Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Sosyalizm, Çelişkiler ve Venezüella Deneyimi

Yazan

Sosyalizm Kuruculuğu, Çelişkiler
ve Bir İkili İktidar Deneyimi Olarak
Venezüella

 

 

Ali İhsan Topcu

Giriş

Chavez’e yönelik Marksist ilginin henüz çok taze oluşu, Venezüella’nın son yıllarına dönük teorik bir çabayı pek çok yönden sakıncalı hale getirebilir. Yine de mevcut hamlığın yaratacağı riskleri göze alıp, konuya bir yerlerden giriş yapacak kadar materyalin oluştuğu söylenebilir. Böyle bir giriş Chavez ve Venezüella’ya ilişkin sempati ya da hayranlık, veya kaba doktriner ret düzeyine sıkışmış yaklaşımları, farklı bir mecraya taşımak bakımından önemli görünüyor.

Chavez ve Venezüella deneyimine dair çalışmaların henüz çok yeni olduğu belirtilirken, elbette yayımlanmış az sayıdaki araştırma/inceleme yazısının üzerinden atlanmıyor. Yazı teorik bir giriş iddiasında olup, kendini, Venezüella deneyiminin ‘epistemolojik arazisinde’ kalmakla sınırlayacaktır. Arazinin verimli olup olmadığı ise, ampirik bulgulardan çok, geçmiş deneyimlerle Venezüella arasındaki karşılaştırmaları esas alan bir yöntemi gerekli kılıyor. Fakat bu karşılaştırmalar da bir giriş yazısının haddini ve gücünü zorlamadan, öne çıkan bir-iki konuyla sınırlı kalacaktır.

Venezüella’nın şu anki sosyal, politik, kültürel, ekonomik vb. tüm hayatı, iki farklı dünyayı, ağır algılama hatalarına yer vermeksizin gözler önüne seriyor. Dünyanın hemen her metrekaresinde ezenle ezilenin birbirine bulanmış sisli hayatları, Venezüella’da dağılmaya başlayan kara bulutlar altında, sıcak, kuru ve açık bir havada yaşanıyor. Mevcut Chavez iktidarının ezilenler lehine yaptığı belki de en yararlı iş, “sınıf savaşımı”nın olanaklarını sonuna kadar kullanılır hale getiren bu iklimi yaratmak oldu.

Chavez bunu nasıl başardı? Önce iktidarı ele geçirerek ve ardından Şili’de 1973 Eylül’ünde Allende’yi sadece iktidardan değil hayatından da eden Pinochet darbesini çağrıştıran bir müdahaleye rağmen iktidarda kalmayı başararak. Güney Amerika’nın silahların gölgesindeki politik serüvenlerini bilenler, 2002 Nisanı’nda gerçekleştirilen darbenin ardından Chavez’in tek parça halinde ve müdahaleden sadece birkaç gün sonra yeniden görevinin başına dönmesini şaşkınlıkla karşılayacaktır.

Chavez’in şaşırtan öyküsü

Aslında hikâyenin bundan sonraki kısımları klasik Marksistler açısından epeyi şaşırtıcı gelişecektir. Venezüella ordusunun orta kademesinden hiperaktif, heyecanlı bir subayın çıkıp “darbe” tertiplemesi, başarısız olunca tutuklanması, iki yıl sonra politik yasak getirilmeden af edilmesi ve halkın bu cesur subayı çok sevmesi ve sonuç olarak darbe girişiminden altı yıl sonra Chavez’in seçimlerle devlet başkanlığı görevine gelmesi. 2002 yılında ise bu defa kendisi bir darbeye konu olmuştur. Öldürüleceğini beklerken, iki gün sonra görevinin başındadır. Marksistler açısından buraya kadar, “kafası karışık halkın” iki günlük sokak çatışmaları dışında, ilgi uyandıracak bir olaydan söz edilemez. İktidar hırsı içindeki bir darbecinin, kararsız politik ortamı istismar edişidir yaşananlar. Kimin Amerikancı, kimin başka bir şeyci olduğu bile kestirilememekte, dahası bu tür ayrımlar çok önemli görünmemektedir.  

Oysa Chavez’i eski rejimi yıkmaya götüren düşünce üç beş günde şekillenmiş değildi. Başlangıçta ordudaki tipik Bolivarcılar arasında yer alan Chavez ve arkadaşları kurdukları gizli örgüte bağlı hareket ederler. Ejercito Bolivariano Revolucianario (EBR) olan örgütün adı, kendilerine örnek aldıkları Simon Bolivar, Simon Rodriquez ve Ezequiel Zamora’nın baş harflerinden oluşturulmuş ve kuruluşu Simon Bolivar’ın doğumunun 200. yılı olan 1983’e denk getirilmişti. Bolivarcı Devrimci Ordu anlamına gelen EBR adı, daha sonra Movimiento Boliviriano Revolicionario (Bolivarcı Devrimci Hareket) olarak değiştirilirken, örgüt kendine Simon Bolivar'ın Aventino Dağı'nda içtiği andı seçer. "Üzerimizde baskı kuran İspanyol egemenliğinin zincirlerini kırdığımızda” diye başlayan eski ant, “Bizlerin ve halkın üzerinde baskı kuran iktidarların zincirlerini kırana dek” diye değiştirilir ve bu gizli harekete katılan tüm subaylarca okunur.

Eski darbeci subayın gizli örgütçülük merakından haberdar olmayanların, 2002’deki darbe sonrasını inanılmaz bir metamorfoz dönemi olarak düşünmesi normal. Yeniden görevinin başına dönen Chavez, planlarını hızla hayata geçirmeye başlar. Ülkede neo-liberal politikaların sonucu özelleştirilmiş petrol şirketleri ulusallaştırılır. Yıkıma uğrayan sosyal güvenlik yasası yeniden masaya yatırılır. İflas etmiş veya işletilmeyen fabrikalara devlet tarafından el konulur. Kimi fabrikalarda işçi denetimlerine başlanır. Yöneticiler seçimle iş başına getirilir. Yoksul mahallelere yatırımlar yapılır, sosyal projelere büyük önem verilir. Özel ve pahalı hastanelere karşı yoksulların ücretsiz tedavi olacağı Bolivarcı hastaneler, herkese eğitim fırsatı tanımak üzere Bolivarcı okullar ve alternatif medya devreye sokulur.

