Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Kapitalizm, İslam ve Sol

Yazan

  

Hacettepe Üniversitesi

Tıp Öğrencileri Komisyonu (TÖK) tarafından,

20 Nisan 2010’da Türk Tabipleri Birliği Genel Merkezi’nde

düzenlenen “Kapitalizm, İslam ve Sol”

başlığını taşıyan panelin kayıtları…

Panelin videosu şu adreste bulunuyor:

 

 

 

Kapitalizm, İslam ve Sol

 

İhsan Eliaçık - Metin Kayaoğlu

• Yönetici (Uğuray Aydos)

Arkadaşlar; hoş geldiniz. “Kapitalizm, İslam ve Sol” konulu bir panel düzenledik bugün.

Sol ve İslam’ın ilişkisi aslında uzun yıllardır tartışılan bir konu. Ve aslında çetrefilli bir konu da aynı zamanda. Konunun çetrefilli olmasının başlıca etkenlerinden birisi, Aydınlanmacı sol ve devletlü İslam’ın birbirlerine karşı aldıkları düşmanca tavırlar. Bir mahalle imamı, devletten aldığı akıl ve ideolojiyle Müslüman kitleleri sosyalizme karşı mobilize ederken, sosyalist devrimci militanlar da burjuvaziden aldığı laiklik ve Aydınlanmacılık bilgisiyle dinleri idealistçe değerlendirebiliyor.

Sol ve İslam’ın ilişkisi üzerine önemli tartışma konularından biri 1979 İran devrimi oldu. Sosyalist ve İslamcı devrimcilerin o süreçteki ilişkileri özellikle yine önemli tartışma konularından biriydi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Ortadoğu’da oluşan bir güç boşluğu ve Amerikan emperyalizminin ve İsrail’in Ortadoğu’ya yönelik saldırılarının ve bunların silahlı İslamcı akımlar tarafından karşılanması da yine özellikle Ortadoğu’da sol ve İslam’ın ilişkileri konusunda önemli tartışma konularından biriydi.

Ancak sol ve İslam’ın ilişkisinin son günlerde Türkiye’de gündeme gelmesindeki en önemli etkenlerden biri de AKP iktidarıyla beraber sıkça söz edilmeye başlanan İslamcı burjuvazi kavramı oldu. Ve bu kavramın etrafında özellikle en başta İslami kesimler kendi aralarında belli bir tartışma platformu geliştirdiler. Tabii bu platform zamanla sol kesime de sirayet etti ve özellikle Birikim Dergisi en son “Sol ve İlahiyat” konulu bir yazı dizisiyle karşımıza çıktı.

Sol ve İslam yani özel olarak Marksizm ve İslam aslında bizce epistemolojik olarak birbirine indirgenemeyecek iki farklı yapı. Ancak bu iki yapının ezilenlerin teorik ve politik mücadeleleri içinde etkileşime geçip geçemeyecekleri veya nasıl bir etkileşim içinde olacakları konusu bize böyle bir panel düzenleme konusunda referans noktası oldu.

Aydınlanma sultası altındaki Marksizm kendi tarihini 300 yıllık burjuva devrimleriyle başlatırken modern kapitalizmin doğuşundan bin yıl önce Abbasi halifeliğine karşı Zenc Hareketi, bayraklarına kölelere özgürlük ayetlerini yazıyordu.

Yine devlet sultası altındaki din kurumları, sosyalizme karşı devletin yanında tavır alırken Lenin şöyle diyordu: “Ezilen sınıfların bir yeryüzü cenneti uğruna giriştikleri devrimci mücadelelerinin birliği, bizim için işçilerin bir gökyüzü cenneti uğruna fikir birliğinden daha önemlidir.”

Ezilenlerin tarih yazımına baktığımızda ezenlere karşı bitimsiz bir mücadele pratiğinin geleneğinin olduğunu görürüz. Ve bu gelenek bizim için ne burjuva laikliği ne Aydınlanmacılık ne de devletlü İslam tarafından lekelenemeyecek kadar değerlidir. Ezilenler tarih boyunca ezenlerine karşı çeşitli bayraklar altında mücadele etmişlerdir ve bu birikim bugün de güncellenmek zorundadır diye düşünüyoruz.

Biz de “Kapitalizm, İslam ve Sol” konulu bir panel düzenlemeyi bu görüşler etrafında uygun gördük. Konuşmacılarımız yazar İhsan Eliaçık ve Teori ve Politika Dergisinden Metin Kayaoğlu.

Sözü ilk olarak sayın İhsan Eliaçık’a veriyoruz.

Kapitalizm, İslam ve Sol: Birinci tur

• İhsan Eliaçık

Herkese merhaba. Konumuz arkadaşımızın dediği gibi İslam, Sol ve Kapitalizm. Ben sizlere İslam’ın bir şekilde yorumunu aktaracağım. Aslında buna yorum demek de doğru değil. İslam’ın özünden benim anladığım budur. Kuran-ı Kerim metinleri ortadadır. Peygamberin hayatı ortadadır. Sadece İslam’ın ana metni olan Kuran-ı Kerim’i değil, Kuran-ı Kerim’den önceki Tevrat gibi, İncil gibi temel metinleri; Musa, İsa, İbrahim gibi İbrahimî gelenekten gelen Ortadoğu’daki peygamberleri, Mani gibi Mazdek gibi tâ Budha’ya kadar uzanan eski peygamberlerin faaliyetlerini, onların toplumda üstlenmiş oldukları misyonları kendimce inceledim. Onları günümüze getirerek bir taraftan Marksizmi bir taraftan sosyalist uygulamaları, Marx’ın, Lenin’in, Mao’nun Çin devrimine kadar Marksist dünyayı da kendime göre inceledim. Ve buradan benim çıkardığım bazı sonuçlar var. Karşılaştırmalı olarak ben sizlere bunları aktarmaya çalışacağım.

Şimdi, öncelikle Mekke gibi 10.000 nüfusluk bir kasabada bir peygamber ortaya çıkıyor ve bir hareket başlatıyor. Bu hareketin ilk metinleri, Kuran-ı Kerim’in ilk 23 suresi dediğimiz surelerden, ayetlerden oluşuyor. Bunlar da şu anda elimizin altındadır. Bunları açıp, ne diyerek başlamış, neye karşı çıkmış, neyi eleştirmiş metinsel olarak bunları anlayabiliriz. Bu anlaşılması çok zor bir şey değil. Neden ilk 23 sure diyorum? Çünkü ilk 23 sureye kadar putlardan hiç bahsedilmiyor. Mekke’de putlar vardı ve Mekkeliler puta tapıyordu. Kâbe’nin içerisini putlarla doldurmuşlardı. Klasik İslamcı zihin bunun bir putlara karşı çıkış olduğunu sanıyor. Eğer putlara karşı çıkış ise bu hareketi başlatan ana güç olan Kuran-ı Kerim’in ilk metinlerinde -ki bu ilk beş yıllık bir süre içerisinde oluşmuştu- neden putlardan hiç bahsedilmemektedir? O zaman putlardan hiç bahsedilmiyorsa mesele nedir? Meselenin ne olduğuna baktığımızda bu ilk 23 sureyi tek tek analiz ettiğimde -ki bunları burada tek tek anlatacak değilim, bunlara siz de nüzul sırasına göre Kuran’ın ilk 23 suresi diye bakabilirsiniz- orada göreceğimiz manzara şudur, ben onun sadece özetini söylüyorum: Mal ve mülk sahiplerine bir karşı çıkış var, zenginlere yönelik şiddetli eleştiriler var, yoksulları savunma var, Mekke’deki ezilenlere arka çıkma var. Ve bizatihi peygamberin etrafında toplanan insanlara baktığımızda o günkü toplumun ezilenleri, köleleri, alınıp satılan kadınları, kabilesizleri ve kimsesizlerin olduğunu görüyoruz. Bunların diliyle Kuran-ı Kerim, şiddetli bir protestoyla Mekke’ye hükmeden 7-8 tefeci-bezirgânı yerden yere vuruyor. Eleştiriler sürekli bunlara yönelik.

Mesela Kuran-ı Kerim’in ilk suresi “Alak Suresi”dir. Bu surede Kuran’ın yapmış olduğu ilk sosyal tespit; “Hayır!” diyerek, itiraz ederek, isyan ederek, bunu tasvip etmiyorum, bu gidişat yanlış, buna itirazımız var diyerek başladığı yer, birinci sure olan Alak Suresinin 6. ayetiyle başlayan bölümdür. Orada “Kella!” (hayır) diyerek başlanır. Yani itiraz ediyoruz denir. Neye? Muhakkak ki insanoğlu mal ve servet zenginliğini kendisine yeterli gördüğü için azar, yoldan çıkar ve mal ve mülk birikimine güvenerek ötekine karşı hegemonik ilişkiye geçer, yasak koyar, emreder buyurulur. Biz buna itiraz ediyoruz. Zenginlerin ve zenginliğin topluma hükmetmesine, bir ayrıcalık haline gelmesine ve yoksulları ve kimsesizleri ezmesine, köleleri alıp satmasına, kadınları alıp satmasına itiraz ediyoruz demektir. “Kella” diye başlıyor, itiraz budur. İlk başlayan itiraz bu! Bunun ne manaya geldiğini oradan alıp günümüze getirdiğimizde -14 asır sonrasına getirdiğimizde- birazcık üzerinde düşünürseniz hemen günümüzdeki karşılığını bulabilirsiniz.

Sonra, Kuran-ı Kerim’in ikinci suresi “Kalem Suresi”dir. Kuran-ı Kerim’de kıssalar vardır. Kuran eski Sümer metinlerine kadar giden dinsel bir metindir, kendine özgü anlatım yöntemleri ve sanatları vardır. Günümüz modern metinlerine benzemez. Ama bunları karşılaştırmak ve birbirine aktarmak mümkündür. Onun için tefsire ihtiyaç duyuyoruz. Kalem Suresi’nde Kuran’ın ilk kıssası anlatılır. (Kıssa denilen şey bir şey anlatılmak istendiği zaman, tarihten örnek verilir ve o örnek üzerinden bir şeyler anlatılır, dini metinlerde fazlasıyla rastlanır.) Kalem suresinde anlatılan ilk kıssa bahçe sahipleri kıssasıdır. Bu kıssanın konusu zenginlik ve yoksulluktur. Bahçelerinin etrafı çitle ve duvarla çevrili zengin iki kişi, sabah erkenden giderek yoksullara vermemek için ürünlerini toplamaya giderler ve sabah geldiklerinde bir felakete uğramış olduklarını görürler. Bahçeleri yerle yeksan olmuştur. Onların pişmanlıkları dile getirilir. Keşke Allah’a şirk koşmasaydık, keşke yoldan çıkmasaydık, azmasaydık derler ve pişmanlık duyarlar. Kıssanın konusu, daha ikinci surede mülk, zenginlik ve yoksulluk meselesidir. Bununla başlar. Görüldüğü gibi putlardan filan bahsedilmemektedir henüz.

İlerleyen ayet ve surelere baktığımızda mesela “Tekâsur” Suresi vardır. “Elhâkumü’t-tekâsur hattâ zurtumü’l-mekâbir” diye başlar. Yani “Bir zenginleşme yarışıdır, oyalanıp gidiyorsunuz tâ mezarlarınıza varıncaya kadar süren bir oyun ve oynaş”… Mekke’nin ileri gelen müşriklerine seslenilmektedir… Sonra başka ayetlerde “Ellezî yu’ti mâlehu yetezekkâ” yani “Kim malından verirse arınmış olur.” der. (Leyl; 18) Mal biriktirmeyi ve servet yığmayı arınılması gereken pislik olarak görür. Sürekli olarak böyle eleştiriler peşpeşe gelir. 23. sureye kadar hemen hemen her surede bunu görebilirsiniz. İlk yirmi üç surenin ana teması budur…

İslamiyet Mekke’de böyle başladı. Mekke’de Kâbe’nin etrafında din istismarına dayalı bir düzen kurulmuştu. Bu düzene Kuran-ı Kerim “Yedâ Ebu Leheb” diyor. Yani Ebu Leheb’in başını çektiği iktidar, düzen… Bu düzen ana hatlarıyla şöyle işliyordu: Kâbe’ye mallar, altınlar, gümüşler, mücevherler getiriliyordu hacılar tarafından. Kâbe’nin etrafına yerleşmiş sarmış olan 7-8 tefeci-bezirgân bu getirilen malları iç edip kendi zimmetlerine geçirmek suretiyle zenginleşiyorlardı ve dünyalar kadar mala sahip oluyorlardı. Bununla köleler satın alıyorlardı. O köleleri çalıştırıyorlar ve bununla faizcilik, tefecilik yapıyorlardı. Yoksul insanlara bu paralarla faizler, krediler veriyorlardı. Bunun karşılığında yoksul Mekkeliler bu parayı ödeyemeyince “Borcunu ödeyemeyen köle olur!” kuralı gereğince borçluların erkeklerini köleleştiriyorlardı. Kadınlarını da Kâbe’nin arka sokaklarında açmış oldukları genelevlerinde çalıştırıyorlardı. Ve Mekkeliler de büyüyünce kızlarımız bunların eline düşmesin, bu onursuzluğu yaşamayalım diye daha küçükken çocuklarını diri diri toprağa gömüyordu. Bu düzen dinle, servetle, Allah istismarıyla iç içe geçmiş bir şekilde işliyordu. Mekkeliler “Eyyi zenbin gutulet” yani “Bu kız çocukları hangi suçlarından dolayı öldürüldü?” diye bir ses duyunca bu da Tekvir Suresi’nde geçen bir ayettir, yine ilk surelerden. Veya “Tebbet yedâ Ebu Leheb! - Kahrolsun Ebu Leheb’in iktidarı!” diye Mekke’nin sokaklarında bağrışmalar duyunca bu düzenin mağdurları, ezilenler, çocuklarını diri diri gömenler, alınıp satılanlar ve kölelerin hepsi peygamberin etrafında toplanmaya başladılar. Ve bu yavaş yavaş başladı. Önce Kâbe’nin ileri gelenlerinin aşırı baskıları sebebiyle halkın geneli buna rağbet edemedi. Ama cesur birtakım gençler, gözü kara kadınlar, ne olursa olsun biz bu harekete katılacağız diye ilk zamanlarda onlar destek verdi, sonra da o destek giderek büyüdü. Mekke ile sınırlı kalmayıp Mekke’den Medine’ye hicret söz konusu oldu. Tekrar Mekke’ye gelerek hicretin 8. Yılında, Mekke’deki bu düzen ancak yıkılabildi. Yani nereden baksanız yaklaşık olarak hareketin başlamasından 20 yıl sonra bu düzen yıkılabildi.

