Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Terör İmparatorluğu

Yazan

G                Ö                R                Ü                 Ş

Terör İmparatorluğu

İraklis Gökoğlu

“Adını vermemize gerek olmayan çağımızın prenslerinden biri sürekli, barış ve inanç şarkıları söylüyor; aslında o, bunların ikisinin de en büyük düşmanıdır.” (N. Machiavelli)

“Terör”e karşı savaş terörü

Marksistler Clausewitz’in, “savaş”ın politikanın “şiddet araçlarıyla sürdürülmesi”nden başka bir şey olmadığına dair önermesini benimser ve asla unutmazlar.

Burjuvazi, tek kutuplu dünyanın 10’uncu, Roma’ya “karşı” emekçi sınıfların duygularını dile getirirken, tehlikeli görüldüğü için çarmıha gerilen İsa’nın doğumunun 2 bininci yılıyla birlikte kutsal kitapların müjdelediği gibi, kıyametten önce bin yıllık refah ve mutluluğun adı olan “milenyum”un başladığını ilan etmişti. 21. yüzyılın ilk yıllarında kıyametin kopması uzun sürmedi. Sınıflar arasındaki uçurumun derinliğinin boyu, yüz milyonların hoşnutsuzluğunun ifadesi olarak küresel sermayeye karşı Seattle’de başlayan gösterileri olmamış varsaysak bile, milyonların diş gıcırtılarının ve homurtularının uğultusu, emperyalist burjuvazinin mensuplarını, fildişi kulelerinde rahatsız etmeye yetiyor.

ABD’nin günümüzdeki yapılanmasını anlatmak üzere kullanılan ‘imparatorluk’ teriminin Lenin’in klasik emperyalizm tanımıyla bire bir örtüşmediği söylenebilir. Dolayısıyla buna, Lenin’in konuyu incelediği yazılarını ezberleyerek ‘Leninist’ olunacağını sananlar itiraz edebilir. Bu tanımlama kaynağını, ekonomik gücünden çok askeri gücünü kullanarak hakimiyetini sağlamaya çalışan ABD’nin, konjonktürel ve geçici de olsa Roma İmparatorluğuyla büyük benzerlikler gösteriyor olmasından almaktadır. ‘İmparatorluk’la, tarihen geriye gidilmiş olunduğunu ve böylece, tekelci kapitalizm öncesi bir ekonomik formasyona dönüldüğünü iddia etmiyorum. Tam tersine, küreselleşme denen şeyin emperyalist kapitalizmin ve sermaye tekelciliğinin son aşaması, onun zirvesi olduğunu herkes görüyor ve söylüyor.

Emperyalist propaganda aygıtları, “terör” retoriğine, 11 Eylül’den sonra daha fazla sarıldılar. Terör, egemen sınıfların ezilen sınıflara karşı sistematik ve kesintisiz uyguladıkları fiilin kendisidir. Ezilenler tarafından savunma amaçlı kullanılan, bireysel ya da kitlesel her türlü meşru şiddete takındıkları küstahça tavra karşılık, terör terimini, en çok egemen sınıfların gerçekliğini ifade ettiği için kullanmayı tercih ediyorum. Gelişmeler öyle gösteriyor ki bundan sonra daha sık kullanmak suretiyle, bize yöneltilen bu silahı tersine çevirmemiz gerekecektir.

ABD Başkanı G. W. Bush, “Savaş ilan edildi ve dünyayı liderliğimiz altında zafere ulaştıracağız” derken, eski dışişleri bakanı Henry Kissenger da “Batı ittifakı için, ‘Soğuk savaş bittikten sonra artık ortak bir düşman kaldı mı?’ tartışmalarına son verildi” diyerek onu destekliyor, Dışişleri Bakanı Colin Powell ise; “Yalnızca teröristleri değil, onları destekleyen devletleri de yok etmek” gerektiğinden dem vuruyor. Bu koroya İngiltere de katılıyor. Tipik bir örnek olarak, The Times’da Mathew Parris imzasıyla şunları okuyoruz: “Terörizmi ezmek, kökten dincileri inlerinden çıkartmak, haydut devletlerin, dinci manyakların cirit attığı bir kıtaya Pax-Atlantica getirmek, bu vahşi dünyaya, Hıristiyan liberal düzeni silah zoruyla yaymak gerekiyor.”[1]

Engels, araya giren uzun zaman dilimine rağmen, kabilelerin, krallıkların ve imparatorlukların, birbirlerini soyma ve hakimiyet kurma girişimlerinden başka bir şey olmayan savaşlardan hareketle, tümüyle doğrulanan, sınıflar ortadan kaldırılıncaya kadar da hiçbir zaman eskimeyecek olan şu tespitte bulunuyordu: “Barbarlık çağı için demir kılıç ve uygarlık için ateşli silah neyse, yabanıllık için de ok ve yay odur: Her işi çözümleyen silah.”

İmparatorluğun askeri aygıtı hazır

“Savaşan grubun yirmi-otuz yıllık politikasını incelememiş isen ve eğer bu savaş ile, savaştan önce izlenen politika arasındaki ilişkileri gösterebilecek durumda değilsen, bu savaşın asıl sebeplerini dünyada anlayamazsın!” (Lenin)

1990’lardan sonra düşmanını kaybetmenin şaşkınlığını yaşayan ABD, 11 Eylül’le birlikte “terör”e karşı başlattığını iddia ettiği “uzun süreli savaş”la birlikte, askeri aygıtını harekete geçirmek için uygun bir bahane buldu. ABD’nin (ve bazı kaynaklara göre daha çok İngiltere’nin) sanayisinin bel kemiğini savaş sanayisi oluşturmaktadır. Savaşın, önce Afganistan’da ardından da silah, petrol ve enerji tekelleri koalisyonunca Irak’ta yürütülen ve şimdilik bitmiş gibi görünen etabı, şimdiden, bu operasyonların nedenlerini, bütün çıplaklığıyla gösterdi.

Bush ve onun savaş lobisinden farklı olarak, uzun vadeli “çevreleme” suretiyle “zamana yayılmış şiddet” stratejisi izleyen Clinton tarafından, -Türkiye’de devletin yönetim kılavuzu Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin bir benzeri olan- 1995 yılında imzalanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, silah ve ekonomik birikime dayanarak, küresel hegemonyayı sürdürebilmenin aracı olarak şu stratejik politikaları öngörüyordu:

“Milli güvenlik, toprakların, insanların ve onların yaşam tarzının güvenliğini korumak demektir. Bu, ABD yönetimlerinin en başta gelen anayasal görevidir.

“Dünyanın ABD liderliğine gereksinimi vardır. ABD, liderlikte rakipsiz kalmıştır. Bu nedenle dünyanın her bölgesine ilgi duymaktadır. ABD milli güvenliğe yönelik tehditlere karşı çeşitli politikalar üretmektedir. Bu politikalar, bölgeler ve bölgeler içindeki ülke sayısı kadar değişik sayılardadır.

“ABD geçen yarım yüzyılda, komünizmi en büyük tehdit kabul ederek bununla mücadele etmiştir. Komünizm ortadan kalkınca, bugün yeni tip tehditlerle mücadele etmek zorundadır. Bu tehditler, siyasal, ideolojik, ekonomik, etnik, sosyal ve çevresel tehditlerdir.

“ABD, milli güvenliği ile küresel güvenlik, kuvvetli bir ABD askeri gücüne, küresel bir ekonomiye ve dünyada demokrasinin yaygınlaşması esaslarına bağlıdır. Çünkü ABD, demokratik ülkelerin ABD çıkarlarını tehdit etme ihtimalinin çok düşük olduğuna ve demokratik ülkelerin ABD ile daha fazla işbirliği yapabileceğine inanmaktadır.

“ABD’ye savaş ilan edebilecek ülke yoktur. Ancak ekonomik rakipleri vardır. Küresel ekonomi uygulaması ile ABD bunu lehine değiştirecektir.