Chavez’in ifadesiyle Bolivarcı devrim tüm ülkede kendini hissettirmeye başlamıştır. 14 Eylül 2003’te yayımlanan Alo Başkan programında halka şöyle seslenir Chavez: “Sermaye mantığı eğitimden yoksun bırakılan ve çalıştırılan çocuklarla, emekçilerin açlığıyla ve emekçilerin kötü beslenmesiyle ilgilenmez. İş kazalarıyla, emekçilerin yiyip yemedikleriyle… yaşlandıklarında emekli aylığı alıp almadıklarıyla ilgilenmez. Hayır! Sermaye mantığı bunların hiçbirini umursamaz, şeytanidir, sapkındır.”[1]

Chavez, açıkça sermaye düzenini, kapitalizmi hedef almaktadır. Tıpkı bir sosyalist gibi halkı kapitalizme karşı çıkmaya çağırmaktadır. Artık sadece neo-liberalizm ve ABD karşıtlığıyla yetinmemekte, düzenli periyotlarla yayınlanan “Alo Başkan” programlarında sosyalizm vurgusunu da öne çıkarmaktadır. Temmuz 2005’te yine aynı programda kapatılmış olan 136 fabrikanın müsadere edileceğini duyururken, sözlerini şöyle bağlıyordu: “Bu devrimdir. Bu sosyalizmdir. Devrimci demokrasi 21. yüzyılın sosyalizmine, Venezüellalı, Latin Amerikalı damgasını taşıyacak bir sosyalizme doğru bir yol, bir köprü, bir geçiş oluşturmaktadır.”[2]

Kuşkulu Marksistin soracağı ilk soru, Chavez’deki bu değişimin ne zaman başladığı veya kitaba pek de uygun olmayan böyle bir değişimin samimi veya kabul edilebilir olup olamayacağıdır. Chavez’deki değişim, az rastlanır türden bir ideolojik evrim miydi yoksa uygun anda ve alıştıra alıştıra ifşa edilmesi gereken konspiratif bir düş müydü?

Politikanın önceliği sorunu ve ideoloji

“Hugo Chavez’in kim olduğunu anlamak için, tam 10 yıl önce 14 Aralık 1994’te Havana Üniversitesi’nin Büyük Salonu’nda yaptığı konuşmada söylediklerini hatırlamamız gerekir”[3] diyerek söze başlamıştı Castro. Bolivarcı Chavez’in on yıl önceki konuşmasından uzun uzun alıntılar yaparak Latin Amerika devrimi projesinden söz eden Castro da, bu büyük değişimden haberdar görünmüyordu.

Gerçek olan şu ki, 1992’de iktidarı ele geçirmek için harekete geçildiğinde, Chavez ve komutasındakilerin ideolojik çizgisiyle ilgili elde hiçbir veri bulunmuyordu. Başarısız bir darbe girişimi de buna eklendiğinde, o günler için Chavez ve arkadaşlarının ideolojik çizgileri merak uyandıracak bir konu olmayacaktı.

Yine de Richard Gott’un o günlere dair altını çizdiği bir olay var. Başarısız askeri ayaklanma[4] sırasında televizyonda bir dakikalık konuşma fırsatı yakalayan Chavez, komutasındaki askerlere silah bırakma çağrısı yapmadan önce şöyle seslenmişti: “Yoldaşlar; belirlemiş olduğumuz amaçlar, maalesef şu an için (por ahora) başkentte başarıya ulaşmadı. Yani biz burada Karakas’takiler iktidarı ele geçiremedik… Yeni olanaklar yine çıkacak ve ülke kesinlikle daha iyi bir geleceğe yönelecek.”[5]  

Gott’a göre “por ahora” deyimi, Chavez’in yeniden mücadeleye döneceği ve iktidarı yıkacağı şeklinde okundu ve halkta büyük bir sempati yarattı. Chavez “por ahora” derken o an için iktidarı devirecek başkaca gizli bir plana gönderme yapmamıştı. Sadece yeni bir ahora’nın geleceğine dair inancını ortaya koymuştu. Elbette bu inancı besleyen ve Chavez’i yeni bir ayaklanma ya da iktidar fikrinden vazgeçirmeyen bir arka plan olacaktı. Fakat o günkü veriler, bu arka planın Bolivar, Simon Rodriguez ve Ezequiel Zamora gibi birkaç eski Latin Amerika kahramanının idealleriyle süslenmiş radikal bir subayın “iktidar hırsı”ndan öteye geçmediğini gösteriyor.  

Yedi yıl sonra ılımlı, demokratik bir partinin (Beşinci Cumhuriyet Partisi - MVR) lideri olarak devlet başkanlığına seçildiğinde, Bolivarcılığın bu arka planın önemli bir ayağı olduğu artık kesinlikle biliniyordu. Ancak bir yanı klasik anti-sömürgeciliğe ve diğer yanı bu sömürgeciliğe karşı tüm Latin Amerika’nın tek çatı altında birleştirilmesine dayalı geleneksel Bolivarcı ideolojinin, iktidar hedefine ulaşmış olan Chavez’in, en az bu hedef kadar önemli olan iktidarda kalmak düşüncesine ne kadar ilham kaynağı olacağı şüpheliydi. İktidardaki her politik lider gibi Chavez de, iktidarda kalmanın yolunun, çoğunluğu yoksul olan halkla ittifak kurmaktan geçtiğini ve asıl zor olanın da bu ittifakı gerçekleştirmek olduğunu biliyordu. Dolayısıyla, Castro’nun sözlerinin tersine, Chavez’in kim olduğunu anlamak için 1994’te yaptığı konuşma fazlasıyla yetersiz kalmış, eskimişti. Çünkü Chavez bundan sonra atacağı her adımda, karşısında neo-liberal dayatmaları, uluslararası tekelleri, ABD’yi, Venezüella oligarşisini ve nihayetinde 2002 darbesini bulacaktı. Genel kanı, Chavez’in çizgisinin bu zorlayıcı etkenlere bağlı olarak radikalleştiği yönündedir. Steve Ellner’in ifadesiyle, “Sürekli radikalleşen söylemler ve politik zaferler Chavistaları, ideolojik çizginin öncelikli olmadığına ve ideolojik belirlemelerden ziyade politik manevraların ve bunların ‘devrim sürecinin’ yönünü belirleyeceğine ikna etti.”[6]  

Chavistalar, esasen ideoloji ile politika arasındaki ilişkiyi doğru kuruyor. Canlı ve anlamına uygun bir politika pratiği karşısında ideoloji, sonuç olarak donuk bir beyanattan ibarettir. Ancak Ellner’in ifadelerinden bir “ideolojisizlik” sonucu çıkarmamak gerekiyor. Görüntü olarak Chavez pratiğinde denklemin tersten kurulduğu kabul edilirse, yani haber verilmiş bir savaşta askerlerin ölmeyeceği[7] doğruysa, Chavez ile sosyalizm arasındaki ilişkide bir milat aramak anlamlı bir çaba olmayacaktır. Fakat bu durum güçlü bir iktidar tutkusunun belirleyiciliğinde gelişen tedrici ideolojik evrimin, “sosyalist iktidar” adına meşruiyeti fazlaca sorgulanacak özgün ve aykırı bir model ortaya çıkardığı gerçeğini değiştirmiyor.

