nin denetiminde olan bölgelere, devlet 1964’te saldırıyor. Bu saldırılar, KP’yi devlete karşı izlemiş olduğu reformcu politikalarını değiştirmeye itiyor. FARC’ı konjonktürel devrimciliğe pratik zorluyor. Devlet tarafından açılan savaş, FARC’ın devrimciliğini kesintisiz kılmasına vesile oluyor.

Aydınlık Yol’un (Peru Komünist Partisi) tarih sahnesine çıkışı FARC’tan farklıdır. FARC’ın devrimci iç savaşı başlatması ve reformculuktan kopuşu pratik nitelikte iken, Aydınlık Yol’un izlemiş olduğu yol teorik-politik bir “kopuşu” da ifade eder niteliktedir. “[Komünist] partinin yeniden kuruluşunun tamamlandığının ilan edildiği 1978 yılında başlayan bir sürecin sonunda varılmıştı. 17 Mart 1980’de yol ayrımını belirleyen  toplantı gerçekleşmişti: silahlı mücadelenin başlatılıp başlatılmayacağına karar verecek olan merkez komite 2. genel toplantısı. Öyle görünüyor ki, Abimael [Abimael Guzman] burada ‘koşulların olgunlaşmadığını’ öne süren ‘sağ franksiyon’dan güçlü bir muhalefetle karşılaştı. Muhalefet daha sonra, ‘Yeni Demokrasi’ adlı yayında görüşlerini açıkladı ve özellikle şehir gerilla eylemlerine verilen önemi eleştirdi. Muhalefetin üstesinden gelmek için, Aydınlık Yol lideri, Mao’dan alıntılar yapmak (‘Bir kıvılcım bütün çayırı ateşe verebilir’) [...] zorunda kaldı. [...] Abimael söylevinin son bölümünde ‘yeni’nin savaşçılarını yüceltiyordu: ‘Bu silahlı mücadeledir, bunlar halk savaşının sönmez alevidir. Bu çelik daha saflaşacak, bu kılıç daha incelecek, gericiliğin bağırsaklarını delmek üzere daha keskinleşecektir. Yeni budur, yalnızca budur.’ Maoistler sonraları savaş yoluna çıktıklarında 800 kişi olduklarını söyleyeceklerdi. Ancak ilk savaşçı çekirdeğin 200 ila 300 kişiyi geçmemiş olması daha akla yakın.”[28]

Aydınlık Yol, uzun yürüyüşünün ilk adımlarını başlatırken, KP içindeki ‘sağ kanadın’ ifade ettiği gibi koşullar devrimci iç savaş başlatmak için uygun değildir. Çünkü, devrimcilerin iktidara ilişkin olabilirliği yalnızca Peru’da değil, artık dünyada da ‘kategorik’ olarak zayıflamıştır. Bu yeni bir dönemdir. Kolombiya Komünist Partisi, “yerel cumhuriyetler”de, düşman tarafından iktidardan uzaklaştırıldığı zaman bu yeni dönemin öncüsünü, FARC’ı bağrından çıkardı. Guzman bu yeni dönemin sonuçlarına Peru’nun özgüllüğünde vardı ve Peru devleti ile iktidar partisine, Amerikan Devrimci Halk İttifakı’na (APRA’ya) karşı devrimci iç savaş ilan etti.

Mao’yu özgül bir edinime tabi tutan Abimael Guzman, “Yüzyılın Görüşmesi”nde Maoizmi, Marksizm-Leninizmin üçüncü ve en yüksek aşaması olarak ileri sürmüş olsa da; söyleşisinde bu iddia sık sık tekrar edilen bir “tekerleme” gibidir. Guzman’ın söyleşide bu iddiaya dönük tek bir bütünlüklü söz etmemesi, ileri sürdüklerini önemsizleştirmiyor. Aydınlık Yol’un mücadelesi, Maoculuğun “doktriner” tarzda anlaşılan “aşamacılığının” kırıldığını göstermektedir. Bu mücadele, emperyalizme bağımlı bir ülkede, “dış düşmanlar” hayal etmeden silaha başvurulabileceğini, devlete karşı devrimci iç savaş ilan edilebileceğini dosta düşmana göstermiştir.[29]

