Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Nesnellik Sorunu ve Bilimsel-Teorik Sistemler

Yazan

Nesnellik Sorunu ve

Bilimsel-Teorik Sistemler

Ali Osman Alayoğlu

Bilimin Nesnelliği Anlayışı

Popper, Lakatos ve Althusser, bilimin nesnelliğine ilişkin önemli saptamalarda bulundular. Bu yönleriyle üçü de anılmaya değer. Ancak Althusser’in çizdiği teorik hat Popper ve Lakatos’un  nesnelliklerine sızmış öznelliği ortaya çıkarabilmektedir. Bu nedenle temel bir öneme sahiptir.

            Popper; bilimsel bilgilerin sınanabilir ve yanlışlanabilir olması gerektiğini söylerken temel dayanak olması nedeniyle bilimin nesnelliğini savunur. Öznel bilgilere bilimin kör olduğunu belirterek özneler arası sınanabilir bilginin (nesnel bilgi) bilimsel olabileceğini kurgular. O, tutarlı bir nesnelliği savunma çabası içindedir. Bu nedenle bilimde doğruluğun amaç olduğunu söyleyip teorik-sistemler arasındaki seçimin doğruluk derecesine göre yapılabileceğini belirterek bir çeşit nesnel doğruluk yakalamaya çalışır.  Fakat tüm iyi niyetli çabalarına rağmen subjektif (öznel) düşünce süreçlerine biçtiği rol tutarlı ve nesnel bir doğruluk tanımlamasına engel olur. Epistemolojinin tutarlı, basit vb. kurallara dayanan karakterinin yaratacağını düşündüğü görelikçi ve öznel olanı kendi doğruluk nosyonuyla bertaraf etme yaklaşımı, onu sağduyucu bir konuma yerleştirir.

            Popper nesnel bilgiyi "Benim ilk savım bilginin ya da düşüncenin iki değişik anlamının var olduğunu içerir: 1) bir zihin ya da bir bilinç durumunu, ya da, davranış ya da karşı koyma eğilimini içeren  öznel anlamda bilgi ya da düşünce; 2) sorunlar, kuramlar,uslamlamalar gibi şeylerden oluşan  nesnel anlamda bilgi ya da düşüncedir. Bu nesnel anlamdaki bilgi, birinin bilme savından bütünüyle bağımsızdır; birinin inancından ya da onama, savunma ya da etkide bulunma eğiliminden de bağımsızdır. Nesnel anlamda bilgi bir bilenin olmadığı bilgidir: Bilen bir öznenin olmadığı bilgidir"[1]  sözleriyle tanımlar. Gerçi Popper’ın nesnelciliğe yaptığı vurgu daha önce de denildiği üzere bilim adamının öznel etkilerine biçtiği rolle gölgelenmiştir. Popper dünyayı üçe ayırır:1) Gerçek dünya; 2) subjektif bilgilerin, bilim adamlarının düşüncelerinin bulunduğu dünya; 3) nesnel bilgilerin bulunduğu dünya. Ama o, üçüncü dünyanın birinci dünyayla bağını ikinci dünyaya kurdurur. Subjektif düşüncelere verilen bu görev doğrudan öznelcilik ve görelikçiliği içeri alır. Aslında Popper’ın nesnellik anlayışı tümevarımcıların nesnellik anlayışından kategorik bir fark taşıyor denemez. Bir tümevarımcı nasıl birçok olgudan genelleştirilen nesnel kavramlardan bahsederken ampirik bir yaklaşım içinde bulunuyor ve yetersizliğiyle öznelliğe kapıyı aralıyorsa, benzer bir şekilde Popper da bilimde doğruluğu amaç göstermesine rağmen  yeterince objektif bir konum alamayıp bireysel zihinlere misyon biçerek ve gerçek dünyayla bağ kurma sorununu bilimin kendi dünyasının ve gerçek dünyanın konumunu saptamaksızın çözmeye çalışarak sağduyuya teslimiyetini kaçınılmazlaştırmıştır. Popper’ın ısrarla gerçek dünyayla bağ kurma girişimi bilgi-gerçek ayrımı ve ilişkisi sorunundan kaçmasıyla sonuçlanmıştır.

            Lakatos’un teorisi Popper’ın teorisi kadar öznel unsurlara açık değildir. Onun pozitif-negatif hyüristik (heuristic) ve bilimsel araştırma programları tanımlamaları üstüne oturan teorisinde -nesnellik yönünde oldukça önemli adımlar atmasına rağmen- özellikle ‘katı çekirdek’in seçim ve değiştirilmesinde  bilim adamlarına misyon biçerek öznelliğe yol verdiği görülür. Bunun yanında, yozlaşmış olmaları nedeniyle terk edildiklerini belirttiği bilimsel araştırma programlarının çeşitli başarılar sonucu tekrar bilim sahnesinde görülebileceğini söyleyerek Kuhn ve Feyerabend’ın ona bilim adamının bilimsel araştırma programını tercih ettiğini onayladığını söylemelerini haklı kılar. Lakatos son noktada da olsa bilim adamlarının tercihlerine imtiyaz tanıyarak nesnel zeminden uzaklaşır.

