Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Savaş Tarihinden Mücadele Dersleri

Yazan

Savaş Tarihinden Mücadele

Dersleri

M. Ali Coşkun

Çinli general-filozof Sun Tzu, günümüzden iki bin beş yüz yıl önce yazdığı ve Savaş Sanatı adıyla yayınlanan ünlü eserinde, “Savaşmaksızın başkalarının ordularını alt etmek hünerlerin en iyisidir”[1] demiş olmasına karşın, onun fikirleri, savaş meselesiyle ilgilenenler ya da asıl olarak savaşçılar tarafından hala izlenmeye çalışılıyor. Bilinen en eski savaş stratejisi çalışması olan bu eser, konunun ilgilileri için temel bir başvuru kaynağı olmayı sürdürüyor. ABD’nin, Irak saldırısında, Sun Tzu’nun savaş stratejisine başvurduğu basında yer almıştı.

Eseri İngilizceye çeviren Thomas Cleary, yazdığı önsözde savaş sanatının “çağdaş politika ve iş dünyasına da aynı özenle uygulandığını” belirtiyor ve ekliyor: “Birbirleriyle çatışan örgütlerin anatomisinin incelemesi olan Savaş Sanatı kişiler arasından uluslararasına tüm seviyelerdeki çekişme ve çatışmalara ışık tutuyor. Öngördüğü amaç yenilmezlik, savaşmadan zafer ve çatışmanın fiziği, siyaseti ve psikolojisini kavrayarak asla saldırılamayacak bir güce kavuşmaktır.”[2] Tarihsel dönem itibariyle dünyanın tek hegemonik gücü olmak için ard ardına operasyonlar düzenleyen ABD, bu durumda olmayı amaçlıyor.

Pratik-politikaya ve savaşa dair dönemin gereklerine uygun devrimci edinimler gerçekleştirmek, geliştirmek ve yaşama geçirmek, dünyanın dört bucağındaki devrimciler için yakıcı bir sorun konumunda.

*  *  *

“Savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir.” (Clausewitz) diplomasi denilen tüm politik oyunların, girişimlerin, denemelerin bittiği yerde savaş kaçınılmaz olarak tarih sahnesinde yerini almaya başlıyor.

Eğer savaş silahların patlaması, bombaların düşmesi kentlerin yıkılıp insanların ölmesi vb. ise politikanın şiddet dışında diğer araçları daha mı masum oluyor? Savaş her an yaşanan ve devam eden bir gerçeklik olarak hayatımızda bulunuyor. Daha “masum silahlar”la bizleri gün be gün bozguna uğratıyorlar ve kazanıyorlar.

Irak halkı bombaların patlamasıyla mı ölmeye başladı? Binlerce Iraklı çocuğun ambargo sebebiyle ilaç yetersizliğiyle öldüğünü unutacak mıyız? Afrika’da yüzbinlerin açlıktan ve hastalıktan kırıldığını bilmiyor muyuz? Peki daha iyi bir yaşam için zengin Avrupa’ya geçmek isterken yollarda telef olanlara ne demeli? Silahla bombayla ölmeyince savaş olmuyor, işin içinde mutlaka ordu olacak, muharebe çıkacak taraflar üstün ateş teknolojisini sergileyecekler. Bizler de çıkıp “kahrolsun savaş, yaşasın barış” sloganlarıyla suçluyu bulup, teşhir edip, cezalandırmaya çalışacağız. Suçluyu bulduk işte! Hep birlikte lanetleyelim! Savaş bir daha olmasın! Çocuklar şeker de yiyebilsinler!

*  *  *

“Silahsızlanma yalnızca can sıkıcı gerçekten kaçmak ve buna karşı savaşım vermemek demektir.”[3] (Lenin) Silahsızlanma, barış pek tabii yoğun savaş dönemlerinde yükseltilmesi gereken sloganlar olmalıdır. Geniş kitlelerin savaşın yıkıcılığına karşı büyüyen öfkeleri örgütlenmeli, sokağa taşınmalıdır. Dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanı meydanlara toplayan; tepkisini, öfkesini “militanca” büyüten savaş karşıtı hareket önemsenmelidir. “Marksizm, pasifizm demek değildir. Savaşın, hızla sonuçlanması için savaşım kuşku yok ki gereklidir, ama ‘barış’ isteği ancak devrimci bir savaşım çağrısı ile proleterce bir öz kazanır. Devrimler birbirini izlemezse, sözde demokratik bir barış bir küçük burjuva ütopyasıdır.”[4]

“Savaş dönemleri bize barışın tarihte sık sık bir dinlenme ve yeni savaşlar için güçlenip, derlenip toparlanması amacına hizmet ettiğini gösterir.”[5] Sınıflar varoldukça savaşlar da varolacaktır. Ezenlerin kendi aralarındaki savaş ve ezilenlerin ezenlere karşı savaşı; ezilenlerin savaşını büyütmek ve zaferle sonuçlandırmak hangi zamanın konusu olacak bilinmez.

*  *  *

Savaşların tarihine, savaşan tarafların strateji-taktik ve araçlarla ne türden aşamalar geçirdiğine göz atmak anlamlı olacaktır. Savaşların tarihini, yakında yayınlanan ve editörlüğünü Jeremy Black’in yaptığı üç kitaplı bir dizi üzerinden izleyeceğiz: Ok, Balta, Mancınık (Ortaçağda Savaş Sanatı) ve Top, Tüfek ve Süngü (Yeniçağda Savaş Sanatı) ile Dretnot, Tank ve Uçak (Modern Çağda Savaş Sanatı).

Roma İmparatorluğunun çöküşünde barbar akınları

Orta ve Batı Avrupa’dan Batı Asya ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanan geniş topraklar üzerinde hakimiyet kuran güçlü bir imparatorluk ve bir bakıma, döneminin süper gücü olan Roma, atlı barbar saldırıları karşısında parça parça dağılmış ve yok olmuştur.

Gösterişli zırhları, kalkanları, silahları ve atlı arabalarıyla disiplinli birlikler olan lejyonları sayesinde yüzyıllarca düşmanlarını bozguna uğratan, dize getiren muzaffer Roma ordusunun, ilkel ve aç barbarların kontrolsüz ve gözü dönmüş saldırıları karşısında uğradığı yenilgi ‘nizam-ı alem’ açısından kayda değer niteliktedir. Her türlü güce ve dönemin tüm teknik üstünlüğüne sahipken giderek her şey tersine dönüvermiş ve ihtişamlı Roma lejyonları amansız barbar saldırıları karşısında tutunamamıştır. Bu çöküşün politik ve sınıfsal tarihi yazılmıştır; ancak gelişmeleri görece sınırlanmış bir askeri tarih bakış açısıyla izlemenin de günümüz güçler dizilişi bakımından ilginç olacağı umulmaktadır.