Konjonktürel öncülerin, ideolojik, politik ve askeri olan arasında kurulacak tarihsel öncelik ilişkisini ilkeselleştirmemeleri gerektiği gibi, her bir alan içindeki öncelikler de ilkeselleştirilmemelidir. Anla süreç arasındaki, ya da başka bir deyişle tarihsel olanla politik olan arasındaki ayrım, konjonktürel öncülerin pratik-politik mücadelesini şekillendirici temel hareket noktası olmalıdır. Konjonktürel öncüler, tarihsel olanla çakışıp çakışmadığına, yani sınıf mücadeleleriyle çakışıp çakışmadığına takılmaksızın, pratik-politik mücadele yürütmek için ezilen hareketlerin başına geçebilme konusunda sürecin gerektirdiği esnekliğe ya da manevra kabiliyetine sahip olabilmelidir. Konjonktürel öncülerin, ezilen hareketi içerisinde devlete karşı kesintili veya kesintisiz bir devrimci mücadele yürütmesinde, özgül alanın çatışmayı barındırıp barındırmaması tayin edici işleve sahip olacaktır.

 



[1] Kayaoğlu, Marksist devrimciliğin iktidara ilişkin olabilirliğinin geriye düştüğü bir dönemde, pratik-politik devrimciliğin imkanlarını tartıştı. Bak.: Metin Kayaoğlu, “Bitimsiz Mücadele, Kesintisiz Devrimcilik”, Teori ve Politika-26, Bahar 2002, s. 25

[2] Metin Kayaoğlu, a.g.e., s. 27

[3]Francisco J. Romero Salvado, “1917-39 Avrupa’da İç Savaş: Rusya ve İspanya’da Kızıllar Beyazlara Karşı”, Modern Çağda Savaş Sanatı içinde, Ed.: Jeremy Black, Çev.: Yavuz Alogan, İstanbul 2003, Kitap Yayınevi, s. 116

[4] A.g.e., s. 116

[5] Lenin, “Ne Yapmalı?”, Seçme Eserler-2 içinde, Çev.: Süheyla Kaya, İsmail Yarkın, İnter Yay., İstanbul 1993, s. 154-55

[6] A.g.e., s. 101

[7] Walter Lagueur, “Bomba Felsefesi”, Terör içinde Haz.: Cemal Güzel, Çev.: Zeynep Mercan, Ankara 2002, Ayraç Yayınevi, s. 45

[8] “Narodnaya Volyacıların en azından bir bölümünün yalnızca ‘bombacı liberaller’ olduğu haklı olarak söyleniyordu. Narodnaya Volyacılar için dinamit üreten dahi bilim adamı Kibaliç, özel yaşamında olduğu kadar siyasi görüşlerinde de rastlanabilecek en ılımlı insandı. Onun gibi barışsever bir adam teröristlerle işbirliği yapmayı kabul etmişse, diye yazacaktı Lev Deitch, bu yalnızca vicdan sahibi insanların var olan koşullar altında başka hiçbir çıkış görmediğini kanıtlar.” (A.g.e., s. 42)

[9] A.g.e., s. 81

[10] Lenin, “Devrimci Ordunun Savaş Birliklerinin Görevleri”, Seçme Eserler-III içinde Çev.: Saliha N. Kaya, İstanbul 1994, İnter Yayınları, s.311

[11] Teori ve Politika’nın “Devlet ve Devrim” başlıklı sayısında (28-29, Güz 2002 - Kış 2003), Devlet ve Devrim’i nasıl bir teorik-politik edinime tabi tutacağımıza dair tartışmalar yapıldı.