Peygamberin etrafında toplanan insanlara baktığımızda, bu toplanan ilk 40 kişinin biyografisi, hangi kabileye bağlı olduğu, cinsiyeti, zenginlik yoksulluk durumlarıyla ilgili bir araştırma yaptım. Bu ilk 40 kişinin 32 tanesi, 23 yaşından aşağıdadır. Bunların yarısı da kadındır, genç kızlardır. Peygamberin kendisi 40 yaşındadır. Hz. Ömer 34 yaşındadır, Hz. Ebubekir 38 yaşındadır. Kendisinden büyük bir veya iki kişi vardır. Dolayısıyla manzara şu: İslamiyet, bir devrimci gençlik hareketi olarak doğmuştur! Heyecanlı, idealist, dünyayı değiştirmeye yönelmiş coşkulu bir devrimci gençlik hareketi vardır ortada. Evet, İslam’ın ilk doğuşu böyledir.

Peygamberin kendisi de, zaten, gerek kılığı kıyafetiyle gerekse etrafına toplana insanlarla olan ilişkilerine baktığımızda, bildiğimiz din adamı görüntüsü yoktur. Kaldı ki peygamber zaten din adamı değildi. Şu anda birçok kişinin zannettiği gibi yeşil sarıklı bir ulu hoca değildi peygamber. Bir postun üzerinde oturan, etrafındakilere feyz dağıtan bir şeyh görüntüsü akla geliyor. İnsanlar zannediyor ki peygamber bugünün şeyhlerine benziyor, mesela Cübbeli Ahmet’e filan benziyor. Tarikat şeyhlerine, alevi dedelerine ya da rahiplere benzediği zannediliyor. Peygamberin içinde yaşadığı toplumda onların kıyafetinden ayrı bir kıyafeti yoktu. Bir adam içeri girdiğinde peygamberle beraber otururken “Hanginiz Muhammed?” diye soruyor. Yani Muhammed’in kim olduğunu biliyor; ama etrafa şöyle bakıyor acaba Muhammed bunlardan hangisi filan diyor. Hanginiz Muhammed diye soruyor. İnsanlar da onu gösterirken şu sedire yaslanmış beyaz yüzlü adamdır diyorlar. Onu yanına gidiyor ve bazı sorular soracağım diyor, buyur sor diyor. Kalabalığın arasına karışmıştır peygamber, insanlarla arasında hegemonik ilişki yoktur, hiyerarşi yoktur. Etrafında korumaların gezmesine izin vermemektedir. Kimsenin elini öpmesine, o içeri girince ayağa kalkılmasına izin vermemektedir. Bütün bu hiyerarşileri yıkma eğiliminde, o günkü insanlara çok yeni, çok çarpıcı gelen bir tavrı, edası vardır. Hafiften uzun boyludur ve saçlarını ortadan ikiye ayırmaktadır. Gençtir, dinamiktir, atılgandır. Savaşta kendisi arkada oturup da adamlarını  savaşa gönderen, emirler yağdıran bir yapısı yoktur. Bizatihi en önde kendisi savaşmaktadır. Nitekim savaşın bir tanesinde yaralanarak yere düşmüş ve arkadaşlarının yardımıyla iki taraftan tutularak çadıra getirilmiştir. Bu peygamber bizim bildiğimiz peygambere hiç benzemiyor. Benim gördüğüm peygamber çocukluktan beri bize anlatılanlara hiç benzemiyor.

Daha sonraları bir imparatorluk dini üretilmiş, bir Emevî dini üretilmiş ve onun getirdiklerinin naradaysa tamamı altüst edilmiştir. Bu anlamda İslam’ın iki önemli şiarından da bahsetmem lazım. Günümüzle de bağlantısını kuracağım. Birincisi “La ilahe illallah!” ikincisi de “Lehü’l -mülk!”. Bunlar Kuran-ı Kerim’de geçen ifadelerdir, tabiri caizse İslam’ın sloganlarındandır. En temel sözler işte, ezan okunurken dinliyorsunuz. Bu sözler bugün bir afyon gibi zikir çekmede kullanılıyor ama bunlar çağını sarsmış, büyük devrimlere yol açmış sözlerdi. “La ilahe illallah”, “Allah tan başka ilah yoktur.” manasına gelmektedir. Buradaki ilah; otorite, hiyerarşi ve hegemon manasına geliyor. Yani Allah’tan başka otorite yoktur. Kimsenin hegemonyasına girmeyiz, bütün otoriteleri reddediyoruz, sadece Allah’ı kabul ediyoruz manasına geliyor. Peki, Allah ne o zaman? Allah’ın adına bir oligarşi, kurumsal din, kilise, din adamları topluluğunu da reddediyoruz, sadece Allah’ı kabul ediyoruz anlamındadır. Allah da dış dünyada görünür bir nesne olmadığı için Allah’ın ayetleri varlık ve oluş kanu nları, evrenin gidiş yasaları, tarihin ve hayatın diyalektik yasaları ve gönüllü sözleşmelerden doğan yükümlülüklere uyma  manasına geliyor. Biz sadece bu kurallara uyarız onun dışında bir otorite tanımıyoruz anlamındadır. Buradan bakılınca “La ilahe illallah” günümüzde anarşizme yakındır. Nitekim İsa’ya Bizans imparatorluğu anarşist demişti. Peygambere Mekkeli tefeci-bezirgânlar Sabiî yani dinden çıkan, dinsiz demişlerdi. Anarşist ve dinsiz bunlar demişlerdi. Çünkü o zamanki hiyerarşileri ve otoriteleri reddederek ortaya çıkmışlardı.

İkincisi de “Leh’ü-l mülk!”tür. Bu da günümüzde sosyalizme ve komünizme yakındır. “La ilahe illallah!” iktidarı sorgulayarak bununla ilgili temel prensibi ortaya koyarken, “Lehü’l- mülk!” de mülkiyet ile ilgili temel prensibi ortaya koymaktadır. Birincisi iktidarı, otoriteyi Allah’a kaldırırken, ikincisi de mülkü Allah’a kaldırmaktadır. Allah da dış dünyada görünen bir nesne olmadığı için ve Allah’ı da herhangi bir kişi ya da kurum temsil edemeyeceği için ve Allah da bütünüyle insanların tamamında, halkta, toplumda kurallarıyla tecelli edeceği için, “Lehü’l-mülk!” bu anlamda “Mülkiyet toplumundur.” manasına geliyor. Mülkiyet Allah’ındır demek, mülkiyet herkesindir demektir. Çünkü bir şeyin Allah’a ait olduğunu söylemek, İslam kültüründe kimseye ait olmadığını belirtmekle eş anlamlıdır. Mesela Allah’ın suyu dendiği zaman; parasız, herkese ait olan su anlamındadır. Allah’ın suyu, ekmeği, dağı, taşı dendiği zaman, bunların hepsi aynı kapıya çıkmaktadır. Yani bunların hepsi halkındır. Buradan hareketle günümüzle bağlantı kuracak olursak, komünizmdeki “communation”, Arapçadaki cemaat, cem, cuma, cumhur, cumhuriyet ile etimolojik olarak Fenike diline kadar gidiyor. Aynı anlamdadır, topluluk demektir, herkese ait olan, ortaklaşacılık manasındadır. Mülk Allah’ındır dendiğinde mülk cemaatindir, toplumundur, komünündür, herkese aittir anlamına gelir. Ama İslam tarihinde fıkıh ve tefsir daha çok zenginlerin eline geçtiği için bunları bu şekilde yorumlamadılar, kendilerine yontarak yorumladılar. Ama biz ilk çıkışa bakacağız, ilk metinlere bakacağız. Bir de peygamberin bizatihi kendi hayatına bakacağız. Orada neyin ne olduğu apaçık bir şekilde görülebilir.

Bu çerçevede, sizlere Kuran-ı Kerim’den serpiştirilmiş vaziyette birkaç ayet okumak, yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Ben bunlara “Kuran’ın komünist ayetleri” diyorum. Mesela bir tanesi Hud suresi 87. ayeti: “Mallarınız konusunda dilediğiniz gibi hareket edemeyeceğinizi sana namazın mı emrediyor ey Şuayb” denir.  Yani tarihten bir örnek seçilerek mesaj veriliyor. Medyen kavminin ileri gelenleri, Hz. Salih’e söylüyor bunu. O da tıpkı Hz. Muhammed gibi aynı şeyleri söylemiş. Kavmin ileri gelen zenginleri, mal mülk sahipleri ona şöyle demişler: “Mallarımız konusunda dilediğiniz gibi hareket edemeyeceğinizi sana namazın yani namazı emreden Allah’ından aldığın vahiyler mi söylüyor?” Buradan şu sonuç çıkıyor: Liberal kapitalizmin temel iddiası; şahıs, malı üzerinde, mutlak mülkiyet özgürlüğüne sahiptir ve malını istediği gibi kullanır. O bunun kutsal hakkıdır, ona niye şuraya vermiyorsun, niye buna dağıtmıyorsun, niye çok kazandın diye sorulamaz anlayışı reddediliyor.

İktisat fakültelerinin birinci sınıfında bu liberal felsefeyi bize üniversitede öğretip dururlar. İktisat kitaplarının ilk sayfasında iktisadın tanımı şöyledir: “İhtiyaçlar sınırsızdır, kaynaklar sınırlıdır. Sınırsız ihtiyaçlarla sınırlı kaynakları dengelemek için ortaya çıkan bilime iktisat denir” derler. Külliyen yalandır! İhtiraslar sınırsızdır, ihtiyaçlar sınırlıdır. Kaynaklar da sınırlıdır. Dünyada neyin ne kadar olduğu bellidir. Nüfusun ne kadar olduğu bellidir. İnsanın ihtiyacının ne olduğu da bellidir. Bir oturuşta yirmi porsiyon Adana kebap yiyemezsiniz. İnsanlıkta on öğün yiyen millet yoktur. Midenin ne kadar olduğu bellidir, on iki parmak bağırsağının ne kadar olduğu bellidir. Her insan da aşağı yukarı aynıdır, ne yiyeceğimiz ne içeceğimiz, soğuktan nasıl korunacağımız, ne kadar sıcağa dayanabileceğimiz, ne kadar soğukta oturabileceğimiz bunların hepsi aşağı yukarı bellidir. Dolayısıyla ihtiyaçlar sınırlıdır; sınırsız olan ihtiraslardır. İhtiraslarını sanki bizim ihtiyaçlarımızmış gibi sunuyorlar. Kendi ihtiraslarını reklam yoluyla, medya aracılığıyla sanki bizim ihtiyaçlarımız gibi sunarak, kendi ürettikleri malları tüketmemizi istiyorlar. Şu halde Hud 87. Ayeti “Mallarınız konusunda dilediğiniz gibi hareket edemezsiniz” diyerek mülkiyete sınır getiriyor.

Haşr 9. ayetinde ise bu sınır biraz daha daraltıyor ve politik bir ifadeye dönüştürülüyor: “Mallar sizden zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın.” Yani zenginler kulubünün devleti, kapitalist devlet olmasın deniyor. O zaman bu bahsedilen mallar topluma dağıtılacak ve tüm toplumun oluncaya kadar devam edecek.

Tüm topluma ait oluncaya kadar dağılmasının nihai hedefi de Nahl 71. ayette açıklıyor. Deniyor ki orada da “Zenginler, yanlarındakilerle eşit hale gelmemek için mallarından vermek istemiyorlar. Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar bunlar?” Zenginlerle yoksulların eşit hale gelmesinden bahsediliyor. Eşitlik kelimesi bizatihi kullanılıyor. “Sevaün” kelimesi geçiyor ki “eşitlik” demektir.

Yine Bakara 219. ayetinde de bir şahsın ne kadar mülk edinebileceği anlatılıyor. “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar, de ki ihtiyaçtan fazla olan her şeyi.” İhtiyaç kavramından kastedilen, kişinin yaşaması için gerekli olan yiyecek, içecek, giyecek, barınma ve aletlerdir. Bundan fazlasını infak edeceksiniz, yani vereceksiniz denmektedir. Buradaki infak etmek kavramı da hem gönüllü telkin,  hem de bu ayetlerde kastedilen sosyo-ekonomik politik düzeni kabul eden devlette vergiye dönüşür; ama o ana kadar bunlar telkin olarak söylenir.

Yine Müddesir 9. ayette peygamberin kendisine deniyor ki: “Servet yığma, malını çoğaltma hayallerine kapılma!” Yani bir hareket başlattın, ceketinle geldin ceketinle gideceksin denilmektedir. Bu hareket asla sende mülkiyet artışına, zenginliğe sebebiyet vermeyecek deniyor ki bu sure de iniş sırısında 3. suresidir Kuran’ın… Dolayısıyla peygamberin kürsüsünden konuşanlar, dine hizmet ettiğini iddia edenler peygamberden daha fazla mülkiyete sahip olamazlar. Peygamberin en büyük sünneti mülkiyetsizliktir. Onca mülkiyetin ve iktidarın içinde, etrafına onlarca insan toplanmış olmasına rağmen gelen zekât malları, mücevherler ve altınlardan –mescidin tavanına vurmasına rağmen– kendisine hiç bir şey almayıp tamamını yoksullara dağıtmıştır ve kurduğu devlet de kimsesizlerin ve yoksulların devletidir. Bütün Sünnî, Şiî kaynaklar, yabancı kaynaklar, oryantalistler Muhammed’in üzerinde mülkiyet olmadan öldüğü konusunda hemfikirdirler. Şu anda peygambere salâvat getiren, peygamberin sünnetlerini anlatanlar; sarık, cübbe, misvak kullanımının sünnet olduğunu söylerler ama bu mülkiyet ilişkisini anlatmazlar. Bunlar fıkıh kitaplarının sarı sayfalarında kalmıştır.

