Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Batı Avrupa’da Silahlı Mücadele Üzerine

Yazan

Batı Avrupa’da Silahlı Mücadele
Üzerine[*]

 

RAF Kollektifi
Çeviri: Güldünya Göksu

 

Bizler Blanqui’yi büyük bir devrimci olarak görmemize ve
çok sayıdaki anarşistin bireysel kahramanlığını asla hakir
görmememize rağmen, ne Blankistiz ne de anarşist

 

 

Proleter bilinç, devrimci teori ve devrimci aydınların rolü

Kitleler şiddeti sosyal çatışmalarda bir araç olarak kullanmayı asla etik bir mesele olarak görmezler ve onu reddetmezler; dolayısıyla da, burjuva ahlak öğretisi hastalığından hiçbir şekilde muzdarip değildirler. Onlar tam tersine, burjuva eğitiminden geçmiş bir bireyden çok daha fazla, kendi taleplerini elde etmek için şiddete başvururlar. Eğer onlar genellikle, ve bazen çok açık bir tarzda devrimci grupların şiddet eylemlerine karşı tavır alıyorlarsa, bu onların şiddet karşıtı olduklarından değil, egemenler tarafından devrimci gruplara karşı duygusal olarak işlenmelerinden, kışkırtılmalarından ileri gelmektedir.

Devrimci öncü ve proleter sınıf

Sanayi işçilerinin örgütlenerek devrimci mücadelede baş rolü alması gerçekleşinceye kadar bekleme anlayışı, toplumun daha pasif ve edilgen kesimlerini devrimci süreç içine çekmede kullanılan, kuşkusuz en işe yaramaz yöntemlerden biridir. Bugün üniversite gençliğinin antikapitalist harekete aktif katılımı ve ayrıca bu hareket içindeki belirleyici rolü dikkate alındığında, [tartıştığımız ç.n.] yoldaşların, öğrenci kökenli kadroların, sosyalist teorinin geliştirilmesindeki “yetkinliklerini / ehliyetlerini / yeterliliklerini” (Zuständigkeit) reddetmeleri saçmadır; bu, sınıf kavramını mistifiye etmelerinin bir ifadesidir.

***

Proletaryanın her alanda öncü olduğu yolundaki paroladan, onun kapitalizmin mezar kazıcısı olma tarihsel rolüne layık olabilmek için kendi devrimci pratiğini, ona devrimde öncü rolünü kazandıracak bir mertebeye çıkartması zorunluluğu anlaşılması gerekirken, bu parolayı proletaryaya yapılan bir çağrı (Appell an das Proletariat) olarak görmek gerekirken; tam tersine bu parola bir emir olarak diğer toplumsal sınıf ve katmanlara dayatılır ve onlardan proletaryanın önderliği ve inisiyatifi altında kendilerini konumlandırmaları, onun buyruğu altına girmeleri istenirse, hele bu proletarya kavramı yalnızca sanayi işçisi ile de sınırlandırılırsa, bu durum pratikte tam bir karikatüre dönüşür.

İktidar aygıtına karşı kitle mücadelesinin zorunlu bir öğesi olarak terör

Devrimci müfrezelerin oluşmasını takip eden dönemde, bu birlikler doğru bir politik hat tutturdukları durumda, kitleler kısa bir sürede silahlı eylemin kendi çıkarlarını savunmada başarılı ve etkili bir araç olduğunu kavrayacaklardır. Bu bilinç yalnızca mücadele içinde ve mücadele yoluyla kazanılır.

(...) Gerilla burada temel bir ilkeden hareket edecektir: “Birini cezalandırarak yüz kişiyi eğit.”

***

Fakat bu, bütün devrimci hareketlerin mahvına sebep olan “bireysel terör”ün ta kendisi değil midir? Sonra bu konsept, devrimci atalarımızın aforozunu üzerimize çekmez mi? Lenin’in Narodniklere karşı polemiklerini unuttuk mu, ya da hiç mi anlamadık?

Kim burada “bu terördür” çığlıkları atıyorsa, kim burada gerillayı, “işte anarşistler, Blankistler, umutsuzlar” diyerek parmakla gösteriyorsa, onları “romantik, kokteyl çocukları” olarak gammazlıyorsa, bu sadece onların devrimci görevler karşısında içine düştükleri korkunç dehşeti gösterir. 