[12] Walter Lagueur, “Bomba Felsefesi”, a.g.e., s. 30

[13] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Çev.: N. Solukçu, Ankara 1992, Sol Yayınları, s. 102

[14] Francisco J. Romero Salvado, a.g.e., s. 118

[15] A.g.e., s. 123

[16] Walter Lagueur , a.g.e., s. 80

[17] Aktaran: Marta Harnecker, Latin Amerika Solu, Çev.: Ali Berktay, İstanbul 1997, Ceylan Yayıncılık, s. 18

[18] Mao Zedung, “Savaş Stratejisi ve Sorunları”, Seçme Eserler-II içinde, Üçüncü Baskı, Kaynak Yayınları, s. 224-25

[19] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, a.g.e., s. 12

[20] Marta Harnecker, Latin Amerika Solu, a.g.e., s. 53-54

[21] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, a.g.e., s. 56

[22] A.g.e., s. 57-8

[23] Salvador Ulusal Direnişi, konjonktürel öncü kavramlaştırmasını, kendi öncülük tarzını tarihsel öncü kavramlaştırmasından ayırt etmek için kullanmaktadır. Salvador Ulusal Direnişinin konjonktürel öncü tanımı, politik devrimciliğe denk düşen bir politik  öncülük tanımına daha yakındır. (Marta Harnecker, a.g.e., s. 113)

[24] Jon Halliday, “Kuzey Kore Muamması”, Doğu Avrupa Dosyası içinde, Der. Ragıp Zarakolu, İstanbul 1990, Alan Yayıncılık, s. 446-7

[25] Marta Harnecter, a.g.e., s. 53-54

[26] Metin Kayaoğlu, “Devrimci Milliyetçiliğin Marksist Edinimi”, Teori ve Politika-27, Yaz 2002, s. 38

[27] Aktaran: Ricardo Knape, Uyuşturucu, Gerilla ve İktidar, Çev.: Seyla Kaya, Saliha Nazlı Kaya, İstanbul 1996, Gökkuşağı Yay., s. 93-94

[28] Alain Hertoghe, Alain Labrousse, Peru’da Aydınlık Yol Deneyimi, Çev.: Rıza Tura, İstanbul 1991, Belge Yayınları, s. 74-75

[29] Türkiye Devrimci hareketi açısından, benzer bir ayrım THKP-C ve THKO ile TKP-ML’nin önderlikleri açısından yapılabilir. THKP-C ve THKO önderlikleri, deyim yerindeyse, Mao’yu doktriner bir tarzda edinime tabi tutmaktadır. THKP-C ve THKO önderlikleri, emperyalizme karşı verilen savaşın kesintiye uğratılmış olduğundan hareket etmektedir. Yani Kemalist Devrim sonuna kadar götürülmemiştir. Eğer Kemalist Devrim, yani politik devrim sonuna kadar götürülmüş olsaydı, bu politik devrimin dolaylı sonucu tarihsel devrim olacaktı. THKP-C ve THKO önderlikleri, sonuna kadar götürülen bir anti-emperyalist mücadele sonucu politik devrimle tarihsel devrimin çakışacağını düşünüyorlar. Maocu doktrinerlik devrimci işlevlere sahip oluyor. TKP-ML önderliği ise politik devrimin tamamlanmış olduğunu tespit ederek devrimci bir tarihsel devrimciliğin yolunu açmaktadır. Devrimci savaş stratejisinin asıl hedefi politik iktidarın özgül biçimi Kemalist burjuva diktatörlük olarak tanımlanıyor, böylece Türkiye’nin yarı-feodal olması, komprador burjuvazinin gelişmesi vb. sorunlar tarihin konusu olmak durumuna, yani asıl yatağına çekiliyor. Ulusal burjuvazi gibi unsurlar, küçük-orta burjuvazi, işçi-köylü ittifakı vb. ittifaklar stratejinin ana unsuru olmaktan çıkıp, taktiğin konusu haline getirilmiş oluyor. Kısaca değinilen bu yönleriyle, Türkiye sol tarihinde, konjonktürel öncülüğün çıkışını TKP-ML önderliğiyle başlatmak mümkün gözüküyor.

Okunma 221 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.