Devrim-iktidar ilişkisi

Sosyalizm, Venezüella deneyimine kadar, açıkça ilan edilmiş politik bir program olarak düşünülmekteydi. Chavez ise dünya Marksistleri gözünde programsızlık ve ideolojik belirsizliği temsil etmektedir. Doğal olarak böyle bir belirsizliği sosyalizm ya da benzeri tanımlarla taltif etmek erken bulunabilir. Az önce kullanılan “sosyalist iktidar” deyiminin, sosyalizm kavramı yerine ikame edilmediğinin altı çizilmeli. İlerleyen bölümlerde de Venezüella’da yaşanan radikal dönüşümlerin sosyalizme denk düşüp düşmediğine dair bir iddiada bulunulmayacak. Tam tersine, politik iktidarı ele geçirmenin, ekonomik ve sosyal yaşamda emekçiler lehine çeşitli reformlar yapmanın (veya Venezüella modelinde de görüldüğü üzere çeşitli işletmelerin ulusallaştırılmasının, fabrikaların işçi denetimine açılmasının, yöneticilerinin seçimle iş başına gelmesinin vb.) sosyalist bir iktisadi rejim için yeterli olup olmayacağı bu yazıda bir kez daha tartışmaya sunulacak. Fakat bundan önce iktidar-devrim ilişkisi, geliştirici Venezüella örneği üzerinden bir kez daha ele alınacak.

Lenin, Ekim Devrimi’nden birkaç ay önce “Her devrimin temel sorunu, iktidar sorunudur. Bu sorun aydınlatılmadıkça devrimde kendi rolünü bilinçli bir biçimde oynamak ve hele devrimi yönetmek söz konusu olamaz”[8] demişti. Açık olmasa da Lenin burada öncelikle devrim ile iktidar arasında kendiliğinden var olduğu düşünülen bağlantıyı ortadan kaldırır. Her devrim süreci yeni bir iktidar üretemeyeceği gibi, üretilen her yeni iktidar da devrimi taşıyabilecek güçte olmayabilir. O nedenle devrim sürecinin temel niteliğini belirleyecek ve ona yön verecek iktidar sorununun özel olarak ele alınması gerekmektedir.

Tarihler 1917 baharına doğru ilerlerken Bolşevik kadroları yeni bir ayaklanmaya ikna etmeye çalışan Lenin, Rus Devrimi’nin orijinalitesini çözdüğünü düşünüyordu. Yakın tarihli Rus devrimlerinin ortaya çıkardığı ve Şubat Devrimi’yle etkinliği tartışma götürmez biçimde artan “sovyet” tarzı örgütlenme modeli Lenin için nihai devrimin tamamlanmadığına dair güçlü bir kanıt olarak sunuluyordu. Çarlığın yıkılması ve yerine kurulan parlamenter rejimin Rusya açısından anlamı henüz kavranmadan, yeni bir devrim fikrinin ortaya atılması Bolşevik kadrolarda dahi ciddi sıkıntılara yol açmıştı.

Anlaşılmadığının farkında olan Lenin, tartışmayı iki ayrı düzeyde yürütüyordu. Birinci aşamada, iktidar dışı kalmış muhalif bir liderin güne uygun propaganda formüllerini ortaya koymaktaydı: Devrim olmuş ama kurulan yeni hükümet savaştan çekilmemiş, geniş yığınların beklediği toprak reformunu gerçekleştirmemişti. Toprak ve barış talebinin yerine getirilmesini beklemek, mevcut hükümetin sınıfsal karakteri gereği mümkün değildi! Yeni bir devrim için çalışmaların acilen başlatılması kaçınılmazdı.

Lenin, diğer tartışmayı Bolşevik kadrolar üzerinden yürütür. Geniş yığınlar toprak ve barış için politika sahnesine çıkarken, öncü kadronun kilitlendiği hedef devrimdir. Ancak Lenin Nisan Tezleri’nde, yeni bir hedeften, yani iktidardan söz eder. Gerçekte sadece devrimin değil, her politik eylemin, hatta kendi rolünü oynayabilmenin yolu iktidar sorununa yaklaşımdan geçer. Dolayısıyla toprak, barış ya da herhangi bir politik talepten devrime, oradan iktidara doğru geldikçe, Ne Yapmalı’da (1902) iki farklı kategori olarak sunulan öncü ile kitle ayrımının üç kategoriye ayrıldığı görülür: Önder kadro-öncü kadro ve kitle. Her üçü de aslen farklı (toprak-devrim-iktidar) talepler eşliğinde kendi eylemlerini gerekleştirirken ve zaman zaman birbirlerinin eylemlerine katılırken, hiçbirinin diğerinin eylemine ya da talebine sadık kalmak gibi bir yükümlülüğü bulunmaz.

Ne Yapmalı’daki hava ise farklıdır. Kitlelerin çok acil, profesyonellerden oluşmuş, siyasi polise karşı deneyimli, çelik disiplinli bir partiye ihtiyacı vardır. Parti, kendiliğinden yığın hareketinin rotasını çizecek ve onu nihai hedefe ulaştıracaktır. Oysa böyle bir ihtiyaç kurgusal bir mantığın ürünüdür. Esasen yığınlar tepkisini ortaya koymak ve hatta iktidarı devirmek için devrimci bir parti arayışına girmez, girmek zorunda da değildir. Eğer bir zorunluluktan söz edilecekse, doğru denklem, kitlelerin devrimci partiye değil, devrimci partinin kitlelere ihtiyaç duyduğu yönünde olacaktır. Herhangi bir taleple ya da kitle hareketiyle devrim arasındaki iç bağlantı Leninist partinin özel zorlamalarıyla kurulur. Nisan Tezleri’nde ise farklı bir “zorlama” türü göze çarpar. Parti zorlayan değil, zorlanan bir güç haline gelir ve zorlayan özne iktidarı almayı işaret eder.  