Savaş tarihçilerine göre, zırhlı ve ağır piyade esası üzerine kurulu Roma lejyonları atlı barbar saldırıları karşısında yavaş kalarak saldırı gücünü yitirmiş ve son derece süratli atlı taarruzları piyadeye üstün gelmiştir. Roma ordusu uzun yıllar boyunca tutuştuğu savaşlarda karşısındaki düşmana kendisini “taklit” ettirmeyi başarmıştır. Roma ordusunun, insanı büyüleyen ve dehşete düşüren kudretli yapısı hasımlarını imrendiriyor ve Roma lejyonları kendisine benzemeye çalışan ordularla savaşa tutuşuyordu. Neticede, asıl taklite üstün geliyordu.

Ancak tamamen farklı bir ‘savaş doktrini’ne sahip barbarlar karşısında durum değişmişti. Barbarlar asla kontrol edilemiyor, Romalıları isteseler de taklit edemiyorlardı. Azgınca ve ardı ardası kesilmeyen yoğun saldırılar düzenleyen barbarlar karşısında Roma lejyonları ancak savunma pozisyonu alabiliyorlardı. Romalılar saldırma fırsatı yakaladıklarında da saldırıyı yöneltecek bir merkez bulamıyorlardı. Düzenli birlikleri olmayan barbarlar, dağınık safları, nereden, ne zaman ve nasıl saldıracağı asla kestirilemeyen, saldırdığında da aman vermeyen acımasız savaşçılarıyla bir ordudan çok “yığın” örgütlenmesiydi. Barbarlar, Roma’nın askeri örgütlenme ve silah gücüne teslim olmadılar, kendi yöntemleriyle savaştılar. Bozkırlarda at üzerinde büyüdüklerinden, atlı savaşlarda hem daha becerikli, hem de daha hızlıydılar. Barbar yığınların arkalarında savunmak zorunda kalacakları şehirler de yoktu. Oysa Roma’nın kaybedeceği çok şey vardı.

Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğunun, Batı Roma’nın dağılışından kendince dersler çıkardığı, siyasal ömrünü 15. yüzyıla kadar sürdürmeyi bu sayede başardığı ifade edilir. Yapılan değerlendirmeye göre, Doğu Roma, edindiği tecrübenin avantajlarıyla tüm ortaçağda Avrupa’da hakim olan savaş tarzından ayrılır. Bizans’ta savaş sanatı Avrupa’dakinin aksine ustaca kullanılır. Hıristiyan Avrupa’nın Müslüman Asya ile buluşma noktasında olması ve Müslüman Türklerle uzun süreler boyunca savaşmak zorunda olması savaş sanatında uzmanlaşmayı zorunlu kılmıştır.

Oysa Avrupa bambaşka bir konumdadır: “Doğu’da savaş yüzyıllarca bir sanat olarak uygulanmışken Batı’da sadece şiddetli bir çatışma sorunu olarak kaldı.”[6] Tüm orta Avrupa’da Roma’nın yıkılışından sonra yıldızı parlayan süvari sınıfı orduların temel gücü olmaya başladı. Monarşik krallıkların olmayışı derebeylerin, şövalyelerin askeri tekellerini kurmalarını kolaylaştırır. Cins atlar yetiştirilir, zırhlı süvari birlikleri oluşturulur. Fakat, Avrupa’nın dağlık ve bataklık bölgeleri at yetiştiriciliğine, süvari eğitimine olanak vermez. Asya stepleri, Tuna düzlükleri, Anadolu bozkırlarıysa çok daha elverişlidir ve bu coğrafyaların insanları için at biniciliği geleneksel bir uğraştır.

Bizans’ın Türkler’le savaşta uzun süreler uyguladığı en etkin yöntem atlı savaşçıları atsız bırakmak üzerine kuruludur. Kendisi hafif zırhlı ama atı zırhsız olan Türk süvarilerinin en önemli silahı atlarıdır. Yoğun ok atışıyla isabet alan atlar süvarileri bir anda savunmasız bırakır. “Bozkır göçebesi asla kendi ayakları üzerinde savaşma alışkanlığı edinmemiştir.”[7]

Askeri deneyimin geliştirilmesi günümüze göre çok daha yavaş ilerlediği için, zırhlı süvari birliklerinin geliştirilmesi birkaç yüzyıl süren uzun bir tarihsel dönem sonunda başarılmıştır.

Ortaçağ Avrupasında savaş tarzı

Savaşlar, tarih boyunca ekonomik sosyal yapıyla bağıntılı olarak sürekli bir değişim geçirmiş ve teknolojinin gelişimi ile de yıkıcılığını artırarak karmaşıklaşmıştır. Doğu’da savaş Sun Tzu’dan da öğrendiğimiz gibi yüzyıllarca bir ‘sanat’ olarak uygulanmış, temel prensipler belirlenmiş, tercübe aktarımı yapılmışken, Avrupa tarihinde Roma’nın barbar akınlarıyla dağılışından sonra yaklaşık bin yıl bir tür çatışma biçimi olarak sürmüştür.

Ortaçağ Avrupasında savaş, derebey-şövalyelerin cesaret ve silahşörlük sergilediği özel bir uğraş haline gelmiş, derebey-şövalyeler şan ve zenginlik peşinde koşan ganimet avcıları olmuşlardır. Savaşlar soylulara özel ayrıcalıklar yaratmış, ve soylular bakımlı ve cins atları, gösterişli zırhları, renkli pelerinleri ve silahlarıyla savaş meydanlarının baş aktörü haline gelmişlerdir. Her şey onların tasarrufunda ilerler, savaşı başlatma şerefinden hiçbir şekilde mahrum olmak istemezler. Serflerden oluşturulan piyadeler savaşların figüranlarından başka bir şey değillerdir. Orduyu kalabalık tutmak için zorla getirilmişlerdir. Ayakları çıplaktır, üniformaları yoktur, silah adına ellerine ne geçmişse onunla gelmişlerdir. “Cahildirler, uyuşukturlar, korkaktırlar.” Bir soyluda olması gereken her şeyden mahrumdurlar: “Cesaret, akıl, onur vb.” Şövalyeler savaş meydanlarında serflerden kurulu piyadeye saldırmayı onurlarına hakaret sayarlar. Şövalyeler şövalyelerle, köylüler köylülerle savaşmalıdır!