“Komünizmle mücadele, Rusya’ya ekonomik yardım yapmaktan daha pahalıdır. Bu nedenle G-7’lerle birlikte, Rusya Federasyonu’na yardım edilmelidir.*

“Küresel olaylarda etkin olmak gerekir. Etkin kalındığı sürece tehdit ve tehlikeler daha iyi değerlendirilebilir. Bölgeler ve ülkeler bu amaçla izlenmelidir.

“Milli güvenlik çıkarları tehdit edildiğinde, önce diploması kullanılır. ABD, müdahalenin zorunlu olduğu durumlarda yapabildiği taktirde başka ülkelerle, mümkün değilse tek başına askeri kuvvet kullanmayı esas almıştır.

“ABD, dünyadaki toplu imha silahlarının dağılımını, etnik ve dini anlaşmazlıkları, aşırı ve saldırgan milliyetçiliği ve çevresel sorunları, doğal kaynakların tüketilmesini, hızlı nüfus hareketlerini, hem küresel, hem de ABD için milli bir tehdit olarak görmektedir.”[2]

Clinton’un danışmanlarından Anthony Lake, 1996 yılında George Washington Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, yukarıdaki stratejik belirlemeler doğrultusunda, “düşmanca tehlikeleri” sıralıyor ve kamuoyunu stratejik hedefler doğrultusunda hazırlıyordu: “1) Ortadoğu’da barışın düşmanları; 2) etnik ve dini şiddet şeklindeki eski tehditler; 3) serseri devletlerin saldırganlığı; 4) kitle imha silahlarının yayılması; 5) terörizm; 6) örgütlü suç; 7) uyuşturucu ticareti; 8) çevresel tahribat.”[3]

1996 yılında basına yansıyan stratejik hedefleri doğrultusunda, uluslararası askeri müdahale olanaklarının en etkin şekilde değerlendirilmesi için ordusunu yeniden düzenleyen[4] ve böylelikle askeri yeteneğini geliştiren ABD, 2000’li yıllara gelindiğinde, artık ayak bağı haline gelen BM’yi de elinin tersiyle iterek, uluslararası operasyonları tek başına yapabilecek duruma tamamen hazır hale gelmişti.

ABD, müttefikleriyle birlikte Ekim 2001’de “çok uzun sürecek olan”, “Sonsuz Özgürlük Savaşı” adını verdikleri işgal ve katliam savaşını başlatmadan önce, ve herkesin bildiği fakat “engelleyemediği”, bütün dünyanın anti-Amerikancılarının başını döndüren “Amerika’nın kalbini vuran ve beynini dağıtan büyük eylem” 11 Eylül provokasyonundan önce, CBS televizyonu, Afganistan savaş planlarının Bush’un masasında durduğunu bildirmişti.

11 Eylül türünden bir eylemi yapmaya teknik ve ideolojik olarak koşullanamayacak olan bin Ladin ile petrol tüccarı Bush ailesi hakkındaki birçok kaynakta yer alan bilgileri burada aktarmam gerekmiyor. Yalan imparatorluğuna bir tür katkı anlamına gelen, her türlü kuşkuyu “komplo teorileri” diye düşünceleri bastırılan meraklılar, ve parolanın diğer parçalarını yerine oturtmak isteyenler için Fransız gazeteci Thierry Meyssan’ın 11 Eylül 2001 Dehşetengiz Hile, Pentagon’a Uçak Düşmedi! adlı çalışmasını özel olarak anmam gerekecek.[5] Yine 11 Eylül dosyasının işlendiği Karizma dergisinin Ocak, Şubat, Mart 2002 tarihli 9. sayısında Korkmaz Tağma’nın 2004 ABD Başkanlık seçimleri için DP’den aday adayı olan Lyndon La Rouch’un 11 Eylül’den önce ve sonra yaptığı konuşmayı şu sözlerle aktarıyor:

“ABD’nin Truman usulünce ve kötü bir şekilde yönetildiğini; ulaşım, enerji, eğitim sağlık sistemlerinin ve sanayinin çöküş halinde olduğunu, böyle giderse, Bush’un başkanlık süresini tamamlanmadan çekilebileceğini, ABD ve Avrupa’nın iflasın eşiğine geldiğini, Güney Amerika ülkelerinin de mahvedildiğini; Afrika halkının birbirine kırdırıldığını; Asya’nın Roosvelt usulünce yönetilmesi gerektiğini, girişilen yeni oluşumların önlenmeye çalışıldığını (Asya’da Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya’nın oluşturduğu Şanghay İşbirliği Örgütü ile Çin’de başlayıp Asya ve Avrupa’ya uzanacak ulaşım hatları üzerinde çalışıldığını, Güneydoğu Asya ülkelerinde de benzer tarzda çalışmalar olduğunu), Brzezinski’nin de dahil olduğu ABD ve İngiltere içindeki güçlerin, Asya’daki oluşumları önlemek için savaş çıkarmak istediklerini, bunun için Ağustos 2001’in uygun ay olduğunu ve bu savaşın adının da Batı ve İslam savaşı olarak konulacağını açıklamış ve kendilerinin ise Roosvelt usulünce ekonomik kalkınmaya geçeceklerini açıklamıştır...

“11 Eylül hadisesinin bir makyaj operasyonu olduğunu, tam da uluslararası mali ve parasal çöküşün yaşandığı dönemde yapıldığını, bunu yapanların katiyen ABD dışındaki güçler olmadığını, başka ülkelerin insanlarının kullanılmış olabileceğini, bunu yapanların ABD içindeki güçler olduğunu ve ABD’yi savaşa sürüklediklerini, bunu yapanların hedeflerine ulaşmak için ileri harekata devamla başka operasyonlar da yaptıracaklarını ve halkı kışkırtarak hükümeti savaşa sürükleyeceklerini ifade etmiştir. Ayrıca, ABD ve daha pek çok ülke için tehdit oluşturan İsrail’in durdurulmasını ve Ortadoğu’da barışın sağlanmasını, buradaki krizin de Asya’da açılması planlanan savaşın bir parçası olduğunu, ancak nafile, ‘kazanın kaynadığını ve dünyanın yeni şekillenmeye gittiğini’ açıklamıştır.”

Keza, Aydın Engin Cumhuriyet’te şu bilgileri aktardı: “1-10 Eylül (2001) günleri arasında İngiltere, Arap Yarımadası’nın Pakistan’a en yakın noktası olan Umman’a ‘Hasat Harekatı’ çerçevesinde 25 bin askerini ve en büyük donanma filosunu konuşlandırdı. Aynı anda, deniz komandolarını taşıyan iki ABD gemisi, Arap Denizi’nde Pakistan sınırının hemen dışındaki bir bölgeye ulaştı. Yine aynı zamanda ‘Parlak Yıldız Harekatı’ için Mısır’da bulunan 23 bin NATO askerine, 17 bin ABD askeri daha katıldı.”[6] Bunlar gibi önceki hazırlıklar bir yana, 11 Eylül eyleminin üzerinden henüz 4 saat geçmişken Bush’un masasındaki savaş planlarının öncelikli olanı uygulamaya konmuştu.

Lenin kapitalizmi, “felaketlerin en büyüğü” olarak tanımlıyor ve “eğer tarih, kuyusunu kazmazsa ve temellerini sarsmazsa, hiçbir güç kapitalizmi yıkamazdı” diye ekliyordu.[7]

‘Büyük zafer’i aldatıcı olmasın, ABD’nin, kuşkusuz kendisi için bir bataklık haline dönüşecek olan Irak çöllerindeki petrol ve alan hakimiyetini kullanarak diğer emperyalist rakiplere karşı önemli avantajlar kazanması tümüyle geçicidir. Irak’taki direnişin baştan beri en zayıf karnı olmuş Saddam kliğinin suçlarına ortaklık etmiş, G. Kürdistan’da kimyasal silah kullanan ve kısa süre önce Danimarka’da sorgusu sürerken kaçırılan soykırım suçlularıyla, daha önce birkaç darbeye öncülük etmiş emperyalistlerin kuklası sözde muhalefetin lideri Irak Ulusal Konseyi başkanı Ahmet Çelebi ile savaş suçlusu Bush kabinesinin atayacağı Pentagon’dan emekli olmuş generallerle Irak halkını yönetebileceklerini ve uzun süre dizginleyebileceklerini düşünenler, yanıldıklarını kısa süre sonra anlayacaklardır.