Bunları İran’da Ali Şeriati çıktı söyledi, İranlı mollalar ona komünist dediler. Biz çıkıp anlatıyoruz, bize de komünist diyorlar, solculardan etkilenerek konuştuğumu iddia ediyorlar. Hiç alakası yok! Ben bizatihi Kuran metinlerinin ortasından konuşuyorum ve peygamberin hayatını anlatıyorum. Ama buna rağmen Müslüman dindar biraz evvel girişte arkadaşın söylediği gibi insanların o tepki vermeye hazır zihnine hitap ederek güya şöyle diyecek: “Bunlar komünistlermiş, komünistlik de işte dinsizlik demektir, komünistler gelecek malda ve karılarda ortaklık getirecek, o zaman bunun dinle, imanla, peygamberle, Kuran’la alakası yoktur, bize uzaktır.” Böylece vicdanen ve dinen rahatlayacaklar. Dinî cemaatlerin çoğu bunların benim şahsî görüşüm olduğunu iddia ederek rahatlamaya çalışıyor, ben de onlara diyorum ki; “Evet bunlar benim kendi görüşlerim. Ben solcu arkadaşlardan etkilendim, Marx’ı filan okudum. Onları alıp getirip Kuran’a sokmaya çalışıyorum. Aman sen rahat ol, sen git malına mülküne sarıl, servetine tapmaya devam et. Bunlar Kuran’da yok yani. Kuran’ın ilk kıssası bahçe sahipleri kıssası değil kardeşim. Şu ayetlerin hiçbiri Kuran-ı Kerim’de yok, ben kendim yazdım”(!). Böylece ne yapıyor? Rahatlamaya çalışıyor. Allah’a ve Kuran’a inanan bir adam bu mülkiyet ayetlerini okuyunca uyuyamaz, bunu komünistlik diyerek dışına atması lazım ki rahatlayabilsin.

Bunun tersi de mümkün tabi. Geçenlerde bir arkadaş geldi, birisi gelmiş “Yahu çok vahim şeyler oluyor, tedbir almamız lazım.” demiş. Anarşist bir grup var, İstanbul’da onların kafesi var oraya birisi gelerek –onlarla biz konuşuyoruz– bakmış orada benim yazdığım tefsir var, kitaplar var. “Ne oluyor?” demiş. “Çok önemli şeyler oluyor, İhsan Eliaçık diye bir adam var. sendika.org’ta söyleşisini okudum. Adam tam damardan giriyor. Solcuları etkileyen söylemler bunlar. Öyle dinsel bir şeyle geliyor. Bize de söyleyecek bir şey kalmıyor. Bu bir AKP projesidir. Buna engel olmamız lazım!” Yani ben AKP projesini tatbik ediyormuşum. AKP böyle arkadan dolanarak hem bir taraftan sağcılık yapıyor hem de benim gibilerle solculara el atıyor, onları ele geçiriyor falan. “Buna karşı bir şey yayınlamamız lazım, ben bir şeyler yazdım.” Bizim arkadaş da “Yahu kardeşim çek git, biz onu okuyoruz, bu tefsirler de onun. Katılmıyorum ben sana.” demiş. Bak o cenahta da aynı şey var, bu cenahta da aynı şey var. Bunlar çok yanlış arkadaşlar.

Ben kendi kendime bunun üzerinde çok düşündüm. Tarih boyunca Allah’ın sesi yoksulun sesi olarak tezahür etti. Mezopotamya-Akdeniz coğrafyasında insanlar “açım” diye bağırmazlardı da “Allah” diye bağırırlardı. Allah yoksulun feryadıydı. Peygamberlerin yanında hep yoksullar vardı. Ben Mani’yi, Mazdek’i, Budha’yı da hep aynı çizgide görüyorum. Hepsi ezilenlerin sesidir ve bütün peygamberler tarihi de aynı zamanda devrimler tarihidir. Fakat son 300 yıla, modern çağa geldiğimizde tarihte pek görülmeyen enteresan bir şey oldu. Yoksulun sesiyle Allah’ın sesi birbirinden ayrıldı. Bir dünya; yoksulun, emekçinin, işçinin, ezilenin sesi olduğunu söylüyor ama “Allah” yok. Öbür dünya “Allah” diyor ama içinde yoksul yok, işçi yok, ezilen yok, emek yok. Birisi Marksist dünya, birisi de İslam dünyası. Bu nasıl oluyor? Ben bunun bir proje olduğu görüşündeyim. Bu projeye her iki taraf da tıpış tıpış uydu. Bizi buna uydurdular ve ortaya da yeşil kuşak diye bir şey koydular ve kuzey ile güneyi birbirinden ayırdılar. Birisi yoksul diyor, Allah düşmanı gibi algılanıyor. Öbürü Allah diyor, içinde yoksul yok, hep zenginlerin dinine dönüşmüş.

Bu kesinlikle bir projedir. Bunun üzerine yıllarca çalıştılar ve bunun neticesinde Türkiye’de öyle bir din anlayışı ortaya çıktı ki, İslam’ın şartları üçe indirilmiş vaziyete geldi. Türkiye genel dindarlarından bahsediyorum. Birincisi saçının teli dahi görünmeyecek şekilde başını örtmek, ikincisi herkese göstererek beş vakit namaz kılmak, üçüncüsü de antikomünist olmak! Bunu yıllarca işlediler. Hâlbuki İslam’da dinin direği adalettir, doğruluktur, dürüstlüktür, kardeşliktir, paylaşımdır. İslam’ın birincil meselesi servet ve iktidarla ilişkidir. “La ilahe illallah!” iktidarla ilişkili; “Lehü’l-mülk!” mülkiyetle ilişkilidir. Her gün duyduğumuz Ezan bunu anlatmaktadır. Hâlbuki bugün okunan Ezanların, Napolyon’un Mısır’a girdiğindeki okunan ezanlardan farkı yoktur. Napolyon Mısır’a gidiyor, ezan okunduğunu görüyor. Nedir bu diye sorunca, ezan okunuyor cevabını veriyorlar. İnananları tapınağa çağırıyor diyorlar. Peki, bize bir şey diyor mu, bize karşı isyan çağrısı var mı diye soruyor Napolyon. Bize bir şey demiyorlar, yıllardır okuyorlar bunu, bize bir zararı dokunmaz diyorlar. O zaman bırakın okusunlar, nasılsa bize bir zararı yok diyor Napolyon. Şu anda duyduğumuz ezanlar da aynen budur.

Dinin afyon yüzünü görüyoruz bugün. İslam’ın ve Kuran’ın köküne indiğimiz zaman ise bambaşka bir şeyle karşılaşıyoruz. İzzet Begoviç der ki: “Bütün dinler ve devrimler acılar ve ızdıraplar içinde doğar, rahat ve konfor içerisinde yok olur.” Ve bir müddet sonra dinler ve devrimler iktidarın diliyle örtüşür ve sahte bir yüz bürünmeye başlar ve o andan itibaren din afyona dönüşür. Dinin hem afyon yüzü, hem de vicdan yüzü vardır. Din önce vicdan olarak doğar, sonra afyona dönüşür. Her ikisini de dinden çıkarmak mümkün olabiliyor. Bu sadece din için değil, bütün devrimler için hatta Marksizm için de geçerlidir… Benim söyleyeceklerim genel olarak bunlardan ibaret. Sonra soru-cevap bölümünde tekrar devam ederiz. Teşekkür ediyorum.

• Yönetici – İhsan Eliaçık’a teşekkür ederiz. Şimdi söz Metin Kayaoğlu’nda…

• Metin Kayaoğlu

Merhaba arkadaşlar. İhsan Eliaçık’ın “Kuran’daki komünist ayetler” anlatımını dinledik. Ben de becerebildiğim kadar Marksizmdeki “Müslüman ayetleri” anlatacağım!

Önce, genel olarak Türkiye’de solcuların İslamiyet’le, dinle, Müslüman halkla ilişkisine ilişkin bir anekdot anlatmak istiyorum. Bir arkadaşımın dedesi 70’li yıllarda uzunca süre hapis yatıyor. O dönemde adli tutuklularla siyasiler de görüşebiliyorlar. Dolayısıyla, dede, sempati duyduğu solcu mahpuslarla da görüşüyor. Arkadaşımın dedesinin 1978’de cezaevinde çektirdiği bir fotoğrafı gördüm. Fotoğrafın arkasına şöyle yazmıştı: “Vücudum senin hikmetindir ya Resulallah. Utanmaz mı seni inkâr eden ehli cehalet.” Sonra hikâyesini öğrendim bu sözün. Arkadaşımın dedesi solcu siyasilerle görüşüyor ve solcular Allah’ı reddediyor, Allah’ın niye olmadığını anlatıyorlar dedeye. Kendini solda hisseden CHP’li birine, çocukluğundan itibaren, varlığını bulduğu ‘inancı’ geçelim, kültürün reddi dayatılıyor. Adam bu sıkışıklığı yaşıyor. Burada, pedagojik anlamda cahil olan dede değil, tam da solcudur. Halktan bir insanın karşısına çıkıp, hem de kendisinden etkilenmeye hazır adama, solcu, “Allah yoktur” diyor.

Ama ben, dinle solun ilişkisini, buradaki açık olduğunu sandığım sorunu vurgulayarak bırakmamak gerektiğini düşünüyorum. Yani solcu insanlar, içinde bulundukları memleketin insanlarının diniyle, imanıyla, kültürüyle barışık olmalılar ya da öncelikle karşılarına bunu almamalılar, kitleleri irkiltmemeli, onları zamanla aydınlatmalılar yollu, biraz “ılımlı Marksist” diyebileceğimiz tezde durmamak gerekir. Hoş, bizim, meseleyle ılımlı bir ilişki kuran solcularımız bile bu noktada olamadılar genellikle.

Biz, ezilenlerin dinine anlayışlı yaklaşmakla kalmamalıyız. Bu hala yabancı tavrıdır. Dine bizzat girmeli, onu edinmeliyiz. Çünkü göreceğiz, dindeki bir damar da bizdedir… Burada, kitleleri etkilemede kullanılacak bir yol yöntemden söz etmiyorum, bir anlayış olarak meselenin başka türlü kurulması gerektiğini söylüyorum.

Bu türden bir girişim, Marksizmdeki Müslüman ayetler meselesi, İhsan Eliaçık gibi “komünist Müslümanlar”la uzlaşmak için bir ayak oyunu değildir. Elbette bizim, hem arkadaşımın dedesiyle, hem İhsan Eliaçık’la konuşabilmemiz ve birbirimizi anlamaya çalışmamız gerek. Bu çok basit ve zaten Lenin’in öğrettiği politika pratiğinin başlangıcıdır. İnsanları dinleri, imanları, kültürleriyle önsel olarak karşına almayacaksın. Fakat bizde genel olarak bu ilk adımda hata yapıldı.

Bizim gözüpek, yiğit devrimcilerimiz devlete karşı savaştılar ve devlet tarafından öldürüldüler; fakat yaygın olarak, devletle aynı anlayışı benimsediler. Uzanacakları ezilenlerden, halktan da farklı bir dünya anlayışını benimsediler. Bunun kıstırılmışlığını yaşadılar. Türkiye’de devrimci hareketin insanları çok gözüpektirler, yiğitliklerinin hiçbir kıyası mümkün değildir. Örneğin Türkiye’de hiçbir İslamcı yiğitlikte, devlete karşı çıkmakta devrimcilerin eline su dökemez. Bütün Türkiye devrimci hareketinin 71’den beri olan tarihi bunu çok net olarak verir bize.

İhsan Eliaçık bir İslam anlayışı ortaya koydu. Kuran’ı İhsan Eliaçık’ın söylediğini veri kabul etmeyip, ya Aydınlanmacı solcuların ya da Müslümanların çoğunun kabul ettiği tarzda ele almanın yöntemsel olarak yanlış olduğunu kabul ediyorum. Biz İhsan Eliaçık’a da bu tür itirazların olduğunu biliriz. Kuran’ın kapitalizme, sınıflı toplumlara, ticarete, mala mülke ne kadar yatkın olduğuna ilişkin iddialarla dolu ortalık. Fakat bir Müslüman İhsan Eliaçık gibi bir iddiada bulunuyorsa bize düşen, arkasında yer almaktır. Ek olarak, bizim Hikmet Kıvılcımlı adında bir Marksist tarihsel referansımız var. Kıvılcımlı, Kuran’ın bir tür Marksist anlaşılmasının nasıl mümkün olduğunu çok ciddi çalışmalarıyla ortaya koydu.

Ben o yüzden, bu başlıkta daha çok bir Marksizm ve Marksistler eleştirisi yapmanın uygun olduğunu düşünüyorum. Marx, Engels, Lenin ve arkasından Mao genel olarak çağdaşları sosyalistlerden farklı olarak dine, dini inançlara daha yakın davranmak gerektiğini öne sürdüler. Tanrıtanımazlığın parti programlarına geçmesine ve ezilenlerin inançlarının hor görülmesine karşı durdular her zaman. Ama şunu da söylememiz lazım; bizim kurucu önderlerimiz, dinle ilgili Aydınlanmadan alınan anlayışın dışına da tam anlamıyla çıkamadılar.

Bu anlayışa göre dinlerin zamanı dolmak üzereydi, artık dinlerin yerini dinsel olmayan aydınlatılmış ideolojiler ve bilim almaktaydı. Dinler yavaş yavaş yok olurken, bugün geniş ezilen kitleler, dinlere inanıyorsa buna bizim uygun bir tavır almamız ve dikkat etmemiz gerekirdi. Yani bir anlamda dinlere karşı bir tür “ılımlı Marksist” pozisyon almamız gerekirdi.

Aydınlanma denen, insan toplumlarının başına bela edilmiş bir melanet var. Aydınlanmanın temel tezine göre, insanlar daha önce kendi akıllarını kullanmıyorlardı. Tanrı’nın ya da Allah’ın aklıyla hareket ediyorlardı. Aydınlanmayla birlikte insanoğlu erginleşti, çocukluktan erginliğe geçti ve artık kendi aklını kullanmaya başladı. Bilime sahip oldu ve dünyayı bilir hale geldi. Tarih bundan sonra açıldı ve aydınlandı. Daha önce dinlerin karanlığı, dinlerin efsunlu dünyası gerçeklerle ilişki kurmayı, bilmeyi ve bilimi imkânsız kılıyordu.