            Althusser’in inşa ettiği materyalist çerçeve bu yönden oldukça uygundur. Ve daha önce de belirttiğimiz gibi nesnel bir savla ortaya çıkan bilim felsefecilerinin öznel ve görelikçi noktalarını saptayabilmekte oldukça güçlü bir hat çizmiştir. Althusser’in teorisinde  gerçek dünyayla nesnel bilgilerin ilişkisini kuran  bilimsel pratiktir ve bilimsel pratiğin öznesi olamaz. "Bu kılgı (bilimsel pratikten bahsediliyor-A.O.A.-) kuramsaldır; öteki,  kuramsal-olmayan kılgılardan, dönüştürdüğü nesnenin türüyle (bilgiler) ayırt edilmektedir.”[2] “Bilimsel pratik, bir teoriyi izah etmek, onu diğer teorilerle mukayese etmek, tutarlılığını, ahenk özelliklerini tahminde bulunma gücünü vb. tesis etmek için tasarlanan farklı türde argümanları ve eleştiriyi ihtiva eder. Bu argüman ve eleştirilerin kendileri kavramsal sistemleri ya da teorileri kullanırlar. Neticede, reel bilimsel pratikle reel bilimsel teori, birbirlerinden koparılamaz ölçüde birleşir ve bir arada evrilirler.”[3] Bu şekliyle tanımlanmış bir bilimsel pratik gerçek dünya ile teorik dünya arasındaki bağlantı görevini üstlenerek öznelcilik ve görelikçiliğin sızamayacağı sağlam bir bütünsellik oluşturur.[4] Bu bütünselliğin incelenebilirliği ise ancak incelenen bilimsel pratiğin karakterinin ve tarihinin geniş bir analizinin yapılabilmesine bağlıdır. Aslında bu olanak da bir tek Althusser’de görülebiliyor. Bizzat tüm pratikleri nesnesi yapabilecek tarihsel materyalizm (tarih bilimi) denilen bir çerçeve ortaya konuluyor. Böylece Lakatos’un bilimsel metodolojiyi incelemeyi önerirken, incelemeyi yapabileceğimiz bir çerçeve öneremeyip düştüğü öznelci konumdan uygun bir tarzla kurtulunuyor ve gene Lakatos’un diliyle konuşulursa pozitif hyüristik’i oldukça yüksek bir bilimsel araştırma programı (teorik sistem) inşa ediliyor. Althusser bilimsel pratiğin toplumda birbiriyle ilişkili birçok pratik tanımlayan ve bu pratiklerin kendine özgü dünyalarını tanıyan bir teorik-sistemle incelemenin konusu olabileceğini saptayıp iki yönlü bir araştırma programı öne sürmüştür: 1) Tüm pratik’ler içinde bilimsel pratiğin konumu, karakteri; 2) Bizzat bilimsel pratikler arasındaki ayrılıklar, karakter farklılıkları.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       

            Öznelci ve görelikçi yaklaşıma Kuhn eleştirisi üstüne oturan bir karşı duruş sergilemek temel bir önem taşıyabilir.

            Kuhn, öznelci ve görelikçi yaklaşımın en önemli örneğidir. Kuhn'da bilim adamının psikolojisi, bilim adamları topluluğunun sosyolojisi ve bilime objektif yaklaşım iç içe geçmiş, karışmış, aralarındaki öncelik ilişkisi yok olmuştur. Böyle bir karmaşa içine özellikle teorik-sistemlerin yapısına yönelik önemli bilgiler verse de, paradigmalar teorisi girince ortaya çıkan tam bir öznelcilik, tam bir bilimde ilerleme karşıtlığı, tam bir bilinemezcilik olmuştur. İki ayrı paradigmada bulunan iki ayrı bilim insanının ortak bir kıstasa konulabilme şansı olmadığını, onların iki ayrı dünyada yaşadığını söyleyen Kuhn, son noktada, bu iki insanın, farklı teorik yapılarla da olsa, aynı gerçek dünyaya yöneldiğini göz ardı etmektedir. Bu göz ardı ediş bilimsel teorik-sistemler arasında yapılacak seçimin nesnelliğini yadsımaktadır ve nesnelliğin her kurban edilişi öznel inançların, bilim adamlarının veya topluluklarının tercihlerinin gündeme gelmesiyle sonuçlanmaktadır. Kısaca; Kuhn'da bilim "güç" ilişkisine indirgenmiş, ilerleme ve nesnellik yadsınmıştır.

            Kuhn paradigma değiştirmeyi, yani bilimsel devrimleri sosyal devrimlerle aynı kategori içine yerleştirmekle birçok sorunu teorisine taşır.[5]  Sonuçta sosyal devrim süreçlerindeki politik hareketler arası -güç-ilişkisini aynen bilimsel devrimlere aktarır. Aslında Kuhn’un bilimsel devrim tanımlamasındaki -devrim- anlayışı onun görelikçi konumuyla oldukça tutarlı bir ilişki içindedir. Kuhn’da bilimsel kopuşlardaki geri dönülmezlik gözardı edilmektedir.[6]

            Kuhn'un teorisi tüm karmaşasına rağmen teorik-sistemlerin karakteri, bilim adamlarının psikolojisi ve bilim adamları topluluğunun sosyolojisine yönelik önemli bilgiler verir. Ancak objektifliği kurban eden keşmekeşliği gözden kaçırılamaz. Bilime objektif yaklaşım'ın belirleyiciliği teslim edilmeden, ne bilim hakkında ne de bilim adamlarının psikolojisi hakkında tutarlı sonuçlara varmak olasıdır. "Bilimsel pratiğin ürünlerinin, yani bilimsel teorilerin yapıları hakkında bir anlayışa bir kez sahip olduk mu, o zaman, toplulukların yapısını araştırabileceğimiz daha iyi bir konuma ulaşırız."[7] Fakat Kuhn için çözümün böyle olması hiç de gerekmez. Hatta o kendisinin oldukça nesnel bir zeminde durduğunu sanmaktadır. Ona göre nesnellik bilim adamları topluluğunun görüşleriyle özdeştir. Tüm misyonu bilim adamları topluluğuna vermekle öznelcilikten kurtulduğunu sanmakta fakat bilim adamları topluluğunu özne yaparak öznelciliğe düşmektedir. Bu nedenle Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nda son söz olarak bilim adamları topluluğunun özelliklerini araştırmanın en önemli sorunumuz olduğunu belirtmiştir.[8] Fakat Kuhn kendi nesnellik anlayışında bile tutarlı değildir.  Kimi zamanlar birey bilim adamlarını özne yaparak toplulukçuluğunun da gerisine düşmektedir. O birçok kez sorunu bilim adamlarını ikna etmeye bağlamıştır. Adeta her nesnel zemindeki zorlanmasında öznelciliğe savrulan ve böylece çözümsüz kalan bir durumdadır.

            O, bizden bağımsız bir gerçek dünyanın varolduğunu ve her bilim adamının bu dünyada bulunduğunu söylemde hiçbir zaman reddetmez. Ancak gerçek dünyayı hiçbir zaman istekle de savunmaz. “Bununla birlikte Galileo’yu Aristo’dan, Lavoisier’yi de Priestley’den ayıranı ille de bir ‘görüş’ dönüşümü olarak betimlememiz zorunlu mudur? Bu kişiler aynı tür nesnelere baktıkları halde, gördükleri gerçekten farklı şeyler miydi? Araştırmalarını farklı dünyalarda yaptıklarını söylemenin geçerli bir anlamı olabilir mi?”[9] sorularını dile getirir ve “Ben kendi hesabıma, Aristo ve Galileo, sallanan taşlara baktıkları zaman, birincisinin engellenmiş düşme, ikincisinin ise bir sarkaç gördüğünü söylemenin yarattığı sorunları derinden duyuyorum. (...); paradigma değişmesiyle dünya değişmese bile, bilim adamı artık farklı bir dünyada çalışmaktadır”[10] şeklinde cevap vererek çekingen tavrını ortaya koyar.