İktidar olmanın tanımı ve anlamı çok daha boyutlu tartışmanın konusu olmakla birlikte, iktidar ile çoğunluğu arkalamak arasındaki bağlantı, ağırlıklı olarak liberal politika tarzında belirgin bir model haline gelmiştir. Gerçekte ise iktidar, yapısı gereği bir az’lık halidir. Ona yüklenen demokratiklik misyonu politik olarak bir anlam ifade etse de, iktidar kavramı bilimsel olarak bir diktatoryayı anlatır. “Tarih, bir diktatörlük, yani politik iktidarı fethetme ve hiçbir cinayet karşısında gerilemeyen ve sömürücülerin her zaman gösterdikleri en zorlu, en öfkeli direnci zorla kırma döneminden geçmeksizin, hiçbir ezilen sınıfın hiçbir zaman iktidara geçmediğini ve geçmeyeceğini öğretir.”[9]

Toparlamak gerekirse, toprak-devrim-iktidar arasında bir iç bağlantıdan söz edilemeyeceği gibi, devrim süreci içinde bu şekilde rasyonel bir sıra takip etmek de mutlak değildir. Dolayısıyla Lenin’in “sovyet” örgütlenmesini yeni bir devrime gerekçe yapması politik bir kurgu olup, asıl tartışmanın iktidar üzerinden şekillendiği saptanmalıdır. Şubat devrimi, kitleler ile Bolşeviklerin, Bolşevikler ile Lenin’in eylemlerini birbirinden kesin olarak farklılaştırmış, üçe bölünmüş politik aktörlerin kendi aralarındaki ayrımı belirgin hale getirmiştir. Rusya’da Şubat’tan Kasım’a uzanan ve Nisan Tezleri olarak tartışılan politik konjonktürün asıl konusu, bu yüksek voltajdaki gerilimli ayrılığı teke indirme mücadelesidir.

Lenin’in hiç şüphesiz en büyük kozu Rusya’ya hızla yayılmakta olan sovyet tipi örgütlenmelerdir. Biçimsiz ve sorunlu yapılarına rağmen sovyetler, her ne kadar burjuva parlamentoyu denetleme organları olarak algılansa da, Lenin’e göre burjuva parlamentoyla çatışma içinde kendini var eden ikinci bir iktidar organı olarak şekillenmiştir. “Tarihte bu görünüş altında kendini hiç göstermemiş bulunan bu son derece özgün durum, bir iki diktatörlük karışıklığına, bir iki diktatörlük karmasına yol açmıştır: burjuvazi diktatörlüğü (…) ile proletarya ve köylülük diktatörlüğü (işçi ve asker vekilleri sovyetleri).”[10]

Lenin’in Rusya’da ikili iktidara yönelik “özgün durum” tespitinin, her devrim sürecinin belirli aşamasında ortaya çıktığı düşünülürse, söz konusu özgünlüğün zayıf bir iddia olduğunu belirtmek gerek. Rus devriminin asıl özgünlüğü ikili iktidar değil, onu görünür kılan sovyet tipi örgütlenmelerin ortaya çıkışıdır. İkinci bir özgünlük ise, Ekim Devrimi’ne konu olacak toprak ve barış taleplerinin iktidar hedefiyle birleştirilip, “Bütün iktidar sovyetlere!” şeklinde bir sonuca bağlanmasıdır. Ekim Devrimi’nin, talep-devrim-iktidar sıralamasına uygun şahane bir proje olarak tasarlanıp sunulması da, bu devrimin bir başka ayırt edici noktasıdır.

Venezüella’da ise devrim süreci başka bir sıra takip ederek ilerlemektedir. Chavez, sıralamanın en başına iktidarı ele geçirmeyi koyarken, sivillerin de katılacağı toplu ayaklanma planı üzerine zaman zaman çeşitli gruplarla ilişkiler kurmuş, ama bir sonuç alamamıştı. Chavez, Latin Amerika devrimciliğinin en belirgin tarzı olan gerilla savaşına da sıcak bakmamaktatdır. 16 yaşındayken Movimiento de Izquierda Revolucionaria (MIR) örgütünde başlayan mücadele hayatını o sıralar Venezüella’nın ünlü gerillalarından Douglas Bravo’nun lideri olduğu yasadışı Venezüella Devriminin Partisi (PRV) şehir militanı olarak devam ettiren Chavez’in büyük kardeşi Adan Chavez, örgütün Hugo Chavez’le ilişkiye geçmesini sağlamış, ancak Chvaez, ‘sınıfçı’ Marksist-Leninist bir yaklaşıma her dönem mesafeli durmuş ve PRV’nin doktriner yapısını benimsememiştir. Chavez, gerilla tarzına sıcak bakmamasının diğer bir gerekçesini de şöyle açıklar: “Venezüella’daki gerilla savaşının talihsiz etkilerinden biri, farklı bir düşünüş tarzının ve ülkenin genel görünüşünün gelişmesine katkıda bulunabilecek politik liderlerin tecrit olmasıdır. Bu liderlerin çoğu dağlarda kaldılar ya da karşı saflara geçtiler. Bunun, yeni politik yönelimler yaratabilecek bütün bir kuşağın tecrit edilmesi ve kesilip atılması demek olduğunu düşünüyorum.”[11]

Ancak Chavez’in gerillacılığı benimsememesi esas olarak çok daha pratik bir nedenden kaynaklanmaktadır. Uzun yıllar mücadeleyi sürdüren gerilla gruplarının bir türlü sonuç alamaması, Chavez’deki acil iktidar isteğiyle hiç uyuşmamaktadır. “Gerillaya katılamayız, orada her şey yapıldı ve bitti.”[12] Chavez’in son sözleri ise “Neden ordu içinde bir hareket yaratmıyoruz”[13] şeklindeydi.