Genel olarak Marksizm çok önemli sıçramalara rağmen bu anlayışın dışına çıkamamıştır. Başarılı olduğu herhalde bütün zamanlarda bu anlayışın dışına çıkmıştır; fakat durulduğunda tekrar bu anlayışa yönelmiştir. Kaldı ki ayrıca dinler ya da dinlere benzer düşünceler, ideolojiler, inançlar hiç bitmemiştir. Bir dönemdeki din anlayışı bitmiştir, yerini Aydınlanma dini almıştır. Diyelim ki milliyetçilik denen bir anlayış almıştır. Ama insanların imgeleminde aynı yeri doldurmuştur bunlar. Yani çok bahsedilen, gerici, devletine tapan Müslümanın tutumunu, aynı şekilde gerici, devletine tapan Kemalistin tutumu almıştır. Bu anlamda hiçbir ilerleme yoktur düşünce olarak. İki kesim de, hem de ezilenlerin çoğunluğunu da kapsayarak devletine tapınmayı öne çıkarmıştır. Marksistlerin, Marx, Engels, Lenin’in dikkat ettikleri ve çağdaşları sosyalistlerin din meselesine yaklaşımlarını eleştirdikleri hususun başı budur. Devlete karşı, siyasal iktidara karşı eylem halindeyse bir insan, bunu esas almamız lazım demişlerdir, kafasının içindekini değil.

Ama Marksizmin yüz elli yıllık tarihinde –ve İslamiyet’in de bin dört yüz yıllık bir tarihi var– bu mesele her zaman çıkmıştır karşımıza. En sonunda bu mesele, Marksizmin kendisinin bir gerici din gibi algılanmasıyla karşımıza çıkmıştır sosyalizm deneyimi yaşayan ülkelerin önemli bir kısmında. Yani tarih öyle bir ironiyle tecelli etmiştir ki, gerçeği görmeyi engelleyen din meselesi; ezilenlerin, Marksizmi aynı bir din gibi algılamalarına ve gerçeği görmeyi imkânsızlaştırmalarına yol açmıştır. Tarih, bu konuda son yüz elli yılda en büyük mücadeleyi örgütlemiş olan Marksizmin kendini bazı toplumlarda ve ülkelerde bir hâkim ideoloji olarak çıkarmıştır ezilenlerin karşısına; bırakalım “gerici” İslamı ve Hıristiyanlığı... Marksistlerin dinle ilgili tutumlarının formülasyonu Türkiye Komünist Partisi’nin 1925’te Şeyh Sait isyanına karşı aldığı tutumda saklıdır. Şöyle demişlerdir: “Kara kuvvet [yani Şeyh Sait’in dinci ideolojisi ve eylemi] Kemalist burjuvazinin de bizim de düşmanımızdır. Kara kuvveti yenelim, burjuvaziyle daha sonra ayrıca hesaplaşırız.”

Somut bir şekilde tarihle sabittir ki; bu durum, burjuvaziyle hesaplaşmayı değil, burjuvazinin yedeğine düşmeyi getirmiştir. “Kara kuvvet”le kendince hesaplaşılmamıştır.

Marksizmde reddedilmesi gereken, dışına çıkılması gereken, İhsan Eliaçık’ın bahsettiği Müslümanlığın aranmasına ve bulunmasına yol açan husus budur. Genel olarak ortalama Marksistin, din karşısında Marksizmle ilgili tutumunun ne olduğuna dair bir şey sorsak, hemen aklımıza Allah’a inanmadığı, Tanrı’ya inanmadığı, Marksizmin bir ateizm olduğu gelir. Marksizmin laikliği benimsemiş bir dünya görüşü olduğu, laikliği benimseyen diğer dünya görüşlerinin yanında bulunan bir dünya görüşü olduğu akla gelir. Marksizmin, geride kalmaya mahkûm dinlere karşı, o dinlerle mücadelede diğer laik ideolojilerle bir arada mücadele etmesi, daha sonra kendini onunla mücadele eder hale getirmesi için dinin yok olması çalışmasına katılması gelir insanın aklına.

Bizce bu durum, Marksizmi, sokakta gördüğümüz, İhsan Eliaçık’ın bahsettiği hâkim Müslümanlarınki gibi bir anlayışa itmektir. Marksizmi orta-düzey ideoloji, doktrin olarak algılamaktır. Marksizm, ateist değildir. Yani Marksizm Allah’ın varlığını kabul mü ediyor? Evet, Marksizmdeki Allah, determinizmdir. Tek tanrılı dinlerde bir tanrı vardır, bütün evren ondan sorulur ve onun iradesiyle vardır. Bu, bizim dilimize şöyle tercüme edilir: bütün insan toplumları ve cansız evren yasalıdır, zorunludur ve nedensel hareket eder. Bir Müslümanın buna ilişkin bir reddi olacağını düşünemeyiz. Ama orta-düzey bir Müslümandan bahsetmiyorum, bir ayrım yapmaya çalışıyorum.

Bu dinsel yapıları ya da Marksizm gibi bütünsel yapıları bu anlamda üçe bölmeye çalışıyorum: Üst düzey, orta düzey, alt düzey. Genel olarak bizim karşılaştığımız din, orta düzeydedir. Biz de orta düzey Marksizmi edinerek, orta düzeydeki dinle karşılaşıyoruz. Onlar ellerine Allah sancağını alıp yükseltiyorlar, biz de Allahsızlık sancağını yükseltiyoruz. Hâlbuki Marksizm engin bir düşünsel eylemsel yapıdır. Marksizm genel olarak halk kitlelerinde vücut bulmuş olan dünya görüşü düzlemindeki şeyleri karşısına almaya tenezzül etmez. Marx’ın, Engels’in, Lenin’in çabasının teorik karşılığı budur. Bu anlamda, üst düzey Marksizm ateist değildir, deterministtir çünkü.

Marksizm Müslümanlıktaki çok esaslı bir tartışmayla iç içedir aslında. Bu salt Müslümanlıkta da değil, Hıristiyanlıkta da vardır ve çok önemlidir. Bu düzlemde bahsettiğimiz ideolojik yapılar tanınmamaktadır, başka bir anlayış gündeme gelmektedir. İslamda cüzi irade ile külli irade tartışması vardır. Bazı İslami yorumlara göre Allah insanlara bir özgür akıl vermiştir ve insan iradesini serbestçe kullanır. Aynı tartışma hiçbir kavramsal değişikliğe uğramadan Marksizmde de vardır. Yapı-özne tartışması. Devrimci insanın ya da bilincin yapıya karşı rolü tartışması. Marksizmde bu anlamda iki akım olduğu söylenebilir. İslamda da benim incelediğim kadarıyla iki akıma indirgenebilir tartışmalar. Örneğin, Gazali cüzi iradeyi yani insan iradesini reddeder. Başka İslami filozofların bir kısmı kabul eder cüzi iradeyi. Bildiğim kadarıyla Sünni doktrinin ana akımı, cüzi iradeyi kabul eder.

Üst taraf genel olarak felsefi ve teorik düzlem, alt taraf da basitçe ezilenlerin dünyasıdır. Ezilenlerin dünyasında bu ayrımların hiçbiri, ezilenler eylem halindeyse, yoktur. Ezilen devletine biat ediyorsa, ya da aynı ezilen 1980’lerde 1990’larda Sovyetler Birliği’nde, bugünkü sosyalist adını taşıyan Çin’de devletine biat ediyorsa Marksizm adına aynı şeydir. Fakat ezilen eylem halindeyse ve ezene başkaldırıyorsa hiçbir ayrım hiçbir yerde söz konusu değildir. Başka bir tartışma gündemdedir.

Hıristiyanlığın doğasının Marksizme ya da diğer düşüncelere izin verdiği, ama kesif bir bütüncül yapı olarak İslamiyetin ne sosyalizme ne de başka bir şeye izin verebileceği ileri sürülür. İslamiyetin iç tartışması bunun yalan ve yanlış olduğunu zaten göstermektedir. Böyle “öz”ler arayışı, en kötü anlamıyla idealizmdir; Marksizmin yanına bile yaklaşmamaktır. Soyut olarak her düşünce ve her iktidar bütüncüldür. Başka bir güç tarafından sınırlandırılmadığı sürece… Bundan ne Marksizm ne de İslamiyet ve öteki dinler uzaktır.

Başka bir husus olarak Marx, Engels ve Lenin’in dinlerle ilgili tutumunda eksikliği diye bahsetmiştim, o da şudur: din kişisel bir sorun derler. Bu aslında Aydınlanmanın din anlayışını, dine karşı konumlanışını kabul etmektir. Yani hiçbir şekilde ayrımlı olarak Marksist değildir bu görüş. Bunun tercümesi çok basittir: Din artık kişisel bir sorundur. Eskiden değildi. Din devletleri vardı o anlayışa göre. Şimdi din dışı devletler var. Dinler insanların eylemlerinden ve hareketlerinden; beyinlerine, düşüncelerine doğru itilmelidir, orada serbestçe yaşayabilirler. Bu aslında çok açıkça dini hakir görmektir. Senin düşüncen iktidara, politikaya uygun, ötekininki değil. Bir din adına başka bir dini, ya da bir ideoloji adına başka bir ideolojiyi geriletmektir. Yani din dışı aydınlanmış ve bilimsel bir dünya görüşünün, kötü karanlık vesveseler ve boş inançlarla dolu bir dünya görüşünü geriletmesi değildir söz konusu olan.

Aydınlanmacıların ya da Aydınlanmacı Marksistlerin düşündüğü gibi olsaydı, Aydınlanmadan bu yana geçen üç yüz yılda dünya, cennet olurdu, komünizm gelirdi. Bugün üretim güçlerinin seviyesini göz önüne alırsak, dağılım adaletli olsa, beslenme sorunu olmaz, yoksulluk kalmazdı. Buna ancak basitçe daha önce insanların Allah’ın aklıyla düşündüğü sonra kendi aklıyla düşündüğü gibi naif, çocuksu bir kafa inanabilir. Zaten materyalizm de şunu söyler: Allah ne o zaman vardı ne sonra vardı, ya da Allah o zaman da vardı sonra da vardır. Tutarlılık ve yaklaşımımızın bağlamı gereği ikisinden birini kabul ederiz. Marksizm ikisi açısından da açıklama getirir. Fakat Aydınlanma öncesi Allah vardı, sonra yoktu inancı, Marksizmin içinde olmakla birlikte reddetmek zorunda olduğu, reddetmeye mahkûm olduğu yanlış ve boştur, bir hurafedir. İnsanlar eskiden ne kadar boş inançlara sahipse şimdi de o kadar boş inançlara sahipler. Eskiden günlük hayatlarını idame ettirecek teknik bilgi ve donanıma ne kadar sahipse, şimdi de o kadarına sahipler. Teknoloji gelişiyor, üretim güçleri gelişiyor; o başka bir şey. Hiçbir teknik insan bireylerinin hurafelerden gerçeğin sözümona kendisine gelmesine yetmiyor. Prensip itibarıyla ve kategorik olarak diyorum, nicelik farklardan bahsetmiyorum.

Dolayısıyla bizim dinler denilen ideolojiler ve din dışı denilen ideolojiler diye bir ayrım yapmamıza gerek yok. Hepsi ya ideolojidir, ya da dindir.

Ben imanlı bir Marksistim. Yani Marksizme soğuk ve nesnel bilimsel hesaplamalarla yöneldiği iddiasında olan Marksistlerden değilim. Bu, aslında İhsan Eliaçık’ın Müslümanlığa ilişkin beyninde yaşadığı şeylerin özdeşidir. Ben kendi imanıma göre hareket ediyorum. Buna da ya din derim, ya dünya görüşü derim, ya da başka bir şey derim kelime karşılığı olarak. Kelime olarak, din ve ideoloji farklıdır tabii fakat sadece fonetik anlamda farklıdır, içerik olarak hiçbir farkı yoktur. Burada şuna gelmek istiyorum.

Ben şimdi içimden Kelime-i Şahadet getirdim. Buna göre ben Müslüman oldum artık. Günahkâr, eksik olabilirim ama Müslüman oldum prensip itibarıyla. Marksizm Kelime-i Şahadet’in ifade ettiğini reddetmez. Bu bakımdan hiçbir problem yok Marksizm için. Evrenin bir tek ilkeyle, bir tek yasayla yönetildiği, zorunlu olduğu ve yasal olduğu anlayış: Allah birdir. Buna Müslümanlar Allah demiş, başka monoteist dinler, başka adlar koymuş. Evren tek yasaya indirgenebilir. Bütün bilimler son tahlilde tek bir bilime indirgenebilir. Pozitivist bir anlayış da değildir bu söylediğim. Özel bir insan, İslamın peygamberi, Allah’ın tekliğinin savunucusudur. Buradan ben, ne Marksist imanımı kaybediyorum, ne de sokakta rastladığımız anlamda Müslüman oluyorum.

Tan Malaka adında Endonezyalı bir komünist vardı. 1920’de Sovyetler Birliği’nde yapılan Doğu Halkları Kurultayı’nda bir konuşma yapıyor. Ülkesinde çok fazla Müslüman var. Diyor ki, “Bize işçiler soruyor: Siz Allah’a inanıyor musunuz? Biz de diyoruz ki, senin inandığın Allah’ı inkâr ediyoruz, Kuran’daki Allah’ı kabul ediyoruz.” Bu ifadenin Marksizme hiçbir aykırılığı yok. Böylece Tan Malaka, Marksizm ile din arasında oportünist ya da pragmatik bir uzlaşma da gerçekleştirmiyor.

Biz, ortaya koymaya çalıştığımız Marksizm anlayışının da, İslamiyet örneğinde, dışımızdaki dünyaya yaklaşım anlayışımızın da epeyce farklı olduğunun farkındayız. Bizden önce de bu yola şu ya da bu şekilde girmiş Marksistler oldu. Marksizmin kurucularında da bizim anlayışımızın meşruiyetini görüyoruz. Biz bu aşamada bu ayrımı terimsel olarak da ifade etme aşamasında olduğumuzu düşünüyoruz.

Bu Marksizm anlayışını Kuran’dan ödünç aldığım bir terimle ifade edebilirim. İslamiyette “Hanif Müslümanlık” diye bir deyim var. Kuran’da bir ayet var İbrahim Peygamberle ilgili: “İbrahim ne Musevi ne Hıristiyandı, o hanif bir Müslümandı.” Bu tanım, sağduyusal mantığa aykırı geliyor. Bizim bildiğimiz, İslamiyet Muhammet’in tebliğiyle başladı. Yani İslamın kitabı Kuran, kendi nüzulundan önce bir Müslümanlık varlığı saptıyor. Burada ben de izninizle bir tür “Hanif Marksizm” tarifi yapmak istiyorum. Marx ve Engels’in çalışmalarından önce bizim, tarihin çeşitli düzlemlerinde bulacağımız Marksizm kanalları var. Bu kanallara uzanmamız gerekiyor.

