Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


‘Kutuplar’ Gerçekte Nerede?

Yazan

‘Kutuplar’ Gerçekte Nerede?

Hakan Deniz

ABD, bir emperyalist saldırıdan daha ‘alnının akıyla’ çıkıp, kanlı ellerini yıkamadan yeni hedefinin Suriye olduğunu açıkladığında, Ortadoğu’daki asıl niyetinin bir yeniden yapılanma olduğunu, artık saklamaya gerek duymadan, net bir şekilde deklare etmiş oldu. Bu dile alışalım. Rakipsiz olduğu saplantısına kapılan ABD, bundan sonra her zamankinden daha pervasız, daha saldırgan olacaktır, ta ki Irak’ta şimdilik yemediği tokadı, Ortadoğu’da kendisine karşı giderek yükselen öfkeden yiyene kadar.

Savaş öncesi ve sırasında oluşan uluslararası dengeler, ‘uluslararası ilişkilerciler’in dilinde şöyle bir teze dönüştü: Irak krizi ile oluşan gerilim, iki kutuplu bir dünya profilini, artık tamamen görünür kılmıştır: Bir tarafta başını İngiltere, İspanya, Avustralya ve Japonya’nın çektiği ABD yandaşları, diğer yanda Fransa, Almanya, Rusya ve Çin’den oluşan ABD muhalifleri. Birkaç yıl öncesine kadar ‘üç kutuplu dünya’ tezi üzerine kurulan siyasi teoriler iflas etmiştir. Genel kanı ise bu ayrışmanın ortaya çıkardığı gerilimle Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi uluslararası örgütlerin artık miatlarını doldurdukları, yerlerini yeni oluşumlara bırakacakları yönündedir.

Soruna, egemenler arası bir paylaşım savaşı olarak bakıldığında bu önermeler bir teknik sınıflandırma olanağı olarak kabul görebilir. Ama o kadar... Irak’ın yenilgiye uğrayacağının anlaşılmasından sonra Fransa ve Almanya’nın Irak’taki petrol pastasına ortak olma niyetli atakları ve ABD’ye yakınlaşmaya çalışan söylemleri, savaş öncesindeki karşı duruşlarının da gerçek niteliğini çok açık bir şekilde gözler önüne serdi.

Ortaya çıkan tablo şu pratik-politik tespiti yapmamızı olanaklı kılıyor: Evet, dünya her geçen gün biraz daha keskinleşen çizgilerle iki kutba ayrılıyor. Ancak bu kutuplaşma, bu savaş gerçekte, iddia edildiği gibi egemenler arasında değil, emperyalistler ile sömürgeleştirmeye çalıştığı halklar arasında.

ABD askerlerinin Bağdat’ta devirdikleri Saddam Hüseyin heykelinin başına geçirdikleri Amerikan bayrağının, Irak’ın işgalini başından beri bir ‘Haçlı zaferi’ olarak gören Araplar’da yaratacağı etkinin büyüklüğünü tahmin etmek hiç de zor değil.

Nitekim Lübnan’daki Şii Hizbullah örgütünün lideri Şeyh Hasan Nasrallah’ın sözleri bu tepkiyi en açık haliyle ortaya koyuyor. Nasrallah, Bağdat’ın düşmesinden bir hafta sonra yaptığı açıklamada ABD’nin Irak’a müdahalesinin, Amerikan çıkarlarını hedef alan misilleme eylemlerine yol açacağını belirterek şöyle diyor: “Hoşunuza gitse de gitmese de Amerikan politikası bu tür misillemelere yol açıyor. Bu politikaların sürdürülmesi halinde ABD, bütün Araplar ve Müslümanların düşmanı haline gelecektir. Dünyada 1.4 milyar Müslüman yaşıyor. Birçok grup ortaya çıkacaktır.” Eşzamanlı olarak El Kaide ve Hamas da yaptıkları açıklamalarla Müslümanları ‘cihata’ çağırırken, ‘dünyada ABD’nin ayak bastığı her köşenin, Amerikalılar için cehenneme çevrileceğini’ belirtti. Artık Arap halkları şunu çok net görebiliyor: Sömürgeleştirme sırası er ya da geç kendi topraklarına da gelecek.

Kaldı ki ABD’nin işgal ettiği Irak’ta bile geleceği çok parlak gözükmüyor. Bir buçuk sene önce harekat düzenlenen Afganistan’da konuşlanan ABD ve Uluslararası Barış Gücü askerlerine yönelik saldırılar artarken, Irak’ta da Bağdat’ın düşmesinin üzerinden daha bir ay geçmeden görünen tablo, bu ülkede bulunan işgal kuvvetlerinin, topraklarında yabancı asker istemeyen Irak halkının hedefi durumuna geleceği şeklinde. Başta Şiiler olmak üzere Saddam rejiminin sona ermesinden göreceli olarak hoşnut kalan Irak halkı, ABD ve İngiltere’ye ‘Orada dur’ diyor. ABD karşıtı gösterilerde slogan atmak için havaya kalkan eller, her an silaha uzanmaya hazır bekliyor.