Lenin’in terör sorununa yaklaşımı, yaygın bir şekilde yanlış anlaşılmaktadır. Bu epey yaygın anlayışın bilinmeyen yanı, Lenin’in devrimci terör üzerine gerçekten ne dediği hakkındaki bilgisizliktir. Bugün herhangi bir yerde karşı devrimin sivil ya da askeri liderlerinin cezalandırılması meselesi ortaya atıldığında, hareketin Tevrat tesfircileri (Schriftgelehrte) hazırda tuttukları sopalarını sallıyorlar. Hemen, bu türden cezalandırma eylemlerinin “bireysel terör” kapsamında olduğu, zamanında Lenin’in, Narodnikler ve Blanqui yandaşlarıyla girdiği tartışmalarda onları ağır şekilde mahkum ederek, bireysel terörü, her sosyalist devrimcinin en ölümcül günahı olarak ilan ettiği uyarısı yapılıyor ve bu şekilde meseleye yönelik her türlü tartışma boğuluyor. Lenin’den yapılan alıntılar, burada, düşünmenin yerine ikame ediliyor. Öyle ya, kim ister “büyük usta”yla ters düşmeyi?

***

Bu devasa yanlış anlama böylece onlarca yıl her türlü ciddi düşünme çabasının önünde set işlevi gördü. Bu yanlış anlayış sahipleri, Leninist bir kavramlaştırma olan “bireysel terör”deki “bireysel” sıfatını, saldırının nesnesi olarak, yani karşı devrimin herhangi bir savcısı veya polis şefi olarak anladı. Buna bağlı olarak, Marksist teorinin tarihte bireylerin rolüne ilişkin söylediklerine sık sık gönderme yaparak; baskının bilmem hangi polis şefinden, yahut bilmem neredeki bölge savcısından kaynaklanmadığını, aksine sömürücü sistemden kaynaklandığını ve bu sistemin, öldürülen polis şeflerinin ve savcıların yerlerine yenisini koyacağını ısrarla vurguladı. Bu türden tartışmalar devrimci sosyalistlerle yürütüldüğünde ise, onlar, devrimci terörün zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu kabul etmekte genel olarak hızlı davransalar da, getirdikleri argümanların mantığı, söylediklerinin anlamını etkisizleştirmektedir. Bunlara göre de terör, devrimci örgüt militanlarınca yapıldığında değil, yığınlar tarafından uygulandığında doğrudur.

Lenin tüm bu tartışmaları duysaydı dehşete düşerdi. Bütün tartışma gerçekten dilsel bir yanlış anlamadan kaynaklanmaktaysa da, kuşkusuz bunun bazılarının işine geldiği açıktır. Sorunu, bizim “Üst-Ben”lerimiz üzerine yapılan tartışmalardan uzaklaştırıp, terör meselesini devrimci bir moment olarak görerek, önce onun üzerine önyargısız bir şekilde düşünmek gerekir. Sonra da bu düşünmenin sonuçlarının, Lenin’in terör üzerine geliştirdiği fikirlerle çelişip çelişmediğini karşılaştırıp görmek gerekir. Eğer Lenin ikna edici argümanlarla “bireysel terörü eleştiriyorsa, buradaki “bireysel” sıfatı, saldırının nesnesiyle ilgili değil, tam tersine bu saldırıyı gerçekleştiren özneyle ilgilidir. Burada Lenin’in eleştirisi, proleter kitlelerden ve devrimci örgütlerden izole olmuş ve bunun sonucu olarak başına buyruk hareket eden savaşçıları hedef alıyor. Bu şekilde hareket eden bireysel savaşçı, kuşkusuz her durumda bu hareketiyle nesnel olarak, halk düşmanı rejime karşı kendi bireysel nefretini dışa vururken, bunu kitlelerin devrimci mücadelesi içinde olmadan yapar.

***

Lenin’in eleştirisi kendisinin de sonraları ifade ettiği gibi “eski anarşizm”i hedefler ve bu noktada haklıdır. Yani Lenin’in eleştirisi küçük burjuva ideolojisi ve mücadele tarzını hedef alıyordu. (...) O zamanlar zaten proleter devrimci örgütler olmadığından, yapılan eleştirinin muhatabı, devrimci örgütler tarafından organize edilen ve kendi sınıf stratejisini izleyen “kızıl terör” olamaz.

Lenin’in o zamanlar yürüttüğü tartışmalar, bugünün aktüel mücadele biçimleriyle ilgili değildi. Lenin’in devrimci terör karşısındaki tutumu, onun bu meseleyle uğraşmadığı eserlerinden yapılan alıntılarla ortaya konulamaz. Onun bu meseledeki tutumunu öğrenmek için, devrimci terör üzerine yazdığı eserlerine bakmak gerekir.