Bu anlayış, Marksizmin Aydınlanmacı anlayışınca benimsenmesi mümkün olmayan bir özelliktedir. Çünkü onlara göre, Aydınlanmadan önce ve sonra dünya her bakımdan, tarihsel, teorik, politik, bilimsel falan bambaşkadır. Aralarında bu türden bağlantılar kurulamaz.

Marksizmin Aydınlanmacı anlayışına göre tarih nasıl cereyan ederdi? Ezilenler kapitalizmden önce de ayaklanmışlardır, fakat kör dinsel inançlarla dolu oldukları için ve üretim güçleri de izin vermeyeceği için hiçbir zaman başarıya ulaşamayacaklardır ve elbette yüreğimiz onlarladır. Kapitalizmden önce ezilenler hep yenilirler ve yenilmeye mahkûmdurlar. Önceki ezilenlerle ancak duygudaşlık kurabiliriz, ne akıldan ne de imkan ve başarıdan yana bir yakınlığımız olabilir. Nihayet kapitalizmle birlikte burjuvaziden ilerleme düşüncesini alan proletarya tarihin zembereğini boşaltacak ve başarıya ulaşacaktır.

Anlayış budur Aydınlanmacı Marksizmde. Biz görüyoruz ki, bu anlayış metafizik, idealist ya da kötü anlamda dinseldir.

Oysa tarihe baktığımızda ezilenlerin mücadeleleri hiç de ezenlerin bize öğrettiği gibi basit başkaldırılar, umutsuz isyanlar olarak kalmamıştır. Ezilenler devlet kurmuşlardır, tıpkı sosyalizm deneyimleri gibi. İslam toplumları tarihinde önde gelen iki örnek var. Karmatiler var. Şimdiki Irak’ın güneyiyle Bahreyn’in olduğu bölgelerde yaklaşık iki yüz yıl süreyle ezilenlerin eşitlikçi devleti var olmuştur. Öteki örnek, Hasan Sabbah’ın adıyla bilinen Nizari İsmailileri. Lübnan dağlarından Doğu Horasan’a kadar geniş bir bölgede onlarca kale devletinde örgütleniyorlar ve eşitlikçi devletler kuruyorlar. En ünlüleri bilindiği gibi Alamut Kalesidir. O zaman, esasen sınıflı İslam toplumlarına kök söktürüyorlar.

Ezilenlerin başarılı devrim ve iktidar örneklerinin birçoğu var tarihte. Fakat ezenler, ezilenlerin bu mirasını yok etmiştir. Bilgi olarak, söylenti olarak dahi yok etmiştir. Bizim bir işimiz de bunları bulmaktır.

“Hanif Marksizm”, kendini modern sosyalizm deneyimleri dışındaki sosyalizm deneyimleri arayışıyla yükümlendirmelidir. Buna ilişkin ilk önermemiz şudur: Sosyalizm deneyimleri, Marksizmin tam da büyük dinlerle yarıştığı, büyük dinler gibi başarılı olduğu deneyimlerdir. Hıristiyanlık gibi, İslamiyet gibi başarılı olduğu deneyimlerdir sosyalizm deneyimleri. Dünya toplumlarının çok önemli bir kısmını birkaç on yıllık –en fazla 70 yıl– süre içerisinde kendi hedefleri doğrultusunda örgütleme başarısı göstermiştir. Ancak, bir süre sonra bunların yürümediğine tanık olduk.

Bu topraklarda, İslam topraklarında, ezilenlerin iktidar deneyimleri özel örneklerdendir. Bunlar, saman alevi gibi parlayıp yok edilmiş isyan örneklerinden öte, uzunca sürmüş iktidar deneyimleri... Yüz yıl, iki yüz yıl süren iktidar deneyimleri. Tıpkı bizim çağdaş sosyalizm deneyimlerimiz gibi.

Bu eski “sosyalizm deneyimleri” de çağdaş sosyalizm deneyimleri gibi seyrediyor. Önce devrimci iktidarlar var. Sonra, toplumu örgütlemek zorunda olduklarından kurumlaşıyor, devletleşiyorlar. Ardından, yavaş yavaş eşitsizlikler ve çürümeler başlıyor. Uzun ya da kısa süre direniyorlar ve yıkılıyorlar. Üretim güçleri, toplumsal örgütlenme, söylem aynı bizim sosyalizm deneyimleri gibi. Fatımi devletini ziyaret ediyor Fatımiliği benimseyen biri. “Bizim ideallerimiz burada uygulanmıyor” diye yazıyor. Tıpkı Sovyetler Birliği’ne batıdan giden sosyalist aydınların birçoğunun –yerli ya da yersiz– hayal kırıklığına uğraması gibi. Eşitsizliklerin ve bürokratik engellerin başlamış olduğunu görüyorlar.

Bütün felsefi tartışmalarda Marksizm önsel olarak kendine ne İslamı engel görmelidir, ne Hıristiyanlığı ne de Yahudiliği ve diğer düşünceleri... Hepsinde, bizim alacağımız şeyler vardır. Lenin’in bir sözüyle bu hususu kapatmak istiyorum. Lenin diyor ki; “Akıllı idealizm materyalizme, aptal materyalizmden daha yakındır.” Akıllı İslam Marksizme, aptal Marksizmden, Aydınlanmacı Marksizmden, rasyonalist Marksizmden, kendini ateizmle özdeşleştiren Marksizmden çok daha yakındır.

Sözlerimi, Lübnanlı şair Halil Cibran’ın bir sözüyle bitirmek istiyorum. Böylece Marksizm eleştirisinden biraz da İslam eleştirisine geçmiş olacağım! Şöyle der mealen: “Allah’a inanır firavuna taparsın, ne biçim Müslümansın.” Biz de, ne biçim Müslüman bunlar, niye devletleriyle savaşmıyorlar, diyebiliriz. Eleştirimiz böyle olabilir. Teşekkür ederim.

Kapitalizm, İslam ve Sol: İkinci tur

Sorular - Görüşler

(…) Bu çaba stratejik olarak desteklediğim bir çaba. Fakat aynı zamanda, açıkça söyleyeyim, kurulan epistemolojik bağların çoğuna katılmıyorum. Ben de az çok bu meselelerle uğraşıyorum.

Tarih boyunca sosyalizm ve İslam arasında kurulan hastalıklı bir ilişki var. Mesela işte Arap sosyalizmine baktığınız zaman milliyetçiliğe dönmüşler. O dönemde daha çok Seyyid Kutub metinleri üzerinden bağ kuruluyor. Aynı zamanda Muhammed Taha var. Latin Amerika’da da belirli örnekler var. Bu da benzer şekilde sömürge karşıtı hareketlerle. Yani siyaset antropolojisinde çok basitçe açıklanabilen şeyler. Böyle özsel şeylere bağlıyoruz ya. (…)

İster istemez benim de dikkatimi çekti, bayağı da bir araştırdım hadiseyi. Vurguladığım şeyler şuydu. En ciddi bağ İran’da. Halkın Fedaileri denilen bir grup Bu da Şeriati örgütü. Çünkü Şeriati sınıf nosyonuna sahip bir düşünür. O yüzden çok ciddi katkıları olmuş. Ama bunun dışında (…) İslamın özünde böyle değil de şöyle dediğimiz birçok şey, sizin de konuşmanızda vurguladıklarınız zaten tarihsel şeyler. Din diye tanımladığımız yani İslam derken din diye tanımladığımız ya da Marksizmin afyon diye tanımladığı kurumsallaşmış dinden zaten farklı. Bu mit. Yani Muhammed’in hikâyesini anlatmak bir mit. Anlatmak istediğim nüansı ifade edebildim mi bilmiyorum. Kurumsal olarak din ve bizim karşılaştığımız pratik çok farklı bir şey, romantik anlamıyla mit ve İslam, romantik olarak çok farklı bir şey. Elbette ki romantizm söz konusu olduğunda zaten bu tip kültürel referanslar politikaya tekabül edebilir.

Kaldı ki ben bugünkü din çalışmalarını tabandan milliyetçiliğe benzetiyorum. Nasıl ki ulusal kurtuluş hareketleri devrimci politikaya tekabül ediyorsa tarihsel olarak, bu anlamda dini kurtuluş hareketleri de –Arap yarımadasında böyle olmuştur– sömürge karşıtı hareketler ve sosyalist hareketlerle bütünleşmiştir. Güney Amerika’da böyle olmuştur. Ama baktığınız zaman bu kurulan epistemolojik bağ –ki İslamcılar bunu çok yapar. Bir kelimenin üzerini alırlar derler ki burjuva kelimesi etimolojik olarak, üstünü kazırlar kazırlar, bu işte 18. Yüzyılda kent soylusu anlamına geliyor, yani Türkiye’de burjuva yok. Böyle özgün kalıplarıyla girdiğiniz zaman böyle noktalara geliyor.

Ama bununla beraber –ben Konya’da yapıyorum tez çalışmamı– şöyle şeyler de gördüm. Bunu da katkı olsun diye söylüyorum sadece. Mesela orta boy işletme sahipleri işçileriyle aynı camiye Cumaya gitmek istemiyorlar. Hani o eşit düzlemde namaz kılmak… Bunu yapmak istemiyorlar. Buna dair de açıklamaları var. Bu benim kendi tez çalışmam. Aynı şekilde bahsettiğimiz, benim mitsel olarak tanımladığım referanslarda oradaki sınıf mücadelesi ilişkileri içerisinde ezilen sınıflar da kendi taleplerini din hapishanesi şeklinde ifade edebiliyor. Bu anlamda elbette ki din karşıtlığı vs. stratejik bir hataya götürebilir bizi. Ama dinin özü de zaten Marksizme tekabül eder diyemeyiz gibi geliyor bana. Çünkü kurumsallaşmış olarak işin diyalektiği burada; ruhsuz dünyanın ruhu olması zaten. Değil mi; sanki, sınıflı toplum yapısının bir özelliği değil mi din? Ben bunu anlatmaya çalışıyorum.

Ben şeyden bahsetmek istiyorum. Hikmet Kıvılcımlı’dan bahsedildi, daha sonra belki bahseder diye düşünüyordum, Kürdistan topraklarından bahsedebilirdi. 1990’larda Abdullah Öcalan dinle ilgili bir broşür çıkarttığında Türkiye sosyalistleri tarafından düşünsel olarak recm edilmişti. Yani gericileşiyor, insanları kandırıyor diye. Bu daha sonra hareketin içinde İslamcılarla birlikte hareket etmeyi ve o özü barındırmayı aslında Türkiye’de göstermiş oldu Kürt hareketi. Karmatilerden bahsedildi ama iyi yönde bakıldığında öyle bir öz taşıyor oradaki hareket. Murat Karayılan da 3-4 yıl önce, “Gerçek İslamiyetin temsilcisi biziz” demişti bir taraftan. Ama Kürdistan’da diğer bir dezavantaj ise, Kürdistan’daki en büyük problem devletli din. İşte Mustazaf-Der, daha önce devletin örgütlediği Hizbullah gibi İslamcı örgütler. Şimdi bu, sürekli halka yöneltilen ve –az önce bahsedildiği gibi– devletli din eliyle Kürt hareketine karşı direnci kırmaya yönelik bir oyun aslında.

İhsan Eliaçık’a şunu sormak istiyorum. Kürdistan’da devam eden mücadele hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu İslamcıların daha doğrusu ezilenlerin gerçek anlamda diğer ezilenlerle kurdukları ilişkiler her zaman için belirleyicidir. Diğeri de, aslında çok yakınlarda yaşanan bir tartışma var ve sürekli İslamcılarla hareket eden Mazlum-Der ile bir açmaz yaratmıştı. Yıldırım Türker’in bir yazısı vardı, “Müslümanların Zor İmtihanı” diye. Eşcinsellik üzerinden Devlet Bakanının yaptığı bir açıklama vardı “Eşcinsellik bir hastalıktır” diye. Ali Bulaç, Hilal Karaca gibi liberal İslamcılar zaten destek vermişlerdi bakana, ama beraber hareket edilen Mazlum-Der de Kavaf’a destek verince, herkesin kafasında soru işaretleri uyanmıştı ve Yıldırım Türker de bunun üzerine o yazıyı yazmıştı. Ezilenlerin diğer ezilenlerle kurduğu ilişkilere atıfta bulunuyordu. Burada farklı bir kanat vardı, Ayhan Bilgen’in sözleriyle bitirmişti yazısını Türker. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Ben İhsan Eliaçık’a sormak istiyorum. İslama sol aşısından bahsetti, bugün Türkiye’deki İslama bu aşı yapılırsa tutar mı? Birinci sorum bu. Çünkü Türkiye’deki İslam kapitalizm üzerinden yapılanan bir İslam. AKP eliyle veya cemaat eliyle… İkincisi, İslam ve devrim düşüncesinin benzer yanlarından bahsettiniz. Bugün sola karşı olan, İslam ve kapitalizmdir. Yani direkt olarak solun İslam ile bir problemi yoktur, kapitalizm yaşandığı için İslamda sol karşıtlığı vardır. Türkiye’de bugün İslam ve sol arasında aşı olması için neler yapmak lazım?

Benim sorum da Metin Kayaoğlu’na olacak. Marksizmle Müslümanlığın ortak yönlerini ortaya koymaya çalıştı. İmanlı olduğunuzu söylediniz. İman derken, sonuçta İhsan Eliaçık da imanlı. Siz burada iman derken… Sonuçta sizin için iyilik, güzellik bir imandır. Burada iman derken tam anlamıyla neyi anlatmaya çalıştınız? Bir de İslamiyeti tam manasıyla ne kadar araştırdınız? İmanlı olduğunuzu iddia ediyorsunuz ama İhsan Eliaçık da imanlı. Siz İslamiyeti ne kadar araştırma gereği duydunuz, sorgulama gereği duydunuz Marksizme kıyasla? Bu sorgulamalardan neden İhsan Eliaçık gibi ayetler yazarak bilgi edinmiyorsunuz, edinmediniz? Neden Kuran’dan çok Marx’a referans verdiniz?