            Kuhn’un tam anlamıyla gerçek dünyaya bakışını, teorisinin bütünü ortaya serer. Özellikle bilimde ilerlemeye ilişkin haklı olarak sorun ettiği noktalarda, kimi zamanlar “Uygulamanın yapıldığı, birbirinden oldukça farklı birçok ortamda bulmaca çözme konusunda, sonraki bilimsel kuramlar öncekilerden daima daha iyidir. Bunu gerçek bir görelikçiden duymanıza olanak yoktur ve benim ne anlamda kesin bir bilimsel ilerleme inançlısı olduğumu sanırım göstermektedir”[11] sözleriyle herkesi şaşırtır. Fakat bu şaşkınlık birkaç paragraf bile sürmez, hemen ardından “Bununla birlikte, gerek bilim felsefecileri, gerekse başka kişiler arasında en yaygın olan ‘ilerleme’ kavrayışına kıyasla bu görüşün temel bir eksiği bulunmaktadır. Bilimsel bir kuramın genellikle bulmaca çıkarmak ve çözmek konusunda öncellerinden yalnızca daha iyi bir araç olduğu saptanmakla kalmaz, doğanın gerçekten de nasıl olduğunu daha iyi gösterdiği kabul edilir”[12] diyerek ‘ilerleme’ kavramından sadece paradigmalar içi yetkinlik, yeterlilik vb. anladığını ortaya koyar. Kuhn’un anlayışı bilimi  usta teoriler yığınına çevirmiştir. Onda ontoloji, söylemindeki tüm varoluşuna rağmen gözardı edilmiştir. Kendisine yönelen görelikçi olduğuna dair eleştirileri görelikçiliğini belirttiğimiz tarzda meşrulaştırarak geçiştirmek istemiştir. Ona göre  kendi tavrına görelikçilik deniyorsa, o zaman bilimlerin doğasını ve gelişmesini açıklamak yönünden görelikçilerin kaybettiği hiçbir şey yoktur.

            Bilimin gerçek dünyayı anlama çabası olduğunun reddedilmesi öznel unsurlara oldukça açık duran bir konumun benimsenmesi demektir. Bilim gerçeğin nesnelliğini kabul eder ve nesnel gerçekle ilgilenir,  ilgilendiği her şeyi nesnelleştirir. Öznel olan hiçbir şeyin bilimde yeri yoktur. Bilim özneye kördür. O; nesneler arasındaki ilişki’yi inceleyip dile getirme, anlama amacını güder. Oysa gerçek dünyanın Kuhn vb. yorumları bilimin nesneler arasında bir ilişki tanımladığını söyleyerek, bilim tarafından tanımlanan nesneler arası ilişki’den bahseder ve böylece bizden bağımsız gerçek dünyada var olan ilişki’yi yadsır. Bizden bağımsız geçek dünyayı ilişki’sizliğe yani hiçliğe iter.

            Aslında Kuhn bilim felsefecileri içinde hiç de yalnız değildir. Elisabeth Ströker’in Popper’ın görüşleri üstünde yükselen, Popper’ı eleştirdiği birçok noktaya rağmen gene Popper’a dönen ve bir yönüyle Popper aracılığıyla kendi istediklerini söyleyen ‘doğal dil’ ve ‘doğal yaşam’a oldukça zorlama bir şekilde ilişkilendirilmiş bilim kuramında, bilimin amacı “... yasalardan ve kuramlardan hareketle olgular arasındaki işlevsel bağlılıkları açıklamaya ve kestirimlere (önceden bilme, Prognose) ve giderek evrensel bir hipotetik-dedüktif sisteme ulaşmak ister”[13] sözleriyle belirtilmiştir. Ancak Popper’ı naiv realist diye eleştirdiği bölümlerde söyledikleri bu saptamasını boşa çıkarmış, belirttiğimiz ‘gerçek dünya’ toplumlarından birine iyi bir örnek oluşturmuştur. İdealist sapmaya iyi bir örnek oluşturmuştur. “Bu nedenle, bilimsel veriler deneyim yoluyla ve deneyimsel araç ve aygıtlarla saptanmış şeyler olmaktan kurtulamazlar ve yine bu nedenle (aslında Popper’ın da kabul ettiği gibi), bilimin yöneldiği gerçeklik, deneyim araçları ve aygıtları aracılığıyla yapılmış ve üretilmiş veriler alanı olarak vardır. Eğer durum böyle ise, bilimden bağımsız olduğu ileri sürülen veya bilimden bağımsız olduğuna inanılan bir “gerçeklik”ten ne anlaşılabilir ki? Öyle görünüyor ki, Popper’ın eleştirel rasyonalizmi, klasik-antik felsefenin “mutlak doğruluk” ve “özneden bağımsız gerçeklik” idelerine tutuklanmıştır. Klasik-antik felsefede, bilginin ölçütü ve denek taşı gerçekten de mutlak doğruluk idesi olmuştur. Ve Popper da bilimsel bilginin nihai geçerliğini böyle bir doğruluk idesine bağıntılandırmaktadır”[14] sözleri bizden bağımsız gerçek dünya ve bizden bağımsız gerçek dünyada gerçekleşen nesneler arası ilişkiyi yadsımaktadır. Böylece geriye sadece, gerçekliği de bilimin yarattığını öne sürmek kalmaktadır; “dolayısıyla bilim kuramcısı da, bilimsel kuramların “önceden mevcut bir gerçekliğin yasalı yapısı”  üstüne geliştirilmediklerini; tersine “gerçeklik” denen şeyin bilim tarafından önceden yapılandırılmış ve kurulmuş  (konstruierte) olduğunu; “doğruluk” ve “yanlışlık” kavramlarının bu ilişki bazı (tabanı) üstünde anlamlı olabileceğini kabul etmek zorundadır.”[15] Onun bilimin amacı diye belirttiği, kestirimlerde bulunma ve olgular arası işlevsel bağlılıkları açıklama, gerçek dünyayı reddetmesiyle bir hiç olmaktadır. Bu tarz idealist sapmalara, Roy Bhaskar’ın  “geçişsiz nesneler” kavramlaştırması oldukça güçlü bir karşı duruştur.[16]

Bireysel Etkiler

Teori-olgu ilişkisi, gözlem ve deneye bireyin etkisi, olgulara bakılan teorik-sistemin niteliği gibi birçok öğe, bireysel etki sorununu ortaya çıkarmış, bu sorunun aşılmasını zorunlu kılmıştır. Bilime bireysel etkilerin incelenmesi bilimin gelişimi ve nesnelliği ile doğrudan bağlantılıdır. Yani gözlem ve deneylerde bireysel etkilerden bahsetmek, durmadan bilgi-gerçek ilişkisine, nesnelliğe, teorik sistemlerin yapısına gidip gelmektir.