“Salt cesaret, beceri ve deneyimin yerini aldığı zaman hem taktik hem de strateji ortadan kalkar. Kibir ve budalalık bir araya gelince ortalama feodal ordunun rengi ortaya çıkıyordu.”[8]

Ortaçağ savaşları tarihinin bir bakıma süvari savaşları tarihi olduğunu öğreniyoruz. Bu savaşların, süvari sınıfının ortaya çıkışından, yükselişinden ve çöküşünden ibaret olduğu ifade ediliyor. Savaşlar yüzyıllarca hemen hemen aynı çizgide kalır ve birbirinin tekrarı niteliğinde yüzlerce çarpışma yaşanır. Ortaçağ Avrupası savaşlarında generaller savaş meydanı ve tarihini bildirerek randevulaşırlar. Zira arazi bilgisi, keşif birlikleri, öncü karakollar olmadığı için birbirleri kaybetme riskleri vardır. Soyluların kitlesel düellosuna dönüşen bu savaşlarda, Sun Tzu’nun anlattığı savaşlarda uygulanan pusu, taciz, sabotaj gibi hilelerin yeri yoktur; soylular asil dünyalarını aşağı sınıfların “adi yöntemleri”yle kirletmek istemezler.

İsviçre savaş tarzı

Tüm Orta Avrupa’da zırhlı ağır süvari üzerine kurulu savaş deneyimlerinin ortasında, 14. yüzyıl başlarından 16. yüzyıl başlarına kadar girdiği tüm savaşlarda, süvarileri bozguna uğratan İsviçre kantonlarının piyadelerine özel bir önem verilir.

İsviçreliler, ülkelerinin Alp dağlarıyla çevrili coğrafi yapısı süvari gelişimine olanak tanımadığından ordularını piyade üzerine kurmak zorundadırlar. Bölgenin Avrupa’nın diğer bölgelerine oranla ekonomik geriliği sebebiyle liderler hariç askerlerde zırh yoktur. Ağır zırh ile hafif piyadeye ayak uyduramayan lider savaş alanına kadar atla ilerler. “Özgürlük tutkusu çok gelişkin” olan bu halk, “hayatının en önemli unsuru savaş ve yiğitlik” olduğundan ikinci bir çağrıya gerek bırakmadan silahlarına sarılıyor, çok kısa bir zamanda toparlanarak üstün bir gayretle toplanma yerine ulaşmak için gece gündüz yürüyebiliyordu. Kantonlar kendi subaylarını seçerken büyük eyaletler konseyler aracılığıyla subaylarını atıyor, işgalci ordunun fazla ilerlemesine fırsat vermeden toparlanıp örgütlenebiliyordu. Kendi aralarında sorunlu olan kantonlar da savaştaki yerini alıyordu. Savaşları da kanton subaylarından oluşan bir savaş konseyi yürütüyordu. “Onlar savaş alanının lordlarıydı, çünkü savaşın nerede yapılacağını tayin eden onlardı.”[9]

İsviçreliler saldırmak için düşmanın en zayıf olduğu yeri seçiyorlar, hasımlarının savunma pozisyonuna geçmesine fırsat vermeden amansızca saldırıyorlardı. Ellerindeki imkanların kısıtlılığına teslim olmadan doğanın olanaklarından yararlanıyor, düşmanlarını süvarinin işlevsiz kaldığı kayalık bölgelerde ya da dar geçitlerde sıkıştırıyorlardı. Sınırlı olan süvarilerini beş buçuk metre boyundaki kargılarla silahlandırmışlardı. Kargılı süvari saldırısıyla yarılan düşman hattından içeri sızan baltalı piyadeler zırh taşımadıkları için hasımlarından daha çevik hareket ediyor, indirdikleri ağır balta darbeleriyle düşmanı etkisizleştiriyordu. Kendileri için avantajlı olmayan alanlarda savaşmak zorunda kaldıklarındaysa amansız savaşıyor, komutanların taktik hatalarına aldırmadan savaşkanlıklarıyla hatayı telafi ediyorlardı. “Sayısal üstünlük karşısında geri çekilmeyen, daima savaşmaya hazır, ne vazgeçen ne de aman veren bir düşmanla kapışmak kolay değildi. İsviçrelilerin düşmanları her savaştan önce bu moral bozucu kaygıları yaşadılar, denebilir ki savaş meydanına her defasında yenilgi beklentisiyle geliyorlar, bu yüzden de yenilgiye uğruyorlardı.”[10]

Pek gösterişli, havalı, zengin ortaçağ şövalyelerinin, iri, cins atlarına, muhafazalı zırhlarına rağmen, yalın ayaklı, keçe başlıklı, deri yelekli fakir İsviçre dağlı çobanlarına her defasında yenilmesi, kendi “şövalyece” değerleri açısından gerçekten çok onur kırıcıydı. Uzun yıllar boyunca ortaçağ şövalyelerin korkularını büyüten İsviçreliler savaşçı geleneklerine ve yöntemlerine o kadar bağlanmışlardı ki, ateşli silahların kullanımının artması tüm orduları yenilenmeye zorlarken, onlar bu değişime kapalı kalmışlar, geleneksel yöntemlerine ısrarla sarıldıklarından savaş alanlarındaki hakimiyetlerini yitirmişlerdir.

Kelt savaşları

Avrupa’nın izole edilmiş coğrafyasının fakir halkları olan akraba İskoçlar ve İrlandalılar, İngiltere’yle olan mücadelelerinde 15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar çoğu zaman askeri üstünlük sağlamışlar, pek çok savaşta İngiliz ordusunu bozguna uğratmışlardır. Bu fakir halkların İngilizler gibi düzenli, disiplinli, kalabalık ve süvari birlikleri yoktur. Ülkelerinin coğrafi yapısı yanında yoksullukları da at sahibi olmalarına engeldir. Yaya savaşmak zorundadırlar.