Benim sorum İhsan Eliaçık’a. Kuran’da birçok ayette insanların zenginlikleriyle veya fakirlikleriyle imtihan edildiği açıkça belirtilir. Ben buradan hareketle sormak istiyorum. Komünizmdeki gibi mülkiyet hakkını engellemek, insanın dünya hayatı için çalışmasını bire bir engellemez mi? Her şey denge üzerinedir. İslam iki hayatı da, dünya ve ahiret hayatını da dengeler. İnsanın içindeki o mülkiyet edinme isteğini, yani insanoğlunun fıtratında var olan bir şeylere sahip olmak, para kazanmak, mülkiyet edinmek hakkını onun elinden almak onun aslında dünyada çalışması için elinde var olan motorunu elinden almak değil midir?

Bir de şunu sormak istiyorum. Peygamberimizin şahsında birçok şeyi açıkladınız, fakat peygamberimizden almamız gereken bir sünnet tarafı var, bir de onun… Peygamberin iftar açmadan günlerce oruç tuttuğu oluyordu bazen, veya geceler boyu, ayakları şişene kadar namaz kıldığı oluyordu, ama bunu diğer sahabeler yapmaya kalkıştığında, siz yapmayın diyordu. “Aşırıya gitmeyin, bu benim”. Bu noktada da yine İran [anlaşılamadı] Değil mi?

Ben de bir ön gerekçelendirme yaparak Metin Kayaoğlu’na soracağım. İhsan Eliaçık’a da buradan bir şeyler çıkacaktır. Şimdi, tarihsel olarak ezilenlerin dininin sahnede olmaması, pratik politik hayatta dinin sadece belirli kesimler –örneğin Şiilikten, Türkiye topraklarında Alevilikten bahsedildi– dışında pratik politik hayatta ezilenlerin dini olarak tarif edebileceğimiz, muhalif diyebileceğimiz damarlar baktığımızda, aslında zayıf. Lenin’e atıf yapıyoruz, Doğu Halkları Kurultayı’nda o zaman kendi Müslümanlığıyla süreçte olan özneler var, inancıyla süreçte olan özneler var ve bu özneler üzerinden din ile bir ilişki kuruluyor. 1980 öncesinde bazı Marksistlerin bunu görememesi, sadece onların cahilliklerine mi bağlanmalı? Marksizmi yeterince bilememesi, tarihsel olarak materyalizmi yeterince bilememesi, Aydınlanma ile bu kadar ilişkilenmesi Marksizmi bu alanda bilişsel olarak derinleştirememesinin bir sonucu mudur? Yoksa burada –bir arkadaşın sorusunda da vardı– 1400 yıllık İslam tarihinde İslamın ezilenlerin dini olarak çıkamamasını, bu damarların yeterince ortaya çıkamamasını, İslamın bu kadar devletlü oluşunu, esas damar olarak bu kadar devletlü oluşunu nasıl açıklayabiliriz? Bu sadece bir bilinç taşıma olayıyla, bunu fark etmekle, bir aşıyla halledilecek bir mesele midir? Burada iradeye bu kadar pay biçiyoruz ama İslamın kendi yapısal sorunlarını, ana gövde olarak devletlü oluşunu nasıl tartışabiliriz?

Ben Metin Kayaoğlu’na sormak istiyorum bu soruyu. Bir arkadaşın eşcinsellerle ilgili bir sorusu vardı. Ondan yola çıkarak, ezilenlerin birliği mümkün müdür diye sormak istiyorum. Paris Komününden şöyle bir örnek veriyoruz. Paris Komününde en çok direnenler kadınlar. Bir görüşe göre, sadece kadınlar olsaydı Komün yenilmezdi. Ama Komün yenildiğinde Komün kadınlarını ezenler yine kadınlar olur, saray kadınları. Buradan hareketle soruyorum ki, sadece ezilenler özgür, eşit bir dünya yaratabilirler mi?

Ben Metin Kayaoğlu’na bir soru sormak istiyorum. Daha çok İslam ile solun bağlantısında politika alanına ağırlık verildi. Bir de teorik alandan bahsederken monoteist dinlerden genel olarak bahsedildi. İslam ile diğer monoteist dinler –Yahudilik ve Hıristiyanlık– arasında fark var mıdır Marksizmle ilişki bağlamında? Özetlemek gerekirse bir İslam materyalizmi mümkün müdür?

Ben bir paylaşımda bulunmak istiyorum, soru gibi de alınabilir. Ben Kuran’dan bir yönetim şekli, politik yaşama kurallarının çıktığına inanmıyorum. Sadece hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya yönelik ideolojik, öğretisel bir temel olduğunu düşünüyorum. Bunun dışında Metin Kayaoğlu’na bir sorum var. Sizce Marksizm zamana ve coğrafyaya göre değişen bir şey midir, değişebilir mi? Yoksa değişmeyen bir şey midir?

Soru değil, ben kısa bir şey paylaşmak istiyorum. Konuşmacı arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyorum, çok faydalandığımıza hiç şüphe yok. Özellikle Dr. Hikmet Kıvılcımlı üzerine konuşulduğu için konuşma ihtiyacı hissediyorum ve kendimi de Hikmet Kıvılcımlı’nın öğrencilerinden addediyorum. Şimdi, İhsan Eliaçık’ın İslamiyet üzerine koyduğu tasnif, dürüstçe olayları inceleyen bir insanın koyduğu tasniftir. Olayın kendisini bire bir aktarmış oldu kendisi burada. Önemli olan nokta, bire bir bize aktarmış olduğu doğru tasnifin iç kanunlarının ne olduğunun bilinmesidir. Neden böyle bir toplum vardı o günlerde, Muhammed’in zamanında? Bunu determine eden şey nedir, toplumun o kanunları nedir? Esas bu halkaların ön plana çıkarılarak tartışılması ve anlaşılması gerekir. Dikkatinizi bu noktaya çekmek için söz aldım. İhsan Hocam, siz şüphesiz komünistsiniz, bilimsel anlamda da komünistsiniz, fakat daha çok ilkel komünistsiniz.

Aydınlanmacılıkla, Aydınlanmacıların ortaya koyduğu teoriyle Marksizmin teorisinin hiçbir alakası yoktur. Bilimsellik sıçraması olduğu için hiç alakası yoktur. Marksizmde sadece üretici güçler ve üretim ilişkileri arası ilişki ve çelişkilerle olay açıklanıyor olduğu için, yani Hikmet Kıvılcımlı bunu aşmış olduğu için, işi komün birimine, ilk hayvanlıktan insanlığa geçiş mekanizmasını söküp insanlığı var eden kanunlar çerçevesinde olaya ışık tuttuğu için şüphesiz ki, yine Hikmet Kıvılcımlı’nın tabiriyle söylemek gerekirse, çiçekten polen alan bir arı gibi o çiçeği incitmeden o poleni almaktır.

• Yönetici –  Sorular bitti. Şimdi sözü İhsan Eliaçık’a veriyorum.

• İhsan Eliaçık

Evet, buradan durumdan vazife çıkarır gibi soru mu çıkarayım? Kendimce bazı sorular çıkardım. Şimdi benim öncelik itibariyle tarih okumam şöyle. Kelimeler, kavramlar, şahsiyetler, kişilikler, izmler, dinler değişmesine rağmen; insanoğlunun yeryüzündeki macerasının özünde pek bir değişiklik yok. Yani senin Marksizm dediğin şey, geçmiş tarihte İsa’nın çilesi, Muhammed’in mücadelesi, İran yaylalarında Mazdek’in söylemleri…

Tarihte her zaman iki çizgi var. Kuran-ı Kerim bunlardan birine Tevhid, öbürüne Şirk der. Birine Zalim der, öbürüne Mazlum der. Birine Müstekbir der yani ezenler, büyüklenenler,  diğerine de Mustazaf ezilenler, zayıf bırakılmışlar der. Birine Hak der yani gerçeğin ta kendisi, diğerine Batıl der yani gerçeklikte karşılığı olmayan kurgu, yalan. Bu çizgiyi Arapça kelimelerle ifade etmekle, onu Latince söylemekle, onu bir Marksist literatürle söylemekle ben pek farklı bir noktaya gelmediğimizi düşünüyorum.

Ben daima insanlık tarihinin akışında –asıl özne– onu yakalamaya çalışıyorum. Mesela İbn Haldun 1406 yılında vefat etmiş, Mukaddime diye bugünkü Das Kapital’in anası olacak kitabı yazmış. Bizim bundan haberdar olmamamız onların ayrı dünyalar olduğu anlamına gelmez. Orada diyor ki İbn Haldun “Şu ana kadarki bütün tarih bedevîlerle hadarîler arasındaki savaştan ibarettir.” Bedevîlerle hadarîler arasındaki dönüşüm de esasen de “iktisadî”dir diyor. Mülk ile ilgilidir. Hadarîler şehirde alet edevât kullanırlar, mülkiyet edinirler ve onlar üzerinden geçinirler. Hadarîler de yalınayaklıdırlar, kırlar da yaşarlar, kendi emekleriyle geçinirler ve mülkiyetleri yoktur. Genellikle mülksüz insanlardır.

Marx ve Engels Komünist Manifesto’yu yazarken ilk cümlesinde “Şu ana kadarki bütün tarih sınıf savaşımları tarihinden ibarettir.” (yazmış). İbn Haldun’un hadarî dediği burjuvazi, bedevî dediği de proletarya olmuş. Kelimeler farklı olabilir ama özü itibariyle ne diyor bunlar? Her ikisinin de mülkiyetle ilişkisinin ne olduğunu soruyor. Birinde mülkiyet vardır, diğerinde yoktur diyor. Biri emeğiyle geçinir diğeri mülkiyet edinir, üretim araçları falan edinir. Şimdi tarihi geriye doğru götürdüğümüzde, İslam tarihi demeyeceğim insanlık tarihinin öteki yüzü var. Başka bir yüzü var. Genellikle onlar yenildikleri için okullarda bize okutulmuyor. İslam açısından ele alırsam, bunlar medreselerde, İlahiyat fakültelerinde, Kuran kurslarında, imam hatiplerde falan okutulmaz. Sünni tarih, saray tarihi, imparatorluk tarihi, hadarilerin tarihi, burjuvazinin tarihidir. Öbür çizgiyi anlatmaz çünkü onlar yenilmiştir. Yenen kimse, tarihi o yazar. Ve biz onların yazdığı tarihi anlamaya çalışıyoruz. 

Mesela biraz evvel Karmatîlerden bahsetti, ben onunla ilgili de bir makale yazdım ve insanlara bazı kitaplar tavsiye ettim. Hz. Muhammed’in kendisinden önceki peygamberler içerisinde tarihte kendisine en yakın yaşadığı peygamber Mazdek’tir. Mazdek’in İran’da öldürüldüğü yıllarda Hz. Peygamber doğdu. Gençliğinde Arabistan’da panayırlara katıldı, mesela Dumetedu’l-Cendel panayırı vardır, daha çok İranlılar gelirdi. Orada Mazdekilerle karşılaşmıştır. Ve Mazdek’in daha sert anti-mülkiyetçi tutumunu biraz yumuşattı. Bir kılıcın ve asadan başka mülkiyetin olamaz diyordu Mazdek. O, bunun geniş kitlelere yayılması için biraz daha yumuşatılması gerektiğini düşündü ve bir evin, bir deven olabilir dedi. Bunlar zaten birbirinden etkileniyordu.

Senin söylediğin din, dini tek bir yüzle tanıtmak olur. Din zaten sınıflı toplumu öngörür demek, mesela Hindistan’daki din için geçerlidir. Çünkü orada kast dini var, sınıfsal düzen orada dinselleşmiştir. Dört bin tane put var, neden? Çünkü dört bin tane sınıf vardır. Ve sınıflar ortadan kalkmış, putlar kalmış ve o dört bini bulmuştur. Orta Arabistan’da  360 tane put var, niye? Çünkü 360 tane kabile var. Kabile demek zaten sınıf demektir, eskiden sınıf denmezdi de kabile denirdi. Kabilenin pazar yerlerinde yeri vardı. Kabilenin toprağı vardı, kabilenin yaşadığı yer vardı, malı vardı mülkü vardı. Onlara vergi ödemeden pazarda yer kapamazdın. Kabileye üye olduğun takdirde sen onu kullanırdın, ama kabilesiz kaldığın zaman, tek başına kaldığın zaman, sınıf dışı kalmış olurdun ve kurtlar tarafından kapılırdın. Kuran-ı Kerim de onlara İbnu’s- Sebil der, yolu kesilmiş, düşürülmüş, tek başına kalmış, mafyanın eline düşmüş kişi gibi, o manada kullanılır.

Oysa Kuran-ı Kerim’in tevhid ile kastettiği şey sınıfsız toplumdur. Tevhid birlik, sınıfsız tek toplum demektir. Bunu kurmak demektir. Çünkü insanlığın başlangıcı zaten öyleydi. Kur’an der ki “Kâne’n-nâse ummeten vahide” (İnsanlar tek toplumdu). İnsanlar tek bir toplumdu, sınıfsız tek bir toplumdu. Aralarındaki kin, ihtiras yüzünden parçalandılar ve sınıflar ortaya çıktı. Sonra Allah peygamberleri gönderdi, adaletin yolunu gösterip tekrar o sınıfsız tek topluma dönmek için… Tevhid mücadelesi denilen şey bu! Kabile bölünmelerini, zengin, yoksul ayrımlarını, her türlü eşitsizliği ortadan kaldırıp, doğal ve özgür dünyaya tekrar geri dönmek…

Bu anlamda Kuran-ı Kerim’in cennet dediği şey, sınıflı toplumun ve bütün eşitsizliklerin ortadan kalktığı doğal ve özgür dünyayı ifade ediyor. Kuran’ın ütopyasıdır cennet. Eğer dünyayı böyle bir cennete çevirirseniz, ondan sonraki yeniden yaratılışta o peşinden gittiğiniz cennete gideceksiniz. Eğer dünyayı cehenneme çevirirseniz cehenneme gideceksiniz, denmek isteniyor. Zenci-beyaz ayrımı cennette yoktur, zengin-yoksul ayrımı yoktur, doğulu-batılı ayrımı yoktur, sınır yoktur, pasaport yoktur, yönetici yoktur, gardiyan yoktur, mahkeme yoktur… Bütün bunlar ortadan kalkmış ve doğal dünya, özgür dünya kurulmuştur. Nihai hedef bu, bunu gerçekleştirmek. Ve bunun için peygamberler mücadele ediyor, insanlar bunun için geliyor. Ve mücadele bunun için yapılıyor. Şirk de paramparça etmek, toplumu parçalara, sınıflara ayırmak, kavmiyet, milliyet, mülkiyet ve cinsiyet vb. ayrımcılıkları yapmak ve bu ayrımcılıklara dayalı üstünlükler ortaya çıkarmak manasındadır.