Yıllardır Ortadoğu üzerinde çalışan ve savaş sürecini de Bağdat’ta takip eden İngiliz gazeteci Robert Fisk’in gözlemleri önemli:

“Beş gün önce bir Şii ile konuşuyordum. Bana tarihin tekerrür ettiğini söyledi. Bunun ne anlama geldiğini biliyorum. İngiltere'nin 1917'de gerçekleşen Irak işgalinden ve Vali Sir Stanley Maude'den bahsediyordu. Maude, o zaman yayınladığı bir bildiride 'Bizler buraya fatih olarak gelmedik. Sizi tiranların boyunduruğundan kurtarıp özgürlüğünüzü vermeye geldik' diyordu. Takip eden 3 yılda, Iraklılar’ın, onları Osmanlılar'dan kurtardığını öne süren İngilizler’in ‘bahşettiği’ sahte özgürlük yerine, gerçek anlamda özgürlüklerini kazanmak için başlattıkları gerilla savaşında yüzlerce İngiliz askeri öldü. Sanırım bu ABD'lilerin de başına gelecek. Pek yakında bir özgürlük savaşı başlayacak. Bu savaş tabii ki ilk başta 'El Kaide ve Saddam rejiminin artıklarıyla mücadele' olarak tanımlanacak, fakat Şiiler'in ABD ve İngiltere'yi Irak'tan atma mücadeleleriyle genişleyecek. Bu olacak. Ve bizim 'insanları özgürleştirebileceğimiz' yönündeki hayallerimiz bu senaryoda gerçekleşmeyecek.”

Dünyayı kendine bağlı eyaletlere bölme niyetindeki ABD’nin attığı her adım sadece Arap halkları arasında değil, Japonya’dan İtalya’ya, Filipinler’den İspanya’ya kadar, dünyanın değişik coğrafyalarının ezilenleri arasında da tepkiyle karşılanıyor. Savaş başladığından bu yana gerçekleştirilen gösterilerde küreselleşme karşıtları, sosyalistler, İslamcılar, anarşistler, çevreciler, feministler aynı meydanları, yan yana, aynı düşmanı hedef alarak doldurdular.

Şurası bir gerçek; Irak savaşı, sonucu ne olursa olsun, bölgesel dengeleri temelinden sarstı ve saflaşmaları şimdiye kadar hiç olmadığı şekilde belirginleştirdi. Artık emperyalist ABD’nin petrol ve pazar peşindeki saldırganlığı ne kadar açık seçik bir hale geldiyse, saldırdığı halkların, ezilenlerin öfkesi de o derece dizginlenemez, baskı kabul etmez bir kerteye ulaştı. Hükümetleri, yöneticileri ABD güdümündeki Arap ülkelerinde, kendi ülkelerinin egemenlerinin de mezarını kazan bir muhalif hareket yükseliyor. Bu halklar yöneticilerine artık gerçek niyeti açıkça ortaya çıkan ABD’ye neden hala çanak tutulduğunu soruyor. Bundan bir adım ötesi isyandır ve bu isyanın kıvılcımını çaktığı ateşin, okyanus ötesinde kendisini güvende hisseden Amerikalılar’ı da yakacağını düşünmek hayal değil, sırtını konjonktürün gerçeklerine dayayan bir öngörüdür.

Papyon yerine silah

ABD’nin önce Afganistan, ardından Irak’ı işgali yeni politik perspektifinin bir ispatı. ABD, ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ İngiltere’nin izinde gidiyor. ABD’nin iki ülkeye doğrudan toprak işgaline yönelik girişi ve kendisine organik bağlarla bağlı hükümetleri işbaşına getirme pratiği, İngiltere ve İspanya’nın geçmişteki sömürgeleştirme politikalarıyla büyük benzerlikler taşıyor. ABD, Irak ve Afganistan’ı kelimenin tam anlamıyla ‘sömürgeleştiriyor’.