Avrupa’da hızla artan ve geliştirilen ateşli silahlarla birlikte süvari belirleyiciliği kırılmaya, tüfekli piyadeler ve tahkimatı güçlendirilmiş sahra topları savaşlarda tayin edici rol oynamaya başlamıştır. Ateşli silahların ilk örnekleri olan tüfek ve topların isabet zayıflığı ve hantallığı, bu silahların ilk aşamada taktik saldırıdan çok savunma amaçlı kullanımını koşullamıştır. Ateşli silahların seri kullanımının gelişmesine oranla da süvari sınıfı önemini giderek yitirmiştir. İlk dönemlerde “korkak silahı” olarak tercih edilmeyen ateşli silahlar zamanla süvarilerin kargısının yerini almıştır. Teknik dönüşümlerden geçerek ordularda kullanımı artan ateşli silahlar savaşların en önemli ve yıkıcı silahı olmaya başlamıştır. Bu yeni silahların artan kullanımı ile ordu yapıları ve savaş yöntemleri değişmeye başlamıştır. Bugünkü modern orduların ilk örnekleri 17. yüzyıldan itibaren kurulmaya başlamıştır. Ateşli silahlarla değişim geçiren savaşlar karmaşıklaşmış ve bu durum, ordularda strateji-taktik disiplininin geliştirilmesine ve zamanla kurmaylık sınıfının yaratılmasına yol açmıştır.

Kelt savaşçılarının üstün İngiliz ordularına meydan savaşlarında karşı durabilecek gücü yoktur. Ne sayıları yeterlidir ne de ateşli silahları. Onlar için savaşmanın en iyi yolu düşmanı kendi tercih ettikleri yerlerde savaşa zorlamaktır. Keltler bataklık kenarları, kayalıklar, ormanlar ve sarp geçitlerde dönemin gerilla savaş biçimlerini ustaca kullanırlar.

Tüfekler 17. yüzyılda Avrupa savaşlarında savunma amaçlı kullanılırken Keltler bu silahları yüksek hareket gücüne dayanan şok saldırı yöntemlerinde kullanmaya başladılar. Savaş tarihçilerinin çoğu için Avrupa’nın pek de önemli olmayan bu halklarının savaş tarzları da önemli değildir. Buna rağmen, bu halkların taktik saldırı yöntemleri “İrlanda hücumu” adıyla savaş literatürüne girmiştir.

Düşmanlarının etkili mesafeye kadar gelmesini bekleyerek yoğun tüfek atışı ile onları durduruyorlar, ortalığı kaplayan toz ve barut dumanını fırsat bilerek tüfeklerini bırakıp geniş kılıçlarını çekerek amansız bir saldırıya geçiyorlardı. Düşmanlarının bu azgın saldırıya isabet oranı çok zayıftır, ancak tek atış yapabilmektedirler. Tüfekli piyadeler genellikle başka silah taşımadıklarından, taşısalar da göğüs göğüse çarpışmada Keltler kadar usta olamadıklarından kılıçtan geçiriliyorlardı.

“Kelt toplumunda her bir yaya asker kimseye ihtiyaç duymayan bir savaş birimiydi. Kılıç ya da baltayla silahlanmış olan bu asker, kolektif disiplinden çok kişisel onur ve ateşli bir saldırganlıkla hareket ediyordu.”[11] Kelt askerlerinde dönem ordularının hareketlerini sınırlayan süslü üniformalar yoktur. Üstün hareket yetenekleriyle her tür saldırıyı yapabilecek kapasitedelerdi. İster cepheden, ister cenahtan saldırarak düşmanlarını çaresiz bırakıyorlardı. Saldırdıkları cepheyi cenaha çevirerek direncini kırıyor, çok kısa bir zaman içinde düşmanı yok eden kesin sonuçlar alabiliyorlardı.

Nitekim ateşli silahların yetkinliklerinin geliştirilmesi ve tüfeklerin yuvalı süngüler kullanılarak yakın dövüş silahı haline getirilmesi ile birlikte Kelt saldırılarının gücü kırılmaya başlamıştır. Süngünün kullanımı ile İngiliz ordusu Keltlere karşı üstünlük kurmayı başarmıştır. Ateşli silahlar Keltler için hiçbir zaman tayin edici silahlar olmadılar. Bu silahlar sadece düşmana karşı şok saldırı başlatıcısıydı. Uzun yıllar boyunca kendilerini zafere götüren yöntemlerinden ve silahlarından vazgeçmek istemiyorlardı. Oysa İngilizler gelişen her tür yöntemi ve silahı önemsiyor, ordularının yetkinliğini artıyorlardı. “Keltler, örgütsel, iktisadi ya da teknolojik yarar sağlayacakları modern bir ulus devlete sahip değildiler. Bu temel eksiklikler Kelt şef ve komutanların uzun vadeli stratejiler oluşturmalarını engelledi. Bu nedenle Highland İskoçları ve İrlandalılar savaşların kısa vadeli taktik yönleriyle daha çok ilgilendiler. Bu da çatışmaları kazanmalarına, ancak savaşları kaybetmelerine yol açtı.”[12]

Keltlerin şok saldırı gücü kırılmış, İngiliz orduları modern silahlarla donatılmış ve yoğun eğitimle yetkinleştirilmiştir. Keltler yüksek hareket gücüne rağmen yıllarca kendilerini zafere taşıyan geleneklerinin esiri olmuş, ilkel silahlarıyla düşmana cevap veremez duruma gelmişlerdir. İngilizler için, “Askerlerin bir makinenin dişlileri gibi hareket ettiği standart Avrupa savaşı bir bilim haline gelmekteyken, Kelt dünyasında savaş bir gurur sanatı olarak kalmaya devam etti.”[13]

Napoleon savaşları

17. yüzyılda Avrupa’da cereyan eden ve “30 yıl savaşları” adını alan din savaşları her türlü yıkıcılığının yanında Avrupa’da monarşik iktidarların kurulmasının önünü açar. Bugünkü modern Avrupa devletlerinin temellerinin bu dönemde atıldığı kabul edilir. Bu dönem yoğun savaşlarla büyük kıyıma yol açsa da, tüm Avrupa’da güçlü ekonomilere dayanan, merkezi otoritenin kalıcılaştığı ve askeri güçlerin geliştiği devletleri yaratır. Avrupa’da artık, Fransa, Avusturya, Prusya, İspanya, İngiltere ve Rusya gibi güçlü, büyük devletler vardır. Savaşlarda kimin zafer kazandığı, kimin bozguna uğradığı tek tek muharebelerin incelenmesinin konusu olsa da, bu savaşlar, savaşan her iki tarafı da belirlemiş ve geliştirmiştir.