Şimdi bu benim söylediğim özcü bir yaklaşım veya mitsel, romantik bir yaklaşım. Sen böyle söylüyorsun ama dışarıdaki İslam hiç de öyle değil veya bizim tarihteki gördüğümüz İslam hiç de öyle değil. Sınıfı onaylıyor, dünyadaki adaletsizliği Tanrı’ya onaylattırıyor. Allah dünyayı böyle kurmuş ne yapalım, ezen-ezilen olacak, zengin-yoksul ayrılacak, Allah zengini zenginlikle, yoksulu yoksullukla imtihan ediyor, filan deniliyor. Birçok kişi de böyle söylüyor, doğru. O zaman senin söylediğin mi doğru, onların söylediği mi doğru, diyeceksiniz.

Şimdi bu her kesim için geçerli, işte biraz evvel Metin Kayaoğlu’nun yaptığı Marksizm yorumuna bakalım… Öyle Marksistler var ki onu ayağından asarlar, bu yorum karşısında. Bizde de öyle Müslümanlar var ki beni de ayağımdan asarlar böyle yorumları duyunca. Ben kendime gayet yakın buluyorum, hiçbir sorun yok, biraz evvel söylediklerinin tamamının altına imzamı atarım. Bu açıdan zaten Hikmet Kıvılcımlı etkisinden ve o gelenekten geldiği için. Ben de onu okuyorum, çok sevdiğim saydığım birisi. Çok da okumuş meseleleri, dolayısıyla o açıdan bir sorun yok.

O zaman arkadaşlar şöyle bir şey yapacağız. Mesela sol ile İslamcılar arasında ittifak, yakınlaşma vs. ben aslında bunları pek sevmiyorum. Ben bir sinerjiden yanayım. Yani sol düşünceye yatkın insanların dindar insanlara, İslam düşüncesi ile kafası şekillenmiş olan insanlara aşılayacağı ve bu aşıyla onları uyandıracağı çok şey var. Yani, İslam dünyasının, dindar dünyanın sol aşıya ihtiyacı var. Aynı şekilde sol dünyanın da Allah, Kuran aşısına ihtiyacı var. Ama nasıl bir Allah, Kuran?

Biz gönlümüzü, içimizi birbirimize açacağız. Ben etkilenmekten ve etkilemekten korkmuyorum. Marksizmin ekonomi-politik yorumlarının dışında doğrusu İslam dünyasında bunlara aşılayacak pek de bir şey yok. Çünkü bu işin tecrübesini, teorisini, mücadelesini, tarihteki deneyimlerini yaşamış bir dünyayla karşı karşıyayız.

İslam dünyası kendini medeniyet gururuna kaptırarak “Bu Allahsız dinsizlerden ekonomi-politik mi öğreneceğiz?” demesi saçmadır. Öyle Allahsız dinsiz kaç kişi var bilmiyorum. Sonuçta bir ekonomi-politik bakış açısı var, bir duyarlılık ve mülkiyet karşısında bir duruş var. Bu İslam’ın içindeki sönmüş, bir zamanlar dinç ama sönmüş duyguları diriltecek ve kendine getirecektir. Öbür taraftan sol dünyanın Allah sözünü duyar duymaz hemen kurumsal dinler aklına geliyor. Bunu aşmak da o kadar kolay değil ve bunu da anlıyorum. Mesela bazı arkadaşlarla konuşuyorum, şöyle söylüyor; “Ben Allah’a inanmıyorum”. Tamam dedim, sen Allah’a inanmıyorsun, ama o zaman ben de sana şöyle bir soru soracağım. “İnandığın bir şey var mı?”. ”Var” dedi. “Olmaz olur mu?”. “O zaman sen inançlı birisin”. “Evet, inançlı biriyim, inandığım şeyler var: İnsanlığa inanıyorum, vicdana inanıyorum, adalete inanıyorum, eşitliğe inanıyorum, insanoğlunun tarihteki birikimine inanıyorum, emeğe inanıyorum, dürüstlüğe inanıyorum”, saydıkça saydı. Ben dedim ki “Seninle aynı şeylere inanıyoruz. Ama sen Allah’a inanmadığını söylüyorsun, ben de Allah’a inandığımı söylüyorum. Burada bir sorun var. O sorunun ne olduğunu anlayabiliyor musun? O sorun şu: Sen aslında “Allah’a inanmıyorum.” derken, mollanın Tanrısını inkâr ediyorsun. Mollanın birisi sana Allah anlatmış, sen de ona kızmışsın. “Böyle Allah mı olur kardeşim?” demişsin ve inkâr etmişsin. Onu ben de inkâr ediyorum. Aynı şeyi söylüyoruz, senin adalet dediğin, doğruluk dediğin, eşitlik, emek, paylaşım dediğin şeyi başka bir dünya, başka bir kelimeyle anlatıyor, başka bir lisanla konuşuyor. Ama “Ben doğa kanunlarına inanıyorum”. Senin doğa kanunları dediğine biz Allah’ın ayetleri diyoruz, aynı şey.

Tek bir düzen var ve işliyor, buna hükmeden bir kozmos var, kaostan ziyade akıp giden bir düzen var. Bunları Hikmet Kıvılcımlı çok iyi açıklar. Esma’ül Hüsna şerhi vardır mesela onun, Allah’ın 99 ismini açıklıyor. Şimdi geniş sol çevrelerin bundan pek haberi olmadığını da biliyorum.

Velhasıl kelam, inkâr edilmesi gereken bir Allah, inkâr edilmesi gereken bir din, reddedilmesi gereken bir dini yorum bence de var. Bunun çeşitli yüzleri var, tek bir Allah anlayışı yok. Tek bir din yok, tek bir dinsel kurum yok. Hatta tek bir peygamber yok. Şimdi çıkar birisi sana bir peygamber yorumu yapar. Zenginleri seven, onlar için dua eden, yoksullardan tiksinen bir peygamber yorumu da duyabilirsiniz. Maalesef yorumlar çok, yorumlar farklı farklı. Bu bize tarihin getirmiş olduğu bir mirastır. Biz bununla sorguya çekilmemeliyiz. “Öyle söylüyorsun ama kırk bin türlü Allah, kırk bin türlü din var kardeşim, hangisine inanacağız? Senin anlattıkların bana hoş geliyor ama bu işi sana bırakmazlar ki arkadan teper gelir bizi yok eder, sonra eziliriz” diyen bir korku var. Ama kardeşim bu korkunun sorumlusu ben değilim. İşte Marksizmin tarihi altında da siz eziliyor olabilirsiniz, İslam tarihinin altında da biz eziliyor olabiliriz. Ama biz araya araya doğruyu birlikte bulabiliriz. Bu hususta birbirimize yardımcı olabiliriz. Ben her şeyi bildiğim iddiasında değilim. Her şeyin noktasını koyduğum iddiasında değilim. Biraz evvel söyledim, Türkiye’deki İslam’a bir sol aşısı lazım. Sola da bir İslam aşısı lazım. Ama hangi İslam, ama hangi sol? Bunu hep birlikte tartışa tartışa bulacağız. Yeni bir dil, yeni bir heyecan yaratacağız belki de. Bunu yapmak için birçok kişinin yardımına ihtiyaç var.

Kürt hareketi ve eşcinsellikle ilgili bir soru sormuş arkadaş. Ben Abdullah Öcalan’ın Sümer Rahip Devleti’nden Demokratik Uygarlığa kitabını okudum. Enteresan bir durum var, orada mesiyanik bir anlatı var. Kitapta Kıvılcımlı’nın tarzına benzer, materyalist din yorumu diyebileceğimiz eğilimler var. “Hz. İbrahim Urfalı idi” diyor. “Ortadoğu’ya dinler Urfa’dan gitti” diyor. “Urfa’da o zamanlar zalim yönetimler var, İbrahim peygamber onlara baş kaldırdı. Ben de Urfalı olduğuma göre…” Dolayısıyla burada mesiyanik bir şey var. PKK hareketini de İbrahim’in mirasçısı, bir tevhid hareketi olarak anlatıyor. Kendisini tarihte yaşamış dinsellikle hızlı biçimde özdeşleştirip, Yaşar Nuri Öztürk’ün “Muhammed, Ebu Hanife, Atatürk ve ben” deyişi gibi… Bunlar mesiyanik eğilimlerdir. Benim tasvip ettiğim bir şey değil bu. Ama orada mesela ekonomi-politik analizleri var. İslamiyet’in Ortadoğu’da ortaya çıkışıyla ilgili analizleri var. Onlar enteresan. Onlar bizim bildiğimiz, kamuoyundaki Abdullah Öcalan’ı yansıtmıyor. Orada, tartışılabilir, konuşulabilir, dikkatle okunması gereken, kulak kabartılması gereken, feodal dönemi, önceki dönemlerden alarak enteresan bir dinsel materyalist analizler var. Bunlar, bu açıdan baktığımız zaman benim çok sevdiğim ve tasvip ettiğim şeyler. Yani klasik Marksist bir teori görmedim ben orada. “Kapitalizm öncesi dünya dinlerin karanlık çağıdır, konuşmaya bile değmez. İnsanlar onu aşmıştır” düşüncesinden ziyade, “Bizim şu anki söylemlerimiz Ortadoğu’nun feodal dünyasında dinler aracılığıyla söyleniyordu. “Açız, yoksuluz, eziliyoruz” demek, “Allah, La ilahe illallah, Allahuekber” demekti. “Bunlar o dönemde ezilenlerin sloganlarıydı” diyen bir yaklaşım. Hikmet Kıvılcımlı’ya da paralel o noktada.

Marksizmin İslam tarihini ve genel insanlık tarihini böyle yorumlaması gerektiği, böyle anlaşıldığı zaman gayet yararlı olabileceği görüşündeyim. Bunun doğru bir yaklaşım olduğu görüşündeyim. Çünkü Mezopotamya-Akdeniz havzasında Allah hem egemenlerin, zenginlerin, ezilenleri ve yoksulları bastırması ve afyonla uyutmasının adıdır-buna dinin afyon yüzü diyoruz- hem de Allah ezilenin ve yoksulun feryadıdır. Buna da dinin vicdan yüzü diyoruz. Bu iki yüz tarih boyunca çarpışıyor. Ali Şeriati buna “Dine Karşı Din” der. Bugün de olan odur ve bu tarih boyunca hiç bitmeyecektir. Bu coğrafyada bu hep böyle olacak.

Kürt meselesinin bizatihi kendine gelince ben, bu hususta “Kürt Sorunu: Gurur ve Onur” diye bir yazı yazmıştım. Bu hususta da konuşan birisiyim. Ben Kürtlüğün temel sorunun kalkınma, oraya önem verme, oraya yatırım yapma, oradaki insanları iş sahibi yapma, feodalite vs. sorunundan öte bir onur sorunu olduğu kanaatindeyim. Yani bugün memleketimizde Kürt onur aramakta ve istemektedir. Bu tek kelimeyle adam yerine konulmak demektir. Yani ben adam muamelesi görmek istiyorum. Beni zengin etsen, buralara yatırım yapsan, her yerden sular aksa, geniş asfaltlar olsa, güzel güzel evlerde otursam dahi bu talebimden vazgeçmeyeceğim demektir. Beni aşağılıyorsun, anamdan süt emerken öğrendiğim dilimi yok sayıyorsun. Burada böyle bir yanlışlık var. Ben bu sorunu temelde bir eşitlik ve adalet sorunu olarak görüyorum. Buna siz parantez içerisinde “Kürt Sorunu” diyebilirsiniz. Benim nazarımda bu bir eşitlik ve adalet sorunudur. İnsanlara adalet ve eşitlik sağlanmadığı sürece, kimisinin dili yok sayılarak, kimisinin kültürü yok sayılarak, kimisinin emeği yok sayılarak, kimisinin dinsel kimliği yok sayılarak, başörtüsü yok sayılarak insanlara eşitsizlik ve adaletsizlik yapılıyor. Bunu da merkezi devlet yapıyor. Asıl düzelmenin de orada olması gerekiyor. Bunun düzelmesi için de ya devletin aklını başına toplaması gerekiyor ya da devletin içerisine cesur devrimci dönüşümleri yapabilecek kişilerin girmesi gerekiyor veya halkın veya kamuoyunun yapacağı baskıyla bunu dönüşüme zorlaması gerekiyor. Bunlar olduğu takdirde adaletin ve eşitliğin geldiği yerde bu tür sorunlar olmaz diye düşünüyorum.  Bu ayrıca bir panel konusu başlı başına. Onu da ifade edeyim. “Kürt Sorunu: Gurur ve Onur” diye bir yazım var, orada genişçe ele aldım konuyu…