1968 yılında Irak Başbakanı Ebu Zahir Yahya, “bir tankın üstünde geldim ve beni ancak bir tank buradan çıkarabilecektir” diyerek, egemenlik araçlarının kullanılmasındaki gerçekliği tam bir rasyonellikle dile getiriyordu. Şimdi, emperyalist işgalcilerin, işbirlikçileri ve bir avuç çapulcuyla birlikte yağmaladıkları Irak’tan defolup gitmeleri için, daha kısa süreleri kalmış ve zaman saati, 21. yüzyılın emperyalist barbarları için hızla geriye doğru saymaya başlamış bulunuyor. İşgalciler de, bu diyara tanklarla, toplarla ve silahlarla kan akıtarak girdiler, aynı yöntemlerle de defolup gidecekler.

ABD’nin stratejik (ya da hegemonik hedeflerde taktik) yönelimlerini, 1990’larda ilan edilen yeni dünya düzeninin emperyalist tek kutupluluğuna mı bağlamalıyız? İsterseniz, iki kutuplu dünyadaki durumdan bir örnekle, bunun çok da yeni olmadığını anımsatalım:

“Amerika’nın Ortadoğu politikası, Dışişleri Bakanlığı görevlisi George Kennan tarafından 1948’de şöyle özetlenmişti: ‘ABD dünyadaki servetin yaklaşık yüzde 50’sine ama dünya nüfusunun sadece yüzde 6,3’üne sahip. Bu durumda kendimizi kıskançlık ve hınç nesnesi olmaktan kurtaramayız. Önümüzdeki dönemde gerçek görevimiz, ulusal güvenliğimize kalıcı bir zarar verdirmeksizin eşitsizlik konumumuzu sürdürmemize olanak sağlayacak bir ilişkiler modeli geliştirmektir. Bunun için duygusallığı, hayalciliği büsbütün bırakmamız gerekecektir, dikkatimizin her yerde doğrudan ulusal hedeflerimiz üzerinde yoğunlaşması gerekecektir. Özgecilik ve dünyaya faydalı olma lüksünü taşıyabileceğimizi düşünerek kendimizi kandırmayalım. İnsan hakları, hayat standartları ve demokrasinin geliştirilmesi gibi belirsiz ve gerçekdışı hedeflerden söz etmeyi de bırakalım. Doğrudan kuvvet kavramlarıyla uğraşacağımız günler çok uzak değil. İdealist sloganlar bize ne kadar az ayak bağı olursa o kadar iyidir’.”[8]

İmparatorluğun pençeleri her yerde

“Washington’daki büyük başkan, bize topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir haber yolluyor. Büyük başkan, bize aynı zamanda dostluk ve iyi niyet dolu sözler de gönderiyor. Bu dostça bir davranıştır, ancak biz onun bu dostluğa ihtiyacı olmadığını pek iyi biliriz. Biz onun istediğini düşüneceğiz, zira eğer biz satmaya razı olmazsak, belki o zaman da beyaz adam tüfeğiyle gelecek ve bizim topraklarımızı zorla alacaktır.” (‘Kızılderili’ Reis Seattle)

Afganistan savaşı sonrasında yağma payı için masaya oturma hevesiyle desteklerini esirgemeyen ABD’nin rakip müttefikleri, emperyalist “sağduyuya”, BM Güvenlik Konseyi’ne, sınırlı da olsa askeri güçlerine, dünyanın bütün savaş karşıtlarına ve budanmış da olsa Irak’ın askeri donanımına güvenerek “olmaz” diye düşündükleri Irak’ın işgal planları gündeme gelince, koalisyonu bozdular. Bunun sonucunda, “Alman milletinin en amansız düşmanı Fransa’dır ve hep Fransa olacaktır”[9], “bugünün Fransa’sı bir fahişe suratına sahiptir. Fransa öyle bir usta politikacıdır ki, asla bizi aldatmaya, bizi tahkir etmeye, bizimle alay etmeye ara vermemiştir”[10] diyen Hitler’in ayak izlerinin henüz silinmediği Paris’te bu iki ülkenin parlamenterleri kader birliği yapıyor ve “Fransalmanya”yı ilan ediyorlardı.

ABD’nin egemenlik alanlarını daraltacağını, iç politikalarına kadar müdahale edeceğini bilenler, itirazlarını aylar öncesinden yükseltmeye başlamışlardı. Birkaç örnek: Almanya-Fransa: “BM’den yetki almadan Irak’a saldıramazsınız”; S. Arabistan: “Saddam bahane, esas amaç bölgeye yerleşmek”; Rusya: “ABD, BM Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın Irak’a askeri müdahalede bulunması durumunda, dünya jandarması düşüncesinden vazgeçmediğini bir kez daha kanıtlamış olur. Operasyon sorumluluk ve sonuçlarına ABD katlanmak zorunda kalır.” Bu ülkeler, ABD silahlarının Irak’a yönelmesiyle kendilerinin de dal ve budaklarının budanacağından, ayrıca Irak’la yaptıkları askeri ve ekonomik anlaşmaların suya düşmesinden çekiniyorlardı.

Hareket alanı genişlemiş ve devasa bir yatırımla mutlak askeri üstünlüğü elinde tutmaya çalışan ABD, rakiplerine karşı elde etmiş olduğu üstünlüğünü sonuna kadar değerlendirmek istiyor. Fakat, askeri güç mutlak surette ekonomik güce dayanmalıdır, yoksa, aynı zamanda savaş sanatının uzmanı da olan ustamız Engels’in; “her yerde ve her zaman, ‘zor’a zafer kazandıran şeyler, ekonomik koşullar ve ekonomik güç araçlarıdır, onlar olmadan zor zor olmaktan çıkar”[11] dediği gibi, ABD’nin askeri üstünlüğünü uzun süre koruması mümkün olamaz. Askeri uzmanların görüşlerine göre ABD’nin, rakiplerine karşı şu noktalarda askeri üstünlükleri bulunuyor: “Stratejik hareket olanakları, su üstü gemileri ve denizaltılar, hassas güdümlü mühimmat, elektronik harp, uzun menzilli hava kuvvetleri ve füzeler, komuta kontrol, muharebe, bilgisayar, istihbarat,...”[12]

Dünyayı pençesi altına alabilecek askeri manevra kabiliyetini artıran, değişik kıta ve bölgelerde 30 askeri üssü bulunan, 25’i 11 Eylül’den sonra konuşlanmak üzere 125 ülkede asker bulunduran ABD, Körfez Savaşı’ndan sonra Suudi Arabistan’da kurduğu üsse 5 bin, Bosna ve Kosova’da kurduğu iki üsse de sırasıyla 3 bin 100 ve 5 bin 400 asker yerleştirdi. Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan’da üsler kurdu ve binlerce asker yerleştirdi. Azerbaycan’la “ordunun modernizasyonu” için anlaşma imzaladı. Abhaz “teröristleriyle” birlikte hareket ettiklerini iddia ettikleri Ladin’in adamlarını kovalamak için Gürcistan’a asker gönderdi. Rusya’nın tepkilerine ve bu ülkedeki askeri varlığına rağmen, henüz parlamentonun onayından geçmese de, Acara Özerk Cumhuriyeti’yle askeri bir anlaşma imzaladı. Yine El kaide ile bağlantısı olduğu söylenen Ebu Seyyaf örgütüne karşı operasyon için Filipinler’e 600 kişilik bir askeri güç yerleştirdi. 27 yıl sonra “terörizmle” mücadele için Peru’ya gönüllülerden oluşan bir askeri birliğin gönderilmesine karar verildi. Fas’ta “teröristlere” karşı operasyon yapıldı. 1500 FBI ajanı operasyon, gözaltı ve sorgulama yetkileriyle donatılarak Pakistan’a gönderildi.