Ordular bu dönemde daha da büyümüş, ortaçağdaki gibi birkaç on binden değil birkaç yüz binden kurulu büyük kitlesel güçler haline gelmiştir. Ancak büyük ordular ordu kademelerini yeniden örgütlemeyi gerektirecektir.

Ateşli silahlar savaşların en önemli unsurları haline gelmiştir. Tüfekler standartlaştırılmış daha seri ateş edebilen, isabet oranı daha yüksek ve yuvalı süngü ile yakın çatışmada etkili bir silah haline getirilmiş, toplar hızlı manevra yeteneğine kavuşturulmuş, isabet yüzdesi, geliştirilen topografya çalışmaları ile artırılmıştır. Orduların kitlesel gücünün artması, silahların teknolojik düzeyi ve meydan savaşlarının cephe savaşlarına dönüşerek karmaşıklaşması birtakım gelişmeleri zorunlu kılmıştır. Ordu kademeleri yani subaylar için terfi sistemi siyasal himayenin gücüyle oluşturulurken, savaş sanatı uzmanlığı, kurmaylık kurumsal bir uğraş, eğitim ve birikim sorunu olmaktan çok sahra deneyimi ve talim sorunu olarak ele alınıyordu.

Avrupa’da 17. yüzyıldan itibaren kurulmaya başlayan mutlak monarşiler, ellerinin altında daima hazır tutulan ordu birlikleri kurmaya başladılar. Dönemin kıtasında her an komşu bir devletle savaşa tutuşabilirlerdi. Bu tehlike daha büyük orduların kurulmasının başlangıcını oluşturur. Zorunlu askerlik uygulaması gelişmeye başlar. Özel, savaş bütçeleri ve askeri bütçeler hazırlanır, savaş bakanlıkları kurulur. Kışlalar inşa edilir, garnizon kentler kurulur. Zira artık savaşlar, feodal topluluklar arasındaki çatışmalardan çıkmış monarşik devletler arasında büyük, kanlı çarpışmalara dönüşmüştür. Savaşlar gibi silahlar da monarşik krallıkların tekeline geçmiştir. Şiddet devlet için, kalıcı bir politika olarak sağlamlaştırılmıştır.

Büyük Fransız devrimi, Avrupa’da Aydınlanma ile başlayan bir sürecin politik doruğudur. Devrimin ardından İmparator seçilen Napoleon Bonaparte devrimin siyasal etkisiyle Avrupa’daki hemen hemen tüm devletlerle yoğun, aralıksız savaşlara tutuşur. İspanya’ya yürümüş, Madrid’i ele geçirmiş, İtalya’yı, Hollanda’yı, Avusturya’yı ve Mısır’ı işgal etmiş olan Napoleon meşhur Rusya seferini başlatmış, geri çekilen Rusları Moskova’ya kadar takip etmiş ve hatta Ruslar tarafından ateşe verilen şehre girmiştir.

Napoleon savaşlarının ayırt edici özelliği ülkedeki devrimci coşkunun itilimi ile orduya katılımların artması, niteliği de artan orduların savaşlardaki moral üstünlüğüdür. Askerlerin geçmişe kıyasla daha geniş bir toplumsal tabandan oluşturulması soyluların savaş faaliyeti üzerindeki geleneksel tekellerini yavaş yavaş kırıyordu. Asaletin yerini liyakatın aldığı terfi sistemi gelişmeye başlamıştı.

Napoleon’un iktidarı dönemi, başlangıcından sonuna kadar yoğun bir savaş dönemidir. Avrupa’nın hiçbir zaman bu kadar yıl süren savaş gündemi olmamıştır. Bu süre boyunca, artan savaş masrafları tüm ekonomiyi savaşa göre biçimlendirmiş, ağırlaşan vergilerle yoksullaşan Fransız yurttaşları hoşnutsuzluğa sürüklenmiştir. Fransa’nın saldırganlığına karşı koalisyonlar kurarak tavır alan Avrupa ülkeleri, savaş yetkinliklerini artırmak için yoğun çaba harcar. İlk seferlerinde yüksek moral ve sayısal üstünlük avantajını kullanarak düşmanlarını alt eden Fransa, halkın yoksullaşması ve ordunun artık yorgun düşmesi sonucunda sayısal üstünlüğünü koalisyon güçlerine kaptırdı. “Napoleon her sefere stratejik bir gafla başladı. Pek çok savaşa taktik hatayla girdi... gaflarını örten ve zaferlerini sağlayan büyük ordulara ancak kariyerinin ortalarında sahip oldu.”[14]

Birçok savaş uzmanına göre Napoleon girdiği savaşlarda sık sık stratejik-taktik hatalar yapsa da savaşın ilerleyen aşamalarında gösterdiği dahiyane taktikler ve hızlı manevralarla savaşlardan muzaffer çıkmasını başarmıştır. Bu başarıların altında yatan temel gerçek Napoleon’un asla geri çekilmeyen inatçı ve yürekli bir komutan olarak askerlerinde yarattığı derin bağlılık ve liderliktir.

İyi bir asker, yürekli bir komutan olan Napoleon’un güçlü egosu bazı zaaflarını ortaya çıkarır. Komuta yetkisini yalnızca kendinde tutmak ister. Kolordu biçiminde örgütlenmiş büyük askeri birliklerin cephede bağımsız hareket edememesi, komutanların inisiyatiflerinin Napoleon’un inatçı kişiliği sebebiyle sakat bırakılması pek çok kez bozguna sebep olmuştur. Savaşlar tek merkezden komuta edilemeyecek kadar büyümüştür. Haberleşme teknolojisinin savaşın büyüyen hacmine oranla geri olması birtakım teknikler geliştirilmesini sağlamış. Belirli tepelerden flama sallayarak yapılan haberleşme ihtiraslı Napoleon’un savaşın gidişatını olumlu müdahale imkanı tanımamıştır.