Kapitalizmin artık, kapitalist devletin başka bir coğrafyadaki toprakları işgaline gerek kalmadan, uluslararası şirketler ve örgütlenmeler kanalıyla kendisini var edebileceği ve gelişeceği yönündeki ‘iyimser’ tahminlere en net cevabı yaşadığımız süreç veriyor. Bu açıdan Alınteri Gazetesinin internet sitesinde ‘Neoliberalizm’den Neokorporatizme’ başlıklı yazıda başka bir bağlamda yapılan şu tespit dikkat çekicidir:

“Kuşkusuz IMF’nin aracı kurum olarak dahi, bir çırpıda kalkacağı hayaline kapılmak sınıf körlüğü olur. Türkiye gibi birçok yarı sömürge ülkede epey yol almış ‘etkin ekonomi ve devlet planları’, mali oligarşi açısından iyice yıpranmış ve geri tepme menzilindeki IMF’yi ‘revize etme ihtimalinin’ gerekli ancak yetersiz bir koşuludur. Yetersizdir çünkü emperyalizmin ‘küreselleşme güm! Küreyelleşme (küreyerelleşme) az sonra!’ deyip yukarıdan aşağıya yeniden yapılandırılan ‘ulusal devlete’ iade-i itibarı, ‘küresel piyasaların’ merkezi denetiminin nasıl yapılacağına bir yanıt verse de kim tarafından yapılacağı sorusu halen belirsizdir. Ağırlıklı olarak Wall Street-ABD denetimindeki IMF-Dünya Bankası-Dünya Ticaret Örgütü ekseni iyice yıpranırken, bunların olmadığı durumda, şu veya bu sektörel ‘üst kurul’, devlet üst kurulu’, ‘bölge üst kurulu’ hangi emperyalist devletlerin denetiminde olacaktır? Bağımlı kapitalist ülkelerin yeniden yapılandırılmasının düz bir süreç olmayıp emperyalistler arası yeniden paylaşım mücadelesiyle iç içe geliştiğini hatırlatalım. Bu soruya ABD emperyalizminin vermeye çalıştığı yanıt, 3. Dünya Savaşı olasılığına da kapıyı aralayan 2. Bush doktrini, emperyalist militarizm ve savaş hezeyanı, öncelikle Avrasya egemenliği eksenidir. ABD-IMF-Dünya Bankası ekseninin iyice yıprandığı, sarsıldığı bir süreçte, IMF-Dünya Bankası gibi kurumların krize karşı sermaye merkezileşmesinin önünü açık tutma ve hızlandırma işlevinin, ABD emperyalizmi açısından alternatifi, yalnızca ‘ulusal devletlerin öne çıkarılarak siyaset vasıtasıyla kontrol edilmesi’ değil, aynı zamanda Avrasya havzasının öne çıkarılarak emperyalist militarizm ve savaş vasıtasıyla kontrol edilmesidir. ABD, ‘küresel piyasayı’ tek başına denetlemesini sağlayacak Avrasya egemenliği koşullarında (tabii ulusal devletler üzerinde ve içinde dolaysız denetimi de veri kabul edildiğinde), zaten işsiz kalacak IMF’yi ‘revize etmeyi’ dünya halklarına niye çok görsün? ABD’nin Irak işgali ve Avrasya kovboyluğunda önü kesilirse, IMF’nin krizi de derinleşecektir.”

Amerikan ekonomisinin içine düştüğü çıkmaz artık hemen herkesin malumu. ABD yönetimi Irak’a müdahaleyi , sahip olduğu petrol kaynaklarına el koyma amacı dışında ekonomik problemlerinin çözümü için de can simidi olarak görüyor. James Petras’ın ‘Emperyal Karşı Saldırı’ başlıklı yazısındaki belirlemeleriyle ifade edersek ‘Stratejik bölgelerde nüfuzunun gerilemesi, içeride ekonomik krizin büyümesi ve spekülatif (enformasyon teknolojisi, biyo-teknoloji, fiber optik) balonun sönmesi karşısında Washington, dış politikasını militarize etmeyi ve tek yanlı devlet kararları üzerinden avantajlar elde etmeyi saldırganca kararlaştırdı. Bölgesel askeri eylemi ve ekonomik baskıyı birleştiren tek yanlı hareket, göreli gerilemeyi tersine çevirmenin bir yolu olarak görüldü. (...) Dünya Bankası ve IMF gibi kurumlara daha çok bel bağlamış olan 1980-90’ların emperyalizminin yerini yeni askeri eylem emperyalizmi alıyor ve/veya onu tamamlıyor. Yeşil bereliler, IMF/DB’nin papyonlu fonksiyonellerinin yerine geçiyor.’ Ancak Petras ABD’nin bu girişimlerinin beyhude bir çaba olduğunu ve çatırdayan ekonomisi ile ona bağlı olarak azalan hegemonyasına merhem olamayacağını da belirtiyor. Petras, ABD’nin, dünyadaki ekonomik etkinliğini yitirdiğini belirtirken yalnız değil.