Chavez iktidarı ele geçirmeye odaklanmıştı. Yöntem tartışmasına girmek boş bir uğraş olacaktı. O nedenle askeri ayaklanmayla yapamadığını, Aralık 1998 seçimlerinde başaracak ve ilk adım olarak anayasayı değiştirme işiyle planlarını uygulamaya koyulacaktı. Böylece devrim süreci de başlamış oluyordu. Lebowitz’in ifadesiyle Venezüella’daki ilk adım mevcut devlet kontrolünün ele geçirilmesi olmuştu.[14]

Chavistaların ideoloji ile politika arasında kurmuş olduğu “tersten bağlantı”, iktidar-devrim ilişkisinde de klasik sıralamaya aykırılık gösterecek, bir devrim için fazlasıyla yumuşak ve ılımlı demokratik seçim jargonu, iktidarın alınmasından hemen sonra gerçekleştirilen anayasa değişikliğinden başlayarak Chavez hükümetinin ilk evresi boyunca devam edecekti.[15] Böylece Chavez pratiği, sadece iktidar ile devrim arasındaki sıralamayı değil, yanılsamalı devrim-iktidar özdeşliğini de değiştirip, yeni bir boyuta taşımıştı. İktidar, devrim sürecinin temel sorunu olmakla birlikte, devrimin son perdesi değil özel bir episotudur. Devrim iktidarı ele geçirmek değil, eski üst yapının tümüyle yıkılıp yeni üst yapının kurulması sürecidir. İktidarı devrim sürecinin finali ya da bitişi olarak düşünenler, kendilerini haklı çıkaracak tarihsel örnekler bulmakta sandıklarından daha fazla zorlanacaklardır.

Sosyalizm kuruculuğu ve çelişkiler  

12 Aralık 1999’da referandumla kabul edilen yeni anayasa, petrol kaynaklarının özelleştirilmesini yasakladı. Amaç öncelikle, özel mülkiyete ve neo-liberalizme meydan okumaktan çok yeni iktidara manevra yapabileceği ekonomik olanakları sunmaktı. Ancak özel mülkiyete yönelik çeşitli destekler, anayasanın ikili yapısını açıkça ortaya koyuyordu. 115. maddeyle mülkiyet hakkının garanti altına alındığı belirtilirken, 299. maddede büyüme ve istihdamın yaratılmasında özel girişimciye tanınacak inisiyatiften bahsedilir. Lebowitz’in ifadeleriyle, “Bolivarcı Anayasa’nın çağının güç dengesini gösteren bir fotoğrafı temsil ettiğini kabul etmeliyiz. Bir tarafta sermaye mantığına destek vermesi, diğer tarafta insani gelişime ve devrimci pratiğe altüst edici bir şekilde odaklanması bakımından, anayasa zıt ve birbiriyle bağdaşmayan unsurlar içerebilir.”[16]

Lebowitz, bu eklektik durumun tipik bir “üçüncü yol” denemesi olduğunu, en fazlasıyla neo-liberalizme karşı bir alternatif olacağını, ama asla anti-kapitalist bir alternatif sayılamayacağını söyler. Ayrıca latifundiyalardaki boş arazilerin köylülere dağıtılmak üzere kamulaştırılmasının da kapitalizme reddiye anlamına gelmediğinin altını çizer. Lenin de benzer düşünceleri ifade ederken, aşırı temkinli davranmış ve geçmiş söylemleriyle tutarsızlığa düşmemek için yoğun çaba sarf etmiştir. Devrim sırasında alınacak önlemlerden bahsederken, bankaların bir tek ulusal banka halinde birleştirilmesinin, bankaların, sanayi işletmelerinin ve sendikaların işçi vekilleri sovyetleri tarafından denetlenmesi ve ulusallaştırılmasının olanaklarından söz eder, ama bütün bu girişimlerin sosyalizme geçişle hiçbir ilgisinin olmadığını açıkça ifade eder. Yine de Lenin’in kafasının tümüyle net olduğu söylenemez. Kapitalizmin bile yeterli gelişme düzeyine erişemediği Rusya’da, sosyalizme geçişin ne tür hamlelerle sağlanacağı belirsizdir. Aynı sorun fabrikalara el koyan, işçi denetimlerine yönelen, kooperatifçiliği geliştiren, halk meclislerini oluşturan ve üstüne üstlük hiçbir belirsizliğe yer vermeksizin gittikleri yolun sosyalizm olduğunu vurgulayan Chavez iktidarı için de geçerlidir.

Lenin Nisan Tezleri’nde ikili iktidarın farklı sınıf karakterlerine denk düşen yanını defalarca anlatır. Burjuva parlamentonun kapitalizmi temsil eden bir iktidar modeli olduğu kuşku götürmezken, “proletarya ve köylülük diktatörlüğü”nün sosyalist ya da farklı bir üretim tarzıyla ilişkisi kurulmaz. İktidardaki sosyalistlere rağmen kapitalist üretim ilişkilerinin yürürlükte oluşu bir yana, devrimci Rusya’nın ihtiyacı daha fazla kapitalizmdir. Lenin’in sosyalizme geçiş konusundaki en büyük mazereti de budur: Kapitalizmin Rusya’daki geri düzeyi. O nedenle sosyalizmin kesin zaferinin, uluslararası sosyalizmin zaferine bağlı olduğu fikri, başta Lenin olmak üzere Bolşevik kadrolarda yavaş yavaş belirmeye başlar. Lenin sonrası “tek ülkede sosyalizm” tartışmalarına yanıt veren Stalin ise, haklı bir soruyla kendine yöneltilen eleştirilere yanıt verecekti: “Sosyalizmi kurmayacak idiysek, 1917 Ekiminde iktidarı ele geçirmekteki amacımız neydi?”[17]

Stalin gibi bugün de Marksistlere egemen olan yaygın görüş diğer üretim biçimlerinden farklı olarak sosyalizmin yukarıdan aşağı kurulacağı fikridir. Bir başka ifadeyle sosyalizm, iktidarı ele geçirmiş partinin, çeşitli politik kararlar veya beşer yıllık planlarla somutlanan ekonomik önlemlerle kuracağı bir sistemdir. Eğer böyleyse, Chavez’in özellikle son altı yılda gerçekleştirdiği politik hamlelerin sosyalizme dahil edilmemesi nasıl açıklanabilir?[18]

Tekrar etmek gerekirse, amaç, Venezüella’da sosyalizme geçildiğine dair iddialarda bulunmak veya kanıtlar sunmak değil. Ancak Venezüella’ya yakından bakıldığında, atılan adımların hiç de küçümsenecek adımlar olmadığı, dahası Ekim Devrimi sonrası sosyalizm adına gerçekleştirilen ne varsa, Kuzeyli pratikleri referans almamaya büyük özen gösteren Chavez’in de ilginç bir şekilde benzer yönelimler içine girdiği görülecektir.