Öngörü zaafiyetini hiçbir zaman aşamayan Napoleon beklediği orduların iki katı ile karşılaşmıştır. Kendi ordusu ise beklediğinin yarısı kadardır. “Napoleon başarısızlıklarını gizlemek ve başkalarının takdirini kazanmak için tarihsel kayıtlara müdahale etti. Yaptığı hataları gizlemek ve verilen savaşı hazırlanmış olan plana uydurmak için Morengo savaşının (14 Haziran 1800) kayıtlarını yeniden yazdırdı.”[15]

Sömürge ve gerilla savaşları

Gelişen Avrupa kapitalizminin hammadde ihtiyacının yanında rekabetçi kapitalizmin yeni pazarlar ele geçirme isteği kapitalist olmayan doğuyu ve güneyi istila etmeye götürdü. Doğal kaynaklarının ve insan gücünün yağmalanabilmesi için bu bölgelerin sömürgeleştirilmesi gerekiyordu. Özellikle 19. yüzyıl ortalarından itibaren başlayan sömürgeleştirme politikaları ve sömürge savaşları 20. yüzyıl başlarına kadar olan dönem içinde dünya coğrafyasının hemen hemen tamamını etkisi altına almıştı.

Başlatılan sömürge politikalarıyla geliştirilen istila hareketi yerel dinamiklerin ulusal bağımsızlık mücadelelerinin konusu olmuş, sömürgeci emperyalist güçlere karşı bağımsızlık savaşları verilmiştir. 19. yüzyılın ortalarına kadar işgalci güçlerle yerli bağımsızlıkçı güçlerin kullandıkları silahlar arasındaki teknolojik fark fazla değildir. Ateş gücü üstünlüğü kuramayan sömürgeciler azınlıkta olan güçleriyle direnişçileri geriletmeyi başaramıyorlardı. Üstelik tropikal hastalıklar sonucu işgalci orduda ortaya çıkan ölüm oranları hayli yüksektir. Hastalıklar sonucu ölüm oranı uzunca bir dönem boyunca çatışmalardaki ölüm oranından daha yüksektir. İstilacı Avrupa hızla silah teknolojisini ve tropikal hastalıklara karşı tedavi yöntemlerini geliştirmeye çalışır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren telgrafın bulunması, haberleşme sorununu büyük oranda çözmüştür. Tüfekler artık kuyruktan dolma yivli silahlar haline gelmiş, toplar parça tesirli ve yivli olarak pratikleşmiş, makineli tüfeklerin gelişimi ile de ateş teknolojisi en üst aşamaya çıkmış oluyordu. Taraflar arasında ateş gücündeki yaklaşık yüzyıl süren kısmi eşitlik Avrupa’nın lehine değişmiştir. Özellikle bu silahların kullanımı ile sömürge savaşları hızlanmış, istila hareketi yayılmaya başlamıştır. “Avrupalı ve Avrupalı Amerikan sömürge orduları, insan gücü açığını kapatmak için özelikle ateş gücü bakımından sahip oldukları teknolojik üstünlüğü kullandılar.”[16]

Modern Avrupa’nın üstün askeri teknolojisi sömürge ülkelerdeki direnişi kırmaya yetmez. Sayısal olarak her zaman dezavantajlıdırlar. Bu sorunu çözmenin yolu da bulunur. Yerli halklar arasındaki husumeti kullanarak bölgelerin savaşçı topluluklarını devşirmeye ya da daha doğrusu çeşitli rüşvetlerle satın almaya başlarlar. “İti ite kırdırmak” en iyi yöntemdir. İstila bölgelerini ancak bu sayede genişletebilirler.

Sömürge bölgelerinin direnişçilerinin kendilerine has savaş yöntemlerini geliştirmeleri biraz yavaş ilerler. Düşmanla, bir bakıma gerilla tarzı denilebilecek yöntemlerle savaşırlar. Ancak bu yöntemleri ustaca geliştirdikleri söylenemez. Ezilen uluslar arasında mücadele deneyimi aktarımının gerçekleştirilememesi ve Avrupa’nın lehine dönen silah teknolojisi sonucunda ortaya çıkan yeni durum, ezilen halkların mücadelesini bağımsızlığa taşımaya yeterli değildir. 19. yüzyıl sömürge savaşları bir bakıma Avrupalı ve Amerikan istilacıları için başarılı olmuştur. Bu “küçük savaşlar”, Lenin’in de dediği gibi, pek az Avrupalının öldüğü için küçüktür. Bu küçük savaşlar büyük savaşların ön safhasıdır.

Emperyalist Avrupa ve Amerika’nın 19. yüzyıl boyunca sürdürdüğü sömürge savaşları sonucu dünya pazarı emperyalist güçler arasında büyük oranda paylaşılır. Sömürge savaşları sonucunda, dünya üzerinde birkaç bölge dışında, emperyalistler arası paylaşım tamamlanmıştır. Ekonomik, politik ve askeri olarak birbirlerinin sınırlarına dayanmış olan emperyalist güçler arasında rekabetin sürmesi bir savaşı imkan dahiline sokacaktır.

Emperyalistler arası “yeniden paylaşım” sorunu üzerinden çıkan ekonomik-politik çekişme yerini dünya çapında bir savaşa bırakmıştır. Bu savaş ile artık çatışmalar kıtasal olmaktan çıkmış, “küresel” bir yıkıcılığa dönüşmüştür. Milyonlarca insan cepheye sürülmüş, modern güçlü silahların gelişimiyle savaşın yıkıcılığı kat be kat artmıştır. Kara, deniz ve hava sahalarının birlikte kullanılmasıyla, savaş artık ‘üç boyutlu’ olarak sürdürülür hale gelmiştir. Kentlerin bombalanmasıyla ve ilk kez bu derece yüksek sivil kayıplarla dünya tarihinin tanık olmadığı bir yıkım gerçekleşir. Asker-sivil ölen sayısı 20 milyona ulaşır. Savaşın sonucu, kazananlar için de ve kaybedenler için de pek belirgin değildir. Yengi ve yenilgi iç içe geçmiştir.

Emperyalistler arası savaş, Sovyet devriminin gelişimine imkan tanır; Rusya’da 1917 Şubat devrimi patlak verir ve Çarlık tarihe karışır. Savaşın yarattığı uluslar arası ve ulusal kaotik ortamdan yararlanan Bolşeviklerin önderliğinde Ekim devrimi gerçekleşir. Savaş, bütün orta Avrupa’nın devrimci dalgalarla sarsılmasına yol açar.