            Bir tümevarımcıya göre; bilim bütün etkilerden ve bütün teorik sistemlerden azade yapılan gözlem ve deneyler sonucu elde edilen genellemelerdir. Tümevarımcı, bilimden bireysel etkileri böylece kovduğunu sanır ve nesnellik dediği tam da budur. Tümevarımcının ütopik nesnelliğinin, tersten de olsa, diğer bir destekleyicisi Kuhn paradigmalarıdır. Nesnelliği tümevarımcı gibi algılayan Kuhn hiçbir deney ya da gözlemin belli bir kuram olmaksızın  yapılamayacağını düşündüğünden, çelişkiye düşer. "Kuramdan bağımsız gözlem yapılamayacağı için bilimin de nesnel olamayacağına inanmak için, kişinin bilimde nesnelliğin tek yolunun deneysel ya da gözlemsel sınama olduğuna inanması lazımdır."[17]

            Hiçbir gözlem veya deney bir kuram olmaksızın yapılamadığı gibi gene hiçbir gözlem veya deney gözlemci veya deneycinin görme tecrübesi, geçmiş tecrübesi, bilgisi, beklentileri, hatta milliyeti ve inançlarından soyutlanamaz. Bir röntgen filmine doktorla avukat baktığında elbette gördükleri arasında fark vardır ama her ikisinin de aynı röntgen filmine baktıkları kesindir. Sadece, baktıkları nesneyi birincisi daha gelişkin ve bilimsel yorumlarken, ikincisi çok kaba birkaç şeyi belki söyleyebilir.

            Kısaca; gözlem ve deney belirli bir teoriyle belirli bir amaca yönelik yapılır ve deney ya da gözlemi yapanın bireysel etkilerinden bağımsız değildir. Öyleyse görme yetersizliklerinden bireysel inançlara, deneysel eksikliklerden teorinin eksik ve yanlış oluşuna kadar birçok etkiden bahsedilebilir. Tüm bu etkiler idealist filozofların gizemci, bilinemez felsefelerinin bilimi sömürüsü için olanak sağlar. Bilim adamının bireysel etkileri bilim tanımı içine sokularak belirsizlik yaratılmaya çalışılır. Oysa birey istediği kadar öznel etkilerle deney veya gözlem yapsın bir mekanizmanın belirlenimindedir. O mekanizmada yapılan tüm deney ve gözlemler incelenir, elenir, kabul edilir. Bilginin nesnel olması nedeniyle bir kişinin yaptığı deneyi diğerleri sınayabilir. Sınanamayan tüm bilgiler öznel niteliklidir ve  bilim onlara karşı  zaten kördür. Bilimsel mekanizmanın güçlü işleyişi birçok kez dünyanın farklı yerlerindeki farklı öznel varoluşlara sahip bilim adamlarının  aynı zamanda aynı buluşları yapabilmesine olanak sağlar. Bilimsel pratik bilim adamının bireysel inançlarını düşünmez; bireylerin öznel etkilerini hesaba katıp olur olmadık şekillerde bilimi sömürmeye çalışanlar filozoflardır.

Tarihsel Etkiler

Bilime tarihsel etki bilime bireysel etkiyle aynı platformu işgal etmektedir, hatta bireysel etkiyi kapsar denilebilir. Dolayısıyla tarihsellik sorunu da nesnellik anlayışı içinde incelenmelidir.

            "Her teori, sonuçta tarihsel insan birey(ler)i tarafından ortaya konur ve hiçbir teori tarihsel yön ve şekillenmişlikten azade olamaz."[18] Marx’ın açtığı tarih kıtasının beş yüz yıl önce açılmasına tarihsel olarak olanak yoktu. Aynı zamanda her bilimsel kıta bulunduğu tarihsel dönemin karakterine göre kimi şekillere bürünmüştür. Ancak bilimsel doğuşlar çeşitli nesnel koşulların zorlamasıyla ortaya çıkmakla ve içinde bulunduğu koşulların ürünleriyle dolu olmakla beraber, bu durum kesinlikle bilimin tarihsel olduğu sonucuna ulaşmamalıdır. Özellikle Marksistler içinde önemli bir sapma olarak ortaya çıkan tarihselliğe sıkıştırılmış bilim, bilimin sınıfsallığı vb. anlayışlar bilimin kendine özgü alanının işgali, yani bilimin yadsınması demektir. Bilimsel sonuçlar ve bulgular nesneldir ama koşullar gereği bir tarafın işine gelebilmektedir. Bilimsel gelişmeler, olağandır ki, çeşitli ideolojik oluşumların etki aracı olurlar, fakat bu gelişim bilimlerin herhangi bir sınıfın bilimi olduğu anlamına gelmez. Sadece öyle bir görüntü ortaya çıkar. Bu görüntü ideolojik unsurların bilim tanımına sızmasına yeter de artar bile.