Alain Joxe, ABD’nin yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım askeri girişimlerine 1998-1999 yıllarında tümüyle hazır olduğunu, şu bilgileri aktararak anlatıyordu:

“Latin Amerika’yı ve Karaipler’i kapsayan Southcom bir yana bırakılırsa, en önemli komutanlık, Avrupa’yı (‘NATO Avrupası’nı ya da değil) ve Afrika’nın büyük bölümünü kapsayan Eucom’dur. 1 Ekim 1998’de Eucom yetki alanını eski Sovyetlerin Beyaz Rusya, Moldavya, Ukrayna ve Kafkas bölgesine ve daha genel olarak da Kazakistan’ın kuzeyine kadar genişleterek Rusya’ya yaydı. US Centcom’un (Amerika Birleşik Devletleri “merkezi” komutanlığı) çekim merkezi yakın döneme kadar, stratejik önemde görülen Arap-İran Körfezi ve petrol kaynaklarıydı. Görüldüğü gibi Körfez Savaşı’nın ustabaşı Centcom’du ve o dönemden beri -Suudi monarşisinin giderek daha tereddütlü onayıyla birlikte- Suudi Arabistan’da bulunan birlikleri de kapsamaktadır.

“En önemli olanı ise ‘sorumluluk alanları’nın (AOR) yayılmasıdır; çünkü, 1 Ekim 1999’dan bu yana, İran’ın ve Afganistan’ın kuzeyinde, Çin ile Hazar arasında bulunan Müslüman Orta Asya cumhuriyetlerinin topraklarını kapsamıştır (Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan) ve daha yakın dönemde de Rusya Federasyonu’nun Kazakistan’ın ötesinde, Vladiovstok’a kadar uzanan bölümünü kapsamıştır. Demek ki, tüm Rusya uzamı bu ‘üstlenilen sorumluluk’un potansiyel olarak görev alanıdır ve güneyde, bir Amerikan komutasının sorumluluğuna rağmen tabi olmayan iki ‘kabarcık’ olarak Çin ve Hindistan kalmıştır. (Pasifik komutanlığı Pacom, Madagaskar’ı da içerecek Asya kıyılarında son bulur.)

“1998 yılında (siviller ve yedekler dahil) 717 bin kişilik bir toplama sahip US Air Force’ta 367 bin kişi aktif hizmetteydi ve bunun 95 bini yurtdışındaki 172 tesiste -olası bir operasyon ‘randevusu’na hazır, gönderilebilir birliklerin standart donanım ‘kitleri’nin depolandığı lojistik üsler ve hava üsleri- kalıcı hizmet görevlisi olarak bulunuyordu.”[13]

Kasım 2001’de ABD Dışişleri Bakanı M. Albright, gerçek hedeflerini Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’i Washington’da ağırlarken şöyle açıklıyordu: “Kafkasların kaderini üzerine almak, Amerika için, heyecan verici bir amaç olacaktır.” Körfez Savaşı sonrasında da söylenenler bundan farklı değildi: “Amerikan halkının Körfez Savaşı’ndaki payı şu oldu: Ortadoğu’da yaşayanların kıçlarını botlarımızla tekmelememiz, (yükselen petrol fiyatlarının dışalımı karşısında) Amerika’nın petrole bağımlılığını azaltmak için katlanmamız gerekenlerden çok daha kolaydır.”[14]

Yakın döneme kadar yürüttükleri savaşlarda ABD’nin stratejik hedeflerine önemli oranda ulaştığını görmek gerekiyor. Petrol yatakları ve boru hatlarıyla, 99 milyar metreküp doğalgaz, kömür, demir, krom, bakır, uranyum ve diğer stratejik yeraltı-yerüstü zenginlikleri, doğalgaz ve petrol nakil boru hatları, 647.500 kilometre karelik yüzölçümüyle düşmanlar denizinde dev bir “savaş gemisi” olan Afganistan. 5.529 kilometrelik sınırları ve jeostratejik konumuyla ve kuzeyde Tacikistan (1.206 km), Özbekistan (137 km), Türkmenistan (744 km), batıda İran (936 km), güneyde Pakistan (2.430 km) ve doğuda Türkistan (76 km) ve yine ABD’nin gelecekteki potansiyel rakibi Çin (76 km) ile sahip olduğu ortak sınırlarla Afganistan, ABD için paha biçilmez bir ülke konumundadır. Bunun yanında, 112 milyar varillik kanıtlanmış, 225 milyar varillik de kanıtlanmamış petrol rezervleri bulunan, petrol fiyatını Euro’ya bağlayarak Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez’e de ilham veren küçümsenemez doğalgaz kaynaklarına sahip, Suriye, İran gibi ülkelerin yakın komşusu Irak’ın, sadece bu nedenler için bile olsa ABD açısından Afganistan’dan çok daha fazla şey ifade ediyor olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Sırada hangi ülke var?

Nükleer silah tehdidiyle birlikte, uluslararası anlaşmalardan çekilerek hukuki kamburdan kurtulduktan sonra “Uluslararası terörist” ABD’nin Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in imzasını taşıyan ve çatışma halinde muhtemel hedef olarak seçtiği ülkeler şunlar: Rusya, Çin, Kuzey Kore, Libya ve Suriye. Bir konuşmasında Bush, “Bu ABD Başkanı, İran, Irak, Kuzey Kore gibi rejimlerin, bizim yaşam biçimimizi tehdit etmesine izin vermeyecek. Tehdit sadece özgürlükten nefret eden ve din adına öldüren terörist örgütlerden değil, kitle imha silahları üreten, tarihinde zalimlik bulunan ülkelerden de geliyor” derken, CIA Başkanı George Tenet de Ocak 2002’de Kongre’de yaptığı konuşmada, “ABD’nin, gerek terör, gerekse kitle imha silahları açısından Tahran’ın, Bağdat’tan çok daha ciddi bir tehlike” olarak gördüğünü söylüyordu.

Daha geçen yılın temmuz ayında The New York Times, “Sekiz yıl önce Arjantin’de 85 Musevi’nin ölümüne yol açan bombalı saldırının İran tarafından tezgahlanmış olduğunu” yazarken bir gün sonra Washington Post, “Bush yönetiminin İran’daki reform hareketinden umudunu kestiğini, bundan sonra kendilerine doğrudan İran halkını muhatap almaya karar verdiğini” yazıyordu. Üç gün sonra Amerikan Kongresi’nde bir grup senatör, “Terörizm kanserine karşı küresel savaşta, bir sonraki stratejik müdahale adımı için yoğunlaşmamız gereken yer İran olmalıdır” diyerek bunun üzerine çalıştıklarını söyledi. 1998 yılında Foreign Affairs’teki makalesinde Brzezinski; “İran-ABD çekişmesinin sonsuza dek sürmesi Amerikanın çıkarına değildir” diyordu.

İngiliz The Guardian Gazetesi Ağustos 2002’de, “şer ekseni”nde sayılan İran’ın kimyasal silahlar üretip depoladığı, Lübnan destekli Hizbullah örgütüne destek verdiği ve Filistinlilere silah sattığı için ABD tarafından vurulacağını yazdı. Sunday Times, “Gizli hedef İran” başlığını taşıyan analizde, bazı İranlı bilim adamlarına Moskova’da bulunan bir nükleer araştırma merkezinde eğitim verildiğini iddia etti. Buna karşılık, İsrail uçakları İran’daki nükleer tesisleri vurmak için Türkiye’de eğitim alıyor. Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon için çalışan Rand Cooperation adlı düşünce kuruluşunun bir sözcüsü ise, “plancısından finansçısına, subayından erine, ideoloğundan çığırtkanına kadar terör zincirinin her seviyesinde etkin” olan Suudi Arabistan’ın ABD’nin en büyük düşmanı olduğunu yazdı.