Yaklaşık yirmi yıl süren “yalancı” barış ortamı, 1930’ların sonlarında başlayan İkinci Paylaşım Savaşıyla tekrar bozulur. Geçen kısa süre içinde emperyalist güçler savaş hazırlıklarını tamamlamak için maksimum güçle çalışmışlardır. Savaş meydanlarını artık yalnızca boş düzlükler değil kentler de oluşturmaya başlamıştır. Kentlerin bombalanmasının kısa vadede askeri stratejik-taktik nedeni varken orta ve uzun vadede emperyalistlerin ekonomik-politik çıkarları hedeflenmektedir.

İkinci dünya savaşının kaderi destanlaşan Stalingrad direnişi ile değişir. Şehri kuşatan Alman ordusu aylarca süren bombardımana, bir buçuk milyon Sovyet asker ve yurttaşının ölmesine rağmen kenti düşüremez. Büyük bir ordu ile, şehri kuşatan Alman güçlerini dışarıdan kuşatan Kızıl Ordu, Almanlara ilk büyük yenilgisini yaşatır. Nazi işgalcilerini önüne katan Kızıl Ordu, faşizmi Almanya’nın içlerine kadar çekilmeye zorlar. Tüm Doğu Avrupa’yı işgal eden Alman ordusu, Kızıl Ordu ilerleyişini durduramaz ve Doğu Avrupa’dan çekilmek zorunda kalır. Kızıl Ordu ve Sovyetler Birliği’nin Avrupa halklarında yarattığı sempati ile hemen hemen tüm Doğu Avrupa’da komünistlerin önderliğinde ‘halk cumhuriyetleri’ kurulur. “Avrupa’nın tamamının komünistleşme tehlikesi” ABD’nin Normandiya çıkartmasını hızlandırır. ABD, Avrupa’daki Sovyet tehlikesi karşısında ancak savaşın sonlarına doğru “kurtarıcı rolü”ne bürünür. Savaş boyunca 10 milyonu sivil 20 milyon Sovyet vatandaşı ölürken ölen Amerikalı asker sayısı yalnızca 270 bin civarındadır.

İkinci dünya savaşının ekonomik-politik ve sosyal yıkımı emperyalist güçlerin sömürge topraklarındaki hakimiyetini zayıflatır. İşgal güçlerinin zayıflığını değerlendiren ulusal/sosyalist hareketler gerilla mücadeleleri geliştirirler. Bu gerilla mücadelelerinin sonucunda da Çin’de, Kore’de, Küba’da, Vietnam’da devrimci iktidarlar kurulur. İşgalci güçler büyüyen direnişleri kırabilmek için yoğun çaba harcarlar. Fakat bu direnişler yüzyıl önceki direnişlerden farklıdır. Devrimci gerillalar hemen hemen hiç meydan muharebelerine girmezler. Teknolojik üstünlükleri işgalci güçlere kısmi avantajlar dışında, direnişleri kırabilecek bir üstünlük sağlamaz. Çünkü tankların, topların ve uçakların dağlık arazide ya da ormanlık alanlarda ilerleme ve sonuç alma şansı yoktur. Doğa teknolojinin aleyhinedir. Kullanılan silahlarda bir nevi eşitlik söz konusudur. Ezilenler, uygun ortamlarda ezenlerin silahlarına ulaşabilmektedirler. Ulusal bilinçlerinin sosyalist düşünceyle harmanlanmış oluşu ezilenlerin direnişlerine yeni moral üstünlükler kazandırmıştır. Savaştaki propaganda üstünlüğü gerillanın lehinedir. İşgalci güçler özel askeri birlikler kurarak çeşitli rüşvetlerle bazı yerel grupları satın alarak direnişleri kırmaya çalışırlar. Bu ve benzeri yöntemlerle kimi bölgelerde kısmi denetimler tesis etmeyi başarırlar. İşgalci güçlerin yenilgiye uğradıkları son savaşlar ABD’ye karşı Vietkongların, Sovyetlere karşı da Afgan mücahitlerinin direnişleridir. Üstün ateş teknolojisine, uçağına, helikopterine ve özel birliklerine rağmen “süper güçler” köylü gerillalara yenik düşmüştür.

Ulusal bağımsızlık sorununun dünyada büyük oranda çözüme kavuşmasıyla, bugün ancak sayılı bölgelerde varlığını sürdüren gerilla hareketlerinde, sosyalist-Maocu çizgide ilerleyen bir daralma yaşanmıştır. Günümüzde başlıca gerilla hareketleri Kolombiya, Meksika, Nepal, Peru, Filipinler, Sri Lanka gibi ülkelerde sürüyor.

Ezenlerin minderinde savaş

Sun Tzu, savaşı güçlerin yeri ve zamanı belirlenmiş olan bir meydanda karşı karşıya gelerek çarpışması olarak sınırlamıyor. Sun Tzu meydan savaşının kaçınılmaz olduğu durumda düşmandan her yönüyle daha hazırlıklı olmayı öğütler. Savaş sadece meydanla sınırlı değilse ve çok daha karmaşıksa, zafer ancak çok çeşitli yöntemlerin ustaca kullanılması ve her türlü hazırlığın tamamlanmasıyla mümkün olabilir. Stratejik hazırlık sadece asker, silah ve lojistiğe ilişkin olmadığı gibi taktik-yöntem de meydanda nereden nasıl saldırılacağı anlamına gelmez. “Savaşta, doğrudan karşı konulur ama zafer sürprizle kazanılır.”[17]

Ezenler, kendi tayin ettikleri meydanlara çekmeye çalıştıkları ezilenleri ve onların politik öncülerini savaşamayacak duruma getirmeye çalışıyor. Bunu sadece silahlar ve askeri güçle yapmıyorlar. Ezenler, şiddet tekelinin varolan gücü yanı sıra, legalizm, hümanizm, demokratizm gibi ideolojik motifler yoluyla, “pasifizm”i ezilenler hareketine dayatmaya çalışıyor. “Büyük meydan savaşı” öncesi “pasifizm”, ezilenlerin politik öncülerinin prangası işlevi görmektedir. Egemenler, ezilenleri büyük bir özgüvenle sınırlarını, kurallarını ve hakem heyetini kendisinin belirlediği “minderi”nde mücadele etmeye davet ediyor. İskoçlar ve İrlandalıların, İngilizlerin tercih ettiği mekan ve zamanda savaşa tutuşmayı kabul ettikleri zamandan itibaren yenildikleri kaydediliyor. Ezilenler ve politik öncülerinin tarihsel başarılarının, ezenlerin minderinde güreşmeyi reddettikleri ve ezenleri, kendi minderlerinde çarpışmaya mecbur bıraktıkları örneklerde meydana gelmesi tesadüf değildir.