            Bilimi sınıfsal algılayan tarihselci sapmanın bir örneğini de İbrahim Aksoy vermiş: "Bunun son örneğini Teori ve Politika dergisi verdi: 'Bilimin sınıfla ilgisi olmamasına karşılık politikanın sınıfla olan özgül ilişkisi şeklinde beliren temelli yaklaşım, bilimle politikanın radikal ayrılığının bir diğer ifadesinden başka bir şey değildir.' Yayın yaşamına yeni başlayan ve ortalamanın üzerinde bir teorik düzeyi olduğu gözlenen Teori ve Politika dergisinin aksine sadece politika değil, bilim de sınıfsaldır. Hatta, bir yönüyle sosyalizmin ütopik olmaktan çıkıp bilimselleşmesi sınıflar-üstü, sınıf-dışı bir bakış açısından bilinçli sınıfsal bir bakış açısına geçişiyle, yerleşmesiyle tanımlanabilir. Bilimin sınıfsallıktan uzak nesnel, tarafsız olduğu pozitivist bir sav olup, burjuva akademisyenlerinin savunabileceği bir yanılsamadır."[19]

            Bilimin belirli bir zamanda belirli bir konumda bulunuşunu, onun bizzat kendi özelliği yaparak bilimi yadsımak yeni tanıştığımız bir şey değil. Ayrıca bilimin nesnelliğine ve tarafsızlığına ilişkin savların "pozitivist" nitelenip "burjuva akademisyenlerinin savunabileceği" savlar olduğunun söylenmesinin pek temelsiz ve yavan olduğunu belirtmek zorunludur. Marksizmi bir öcü gibi gören Popper'dan Kuhn'a, Heisenberg'den Einstein'a kadar tüm bilim felsefecilerinin ısrarla bilimin nesnelliğini tırtıklamalarını ve bilimi bilim adamlarının tarihsel etkilerinin inisiyatifine bırakmalarını nasıl açıklamak gerekiyor? Ya da Althusser'e, nesnel ve tarafsız bilim tanımlamaları nedeniyle burjuva akademisyeni mi demelidir?

            Teorik düşünebilme yeteneği görünen ile gerçekten olan (görünenin de bir gerçek olduğu unutulmamalıdır) arasına ayrım koyabilmeye dayanır. Havada dayanaksız duran cisim düşer, diyen birisi görünenin güzel bir genellemesini yapmıştır kuşkusuz, ama havada duran ve düşmeyen balon, uçak gibi maddeler nedeniyle yanlışlanabilir bir durumdadır ve bu olguları açıklayabilme yeteneğinden yoksundur. Şayet cisimlerin düşme teorisini kavramış, yerçekimi yasasını ve havanın direncini bulabilmişseniz bazı cisimlerin neden düşmediğini bilebilirsiniz. Gerçek teorik güç, gerçek teorik düşünce böyle ortaya çıkar. Öyleyse herhangi bir sınıfın biliminden bahsetmek bilimsel gelişimin tarihsel görüntülerinin genellemesini yapmaktır. Sonuç; genetik bilimindeki kimi bulgular proletaryaya karşı deyip bilim adamlarını Sibirya’ya sürmek olur.

            Herhangi bir sınıfın biliminden bahsetmek saçmadır. "Tarih Bilimi, proletaryanın ideolojisi ya da proletaryanın bilimi anlamına gelmiyor. Tarih Bilimi de, diğer bilimler gibi, sınıfsal değildir; ama sınıflara ve onların ideolojilerine işaret ediyor. İşçi sınıfını  ve onun ideolojisinin 'tarihsel'de ne anlama geldiğini belirliyor."[20]

            Bilimin tarihsel olmadığı bilim tarihinden çok rahat çıkartılabiliyor. Daha orta çağda Ptoleme Gökbiliminin birçok yanlış-aksak yönü saptanmıştı; ancak o zamanların birbiriyle ilişkisiz, ayrı ayrı duran toplumsal yapısı nedeniyle -bu tarihsel etki yüzünden- tüm bu saptamaların birleşmesi ve bir bunalım yaratması bir süre gecikmişti. Benzer bir etki Kopernik Sistemi için de söz konusuydu. Kopernik Sistemi Güneş'in merkez olduğunu söylerken gayet nesneldi fakat yer merkezli dünya anlayışına dayanan kilise ideolojisine karşı olmasıyla burjuvaların elinde kilisenin otoritesini kırma araçlarından biri oluverdi. O zamanlar gökbilim ve fiziği sahiplenen burjuvalar ve şiddetle bu bilimlere karşı çıkan kilise söz konusuydu. Bu durumdan herhangi bir sınıf ya da zümrenin evreninin merkezi güneş, diğerininki yeryüzüdür sonucu çıkarılamaz. Galileo'nun engizisyona söylediği varsayıldığı gibi; siz ne derseniz deyin, dünya yine de dönüyor.

            Günümüzde aynı tarihsel etki tarih bilimi açısından yaşanıyor. Tarih bilimi burjuvazinin sınıfsal çıkarlarına ters sonuçlar, proletaryanın sınıfsal çıkarlarına uygun sonuçlar üretiyor. Dolayısıyla burjuvazi bu bilimi reddediyor, proletarya sahipleniyor. İbrahim Aksoy bu reddediş ve sahiplenişin yarattığı ideolojik atmosfere,  görüntüye aldanıp bilimin sınıfsal olduğunu söylüyor ve bilimin nesnelliğini savunanları burjuva akademisyenliği ile suçluyor. Oysa, "Tarih bilgisi, şeker bilgisinin tatlı olmasından daha fazla tarihsel değildir."[21]

            Bilimin öznesi olmadığı gibi herhangi bir öznenin amaçları doğrultusunda çalışmak gibi bir amacı da olamaz. Proletaryayı özne görenler bilimi  politikanın işgal etmesine neden oluyorlar. Politikanın tarih biliminden sağlayacağı yararları böylece sağlayabileceklerini düşünüyorlar ama aksine, bu yararı yok ediyorlar.[22]

            Bırakalım bilime bireysel ve tarihsel etkileri, bilimde şans unsurundan bile dikkatle bahsetmek gerekir. Newton'un başına düşen elma bir şans olarak nitelendirilebilmekle beraber, o güne kadar kim bilir kaç kişinin başına elma düştüğü göz önüne alınırsa, şans denilen şeyin ne kadar şans olduğu kolayca görülebilir. "Evet, bilim başıboş görünen şeyleri de başıboş bırakamaz..."[23]

Bilimde Determinizm ve Felsefi Sömürü

Bilim ulaştığı her yerde keyfiliği, belirsizliği yok eder; tanrıyı, mutlak tini kovar ama tanrıyı, mutlak tini kovduğunu söyleyerek yapmaz bunu. Milikan, Galileo'nun eserinden bahsederken 'bu eser sayesinde insan soyu eski alemin bütün tanrıları gibi keyfine düşkün bir Tanrı değil, kanuna uyarak çalışan bir Tanrı tanımaya başlamıştır' diyor."[24] Galileo ve Newton’la birlikte, fiziki alanda, Tanrı eski keyfiliğini kaybetmiş ve sadece ilk fiskeyi vuran olma noktasına kadar gerilemiştir. Onun artık gerçek dünyaya müdahalede bulunma gücü yoktur. Diğer bir deyişle, bilimin olduğu yerde, özne, belirsizlik, keyfilik değil; nesnellik ve determinizm vardır. Felsefenin tanrısını felsefe değil bilim kovar. Mesela Newton'un fiziği tanrıyı ilk fiskeye kadar kovabilmiştir, ancak "...'ilk fiske' Fizik Biliminin, Newton sorunsalının bir parçasıdır".[25] Bilim ilk fiskeden ve fiskeyi atan özneden bahsedemez. Bu söylem Newton ve ardıllarının bilime sızmış felsefi düşüncesidir (metafizik öğe).