The Times; her taşın altından çıkan El Kaide’nin Lübnan’da üslendiğini, Hizbullah’ın El Kaide’ye patlayıcılar verdiğinin istihbarat birimlerince açığa çıkarıldığını; Ladin’in El Kaide örgütünün Kıbrıs’taki Britanya askeri üslerine yönelik intihar saldırısı düzenleyebileceğini yazdı. Afganistan’dan kaçan El Kaide üyelerinin Saddam’ın bilgisi dahilinde Irak’ta olduklarını ve Güney Kürdistan’da da, Ensar el-İslam’ın yardımıyla dağlarda yuvalandıklarını, buralardaki eğitim kamplarında kimyasal silah denemeleri yaptıklarını yazan 18 Ekim 2001 tarihli Hürriyet gazetesi, Usame bin Ladin’in, kendisine bağlı Cünd-ül İslam isimli örgüte bağlı 400 kişilik bir gücü K. Irak’a gönderdiğini yazdı. Bunların tümünün yalan olduğu bugün ortaya çıktı ama kimse, o tesisleri sormuyor, az sayıda soranı da kimse dikkate almıyor.

Sadece 1998 yılında, uluslararası kamuoyundan ve bölge ülkelerden hiçbir tepki görmeyen ABD ve İngiliz uçaklarının, Irak’ın kuzey ve güneyindeki 359 hedefe toplam 1100’den fazla füze fırlattığına dair haberler gazetelerin ancak iç sayfalarında küçük hacimlerle yer buluyordu.

Tehdit altındaki ülkeler, küresel terörist ABD’nin blöf yapmadığını Irak pratiğinden görüyor ve henüz geçen günlerde Suriye örneğinde olduğu gibi, onyıllardır direndikleri konularda dramatik geri adımlar atmaya hazır olduklarını gösteriyor.

Solduyu”ya ne oldu?

“Oysa insan savaştan önce barışa önem vermeli, barış üstüne kafa yormalıdır.” (Thomas More)

Türkiye devrimci hareketinin en büyük handikaplarından biri, her zaman eyleminin söyleminin arkasında kalmış olmasıdır. Hatta belki eyleminin söylemden ibaret olduğunu söylersek daha doğru ifade etmiş oluruz. ‘Artık söz bitti’ denir, fakat, ne yazıktır ki, bitirenin kendisi fiili bir eylem değil yeni bir ‘söz’den ibarettir.

Terör, şiddet, savaş, soygun ve hatta hırsızlığın sınıf savaşımlarının değişik evreleri ve onun doğal uzantıları olduğunu bilir, Lenin’in materyalist önermesini, “Her şeyden önce biz, bir yandan savaşlar ile öte yandan bir ülke içindeki sınıf mücadelelerinin arasındaki ayrılmaz bağ”ı[15] bir an olsun aklımızdan çıkarmayız.

Emperyalizm, savaş, enternasyonalizm, sınıf mücadeleleri konusunda binlerce sayfayı bulan teorik ve pratik belirlemelerde bulunan, devlet ve onun mekanizmalarının, hükümet ve parlamentonun işlevini her durumda tekrarlayan devrimci ve sosyalist sol, geçmiş savaşları bir yana bırakalım, Irak’ın işgali sırasında ne yaptı/yapabildi. Tek kelimeyle özetlemek gerekirse; kitlelerin duyarlı olduğu sıralarda, örgütlenmenin aracı olarak değerlendirmek üzere propaganda ve ajitasyon. “Dışarıdan bilgi taşınarak bilinçlenecek olan” Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı, sosyalist ve devrimci solun her zaman olduğu gibi “güzel şeyler” söylediklerini öğrendi.

“Halkların bütün bir dünyayı sarmalayarak gelişen eylemleri, ABD açısından Pentagon ve ikiz kulelerin vurulmasıyla sonuçlanan 11 Eylül baskınından daha ‘tehlikeli’ sonuçlar yaratabilir. Bu da ‘ölüme meydan okuyan’ halkların dayanışması ve ‘siper yoldaşlığı’dır”[16] diyen devrimci yayınların, her devrimci gibi, kitle hareketinin coşkusuyla başlarının döndüğü görülüyor. Devrimci ve sosyalist solun önemli çoğunluğu büyük kitle hareketlerinin neredeyse tümünü “kendiliğinden hareket olarak” algıladığı için, bu tür eylemlerin düzen içilikten mustarip olduğuna şartlanmışlardır. Dolayısıyla, bu büyük eylemlerin, eğer onlara sosyalistler olarak kendileri yön verebilirlerse, dünya devrimiyle, bunu başaramaz ve kendi haline bırakırlarsa düzen içilikle sonuçlanacağını öngörebiliyorlar, ve kah methiyeler düzerek kah eleştiriler yönelterek bu tür kitle hareketleriyle önemli derecedeki mesafeli duruşlarını sürdürüyorlar.

“Kararlılık ve irade. Hollanda, İngiltere, İrlanda’daki bir grup göstericinin eylemi Türkiyeli emperyalist savaş karşıtlarına da ilham vermelidir. Talepler somutlaşmalı, eylemler bu somut taleplerin gerçekleştirilmesine yönelmelidir. Mersin limanının Amerikalı askeri kuvvetler tarafından kullanılmasının engellenmesi, İstanbul’da Sabiha Gökçen Havaalanı’na Amerikan uçaklarının inmesinin fiilen önlenmesi vb., Amerika’nın askeri amaçlarla kullandığı bütün havaalanları ve limanların Amerikalılara kapatılması, üslerin kaldırılması temel talepler haline gelmeli ve bu hedeflere yönelik eylemler gerçekleştirilmelidir.

“Bu süreçte işçi sınıfına büyük rol düşüyor. İlerici sendikalar da dahil bütün sendikalar işçi sınıfını emperyalist savaş karşıtı eylemlere sürükleme irade ve yeteneğinden yoksundur. Milyonlarca sendikasız işçi düşünüldüğünde sendikaların işçi sınıfını harekete geçirme noktasında fiziki sınırları olduğu da hatırlanmalıdır. İşçi sınıfının öncü bölükleri sendikaları aşarak, emperyalist savaş karşıtı işçi inisiyatifleri oluşturmalı, bu amaçla işçi temsilcileri ve işçi kitle toplantıları yapmalı, sendikalı ve sendikasız işçilere taban örgütlenmeleri yaratmalıdır. Sendikalar ancak bu tip taban örgütlerinin zorlamasıyla harekete geçirilebilir. İşçi sınıfı, örgütlü gücünü ortaya koymalı ve emperyalist savaşı engellemek için fabrika işgalleri ve grevler örgütlemelidir.”[17]

Daha da çoğaltılabilecek bu ve buna benzer yazıları okuyanlar, gerçekten de büyük bir eylemin öngününde olduklarını sanırlar.

Savaş başladıktan sonra ise, İstanbul sokakları, her savaşta yapıldığı gibi “Savaşa Karşı Savaş” afişleriyle kaplandı. Gazeteler, dergiler ve bildiriler bu başlık altında çıktı. Reçete önceden hazırdır ve gemiler yakılmıştır: Savaşa karşı savaş!

Siyasal ajitasyon araçlarında kullanılan ana tema şuydu: “Bu halk savaşı durduracak”!

Aşağıdakiler, Atılım’ın konuyla ilgili yazılarından bazı pasajlar: “Buna karşın, halkların barışçıl mücadelesi savaşı durdurmaya yetmezse, savaşan bütün ülkelerde ezilenler, savaşı savaşla yanıtlamaya hazırlanmalıdır. Emperyalist saldırganlığa karşı başkaldırı, devrim yürüyüşüne dönüştürülmelidir. Halkların mücadele rotasının yönü de budur.”

“Ankara’daki uşaklarının ABD’ye hizmeti büyüktür. Bütün bu nedenlerledir ki, Türkiye ve Kürdistan’da ABD işgalini hesaba katmayan bir strateji asla devrimci olamaz. ABD’nin bölgeyi işgali, Türkiye ve Kürdistan ve keza komşu ülkeler devrimlerinin uluslararası perspektifini geliştirdiği kadar dünya devrimi perspektifinden de birbirine sıkıca bağlanmıştır. (Başyazı)

“Emperyalistler arası ilişkide yeni bir dönemden söz edilecekse, ezilenlerin cephesinden de yeni bir dönemden bahsetmek gerekir. Emperyalistler bir ‘dünya savaşı’na yol alırken, ezilenlerin ‘dünya devrimi’ halkların bağrında mayalanıyor.”[18]

Uzun süre sonra bir nevi savaş özel sayısı olarak çıkarılan Alınteri gazetesi, 18 Mart tarihli 30. sayısında savaşla ilgili herhangi bir analize yer vermeden kitleleri büyük eyleme çağırıyordu: “Öyleyse, günleri kazanalım; sokağa eyleme, Genel Grev Genel Direnişe!”