Rusya’da Ekim Devrimi’ni izleyen yıllar, sosyalizme geçiş dönemi olarak tanımlanır. Büyük kapitalist işletmelerin ve bankaların ulusallaştırılması, işçi denetiminin sağlanması, iç ve dış borçların iptal edilmesi, demiryolları, posta, telefon ve deniz taşımacılığının tümüyle kamusallaştırılması geçiş döneminin acil iktisadi hedefleri olarak tamamlandı. Ulusallaştırılmış işletmelerde işçi denetiminin oluşturulması ve yöneticilerin seçimle iş başına gelmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin yerine sosyalist üretim ilişkilerinin geçmesi şeklinde kabul ediliyor ve bu model sosyalist sektör olarak tanımlanıyordu. Sosyalist sektörün yanı sıra dört ayrı iktisadi biçim daha vardı: Ataerkil köylü iktisadı, küçük meta üretimi, özel iktisadi kapitalizm (orta büyüklükte kapitalist işletmeler ve kulakların temsil ettiği) ve devlet kapitalizmi. Devrimci iktidarın ilk üç biçime müdahale etmemesinin “ittifak” gibi zorunlu politik gerekçeleri sıralansa da (benzer gerekçe 1922 yılında uygulamaya sokulan ve aslen kapitalizm ve özel mülkiyetçilik temeline dayalı NEP için de ileri sürülmüştür), yabancı kapitalist işletmelere sağlanan imtiyazlar ile kimi devlet işletmelerinin kapitalistlere kiralanması yoluyla oluşan devlet kapitalizmi, politik açıklamaların ötesinde bir zorunluluğa dayalıydı. Bir üretim tarzı olarak kapitalizm, politik bir mantığın ürünü olmadığı gibi, onun tarihsel meşruiyeti ve varlığının ortadan kaldırılması da politik bir sorun olarak ele alınamaz. Aynı mantıktan ilerlenirse, sosyalizm de devrimci iktidarın beş yıllık kalkınma planlarından çok daha fazla bir şeydir.

Politik iktidara tanınan böylesi yüksek mertebeli kurucu ayrıcalığın, 20. yüzyıl sosyalist iktidar deneyimlerini önemli oranda sakatlayan ve Marksizmin Aydınlanmacı kanallarından içeri sızan bitirici bir öznecilik olduğu her türlü kuşkunun ötesindedir. Eğer Chavez’in veya başka birinin 21. yüzyıl sosyalizmi, geçen yüzyılın yenilmiş sosyalizmlerine dönük kategorik bir fark ortaya koyacaksa, işe bu özneci yaklaşımdan başlanması gerekiyor. Ne var ki Chavizm, bu kopuşmayı sağlayacak ideolojik güçten uzak bir görüntü çizmektedir.

Yine de Chavez’in 21. yüzyıl soyalizmi, geçen yüzyılın sosyalizmlerinden hiç de az bir şey değildir. Ulusallaştırmadan işçi denetimine, sosyal reformlardan yoksul mahallere yapılan yatırımlara, yöneticilerin seçiminden geri çağrılmalarına kadar, Lenin’in büyük anlamlar yüklediği Sovyetlerdeki her türden devrimci içeriğe, Chavez’in Venezüella’sından örnekler bulmak mümkün. Bütün bunlara rağmen Sovyet türü ikili iktidara konu olabilecek ve sonrasında sosyalist iktidarı tesis edecek örgütlenme tarzının eksikliği ilkesel bir sorun olarak Chavez’in karşısına çıkarılabilir. Ama ilginçtir, devrim sürecinin henüz başlarında olunmasına rağmen Sovyetler modelini andıran veya bu modelin başlangıç aşaması sayılabilecek örgütsel biçimlerin şimdiden ortaya çıktığı söylenebilir. Birkaç örnek: “Anayasal komiteler - Comites Constituyentes: 1999’da Kurucu Meclis sırasında ortaya çıkmış olup en azından 500 adet bulunmakta... Ezequiel Zamora Köylü Cephesi: 2002 yılında kuruldu. Tarımsal devrim ve bürokrasiye ve yolsuzluğa karşı mücadeleyi temel almakta ve on binlerce köylüyü kapsamakta... Planlama Komünal Konseyleri: Millet Meclisi’nde çıkarılan bir yasayla 2006’da kuruldular. Devlet yetkilerinin ademi merkezileştirilmesi ile yetkilerin yerelden kullanılmasını sağlıyorlar. Barriales meclisleri: Hepsi de yoksul mahallerde olup, bazıları bin kişiyi aşan, kadınların ve gençlerin baskın olduğu, düzenli faaliyeti olmayan meclisler... Sağlık Bölgesel Cepheleri: 2003 yılında ev kadınları, serbest meslek sahipleri ve gençler tarafından kuruldu. Bazı kentlerde değişik politik eğilimdeki uluslararası gazeteciler ve sakinlerin katıldığı haftalık politik tartışma toplantıları düzenlediler... Kentsel Toprak Komiteleri: 2004’te oluştu. 2006 yılında dört bin dolayında aileyi birleştiriyordu... PDVSA Rehber Komiteleri: Aralık 2002 – Şubat 2003 tarihleri arasındaki petrol sanayindeki sabotaj sırasında taban mücadelelerinin örgütü olarak ortaya çıktı. Chavez yanlısı işçiler, memurlar, mühendisler, yöneticiler tarafından oluşturuldu... Dinsel-Religiosos: Yaklaşık bir milyon evanjelistin Chavez yanlısı olduğu belirtilmekte. Bunların birkaç bini mahallelerde ‘Emperyalizme ve Şeytan Bush’a karşı Tanrı’nın sözünü’ yaymakta.”[19]   

Her biri belirgin politik karakterlere sahip bu örgütlenmeler, ikili iktidar örnekleri olarak değerlendirilebilir mi? Erken olmakla birlikte, bunun çok da zorlama bir iddia olduğu söylenemez. En azından iktisadi örgütlenme olarak tatmin edici bir fark ortaya koyamamış 20. yüzyıl sosyalizmlerinin daha çok öne çıkan etkin toplumsal örgütlenme biçimlerinin Venezüella’yı da sarmalamış olması devrim sürecinin belki de en büyük dayanağı olacaktır. Söz konusu örgütlenmelerin silahla ilişkisine (Lenin Sovyetler’deki işçi ve köylülerin silahlı oluşunu yeni devletin tipik bir belirtisi sayar ve destekler) gelince, Chavez yanlısı yoksul mahallelerdeki yoğun silahlanma ve sokak şiddetinin boyutları ne kadar iktidar dışı ve spontane bir hareket olabilir? Yakın zaman önce AK-47 silah alımına yönelik açıklama yapan eski ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in “Neden 32 bin kişilik Venezüella ordusu, 100 bin yeni tüfeğe ihtiyaç duyar?” sözleri Barriales’lerdeki silahlanmanın kaynakları üzerine bir fikir verebilir.