Lenin’in RSDİP’in ikinci kongresi (1905) için hazırladığı program taslağı notlarında kısa bir önsöz bulunuyor: “Terör, kitle mücadelesiyle fiili olarak iç içe geçmeli, kaynaşmalı ve onun içinde erimelidir” (Lenin: Werke Bd. 8, s. 175).

1905 başlarında Sosyal Devrimciler (Halkın Dostları’nın devrimci mirasçıları), Bolşeviklere mücadele birliği teklif ettiler. Onlar bu birlik yoluyla kendi mücadele tarzlarını -terörizmi- proleter hareket içine taşımak istiyorlardı. Bu teklifle arzu edilen şudur: “Henüz başlangıç aşamasında olan, devrimci terörizmle kitle hareketinin iç içe geçen bu kaynaşması, büyümeli ve güçlenmelidir; kitleler en kısa sürede terörist mücadele yöntemleriyle silahlanmış olarak mücadele sahnesine çıkmalıdırlar” (Werke Bd.8, S. 151).

Lenin, Sosyal Devrimcilerin mücadele ortaklığı teklifinde bulundukları yazıya  ilişkin, “bu türden bir mücadele ortaklığını hayata geçirme arayışı en kısa sürede gerçekleştirilmelidir“ (ebd.) diyerek kendi beklentisinin de bu yönde olduğunu ifade eder.

O yine başka bir yerde, Halkın Dostları ile yaptığı polemiğin çarpıtılmasına kararlı bir şekilde karşı çıkar; diğer yazılarının yanında özellikle Gerilla Savaşı üzerine 30 Eylül 1906’da yazdığı bir makalede, bu açık olarak görülür. Lenin Gerilla Savaşı üzerine konuştuğunda, onun, bu savaşın hangi türden tezahürleri, hangi ortaya çıkış biçimleri üzerine düşündüğünü bilmek önemlidir: “Bizim burada ilgilenmekte olduğumuz olgu silahlı mücadeledir; bu mücadele tek tek bireyler ve küçük gruplar tarafından yürütülmektedir. Bir kesimi devrimci örgütlerin mensupları iken, diğerleri (Rusya’nın bazı kesimlerinde çoğunluğu) devrimci örgütlere bağlı değildirler. Silahlı mücadele, birbirinden kesenkes olarak ayrılması gereken, farklı iki amaca yöneliktir. Bu mücadelenin öncelikli hedefi, tek tek kişileri (!), liderleri, ordu ve polisteki görevlileri öldürmektir; ikinci olarak, hem hükümete ait hem de özel kişilere ait para kaynaklarına el koymaktır. El konulan paralar kısmen parti kasasına, kısmen özel silahlanma amacına ve ayaklanma hazırlığına ve kısmen de tanımlamakta olduğumuz mücadeleyi yürüten kişilerin geçimine gider...” (Lenin: Der Partisanenkrieg; Werke Bd. 11, s. 205).*

Lenin özellikle, silahlı mücadelenin ilk hedefi olarak ifade edilen, baskı aygıtının önde gelen görevlilerinin tasfiyesinden yana görüş belirtir. O, partinin birleşme kongresinde (1906), defalarca, gerilla savaşı konusunda kabul edilen kararlara gönderme yapmıştır. Bu kararlara göre, gerilla savaşı ile özel mülkiyetin kamulaştırılması yasak, devlet mülkünün kamulaştırılması tavsiye edilmese de, özel durumlar için uygun görülüyor. “Şiddet rejiminin temsilcileri ve aktif karayüzlere karşı gerilla eylemleri” ise bilhassa salık veriliyor.

Parti kongresinde alınan bu kararlara ilişkin olarak Lenin, görüşlerini şu şekilde dile getirmiştir: “Biz bu kararları esas olarak doğru bulduğumuza ve onların ‘Gerilla Savaşı’ makalesinde geliştirdiğimiz düşüncelerle uygunluk içerisinde olduğuna dikkat çekmek istiyoruz” (Werke Bd. 11, S. 214).

Ve çok daha açık olarak: “Gerilla Savaşı kararları... ‘Terör’ü kabul eder, gerilla mücadelesinin düşman güçlerini öldürme amaçlı eylemlerini onaylar... Kitle çalışmasının yanında, zalimlere karşı aktif mücadeleyi, yani onların ‘gerilla eylemleri’ ile öldürülmesini kabul eder... (...) (Werke Bd. 11, s. 153).