Proleter Devrimci Duruş, birçokları gibi haber ajansları ve emperyalist medya tekellerinin pompaladığı haberlerden hareketle Yugoslavya’da Çin Büyükelçiliğini vuran füzeyi hatırlatırcasına, İran sınırlarının içlerinde bir bakanlığın yerel binası ve Suriye’de yolcu otobüsü vurulunca, televizyonlardan edindiği bilgilerle ve Saddam’ın “yüzde 100 seçim başarısı”nın da etkisiyle şu değerlendirmeleri yapıyordu:

“ABD şimdi bozgunla karışık hayal kırıklığı yaşıyor.

“Irak halkının Saddam’a büyük bir bağlılık taşıdığını ve güçlü bir anti ABD’ciliğin (anti emperyalizm değil, anti ABD’cilik) gelişmiş olduğunu daha önce çeşitli yazılarımızda ifade etmiştik.

“Mesela ABD’nin en güvendiği silah olan Tomahawk füzeleri, bu savaşta büyük oranda etkisiz kaldı. Daha önce birçok savaşta ‘akıllı füze’ olarak kullanılan bu silahlar, bu savaşta tam bir ‘akılsızlık’ örneği olarak, Bağdat yerine Türkiye, İran, Suriye topraklarına düşmeye başladılar. Bunun nedeni, Rusya’nın bu füzelerin rotasını şaşırtacak mekanizmaları geliştirip, Irak’a satmış olmasıydı.

“Korkutucu Apaçi helikopterleri, bir Iraklı köylülün I. Emperyalist savaştan kalma mavzeriyle düşürüldü. Çünkü yaklaşık 8-10 yaşındaki Apaçiler kullanılıyordu.

“Şimdi ise, [komünist hareketin] savaşın gidişatını değiştirecek bir güce ulaşmasının olanakları fazlasıyla mevcut. Bu olanakları değerlendirmek, devrim ve sosyalizm savaşımını gerçekleştirmek için tüm gücümüzü ortaya koymalıyız.”[19]

Askeri savaş taktikleri bilgisiyle birlikte iki cephenin askeri-teknik donanımının ayrıntılı analizi ile yapılabilecek savaşın gidişatıyla ilgili tahliller ile politik/teorik tahlillerin, ve bu iki tahlil düzleminin tek tek veya birlikte, enternasyonalist bir komünistin, sömürgeci bir savaşta, haklı ve haksız savaşlardaki ilkeli duruşu ile çoğu zaman birbirine karıştırıldığı, her önüne gelenin savaş tahlili yaptığı ve ayan beyan görünenin bile karmakarışık hale getirildiği bir durumla karşı karşıyayız.

Olması istenenle, somut olarak var olanın karıştırılması. Politikada gerçeklerin yerine istenilenlerin ikame edilmesi. Felsefi idealizmin politik alandaki ifade edilişinin en bariz örnekleri bunlar olsa gerek. İşçi sınıfı genel grev yapmalı, direnmelidir! Halk, savaşı durdurmak için harekete geçen işçi sınıfının peşinden gitmelidir! Dünya halkları ortak cephede buluşmalı, emperyalist dünya savaşına karşı dünya devrimini gündeme getirmelidir! Geriye tek şey kalıyor: “Amin!”

Türkiye devrimini mikro düzeyde örgütlemeyi beceremeyenler, dünya devrimini örgütlemeye soyunuyor, işçi sınıfı ve emekçi yığınlarla hiçbir alanda sürekli genişleyen bağlar kuramayanlar, bütün dünyada harekete geçen milyonları örgütlemeye girişiyor, savaşa karşı kitleleri asgari düzeyde harekete geçiremeyenler de yine savaşa karşı savaşıyorlardı!

Sol’un ‘solduyu’sunu yitirdiğine ve yazdıklarının mürekkebi kurumadan geçerliliği kalmadığına dair en iyi örnek, Türkiye devrimci hareketinin daha çok sloganlarda ifadesini bulan (Stalingrad-Bağdat-Filistin vb. gibi benzetmeler buna örnektir) duygularını ifade eden Ömer Demir imzalı “Emperyalist Koalisyonun Fiyaskosu” başlıklı yazıdaki şu tespitler olsa gerek:

“ABD-İngiliz emperyalist koalisyonu Irak saldırısının kısa sürede zaferle biteceğini söylüyor ve yapılan ilk planlamalardan anlaşıldığı kadarıyla da buna inanıyorlardı. Onuncu gününde ortaya çıkan tablo ise; tam bir fiyaskodur. Savaş planları tümüyle çökmüş, işgal harekatı çöl sınırlarına çakılmış ve kimilerine göre beş gün, kimilerine göre iki haftalığına durdurulmuştur. ... Irak halkı direndi ve saldırının birinci aşaması emperyalist koalisyonun hezimetiyle sonuçlandı.”[20]

Devrimcilik adına sınırsız hayaller yaymak, “radikalizm” adına neredeyse sloganımsı, inandırıcılıktan uzak ve önemli oranda hayaller yayan laflar söylemek devrimcilik olamaz. Sadece ve sadece, bilimsel temelleri güçlü ve hayata uyan ilkeler devrimci olabilir. Düşmanı küçümsemek, kendini dev aynasındaymış gibi şişirmek, ilk çarpışmada gerçekler karşısında darmadağın olan buzlu cama benzerler. Ortada görüntü denen şeyden eser kalmaz, tüm hayali “gerçekler” cam kırıkları gibi yerlere saçılırlar. Eğer devrimci ve gerçekçi olunmak isteniyorsa, sınırlı güçlere bakmadan, terör imparatorluğuna, bir sonraki savaşta, pratik olarak savaşla yanıt verebilecek bir pozisyonu yaratmak zorunludur.

Eğer devrimciler eylemi ile söyleminde tutarlı olmak istiyor, gerçekten de savaşa karşı savaşmak istiyorlarsa; muğlak bir savaş karşıtlığı yerine, savaşsız asla yapamayacak olan kapitalizme karşı cepheden savaşacak mekanizmalar yaratarak, uluslararası burjuvazinin kolektif baskısıyla kendiliklerinden ekonomik temelde bile örgütlenmeyi başaramayan, üretici güçlerin temel direği ve organik olarak diğer sosyal katmanları da harekete geçirebilecek yegane güç olan işçi sınıfını örgütlemek için tam bir seferberlik ilan ederler. Devrimciler, burjuvazinin zor durumda kaldığı her türlü imkanı devrimci olanaklara çevirerek, somut olarak günümüzdeki görüngüleri olan, egemen sınıflar arasında çıkan çelişkilerden layıkıyla yararlanarak, siyasal İslamın etkisinde kalan ve “emperyalist savaşa hayır”, “MGK cunta, hükümet kukla”, “Kahrolsun Amerika, işbirlikçi AKP” gibi sloganlar atabilecek bilince erişmiş kitleleri de kapsayan savaş karşıtı ittifakları geliştirecek taktikler üretmeliler.

Gerçek devrimciler, Pentagon savaş lobisinin Türkiye’deki propagandacısı Ertuğrul Özkök’ü bile korkutan “solcu-İslamcı” ittifakını, ona ideolojik burun kıvırma yerine gerçeğe dönüştürmek için çaba sarfederler; bir nevi kan davasına dönüştürülen, Madımak katliamından dolayı, “Sivas’ı unutmadık” sloganlarıyla Bursa’da miting alanını terkeden, taktik politika yerine duyguları, pratik devrimcilik yerine “politik ilkeleri” ikame eden TKP gibi davranmaz, günü kurtaran politikaları ellerinin tersiyle iter ve Özkök’lerin korkularını kabusa çevirecek politikalar izler.