            Metafizik öğe kavramı, bazı farklı anlamlarda kullanılabiliyor. İlk fiske örneğinde belirttiğimiz tarzda olan ve herhangi bir sorunsalın parçası olan metafizik öğelerle bir bilimsel disiplinin temelinde bulunan apriori öğeler karıştırılmaktadır. Apriori öğelere de kimi yerlerde metafizik öğe denilmektedir. Apriori öğelerle metafizik öğeler arasına kategorik ayrım koymak gerekir. Metafizik öğeler bilim dışı olmakla beraber bir sorunsalın parçası olmalarıyla anlam kazanırlar. Apriori öğelerse bilimin temel taşlarından olan, bilim içi öğelerdir. Bilim adamı metafizik öğeleri bilim içinde kalarak belirleyemeyeceği gibi kendisinin felsefi bir düşüncenin etkisinde bulunduğunu da bilim içi bir bakışla belirleyemez.

            Bilimin determinist olduğu görüşünün en güçlü olduğu zamanlar, Newton fiziğinin geçerli olduğu zamanlardı. Bilim adamlarından filozoflara kadar herkes evrenin bilinebileceği, geleceğin ön görülebileceği düşüncesine alabildiğine sarılmıştı. İlerleyen zamanlarda Newton fiziğinin mikro ve makro düzeylerde geçerli olmadığının saptanması bu aşırı güvenin aşırı güvensizliğe savrulmasına neden oldu. Tüm idealist filozoflar ve Kantçı fikirleri pek seven bilim adamından devşirme bilim felsefecileri determinizmin bitişini ilan ettiler ve hala bu ilanlarında ısrarlılar.

            Bilime öznenin, keyfîliğin ısrarla sokulma çabası günümüzde özellikle kuantum fiziği ve sahte sosyal-pozitif bilimler ayrımında ortaya çıkıyor. Newton fiziğinin makro düzeydeki aksaklıkları, yeni bir bilimsel devrimi doğurdu. Einstein rölativite kuramıyla makro dünyayı uygun bir biçimde açıklayabilme başarısını gösterdi. Newton fiziğinin açıklayamadığı, aksadığı noktalara çözüm getiren Einstein fiziği; sadece makro düzeye çözüm getirmekle değil, bizzat Newton fiziğinin başarılı olduğu alanları da açıklayabilmek ve çözebilmekle büyük kabul gördü. Newton fiziğinin Gerçek Dünyaya attığı ağın gözleri daha büyüktü. Einstein bu gözleri küçülterek Newton'un yakaladıklarıyla beraber başka şeyler de yakaladı ve fizik bilimine geniş bir araştırma programı sundu. Einstein fiziği Newton fiziğinin soramadıklarını sorma yani soruları değiştirmenin yanında Newton fiziğinin sorduğu birçok sorunun reddedilmesini de sağladı. Böylece Einstein fiziğinin kendi teorik sistemi içinde tanımladığı Newton fiziği değişti. Artık eski Newton fiziğinden bahsetmek olası değildir.

            Newton fiziğinin açıklayabildiği dünyada, makro düzeyde büyük hatalar doğuran yanlışlar gözardı edilebiliyordu. Fakat yanlışların göz ardı edilebilmesi Newton fiziğinin doğruluğunun göstergesi sayılmamalıdır. O, nasıl Ptoleme sistemi daha pratik olduğu için hala denizcilikte kullanılıyorsa, benzer şekilde teknik bir kullanım aracı olmuştur.

            Einstein'ın görecelilik kuramı da bilgide görecelilik, olasılıkçılık vb. söylemlerle felsefi sömürüye tabi olmaktan kurtulamadı. Oysa "Einstein rölativitesi pek çok kişinin sandığı gibi, 'fiziksel dünyadaki her şeyin rölatif olduğunu' söylemiyor, tersine 'bu rölatif şeyi ayırıp, gözlemcinin içinde bulunduğu koşullara hiçbir şekilde bağlı olmayan fiziksel yasalar çıkarmakla ilgilidir."[26] Einstein'ın kendisi evrenin düzenliliğine, yasalarının bilinebileceğine büyük bir inanç taşırdı ve kuantum fiziğinin felsefi sömürüsüne karşı uygun bir felsefi konum almıştı.

            Kuantum fiziği Newton fiziğinin mikro dünyadaki aksaklıkların kimilerine Max Planck tarafından çözüm bulunmasıyla doğdu. Kuantum teorisi elektron ve atom-altı parçacıklarının -hız ve konum açısından- bilgilerine aynı anda ulaşılma zorluğu üzerinde durur. Kuantum teorisinin felsefi (idealist) kavranışı hız ve konumun aynı anda saptanamamasını ilkeselleştirip belirsizliği güçlendirir. Oysa belirsizlik maddenin kendisinden kaynaklanmaz; ölçüm araçlarının yetersizliği, teorik eksiklikler vb. sebeplerden ötürü ortaya çıkar. Bu tür yetersizlikler, bilimde sürekli varolacağından bilimi sömürmeye yönelik ideolojik saldırıların sürekli gündemde olacağı da söylenebilir.

            Atom altı parçacıkların hız ve konumlarının birlikte saptanamaması deney araçlarının yetersizliğinden kaynaklanan bir sorundur ve çözüldüğünde yeni bir sorunla karşı karşıya kalınacağı kesindir. Hız ve konumun aynı anda saptanamaması, atom-altı parçacıkların zamanın belli bir an'ında, bizden bağımsız olarak, belirli bir hıza ve belirli bir konuma sahip olmadıkları anlamına gelmez.