Politik öncüler “geçiş dönemi”nde egemen güçlerin tayin ettiği alanlarda bulunabilir. Zaten egemen güçlerin alanı veridir. Ancak, ezilenlerin kurtuluşunun nihai hedefinde, yani devlet iktidarının parçalanması ve fethedilmesinde “geçiş dönemi”nin imkanları, pratik-politik mücadelenin tayin edici nesnesi olamaz. Bu alanlar, pratik-politik mücadelede devrimci yöntemler için kullanılabilir. Ancak bu alanların devrimci bir işlev görmesi, pratik-politik devrimcilerin kendilerini, ezenlerin kural ve yöntemleriyle sınırlamayan özgül alanlar yaratması ve kendi savaş tarzlarını (stratejik-taktik ve araçsal yönleriyle) geliştirmesiyle mümkündür. Savaş yöntemlerini geliştirip uygularken düşmanın yalnızca savaş tarzına değil aynı zamanda etik değerlerine de hapsolmadan, tarihsel konjonktürün kendi cephesinden gerektirdiği yol ve yöntemlere dahil olmak; işte gereken bu.

Sun Tzu, “güçsüzün güçlüyü kontrol edebilmesi için bir değişikliği beklemesi şarttır” demektedir. Bu tür değişiklikler, ezenlerin hakimiyetini istikrarlı bir şekilde devam ettiremediği dönemlerin, yani (devrimci) bunalım dönemlerinin bizatihi kendileridir. Bu dönemler, ülkesel ve dünya ölçeğinde çok çeşitli şekillere bürünebilir. Önemli olan pratik-politik öncülerin bu dönemler öncesi ve sırasında kendi yapılarındaki “değişikleri” de zorunlu kılabilecek bir hazırlık sürecine bugünden girmek, geçmiş bir dönemin gereklerine saplanıp kalmamaktır. Tarihsel deneyimler göstermektedir ki, ezilenler, barbarlar, İskoçlar ve İrlandalılar, 19. yüzyılın teknolojik ve organizasyonal yeniliklerinin zorunlu kıldığı değişimleri reddettikleri için, ve savaşçı tarzlarını bu değişikliklere uyarlayamadıkları için yenilmişlerdir.

“Günümüz” Marksist devrimcileri de, 20. yüzyıl başından itibaren gerçekleşen devrimlerin, strateji, taktik, yöntem ve araçlar açısından şabloncu bir tarzda ediniminden dolayı sakatlanmaktadır. Pratik-politik devrimciliğin hareket alanı sadece ezenlerin askeri-politik araçlarıyla daraltılmıyor ve tersten, ezilenlerin kendiliğinden hareketiyle daralmıyor. Marksist devrimciliğin “devrimci ilkeler” adına çizilmiş olan örgütsel-pratik sınırlarının, devrimciliğin özgül gelişimini engelleyici, alan daraltan etkisi ayrı bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkıyor. “Kuvvet salt bir geniş toprak ve nüfus sorunu, zafer salt etkin silahlar sorunu, güvenlik salt yüksek surlar, derin hendekler sorunu, otorite salt kesin buyruklar ve sık cezalandırmalar sorunu değildir. Yaşayabilir bir örgüt oluşturabilenler küçük dahi olsalar hayatta kalacak, ölüme mahkum bir örgüt oluşturanlarsa büyük dahi olsalar yok olup gideceklerdir.”[18]

“Hilesiz strateji olmaz; stratejisiz düşmanı denetim altına alamazsın.[...] Hile düşmanı yenmek için gereklidir, doğruluk ise bir grubu yönetmek için.”[19] Savaş bir tarafın diğer taraf üzerinde tam hakimiyet kurma ve onu yok etme yöntemlerinin en üst biçimidir. Öyleyse savaş yöntemlerinde hiçbir ideolojik ve ahlaki körlük gösterilmemelidir. Devrimcilerin savaş yöntemlerini çeşitli ideolojik-etik vb. gerekçelerle sınırlamak, olsa olsa düşmanın saldırı yöntemlerini genişletmeye yarar. Reformist lafazanların yaptıkları da bundan başka bir şey değildir. “Kendi ordundan başka güvenebileceğin daha iyi bir ordu yoktur. Ve aksini düşündüğün sürece kendi ordunu kurabilmen imkansızdır.”[20]

 



[1] Sun Tzu, Savaş Sanatı, Çev.: Sibel Özbudun, Zeynep Ataman, İstanbul 2000, Anahtar Kitaplar Yay., s. 12

[2] Thomas Cleary, “Önsöz”, a.g.e., s. 9

[3] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Çev.: N. Solukcu, Ankara 1992, Sol Yay. S. 62

[4] A.g.e., s. 42

[5] A.g.e., s. 145

[6] Cwc. Oman, Ok, Balta, Mancınık: Ortaçağda Savaş Sanatı, Çev.: İsmail Yavuz Alogan, İstanbul 2002, Kitap Yay., s. 36

[7] A.g.e., s. 38

[8] A.g.e., s. 53

[9] A.g.e., s. 73

[10] A.g.e., s. 78

[11] J. Michael Hill, “Kelt Savaşları”, Top Tüfek Süngü: Yeniçağda Savaş Sanatı, Çev Yavuz Alogan içinde, İstanbul 2003, Kitap Yayınevi, s. 215

[12] A.g.e, s. 229

[13] A.g.e., s. 215

[14] Jeremy Black, “Devrim ve Napoleon Savaşları”, Top,Tüfek,Süngü... içinde a.g.e., s. 245

[15] A.g.e., s. 246

[16] Bruce Vondervort, “1815-1960 Sömürge Savaşları” Dretnot, Tank ve Uçak: Modern Çağda Savaş Sanatı içinde, Çev.: Yavuz Alogan, İstanbul 2003, Kitap Yayınevi, s. 168

[17] Sun Tzu, Savaş Sanatı, s. 115

[18] A.g.e., s. 79

[19] A.g.e., s. 65

[20] N. Machiavelli, Savaş Sanatı, Çev.: A. Berna Hasan, İstanbul 1999, Özne Yay., s. 100

Okunma 210 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.