Lenin daha o zamanlar, kendini “Marksist-Leninist” zanneden grupların laf bolluğunu / söz tufanlarını ve fırsattan istifade girişimlerini görürcesine durumu özetler: “Sözünü etmekte olduğumuz mücadelenin alışılagelen, bildik değerlendirilmesi, bunun, işçilerin moralini bozan, halkın geniş tabakalarını, hareketin örgütlenmesini dağıtan ve devrime zarar veren anarşizm, eski terörizm, yığınlardan kopmuş bireylerin hareketi olduğu yolundadır.”

Lenin bu alışılagelen, bildik değerlendirmeyi, hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek şekilde “yanlış, bilimsel ve tarihsel olmaktan uzak” nitelendirir. O, “büyük muharebeler” arasındaki uzun veya kısa süren ara dönemlerde, örgütlü gerilla savaşının kaçınılmaz bir mücadele biçimi olduğunu belirtir ve örgütlü gerilla savaşının değil, bir direnişin olmadığı yılgınlık dönemlerinin moral bozucu etkiler yarattığını söyler (...) (Werke Bd. 11, s. 206ff.).

Lenin’e göre gerilla mücadelesi “örgütlü, planlı, bir siyasi düşünceye göre yürütülen, politik olarak eğiten” bir silahlı mücadele tarzıdır (Werke Bd. 11, s. 222).

Marksist bir polemik içinde duygulara yer veren bir yaklaşımın yerinin olmaması gerektiğini bilmemize rağmen, genel bir bakış açısı itibarıyla Lenin’in aşağıdaki ifadesine yer vermeyi anlamlı buluyoruz:

“Fakat bir sosyal-demokrat teorisyen ya da yayımcının bu hazırlıksızlığı kınayacağına (Gerilla Savaşına hazırlıksızlık), gururlu bir böbürlenme ve kendini beğenmiş bir edayla anarşizm, Blankicilik ve terörizm konusunda, gençliğinde papağan gibi öğrendiği tumturaklı sözleri yenilediğini gördükçe, dünyanın en devrimci öğretisinin bu aşağılanması bana dokunuyor” (ebd.).

“Moskova Ayaklanmasının Öğrettikleri” adlı çalışmasında Lenin, gerilla eylemlilikleri için “Kitlesel Terör” kavramını kullanıyor ve şöyle devam ediyor: “Aralıktan bu yana (yani 1905 Devriminin askeri olarak yenilmesinden sonra), Rusya’nın her yerinde, hemen hemen kesintisiz olarak devam eden gerilla savaşı ve kitlesel terör, yığınlara bir ayaklanma anında doğru taktiği uygulamada gerekli deneyimi sağlaması anlamında, hiç kuşkusuz yardımcı olacaktır. Sosyal demokrasi bu kitlesel terörü kabul etmek ve kendi taktiğinin bir unsuru yapmak zorundadır...” (Werke Bd. 11, s.163).

Bir Marksist, devrimci terör sorununda da, zaten başka türlü tutum alamaz. (...) Baskının kapitalist sistemin karakter maskelerinin (Charaktermasken) keyfi istiyor diye ortaya çıkmadığı, aksine kapitalist formasyonun ekonomik zor yasalarının sonucu olarak var olduğu görüşü doğrudur; ama sadece yarım bir doğrudur.

(...) Sistem, proletaryanın bu düşmanları aracılığıyla hareket ediyor ve etkili oluyor. Sistemi yıkmak isteyen, onun organlarını etkisiz hale getirmek zorundadır. Başka bir yol yok. Egemenler, proletaryayı itaatkar, uysal tutmak için terör yoluyla yaratıkları korkuyu kullanıyorlar. Ezilenlerin de, nihayetinde kendilerini kurtarmak için, düşmanlarının yüreğinde terör yoluyla korku yaratmalarının ne sakıncası olabilir ki?

Halk kitlelerinin gücünü somut olarak ortaya çıkarın ve böylece yığınlardaki teslimiyet ve yılgınlığın üstesinden gelin

Sermayenin paralı askerleri, işçileri, onlar sadece silahlı olduklarında dikkate alır ve onlardan korkarlar. Düşmanın gücü, baskı aygıtını harekete geçirecek manivelayı elinde tutanlara bağlıdır. Sermayenin, teknik olarak karmaşık ve kusursuz olan ölüm makinaları, bu makinaları işletecek olan insanların yokluğu koşullarında zararsızdırlar.