Politika ve savaş, aynı zamanda ve daha çok bilme ve öngörme sanatıdır. Hazır reçetelere değil, taktik esnekliklere sahip güncel politikalar üretenler siyasal başarılar elde ederek, amaçlarına ulaşabilirler. Sınıf mücadelesinin herkesin “gözü önündeki” tarihinden ders çıkaramayanlar; tarihe yön verenler değil, en iyimser ihtimalle tarih dersinin silik unsurları olabilirler.

Ve böyle savaşlar yine olacak

“Çağları hakkında en az şeyi bilenler her zaman o çağın insanlarıdır.” (S. Zweig)

Sınıflı toplumlarla birlikte, insanın insana karşı savaşı gündeme gelmiştir. Eğer savaşı; kapitalist üretim ilişkilerinin dolaysız bir ürünü ve sınıf savaşının değişik bir evresi olarak kabul ediyorsak, öyleyse savaşın da, “kişilerin yönetilmesinin yerine, şeylerin yönetilmesi ve üretim sürecinin gözetimine” geçirilmesiyle son bulacağına da inanıyoruz demektir. Bertolt Brecht’in Hitler faşizmini değerlendirirken bu konuda söyledikleri öğreticidir:

“Kapitalist sistemin savaşlara gereksinimi vardır. İçindeki bazı devletlerin, yerine göre savaşa gerek duymadığı ve ötekilerinin gerek duyduğu uluslararası bir ekonomik sistemdir. Tıpkı halkların içindeki egemen sınıfların, egemenliği ellerinde tutabilmek için egemen olmayan sınıflara karşı sürekli bir savaş vermeleri zorunluluğu gibi. Hitler’in dış politika barışı, isteklerinin yerine getirilmesi durumundaki barıştır.”[21]

Köleci Mısır Medeniyetlerinin oluşum sürecine denk gelen, İ.Ö. 3.600’lerden günümüze kadar 14.500 savaş çıkmış, bu savaşlarda 3.5 milyar insan (1965 yılı dünya nüfusundan çok) yaşamını yitirmiştir. 17, 18 ve 19’uncu yüzyıllarda meydana gelen iç savaşlarda yüzbinlerce insan ölmüştür. Yukarıdaki verilere 2. Emperyalist Paylaşım Savaşında ölen 60 milyona yakın insanı da eklememiz gerekiyor. Yine H. Toffler’in Savaş ve Savaş Karşıtı Mücadeleler adlı kitabındaki verilere göre, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşından sonra çıkan 160 savaşta 7 milyondan fazla asker, 45 milyondan fazla sivil hayatını kaybetmiştir. 1945 ve 1990 yılları arasında geçen 2340 hafta içinde, dünyada gerçekten savaşsız sadece üç hafta yaşanmış olduğu da, ayrıca adı geçen eserde belirtiliyor. Öyle anlaşılıyor ki, yerel savaşlar bir nevi paratoner görevi görüyor ve yeni bir Üçüncü Dünya Savaşını kademe kademe enerji emmek vasıtasıyla engelliyor.

Yüz bine yakın insanın öldüğü Körfez Savaşından sonra, uygulanan ambargodan dolayı da, en başta çocuklar olmak üzere yaklaşık olarak bir milyon insanın öldüğünü, BM verileri doğrulamıştır. Sıcak savaşla, milyonların sokaklarda bir özlem olarak dile getirdikleri, ve kuşkusuz kısa da olsa gelecekte bir süre daha yaşamak zorunda kalacağımız emperyalist barış arasındaki bu korkunç ikilem, insanoğlunun karşı karşıya olduğu büyük tehlikeye de işaret etmektedir.

Her zaman cinayet işlemeye açık kapitalist devletlerin örgütlenme şeklinden dolayı, yönetimden dışlanan geniş emekçi yığınların, savaş cephesinde öldürdüğü insanlar, kendileri gibi asker üniforması giymiş emekçiler ve öz sınıf kardeşlerinden başka kimseler değildir. Haksız ve sömürgeci savaşların, ‘Vietnam sendromu’ gibi zorlayıcı etkiler dışında kendiliğinden geri adım atacak bilinç düzeyine hiçbir zaman erişemeyecek olan asker üniforması giymiş işçi ve emekçileri, bürokratik devlet örgütlenmesi ve emir komuta hiyerarşisi içinde, karşı cepheye doğrulttuklarını düşündükleri tüfekleriyle kurşunu doğrudan kendilerine sıkmaktadırlar.

Yves Michaud, teknolojik gelişme ve 1789 Fransız Devrimiyle birlikte burjuva devlet örgütlenmelerindeki savaş aygıtının gelişimi ve kitlesel ölümlerle ilgili şu tespitlerde bulunuyor:

“- Fransız Devrimi ile birilikte, kitle savaşları dönemini başlatan Askerlik Yoklaması.

- 1860’tan sonra silahların, ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmesini sağlayan Sanayi Devrimi.

- Savaş idaresi yöntemlerinin uygulanmasına yol açan İş Yönetimi Devrimi. Böylece cepheden uzakta, olanaklar ile malzemenin hesabını yapan genelkurmay savaşları başladı.

- Tank ve uçakların Mekanik Devrimi. Motorlu araçlar savaşları daha hareketli ve süratli hale getirerek cephelerin her tarafa yayılmalarını sağladılar.

- II. Dünya Savaşından itibaren giderek daha karmaşık silahlar üretilebilmesini sağlayan Bilim Devrimi. 1870 Savaşının askeri, çarpışmaların başlarından sonuna kadar aynı tip tüfekleri kullanmışlarken, II. Dünya Savaşında durum çok farklı olmuştur.

- Sıcak çarpışmalara karşı belirlenen nükleer savaş tehdidinin caydırıcılığı sonucu geliştirilen İçten Yıkıcı Savaş (Beşinci Kol) yöntemleri.

- Son olarak da, Elektronik Cihazlar ile Bilgi İşlem Cihazlarının Devrimi. Bu cihazların gelişmesi, otomatikleşme ve uzaktan kumanda hem yıkım hem de saf dışı bırakma yöntemlerini yetkinleştirmiştir.”[22]

Afganistan savaşındaki duraksamayla birlikte, Irak işgali gündeme gelir gelmez, savaş karşıtı kitleler sokaklara döküldüler. Emperyalist burjuvazinin ve onun egemenlik aracı olan medyanın ideolojik bombardımanına maruz kalan milyonlar, Afganistan’a yönelik müdahalede zımni bir “meşruiyet” bulmuşlar, kısmen de olsa duraksamışlardı. Egemen sınıflar her dönemde kitleleri maniple edecek şekilde savaş, iç savaş, cinayet ve askeri darbelerine mutlak “meşru” bir gerekçe uydurmuş, kitlelerin, istisnalar dışında pasif de olsa kitlelerin kendilerine destek sunmasını sağlamayı başarmışlardır. Ya Avusturya veliahtı öldürülmüş, ya da komünistler Alman parlamento binasını yakmış, kendileri Alman askeri olsalar da kılıkları Polonyalı olan askerlerin saldırısıyla 2. Dünya Savaşı başlamış, Luisitania gemisinin torpillenmesi, Pasifik’teki deniz üssüne Japonlar tarafından baskın düzenlenmesi ile ABD savaşa katılmak zorunda kalmış, “yöneticiler aymazlık ve yolsuzluk içinde olmuşlar”, ya da 11 Eylül terör saldırısıyla “özgürlükleri ve güvenlikleri” tehdit edilmiş, ya da diktatörler kendi halkına zulüm yaptığı saptanmış, vb.*

Devrimci ve liberal dünyanın bütün muhalefetini kapsayan, Fransalmanya’da hükümetlerin de katılımıyla milyonları, İngiltere’de yüzbinleri, dünyanın çeşitli ülkelerinde milyonlarca kişiyi ve hatta ABD’de Bush kabinesi dışındaki sermaye gruplarının bazılarını da kapsayan savaş karşıtı gösteriler ve açıklamalar acaba savaşı engelleyebilir miydi?