Sonuç olarak genel kabul görecek görüş, Chavez Venezüellası’nın kesin bir değişim içinde olduğudur. Chavez’in ilan ettiği gibi yeni üretim ilişkilerine, yani sosyalizme doğru yol alınıp alınmadığı bir yana bırakılırsa, değişimin toplumsal ilişkilerde yarattığı etkiler artık reddedilemeyecek boyutlara ulaşmıştır. Esasen ilk yıllarında Sovyet iktidarı da bundan fazlasını başaramamıştır. Merkezi bir devlet planlamasına eşlik eden ve devlet kapitalizmini ekonomi yönetiminin temeline oturtmuş eşitlikçi bir devlet olma yönündeki çabalar, Sovyetlerin ve diğer sosyalist iktidar deneyimlerinin 70 yıllık özetini ele verir. Yanılgı, proletarya iktidarlarının, artı-değer ve dolayısıyla sermaye salgılayan üretim ilişkilerinin ötesine geçememiş olması değil, tarihselin sınırları içine giren sorunların politik düzlemlerde çözülmeye çalışılmasıdır. Cohen’in ifadeleriyle: “Marx, işçilerden toplumsal değişime neden olmalarını ister, toplumsal değişimi açıklayan şeye değil. Toplumsal değişimi açıklayan şey zaten vardır ve ona çağrısına kulak verileceğine dair inancı bu verir –eski düzenin üretken yaratıcılığının tükenmesi, yeni bir düzen kurmaya yeterli üretkenliğin varlığı. Devrim, üretken güçlerde bir değişikliğe değil, Venable’ın söylediği gibi toplumsal ilişkilerde bir dönüşüme dayanır. Fakat üretken güçlerin genişlemesi engellendiği için devrim gerçekleşir. Devrimci toplumsal güçlerin işlevi üretken güçlerin önünü açmaktır.”[20]  

Özgün bir ikili iktidar örneği

Sosyalizmin yeni üretim ilişkileri anlamına geldiği iddiası 21. yüzyılda da sürdürülecekse, onu ortaya çıkaran gelişmelerin üretici güçlerle açıklanabileceği tereddütsüzce kabul edilmeli. Cohen bu gerçeği kanıtlamaya girişirken, Stalin’in “sosyalizmi kuramayacaksak iktidarı neden aldık” sorusunu da yanıtlamış olur: Mevcut durum üretici güçlerin gelişmesini engellediği için! Öyleyse sosyalistlerin iktidarı meselesi, kapitalizmin alternatifi olarak programatize edilen sosyalizmden hiç de önemsiz bir durum değildir. Tersine, yeni toplumsal ilişkilerin kurulmasında sosyalist iktidarların yaratacağı olanaklar belirleyici rol oynayacaktır. Sosyalist iktidar, öncelikle sınıf savaşımında güçlerin yeniden konumlandırılması bakımından kritik öneme sahiptir. Burjuva devletin askeri ve ideolojik aygıtlarıyla bastırıp yerin yedi kat dibine soktuğu sınıf savaşımı, sosyalist iktidar koşullarında ayaklarını toprağa basar ve anlamına uygun hale gelir.

Özellikle 2002 darbesinin geri püskürtülmesi, arkasından gelen seçim zaferleri ve halk örgütlenmeleriyle gücünü pekiştiren Chavez iktidarı, burjuva toplumsal ilişkilere karşı, eğitimden sağlığa, mahalle yaşamından fabrikalara her alanda geliştirdiği alternatif örgüt ve kurumsal yapılarıyla, ezen-ezilen ilişkilerini köklü biçimde değişikliğe uğratmıştır. Yaşananlar tam anlamıyla Lenin’in ifade ettiği iktidar ikiliği halidir.

Rusya’da Ekim Devrimi’ne giden yolu açan ikili iktidarın Venezüella’yı da yeni bir finale taşıyacağı açıktır. Tıpkı Şubat 1917 sonrası Rusya’da berrak bir görünüm kazanan sınıf savaşımı ve ikili iktidarın yeni bir devrimci ayaklanmanın habercisi olması gibi, Venezüella kapitalizminin hızla daralan kâr alanları, çok geçmeden burjuvazinin savaş ilanıyla sonuçlanacaktır. Toprak dağıtılan yoksul köylülerden 135’inin kapitalist büyük toprak sahiplerinin kiralık katilleri tarafından katledilmesi, potansiyel iç savaşın işaretleridir.

Chavez’in sosyalistlik iddiasını ciddi bulmayan Masis Kürkçügil, çalışmasının sonlarına doğru ikili iktidarın en azından tohum halinde varlığından söz ediyor, fakat bu konuya daha fazla girmiyor. “Venezüella deneyiminin bir özgüllüğü, geleneksel ikili iktidar organları işlevini de üstlenebilecek olan, ancak hem eski devlet aygıtı içinde kalıp hem de eski aygıtın kalıplarını zorlayan doğrudan demokrasi organlarının (hiç değilse tohum halinde) varlığıdır.[21] Kürkçügil, Chavez’in 2005’te yaptığı yemin törenindeki, “Komünal konseyler bu yıl yerellerin ötesine geçmeli” sözlerini de ikna edici bulmamaktadır. Kürkçügil’in takıldığı sorunlardan biri, eski devlet aygıtının varlığını sürdürmesi ve konseylerin de bu devlet yapısından yeterince özerk olmamalarıdır. İkinci sorun ise Chavez’in özel mülkiyet konusundaki düşünceleridir. Kürkçügil, Chavez’in 22 Mayıs 2005’te yaptığı konuşmada, “Sosyalizm ekonomik kalkınma ve özellikle mülkiyetle çelişkili değildir” sözlerini hatırlatmakta ve bunu kapitalizmden kopamamak olarak değerlendirmektedir.