            Belirsizlik ilkesi, determinizmin reddini ortaya koymaz. Planck sabitinin mikro dünyada çok büyük sapmalara sebep olması mikro dünyanın yasasız, olasılıklarla dolu bir yer olduğu sonucuna varmaz. Aksine, Planck sabiti kadar belirsizlikle bir hesaplamanın sonuçlanması normal ve makro dünya için de geçerlidir ama sadece ihmal edilebilir bir büyüklük olması nedeniyle etkisiz kalmaktadır. Deney araçlarının yetersizliğini ya da doğal ortama etkisini, doğal ortamın belirsizliği diye anlamak idealistliktir.

Cemal Yıldırım, "... klasik determinizm, hareket eden bir cismin başlangıç durumunu hatasız ölçebilirsek, gelecekte herhangi bir andaki durumunu da kesinlikle belirleyebiliriz, demektedir. Biz bir elektronun gelecekte herhangi bir andaki durumunu kestiremiyorsak bunun nedeni başlangıç koşullarını saptayamamamızdır. Bu ise ilkece bir imkansızlığı göstermekten çok şimdiki ölçme yöntem ve araçlarımızın yetersizliği ile ilgilidir"[27] demesine rağmen içine sindiremiyor ve ekliyor: "Bununla birlikte belirsizlik ilkesini ölçme güçlüğü ile açıklamak doğru değildir. Atom-altı nesnelerin davranışlarını determinist ilkelere bağlı görmek, doğrulanması olanaksız metafizik nitelikte bir varsayıma gitmek olur ki  bilimde buna göz yumulacağını sanmak güçtür."[28] Atom-altı nesnelerin determinizmini bir ön kabul olarak niteleyenler bizden bağımsız bir gerçek dünyanın varlığının kabulünün metafizik olduğunu söyleyenlerle aynı mantığı taşıyorlar. Bilinemez kendinde şey'lerden, bilemeyeceğimiz alanlardan bahseden Kantçılıkla tekrar karşı karşıyayız. Bu anlayış, bir olgunun arkasından diğerinin zorunlu olarak geleceği önermesini metafizik sayar  ve sayıyor.

            Kuantumculara zamanında Einstein haklı bir tepki göstermiştir; evrende olanları olasılık ilişkisine indirgemenin hiçbir zaman bilimin temel amacı olan 'anlama'yı sağlayamayacağını söylemiştir. Ona göre "tanrının zar atarak evreni yönettiği"ne[29] asla katılınamaz. Einstein'a göre "Evrenin görünmeyen iç bütünlüğü, bir iç ahengi vardır. Bu bütünlük ve ahengin özünü oluşturan süreklilik ve nedensellik yerine, süreksizlik ve olasılık ilişkilerini koymaya çalışmak bir bakıma bilime ihanettir."[30] [31]*

            Bilime, hız ve konum aynı anda bilinemez diye bir ilkenin sokulmaya çalışılmasını şiddetle reddetmek gerekir; bu ilke ideolojiktir. Materyalist tavır her şeyden önce bilimde bilinememenin kategorileştirilmesine karşıdır. Bu yönüyle Metin Kayaoğlu'nun "Kuantum Metafiziği" kavramlaştırması  cüretkâr ama yerindedir.31  

Sahte Sosyal-Pozitif Bilim Ayrımı

Birçok düşünce sosyal bilimlerde insan faktörünün söz konusu olduğundan bahsedip bilinçli insan eylemini sosyal bilimlere sokma çabasına girer. Dolayısıyla pozitif bilimlerdeki kesinliğin sosyal bilimlerde olmadığı genel bir kabul görür.

            Sosyal bilimlerin gecikmiş oldukları ve pozitif bilimlere göre çocuk sayılabilecekleri söylenebilir. Bu gecikme sınıflı toplumun aktif dönemlerinin daha yeni başlamasıyla doğrudan ilintilidir. Ancak sosyal bilimlerin gecikmişliği, 'sosyal bilim' derken kullanılan 'bilim' ile 'pozitif bilim' derken kullanılan 'bilim' sözcükleri arasına fark koymak gerektiği sonucunu kesinlikle doğurmaz. Mantık yasalarıyla konuşmak gerekirse; bilim bilimdir. Daha göreli, özne faktörüne sahip, daha az determinist vb. nitelemeleri olan çeşitli bilim tanımları yoktur. İnsanı özne yapan burjuva ideolojisinin, bilim alanına giren her şeyin nesneleşmesi gerçeğini bir türlü kabul edemeyişi, sosyal bilimleri bilim olmaktan çıkarma sonucunu verir.

            Daha önce de belirtildi: Bilim bilgi nesnesiyle yapılır ve bilgi nesnesi olan her şey nesneldir; yani herhangi bir bilenden bağımsızdır; determinist yasaların egemenliğindedir. Olasılıkçı, özneli bir bilim tasarımı ideolojiktir ve bilimi yadsır. Farklı bilim pratiklerinden bahsetmek yerindedir, farklı bilim tanımlarından değil.

            Her bilimin nesnesi farklıdır ve bilimler "... kendi bilgilerinin geçerlilik ölçütünü kendileri sağlarlar."32 Sosyal bilimlerin deney olanağı olmadığını söylemek ya da deney yapılmaya çalışılan yerlerin,  bizzat deney yapanın da içinde bulunduğu yerler olduğunu belirtmek fazla anlamlı değildir. Son bilimsel gelişmeler deney yapan herkesin bulunduğu ortama etkide bulunmaktan bizzat ortamın içinde bulunmaya kadar çeşitli sorunlar yaşadığını göstermiştir. Bu farklılıklar ve sorunlar bilimin ayrı ayrı tanımlarına ulaşamaz. Her bilim pratiği farklı egzersizlere sahip olabilir; Örneğin matematikle deneysel bilimlerin uygulama biçimleri farklıdır. "Deneysel bilimlerle ilgili olarak şunu söyleyebiliriz: Onların kuramının ölçütü onların kuramsal kılgısının biçimini yapılandıran deneylerdir."33 Her bilimin bilimsel pratiğini yapılandıran kendine özgü unsurları vardır. Dolayısıyla sosyal bilimlerin bazılarının deney olanaksızlığından bahsederek, onları yadsımak da doğru değildir. Öyle olsaydı, matematiği de yadsımak gerekirdi.

            Sosyal-pozitif bilim ayrımı sahtedir, ideolojiktir ve bu ideolojiden bizzat Marksistler de etkilenmektedir.