Milyonlarca insan barış istiyor. Evrensel barışın tohumlarını bağrında barındıran bütün bu gösteriler, bizlere “barış için bile güçlü savaşım araçlarına” sahip olmamız gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor. Devleti, onun işleyiş ve yürütme mekanizmalarını unutup, bürokrasiyi ve üretim sürecini tıkamayan kitle gösterileriyle savaşı engelleyebileceğini düşünenler, kapitalizmin işleyiş yasaları ve onun devlet yapılanması konusunda derin bir yanılsama içerisindedirler.

Emperyalizmin gerçek düşmanları, kapitalizmin mezar kazıcısı olan proletarya, hiçbir yerde iktidara sahip olmaması ve aynı zamanda minimum örgütlenme düzeyiyle, emperyalistlerin hareket alanını olabildiğince genişletiyor ve onların küstahça hareket etmelerinin de imkanlarını yaratıyor.

Emperyalistler açısından ezilen milyonların tepkisinin kendilerine yönelmelerinden kurtulmanın en kolay yolu, elleriyle yarattıkları bin Ladin gibilerini, kendi ulusunun ve emekçi sınıflarının gerçek düşmanları olan Mobutu, Noriega, Pinochet ve Saddam gibi diktatörleri hedef tahtasına koyarak “düşman” cephesini zayıflatmaktır. Türkiyeli anti-Amerikancıların ve anti-emperyalistlerin önemli oranda “ellerini bağlayan” bu gerçekliği de mutlaka hesaba katmalı, anti-emperyalistlerin, devrimcilerin ve sosyalistlerin bırakın herhangi bir savaşta kendi hükümetlerine karşı savaşmayı, cephenin arkasından “cepheyi zayıflatmamak” psikolojisiyle neredeyse Saddam’ı savunma pozisyonuna düşmelerini, ya da en azından hayırhah tutum takınmalarını, ideolojik savrulma ve özgüven eksikliğinin geldiği boyutların ürkütücü işaretleri olarak vurgulamak gerekiyor. Kapitalizme karşı olmayan hiçbir kişi, örgüt ve hareket, asla ve asla, emperyalizme, faşizme ve savaşa da cepheden karşı olamaz.

Burjuvazinin örgütlülük düzeyini yükselttiği durumlardaki her barış hareketi, egemen sınıfların “yararıyla” sonuçlanacaktır. Tersi durumda proletaryanın örgütlülük düzeyinin yüksek olduğu durumlarda da, her türlü barış ve demokrasi savaşımının siyasal yararlarının meyvelerini de proletarya toplayacaktır. Aynı içerikteki hareketlerin konjonktürel ifadeleri bu tür farklı sonuçlara yol açabilir ve günümüzdeki barış hareketlerinin doğal sonuçları da önemli oranda böyle olmuştur.

Türkiye’de örneğin, kitlesellik ve kapsayıcılık bakımından savaş karşıtlığı temelinde biraraya gelenlerin en büyük örgütlerden biri olan Yüzler Meclisi’ni izleyenler görmüşlerdir. 20 meslek grubunun en liberal, en uzlaşmacı ve en sağcı metni Türk-İş, DİSK ve Hak-İş’in hazırladıkları ortak metindi. Savaş karşıtlarının toplantısında, radikal konuşmalar yapanlar, üretim alanlarında kıllarını bile kıpırdatmayarak, beş para etmez savaş karşıtları olduklarını gösterdiler. Gösteri saatleri dışında, hiç kimse yerinden “kıpırdamadı”; savaştan önce, sırasında ve sonrasında herkes oldukları yerde duruyor, bir sonraki savaşta yeniden “hareketlenmek” için bekliyorlar. Ne de olsa hayat devam ediyor ve yeni savaş planları emperyalist merkezlerin savaş karargahlarında bekliyor!

Düşman ordusuna mensup subaylar, işçi sınıfına komutanlık ettikçe; işçi sınıfı ve emekçilerin, bırakın iktidar olmayı örgütlülükleri yaptırım gücüyle donanmadıkça, savaş karşıtlığı, ticari alana hapsolup rekabet araçlarına ve kar-zarar hesabına dönüştükçe, B. Brecht’in vurguladığı gibi, “Savaşın kendisi, kaybedilecek olsa bile kazançlı bir iş” olmayı sürdürdükçe ya da E. Galeano’nun, “Pazarlar dünyasında, savaş bir trajedi değildir -bir enternasyonal fuardır. Silah imalatçılarının savaşa ihtiyacı vardır, tıpkı palto yapanların kışa ihtiyacı olması gibi” düşüncesinde ifadesini bulan, büyük acılara malolan dersler pahasına, böyle savaşlar olmaya devam edecektir.

 



[1] Aktaran: Ergin Yıldızoğlu, Dinazorun Kuyruğu... 11 Eylül ve Yeni Roma, Remzi Kitabevi Yay.

* Washington, daha sonra, sekizinci üye olarak zenginler kulübüne kabul edilen eski en büyük düşmanı Rusya’ya, 20 milyar dolarlık askeri yardımda bulundu.

[2] Aktaran: Cumhuriyet Gazetesi, 7 Nisan 1996

[3] Aktaran: Alain Joxe, Kaos İmparatorluğu, İstanbul 2003, İletişim Yayınları, s. 175.

[4] Bu konunun ayrıntıları için bak.: Alain Joxe, a.g.e., s. 185

[5] Thierry Meyssan, Dehşetengiz Hile, Pentagon'a Uçak Düşmedi, Çev.: Ayşe Meral, Medcezir Yayınları, İstanbul 2002.

[6] Aydın Engin, Cumhuriyet Gazetesi, 18 Ocak 2002.

[7] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Çev.: N. Solukçu, Sol Yayınları, s. 155

[8] William R. Pitt, Irak’a Savaş, Bush Yönetiminin Bilmemizi İstemediği Gerçekler, Çev; Çiçek Öztek, İstanbul 2002, Metis Yayınları.

[9] Adolf Hitler, Kavgam, Çev.: Refik Özdek, İstanbul 2002, Yağmur Yayınları, s.568

[10] A. Hitler, Siyasi Vasiyetim, Çev.: Kamil Turan, Bilge Karınca Yayınları, s. 43

[11] Engels, Anti Dühring, Çev.: İsmail H. Yarkın, İstanbul 2000, İnter Yayınları, s. 235.

[12] Emekli Hava Korgeneral Erdoğan Öznal, Ulusal Strateji, S. 34

[13] Kaos İmparatorluğu, a.g.e., s. 210-211.

[14] ABD Enerji Bakanı James Schlesiger Eylül 1992 yılında yapılan Dünya Enerji Kongresi’nde yaptığı konuşmadan aktaran: Orhan İyiler, Yeni Dünya Gerçeği, s. 102.

[15] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, s. 10

[16] Atılım, 25 Ocak 2003, S. 18.

[17] “Başyazı”, Atılım, 1 Şubat 2003, S. 19

[18] Atılım, 22 Mart 2003, S. 26.

[19] Proleter Devrimci Duruş, Nisan 2003, S. 4

[20] Zafere Kadar Direniş, Nisan 2003, s. 30

[21] Faşizm Üzerine Yazılar, Çev.: Ali Sait, İstanbul 1979, Ortam Yayınları, s. 99

[22] Yves Michaud, Şiddet, Çev.: Cem Mahmutoğlu, İstanbul 1991, İletişim Yay.

* Çok değil, 1979 yılındaki İslam Devrimi’yle Amerika’dan hızla uzaklaşan ve uzun süre bu ülkenin Tahran’daki elçiliğini işgal eden İran’a savaş açan Saddam Hüseyin, bugün kendi celladına dönüşmüş ABD ile dostane ilişkiler içindeyken, ikiyüzlü bir şekilde İran’ın, “Siyonist İsrail ve Büyük Şeytan ABD ile işbirliği içinde” olduğunu iddia ediyor, 10 yıl süren ve 1 milyon 250 bin kişinin ölmesine ve yüzbinlerce insanın sakat kalmasına, 1 trilyon dolarlık ekonomik tahribata, milyarlarca dolarlık borç karşılığı silahlanmaya neden olan savaşa, Irak halkı gözünde “meşru” gerekçeler uyduruyordu.

Okunma 201 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.