Özel mülkiyetin “sosyalizme geçiş” döneminde Sovyetler’de de kullanılan bir ekonomik biçim olduğu yukarıda ifade edilmişti. Ancak sosyalist iktidarın kapitalist üretim ilişkilerini değiştireceğine yönelik yanılgı, Kürkçügil’de devam etmekte ve onu ikili iktidar temasından uzaklaştırmaktadır. Oysa ikili iktidarın kendisi başlı başına sosyalist iktidarın kaderini belirleyecek bir konudur. Marksist teoride genelde kabul gören haliyle, sosyalizm sınıf savaşımının proletarya diktatörlüğü altında devam etmesi ise, sosyalist iktidar koşullarında kapitalizmin varlığı sosyalizme oranla daha kesin bir gerçekliktir. Olası taktiksel yaklaşımların dışında Chavez’in özel mülkiyeti reddetmemesi bu yönden anlaşılabilir. Kürkçügil’de özel mülkiyet sorununun bu derece önemseniyor oluşu, öncelikle onun sınıfçı sosyalizm yaklaşımıyla ilgilidir. Eski devlet aygıtının varlığını sürdürmesi konusundaki eleştiri ise, Chavez’in eski devletle özdeşleşen bir iktidarın ötesine geçip, Lebowitz’in ifadesiyle devleti kontrol altına alması gerçeğini yadsıyor. Herhangi bir iktidardan farklı olduğu yeterince anlaşılmış olan Chavez iktidarının, kuşatma altına aldığı devlet, iktidar ikiliğinin diğer ucu olarak hâlâ çok güçlüdür.

Venezüella’yla Sovyetler Birliği, özel mülkiyet ya da burjuva devlet yönüyle karşı karşıya getirildiğinde, arada uygulamaya dair ciddi farklılıklar göze çarpar. Örneğin Venezüella’da devlet özel sektörü korumakta ve burjuvazi varlığını politik olarak da korumaktadır. Ancak özel sektör Sovyetlerde de iş başındadır. Üstüne üstlük Sovyetler Birliği’nde burjuvazinin temsilini de sosyalist devlet üstlenmektedir. Açıkçası bu durum, sınıf savaşımını ve iktidar ikiliği mantığını zayıflatan bir unsurdur. Sınıf savaşının dejenerasyonu ve güçlü kapitalist üretim ilişkilerinin devleti hızla restore etmesinin önü de bu şekilde açılmaktadır. Dahası bu durum sosyalist iktidarın yarattığı açık sınıf savaşımı koşullarının bulanıklaşmasına ve sınıf savaşımının yeniden yerin yedi kat dibine itilmesini beraberinde getirecektir.

Venezüella örneğinde ise burjuvazinin görünür varlığı, sınıf savaşımının en önemli güvencesi durumundadır. Chavez, televizyonda kapitalizmi teşhir ettikçe, halk karşısındaki somut düşmanı anlıyor ve onu daha yakından tanıyor. Venezüella’nın en büyük şansı ve özgünlüğü, bu gerilimli havayı canlı tutan politik aktörlerin, kendini sosyalist olarak tanımlayan bir iktidar çatısı altında varlıklarını sürdürüyor oluşudur. Sınıf savaşımı ve bu gerilim devam ettirildiği sürece, (ki, kısa süre önce Chavez’in yaklaşan seçimle ilgili, “Kaybedersem sosyalizm için tanklarımı yerinden çıkartmak zorunda kalırım” şeklindeki yüreklere su serpen sözleri umut vericidir) Chavez iktidarını, Chavistalar devrimci düşlerini, ezilenler toprak ve özgürlük mücadelesini yeni kazanımlarla devam ettirecektir.

 



[1] Aktaran Michael Lebowitz, 21.Yüzyıl İçin Sosyalizm, Çev.: Pelin Üçer, İbrahim Akbulut, Yordam Yay., İstanbul 2008, s. 128

[2] Aktaran Masis Kürkçügil, Hugo Chavez ve Devrimde Devrim, Agora Kitaplığı, 2.Basım, İstanbul 2007, s. 84

[3] Fidel Castro’nun 14 Aralık 2004’te Havana’daki Karl Marks Tiyatrosu’nda Chavez’in Küba’ya yaptığı ziyareti sırasındaki konuşmasından. (Aktaran: Richard Gott, Hugo Chavez ve Bolivarcı Devrim, Çev.: Hasan Böğün, Yordam Yay., İstanbul 2007, s. 283)

[4] Chavez, darbecilik konusunda kendini savunma gereği duymamakla birlikte 1992’deki girişimden “askeri ayaklanma” diye söz eder. 

[5] Richard Gott, a.g.e., s. 78

[6] Aylin Topal, Latin Amerika’yı Anlamak, Yordam Yay., İstanbul 2008, s. 49  

[7] Chavez’in de zaman zaman kullandığı Venezüella halk deyimi.

[8] V. İ. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Çev.: M. Ardos, Ankara 1979, Üçüncü baskı, Sol Yay., s. 16

[9] V. İ. Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Sol Yay., 2. Baskı, Ankara 1992, s. 119

[10] Lenin, Nisan Tezleri, s. 41

[11] Aktaran R. Gott, a.g.e., s. 73

[12] Aktaran R. Gott, a.g.e., s. 47

[13] Aktaran R. Gott, a.g.e., s. 47

[14] Michael Lebowitz, 21. Yüzyıl İçin Sosyalizm, Yordam Yay., İstanbul 2008, s. 141

[15] Steve Ellner, devrim sürecinin evrelerini üçe ayırarak inceler: Birinci ve ikinci evre, 1997-1998 yılındaki seçim kampanyasından başlayan ılımlı söylem eşliğinde geliştirilen kurucu meclisin ve anayasa değişikliğinin kabul ettirilmesi ve sonrası gerçekleştirilen reformlar ile neo-liberal politikalara karşı çıkış dönemi. Üçüncü evre, anti-emperyalizm ve “21. yüzyıl Sosyalizmi” vurgusunun belirdiği 2004’te başlayan ve 2005’te özelleştirilmiş sektörlerin kamulaştırılacağının açıklanmasıyla devam eden dönem. Dördüncü evre ise 2007’de halk meclisleri kanalıyla şekillenecek halk projelerinin programa dahil edildiği, aynı zamanda MVR ve diğer Chavista siyasal örgütlenmelerinin Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi şeklinde bütünleşme planlarının tartışıldığı ve ideolojik kongrenin yapıldığı dönem. (Aylin Topal, a.g.e.)

[16] Michael Lebowitz, a.g.e., s. 115

[17] J. Stalin, Leninizmin İlkeleri, Sol Yay., 3.Baskı, Ankara 1977, s. 166

[18] Örneğin Masis Kürkçügil Venezüella için şu sonuca varıyor: Sistemin kapitalist, devletinse burjuva olduğu bir gerçektir. Hükümet de sosyalist değil, olsa olsa reformist addedilebilir. (Hugo Chavez ve Devrimde Devrim, s. 172)

[19] M. Kürkçügil, a.g.e., s. 184

[20] Gerald A. Cohen, Karl Marx’ın Tarih Teorisi, Çev.: Ahmet Fethi, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 1998, s.180

[21] M. Kürkçügil, a.g.e., s. 216

Okunma 200 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.