 



[1] Karl R. Popper, Sağduyu Filozofu. Popper, Derleyip çeviren: Cemal Güzel, Bilim ve Sanat Yay., Ankara 1996,  s.118.

[2] L. Althusser, Kapital'i Okumak, Çev.: Celal A. Kanat, Belge Yay., 1. Baskı, İstanbul 1995,  s.88.

[3] Alan Chalmers, Bilim Dedikleri,  Çev.: Hüsamettin Arslan, Vadi Yay. 2.baskı, Ankara 1994, s.226-227

[4] Kuşkusuz, bütünsellikten sözedilmesi epistemoloji-ontoloji sorununun çözüldüğü anlamını taşımıyor. Aksine gerçek dünyayla bağ kurduğu söylenen bilimsel pratiğin kendisi teorik düzeyde kurulmakta, dolayısıyla bilimsel teorilerle iç içe geçmektedir.

[5] Bak.: Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı,  Çev.: Nilüfer Kuyaş, Alan Yay., 4.baskı, İstanbul 1995,  s. 118-20.

[6] Bak.:  Vedat Aytaç, “Marksizmin Bütünlüğü  ve Bilim Üzerine”,  Teori ve Politika 4,  Güz 96

[7] Alan Chalmers, a.g.e., s.199.

[8] Thomas S. Kuhn,  a.g.e., s.205.

[9] Thomas S. Kuhn, a.g.e., s.139.

[10] A.g.e., s.139-140.

[11] A.g.e., s. 202.

[12] A.g.e., s.:202.

[13] Elisabeth Ströker, Bilim Kuramına Giriş, Çev.: Doğan Özlem, Ara Yay., İstanbul 1990, Birinci Baskı, s. 64.

[14] A.g.e.,  s.115-116.

[15]  A.g.e.,  s.116.

[16]  Bak.: Roy Bhaskar, “Felsefe ve Bilimsel  Realizm”, Çev.: Aysel Kara, Teori ve Politika 4, Güz 1996, s.61 vd.

[17] Nilüfer Kuyaş, "Çevirmenin Sunuşu", Thomas S. Kuhn, a.g.e. içinde, s.30.

[18]  Metin Kayaoğlu, "Marksist Politikanin Teorik Öncülleri", Teori ve Politika I , Kış 96, s. 6.

[19]  İbrahim Aksoy, "Felsefe ve Türkiye Sosyalist Hareketi”, Kopuş/Aylık Kültür Dergisi, Mart-Nisan 1996, Sayı 5, s.15

[20]  Yılmaz Sezer, "Felsefenin Maddeci Pratiği ve Metafizik Öğe", Teori ve Politika 3, Yaz 96, s. 39.

[21]  L.Althusser, a.g.e., s. 148.

[22]  Bilimler doğmadan önce de teknoloji vardı. Eski Mısır’dan Mezapotamya’ya kadar birçok medeniyet olağanüstü teknolojik harikalar yarattı. Dolayısıyla teknoloji bilime bağlı bilimin uzantısı olan bir şey değildir. Ancak bilimden tamamen azade bir konumda da yer almamaktadır. Fen bilimlerinin doğuşuyla birlikte geleneksel teknolojinin yanı sıra bilimsel teknolojiden de bahsetmek gerekti ve geleneksel teknoloji hala varlığını sürdürmekle birlikte bilimsel teknoloji geri dönülmez bir şekilde üstünlük sağladı. Benzer bir ilişkiyi, teknoloji-bilim ikilisiyle özdeşleştirmemek kaydıyla, politika ve tarih bilimi için öne sürebiliriz. Tarih kıta’sı açılmadan önce de politika vardı. Ancak tarih biliminin doğuşuyla beraber geleneksel politikada kimi geri dönülmez değişikliklerin olduğu ve olacağı dikkate alınmalıdır. Tarih biliminin basit bir pratiği olarak algılanmamak kaydıyla politikanın tarihten öğrendiği ve öğreneceği çok şey vardır.,

Teknolojik ve politik pratik, bilimsel pratik gibi kendine ait bir dünyaya sahip değildir. Onlar diğer pratiklerden doğrudan etkilenirler. Dolayısıyla onlara bilimsel pratikle özdeş bir konum verilemez. Sadece bilimsel pratikten de etkilendikleri söylenebilir.

[23] Yılmaz Öner, Pozitivizmi Eleştirmek ve Olasılıkçı Determinizm, Spartaküs Yay., 2. Baskı, İstanbul 1995, s. 203.

[24] Bertrand Russel, Bilimden Beklediğimiz, Çev.: Avni Yakalıoğlu, Varlık Yay., İstanbul 1972,  s.90 .

[25]  Russel’dan aktaran, Yılmaz  Sezer, "Felsefenin  Maddeci  Pratiği  ve  Metafizik Öğe", Teori  ve Politika 3,  Yaz 96, s.40.  

[26] A.g.e. , s. 44.

[27] Cemal Yıldırım, a.g.e., s.141.

[28]  A.g.e., s.142.

[29]  A.g.e., s.142.

[30]  Einstein’dan aktaran, a.g.e., s.142.

*  Yımaz Sezer, kuantum teorisi "... determinizme özne faktörünü sokarak bilimin ve bilimsel çalışmanın devrimci bir çalışma olduğunu ortaya koymuştur" diyor. (Yılmaz Sezer, "Devrimci-Maddeci Felsefe İçin Başlangıç Noktaları", Teori ve Politika 1, Kış 96, s.45) Sezer, determinizme özne faktörünün katılmasından bahsediyor fakat bir mantık hatdasına düşüyor.  Determinizme özne faktörü katılamaz. Özne faktörünün girdiği yerden determinizm çıkar. Olasılıkçı determinizm vb. ideolojik yaklaşımlar bilime özne faktörünün sokulma çabalarıdır; bunlara prim vermemek gereklidir. Ayrıca devrimci bir çalışma için mutlaka bir özneye gereksinim yoktur ve Newton'un zamanındaki determinizm tanımından kategorik olarak bir farklılaşma yaşandığının somut verileri hiç de ortada değildir.

31  Bak.: Metin Kayaoğlu, "Özne, Bilim ve Marksizmin Gerilimleri" , Teori ve Politika 3, Yaz 96, s.16-17.

32  L. Althusser, a.g.e., s.89.

33 A.g.e., s.89.

Okunma 304 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.