Ekonomistler, Bush’un, Saddam Hüseyin’i gözüne kestirmesinin nedenlerinden birinin de, Irak liderinin petrol satışında dolar yerine euroya geçişi olduğunu savunuyorlar. Bu girişimin zaten tahtından inmek üzere olan doların global etkisini iyice zayıflattığı biliniyor. Doların etkisini yitirmesi ise ABD için sonun başlangıcı demek.

Ekonomi temelli bu tespitler hafife alınmamalı. Çünkü bütün bu veriler, ezilenlerin öfkesini kabartan ve yakın bir zamanda bu öfkenin yarattığı karşı koyuşlarla mücadele etmek zorunda kalacak olan ‘süper gücün’ içerden de çatırdamaya başladığını ortaya koyuyor. Bütün bunlara ABD’nin kendi içindeki savaş karşıtı muhalefeti ve kozmopolit yapısının taşıdığı potansiyelleri eklersek (savaşın başlamasının ardından ülkedeki pek çok lisede protesto amaçlı ders bırakmalar, Amerikan gençliği söz konusu olduğunda dikkat çekicidir) rüzgarın tersine döneceği yönündeki beklentinin ‘maddi temellere dayalı bir önerme’ olduğunu söylemek yerinde olur.

Bunun adı emperyalizm

Yaşanan süreç, bize emperyalizmin yerine ‘küreselleşme’ kavramını önerenlerin yarattığı kafa karışıklığına da noktayı koyacak kadar açıktır. ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu’da başlayıp dünyanın başka coğrafyalarına da yayılmaya gebe müdahaleleri emperyalist işgallerdir. ABD, bugün Irak ve Afganistan’ı kendisine dolaysız bağlarken, bir yandan geleneksel yapıları nedeniyle bir türlü kontrolü altına alamadığı bu iki ülkede yönetimi tamamen kendine tabi kılıyor, diğer yandan arzuladığı ‘serbest pazar’ ortamını oluşturuyor.

Bu noktada yine Petras’a kulak verelim:

“ABD gücünü yayarken emperyal devletin merkeziliği ‘küresel şirketlerin/tekellerin özerkliği’ terimleriyle düşünen küreselleşme karşıtı hareketin Susan George, Tony Negri, Ignacio Ramonet , Robert Korten gibi önde gelen teorisyenlerinin varsayımlarını çürütmektedir. Onların yoksulluk, egemenlik ve eşitsizlik yaratmada dünya pazarının merkezi rolüne yaptıkları vurgu, şu anki ortamda bir anakronizm haline gelmiştir. Avro-Amerikan emperyal devletleri, milyonları yıkmak, yoksullaştırmak ve yerinden etmek üzere daha fazla ülke fethetmek için birliklerini gönderdikçe, küreselleşme karşıtı hareketten emperyalizm karşıtı harekete geçme, özerk ÇUŞ’lar (Çok Uluslu Şirket) egemenliğinde ‘süper-devletler’ yanlış varsayımlarından emperyal devletlere bağlı ÇUŞ gerçekliğine geçme ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. ABD emperyal devletinin öncülük ettiği dünya çapındaki karşı saldırı, Körfez Savaşı sonrası dönemin ‘Yeni Dünya Düzeni’ni canlandırma amacındadır. Bugün ekonomik krizler ve artan halk direnişi karşısında çokuluslu şirketler, piyasa aracılığı ile ‘özerk şekilde’ hareket etme isteğine veya kaynaklarına sahip değildir. Yeni emperyalizm, askeri müdahale, sömürgeleştirme, terör üzerinde yükselmektedir. Irak’taki, Balkanlar’daki savaşlardan Afganistan’daki savaşa, emperyal canavar ilerliyor.”

Son söz olarak, konjonktürel ayrımların teknik birer ayrıntı olduğunu belirten Lenin’in ‘Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması’ndaki şu ifadeleri sürecin doğru okunması açısından anlamlıdır:

“İster bir emperyalist grubun başkasına karşı birleşmesi, ister bütün emperyalist devletleri kucaklayan genel bir ittifak biçiminde olsun, ‘inter-emperyalist’ ya da ‘ultra-emperyalist’ ittifakları, kaçınılmaz olarak, savaşlar arasındaki dönemlerin ‘mütarekeleri’ olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Barışçı ittifaklar savaşları hazırlar ve savaşlardan doğar; tek ve aynı temel üzerinde, dünya siyasetinin ve dünya ekonomisinin emperyalist bağlantı ve ilişkileri temeli üzerinde barışçı olan ve olmayan savaşımın almaşık biçimlerini yaratarak, biri ötekini koşullandırır.”

 

Okunma 218 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.