***

Almanya’da proletarya, sermayeye karşı geçmişte elde silah kahramanca ayaklanmışsa da, o, yanlış taktiksel ilkelerle ve stratejik perspektiften yoksun olarak savaştı. Cesaret ve gurur, devrimci savaşçılar tarafından şimdiye kadar, düşman birliklerine karşı, kendini açık olarak ortaya koyma, onlarla açıktan bir karşı karşıya gelme ve silahının son mermisine kadar direnmenin emredilmesi olarak anlaşıldı. Bu anlayışın sonucu ortada. Proleter devrim, feodal bir düello değildir.

Bugüne kadar burjuvazi, proletaryaya kaşı savaşımının hiçbir evresinde asla soylu, mert, şövalyece bir dövüş sergilememiştir. Devrimciler, korkak, acımasız ve hilekar düşmana karşı verdikleri savaşta, egemenlerin kendi tasarladıkları, ama hiçbir zaman riayet etmedikleri namus, haysiyet kodeksine neden uysunlar ki? Engels 1857’de, İngiliz-Çin Savaşı üzerine yazdığı bir makalede, liberallerin attıkları ikiyüzlü feryatlar karşısında, gerilla savaşının yöntemlerini inceledi. O, Çin halkının verdiği gerilla savaşıyla yeni bir yöntem bulduğunu, bu şekilde savaşmaya devam ettikleri müddetçe, buldukları bu yöntemin, bir İngiliz zaferini imkansız hale getireceğini önemle kaydetti:

“... şimdi yığınlar, yabancılara karşı verilen savaşa aktif, hatta bağnazca katılıyorlar. Onlar, Hongkong’daki Avrupa kolonisinin ekmeklerine serinkanlı bir hesapla bol miktarda zehir karıştırıyorlar... Çinliler silahlarını gizleyerek bindikleri ticaret gemilerini ele geçiriyorlar; mürettebatı ve Avrupalı yolcuları denize atarak boğup, gemilere el koyuyorlar. Onlar gördükleri her Avrupalıyı kaçırıp öldürüyor ve malına mülküne el koyuyorlar... Bu yöntemlerle savaşan bir halk karşısında, bir ordu ne yapabilir ki?...

“Yangın bombalarını savunmasız bir şehrin üzerine yağdıran, buna katliamları ve tecavüzleri de ekleyen uygarlık bezirganları, Çinlilerin yöntemlerini korkak, vahşi ve barbarca bulabilirler, ama bundan Çinlilere ne, eğer yalnızca bu yöntemler onları muvaffak, başarılı kılıyorsa... Eğer onların gaspları, adam kaçırmaları, baskınları ve gece gerçekleştirdikleri katliamlar, bizim anlayışımıza göre korkaklık olarak tanımlanacaksa, uygarlık bezirganları unutmamalılardır ki, Çinliler, kendilerinin de ispatladıkları gibi, Avrupalıların tahrip gücü yüksek, yıkıcı silahlarına karşı alışılmış, klasik savaş yürütme yöntemleriyle mukavemet edemezler, etkili bir direniş gösteremez ve tutunamazlar... Basının yaptığı gibi korkunç gaddarlıklar üzerine ahlak dersi vereceğimize, buradaki meselenin ... bir Halk Savaşı olduğunu kabul etsek iyi ederiz ... Ve bir halk savaşında ayaklanan ulusun kullandığı araç ve yöntemler, ne düzenli ordunun uyguladığı genel savaş kurallarıyla değerlendirilebilir, ne de herhangi bir soyut ölçüye vurulabilir...” (F. Engels: Artikel in der New York Daily Tribune vom 5.7.1857, abgedruckt in MEW).

 



[*] RAF’ın siyasal görüşlerini içeren ve “Batı Avrupa’da Silahlı Mücadele Üzerine” (Über den bewaffneten Kampf in Westeuropa) başlığını taşıyan yazı, 1971 Mayısında cezaevinde kollektif olarak kaleme alınmış ve gizlice dışarıya çıkarılmıştır. Aşağıdaki çeviri, yazıdan, örgütün devrimci terör ve şiddet üzerine düşüncelerini içeren bölümler seçilerek yapılmıştır: Die alte Straßenverkehrsordnung. Dokumente der RAF. Mit Beiträgen von W. Pohrt,  K. Hartung, G. Goettle, J. Bruhn, K. H. Roth, K. Bittermann (1986), Critica Diabolis 12 Tiamat, s. 47-127

* Lenin’in bu makalesinin metinde kullanılan bölümlerinin çevirisi, aynı makalenin, Kurtuluş Cephesi’nin internet sitesinde (www.kurtuluscephesi.org) yayınlanan çevirisi ile karşılaştırılarak ve bu çeviriden yararlanılarak yapılmıştır. (Çevirenin notu)

Okunma 258 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.