Eşcinsellik konusuna gelince ben eşcinselliği bir hastalık olarak görmüyorum. Eğer bir hastalık olsaydı bunun tıbbî bir açıklaması olması gerekirdi. Yani bir adama sen kansersin dediğin zaman buna bir tıbbî açıklama gelmesi lazım. Herkes birbirine sen kansersin diyebilir mi? Bir tıp kurulu tarafından buna bir kanser teşhisi konması lazım. “Bunda kanser denilen hastalık var.” Şimdi eşcinsellik bir hastalıksa, birisinin eşcinsel olduğunu söylemek ayrı bir şeydir, eşcinselliğin bir hastalık olduğu söylemek ayrı bir şeydir. Birisinin eşcinsel olduğunu söyleyebilirsin. Bunda bir şey yok ki. Adamın kendisi zaten “Ben eşcinselim” diyor. Ama sen birisine sendeki bu eşcinsellik hastalık dediğin zaman tıbbî bir tabir kullanıyorsun. Dolayısıyla hastalıktır diyemezsin. Ama mesela “Günahtır” diyebilirsin. Neden? Çünkü Kuran’ın metinlerinde veya önceki metinlerde bu iyi bir şey olarak görülmez. Bunu da ben birkaç başlığa ayırıyorum. Eğer “Eşcinsellik hastalıktır” teşhisi konulmuşsa bu hususta tıpçıların konuşması gerekir. Eğer “Bu bir hastalıktır, hem de genetiktir, doğuştan gelmektedir, bazı insanlar böyle yaratılıyorlar” dersen buna günah diyemezsin. Çünkü Allah yarattığı bir şeye daha sonra dönüp de nasıl günah diyebilir? O zaman insanlar da şu soruyu sorar: “Ne yapayım. Sen de böyle yaratmışsın! Bir kadın yaratmışsın, bir erkek yaratmışsın, bir de ikisinin ortası bir şey yaratmışsın, üçüncü cins yaratmışsın!” denir. Ama hastalık değil, genetik de değil bu bir eğilimdir, tercihtir denilirse öyle bir cinsel eğilimi ben tasvip etmiyorum. Kur’an metninde de eşcinsel tercih günah olarak görülüyor. Hastalık olup olmaması da ona günah denilip denilmemesine de engel olur bence. Fakat bütün bunlara rağmen eşcinsellerin bir kesim olarak varlıkları tanınabilir. Osmanlı’da bile tanınmışlardır. Mesela İran’da şu anda cinsiyet değiştirmek serbesttir. Bir kişi müracaat edip “Ben cinsiyetimi değiştirip kadın olmak istiyorum” dediği zaman klinikler var. Devlet eliyle bizatihi ameliyat ettiriliyor ve kendisine mavi nüfus cüzdanı yerine kırmızı nüfus cüzdanı veriliyor. Cinsiyet değiştirme özgürlüğü var. Ama hem erkek hem kadın olarak yaşayamazsın yani transseksüel olabilirsin ama travesti olamazsın deniliyor. Osmanlı Evliya Çelebi Seyahatname’sinde mesela şöyle bir anlatım var. Avrupalıların da bu noktaya geldiği kanaatindeyim. Osmanlıyı bu hususta çok ileri görüyorum. Oradan da bir şeyler çıkarılabileceği kanaatindeyim. Anlatıyor işte. İtfaiyeciler geçiyor, kumbaracılar geçiyor, padişahın önünde resmigeçit yapıyorlar. Bir de eşcinseller geçiyor. Bunların kulaklarında küpeleri var. “Tuhaf tuhaf, kadınımsı feminen hareketlerle padişahın önünde resmigeçit yapıyorlardı” diyor. Yani bu Osmanlı toplumunda tanınan bir şeydir. Fakat tasvip edilen bir şey değildir…

İslam’ın sol aşısı tutar mı? Ben bunun dışarıdan bir aşı olmayacağını, içerideki uyuyan unsurların bir uyarıcıyla harekete geçirileceğini, onun için tutacağı görüşündeyim. Eğer İslam’ın içerisinde zaten böyle bir şey olmasaydı senin dışarıdan yapacağın aşı da tutmazdı. Çünkü bünye onu test ederdi. Kan uyuşmazlığı gibi. Ben diyorum ki, İslam’ın içerisinde bugün adına sol denilen değerler unsur olarak hem Kuran metninde hem peygamberin hayatında zaten var. Buna uyarıcı lazım. “Bak senin kitabında bunlar yazıyor! Bak senin peygamberin böyle mülkiyetsiz ölmüş. Ne diyorsun buna?” Nedir öyle mülkiyetçilik, paracılık diye sorduğun zaman bu, Müslüman’ın zihnini titretecek bir şey olacaktır…

Kuran-ı Kerim’de “Zengin eden de Allah, fakir eden de Allah. Karun’a malı veren de Allah. Size mülkü veren de Allah” söylemlerinin tamamı, var olan zengin-fakir ayrımını, eşitsizliği onaylamak veya bunu korumak ve kollamak amacıyla değil; tam tersi tamamen zenginlere yönelik bir hitaptır. Ve onların elindeki malın mülkün esasında kendilerine ait olmadığını, Allah tarafından yani yere indirdiğin zaman toplum tarafından verildiğini, bunun bir emanet olduğunu ve dolayısıyla hepsini geri vermeleri gerektiğini hatırlatmak içindir. Kuran’da Allah (tırnak içerisinde) “kibirli kibirli” konuşur. “Allah azizdir. Allah büyüktür. Allah zengin eder. Allah fakir eder. Allah vakurdur. Allah intikam sahibidir, yere çalıcıdır, mahvedicidir.” vs. Böyle şeyler söylüyor. Ürkersin yani. Ben buna (tırnak içerisinde) “kibirli dil” diyorum. Kuran’da Allah kendinden bahsederken kullandığı “kibirli dil”in tamamı yeryüzünün mülk sahibi, iktidar sahibi kibirlilerine yöneliktir ve onların kibrini kırmak içindir. “Sen kim oluyorsun? Senden büyük Allah var. Kendine gel ve kibirlenme!” dedirtmeye yöneliktir. Onu o şekilde anlamak gerekir…

Sınav için mülkiyet şart değil mi? O zaman şöyle demek gerekir. Neden zina yasak? Neden uyuşturucu yasak? Niye adam öldürmek yasak? Şeytanizme göre adam öldürmek bir ibadettir. Şimdi sen adam öldürmek yasak dediğin zaman adamın sınavını elinden almış oluyorsun. Mülkiyet, toplumsal bir olay. Ötekine sirayet eden bütün davranışlarda yasaklar vardır. Ama kişinin Allah’la arasında olanda yasak yoktur. Mesela namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, abdest almak veya bunları yapmamak cezayı gerektirmez. Bunların hiçbirinin Kuran’da cezası yoktur. Ama adam öldürmek, hırsızlık yapmak, fazlaca mülkiyet biriktirmek şiddetle risklidir. Daha fazlasını vermediği takdirde cehennem azabıyla tehdit edildiği yerler vardır. Yani insan hakları veya insani ilişkilerle ilgili cezalar vardır. Bu cezaların konusu kişinin sınavına engel olma anlamına gelmez. Ama kişinin Allah’la arasında meydana gelen ibadetlerle ilgili de hiçbir ceza konduğunu görmedim... Üç soru daha kaldı ama vakit geçtiği için onlara cevap veremiyorum. Aşağı yukarı konuşmalarımız arasında da bunlara cevaplar vardı.

• Yönetici Teşekkür ederiz. Sözü Metin Kayaoğlu’na veriyorum.

• Metin Kayaoğlu

Ben de kısa tutmaya çalışacağım. Anladığım kadarıyla topluluğumuzun çok büyük kısmı solcu. Buradan da İslami kesime dönük bir eleştiri ifade ettiğimi söylemek isterim.

İslamla sosyalizm arasında hastalıklı bir ilişki olup olmadığı, dinin özünün Marksizme tekabül edip etmediği meselesi eski bir tartışma. Ama bu Aydınlanmacı bir tartışma aslında.

Din-ideoloji ayrımı, “Din, bilimi engelleyici, insanın gözünü köreltici, boş itikatlara yöneltici bir şeydir. İdeoloji, bilimle uzlaşabilir” önermesine dayanıyor. Bu da dediğim gibi Marksizmin değil, Aydınlanmanın önermesidir ve Marksizmin ana akımı bunu benimsemiştir. Benim bütün demek istediğim aslında bunun yanlış olduğudur. Ya din ideolojidir, ya da ideoloji dindir. Bizim din diye anladığımız şey bir ideoloji formudur. Veyahut başka yaklaşımlar var, tersten kurarlar. İdeolojiyi dinin bir formu olarak kurarlar. Ama din ile ideolojiyi ayırmak –ne kadar somut çağrışım yapar bilmiyorum ama– epistemolojik olarak ayırmak, yani bilime birinin uygun olduğunu, diğerinin olmadığını söylemek çok temel bir yanlış, bu yanlış da Marksizm ile İslamiyet arasında olan kavganın bir yanlışı değil Batı Avrupa’nın Aydınlanmacı ve laik burjuvazisi ile Hıristiyanlığı –ve İslamiyeti– ideolojik silah olarak kullanan egemen sınıfları arasındaki kavganın konusudur. Dolayısıyla dinin öz olarak Marksizme tekabül etmeyeceği, uyuşamayacağı anlayışı Aydınlanmacıdır, Marksizmden önce bir anlayıştır. Marksizm bu meseleyi aşmıştır. Hele hele, öteki büyük dinler bir yana, İslamiyetin Marksizme hepten aykırı olduğu daha da ağır bir yöntem ve mantık yanlışıdır. Bu, Müslümanların arasında devletle savaşanların az olduğu, Müslümanların içinde çok fazla anti-komünist olduğu meselesinden bağımsızdır.

Kürt hareketini burada anmamak –İslam konuşuyoruz– günah olurdu! Niye? Firavunlara tapmaktan bahsediyoruz. Firavunlara kafa tutan, sarayları-saltanatları sarsan tek ciddi hareket Kürt hareketi bu memlekette. Onu anmamak, düşünmemek mümkün mü? Eksikse, eksik bırakılmıştır bizim tarafımızdan. Fakat meseleyi biraz eleştiri boyutuna çekmek şu ortam çerçevesinde kolay değil.

Hikmet Kıvılcımlı’nın İslam anlayışına dönük eleştirel düşüncelerim var. Kuran’ın epistemolojik çelişkileri olduğuna ilişkin düşüncelerim var. Ama burası çok yeri değil. İhsan Eliaçık’ın ve Hikmet Kıvılcımlı’nın eserleri, Kuran anlayışı üzerinden hem Marksizmin yanlış izleyicilerine hem de devletin Müslümanlarına –ne kadar Müslümansa onlar– karşı mücadele etmek için çok önemli tutamak noktaları sağlıyor. Buna dikkat çekmek istedim. Ama cephe savaşı verirken bu tür ayrımları iptal etmek ve görmezden gelmek zorundayız. Birbirimizle özel tartışmalarımızda elbette Hikmet Kıvılcımlı’nın İslam değerlendirmesine dönük eleştirimi, Kuran’daki epistemolojik çelişkileri ifade edebilirim. Yeri değil, gerekli değil.

Benzer olarak, Kürt hareketinde de aynı şey söz konusu. Kürt hareketi, bizim gördüğümüz, Türkiye’deki sol kuşakların, yaşayan dava kuşaklarının gördüğü çok büyük bir hareket. Çelişkili, çelişkileri zenginlik olarak da sunan bir hareket. Abdullah Öcalan Dine Devrimci Yaklaşım’ı yazdı. Arkadaşın dediği gibi Türkiye solu tarafından neredeyse recm edildi. Fakat sonra Kürt hareketi burada durmadı. Kürdistan’da İslamcı hareketin işlevi, onun bu pozisyonunu zorladı. Murat Karayılan yanlış hatırlamıyorsam daha geçen yıl, “Fethullahçıların gelişmesine izin verirseniz Kürdistan’da gericilik hakim olur” dedi. Yani bir anlamda Kemalist laik ideolojiye el uzattı. Şimdi, çelişkilerini bir tarafa bırakalım, Kürt hareketinin bütünlüğünü göz önüne alalım. Sadece Kürt hareketinin tarihsel büyük gücüne teslim olduğumuzu ifade edelim. Tarihsel büyük bir güçtür bu ve firavunları sarsan bir güçtür. Diğer tartışmamızı başka bir cephe kurmak üzere yürütebilir, Kürt hareketinin anlayışını da eleştirebiliriz. Nitekim ben eleştiriyorum da. Ama başka bir düzlem o.

Bir arkadaş, İslamiyeti ne kadar araştırdığımı sordu, sanırım benim İslami cehaletimle ilgili... Doğru, cahilim ben. Mesela Fatiha suresini bile bilmem.

Kastettiğim sadece, iman nedir? Yani sizin gözünüzde iman kelimesinin tam anlamı nedir?

Metin Kayaoğlu – Tam şudur. Yüreğimde hissettiğim inanç. Bu kadar. Bunun hesabı da yok zaten. İmanın hesabı kimseye verilmez. Sadece şunu söylemek istiyorum. Namazın kaç rekât olduğunu, ne kadar kılınacağını falan bilmem. Ona benim açımdan gerek yok. Herhangi bir Müslüman için de dinden çıkarıcı bir husus değil bu. Fakat İslamın epistemolojisine, teorik dayanağına ilişkin hasbelkader çalışmam var. İslamiyetin –üst, orta ve alt şeklinde ayrımlar yaptım– orta kısmına ilişkin bilgim zayıf. Fakat şu konumumda fazlaca bilgilenmem de gerekmiyor. Pratik ihtiyaç duyarsam, cami cemaatiyle pratik bir sorun yaşarsam… Burada solcular değil daha çok Müslüman arkadaşlar olsaydı ya da Müslüman solcular, o zaman kendimi çok daha sıkıntılı ve eksik hissederdim. Fakat niye olmuyor? Niye sol adı anılınca, kapitalizm eleştirisi devletle birlikte gündeme gelince Müslüman arkadaşlar pek fazla ilgilenmiyor? Çok yazıp çiziyorlar. İnternet sitelerinde falan görüyoruz. Müthiş canlı bir ortam var. Fakat devlete yönelmek söz konusu oldu mu Müslüman arkadaşların nutku tutuluyor nedense.

Buradan başka bir soruya gelebilirim, Yusuf arkadaşın sorusuna... Tarihte İslamın devlet ideolojisi hep Sünnilik olmuş ve Sünnilik bir devlet ideolojisi olarak örgütlenmiştir. Ne anlama geliyor bu? Marksizmin bir anlamda (tırnak içerisinde) “Şiiliği” muhalefet dönemi, “Sünniliği” iktidar dönemidir. Düzenlemek, bir toplumu yönetmek, iaşesini temin etmek zorundasınız. Sünnilik düzen isteyen ve düzen vazeden bir anlayıştır İslamiyette ve gerçekçidir. Şiilik hiç gerçekçi değildir. Aslında teorik olarak idealisttir. Sünnilik materyalizme daha yakındır. Mesela İran İslam Cumhuriyeti’nin resmi doktrini Şiiliktir. Hayır! Sünni olmuştur İran İslam Cumhuriyeti. Sünniliği benimsemiştir artık. Neden? Şiilik uzun muhalefet yıllarında iktidar olma, yönetme hasletlerine kavuşamamıştır. Şiiler, iktidar olup yönettiğinde, karşılarında bir toplum bulduğunda tıpkı Lenin’in karşılaştığı sorunlar gibi dev sorunlarla karşılaştılar ve pozitif önlemler alarak Sünnileştiler…

Lenin, 1917’de, Ekim Devriminden birkaç ay önce, “Biz devrim yaptıktan sonra aşçı kadın devleti yönetebilecek artık” diyordu. Birkaç ay önce düşünüyor bunu. Bu kadar ütopik düşünme durumunda kalıyor devrimciler. Daha sonra 7 Kasım sabahı iktidara geliyor. Sorunlarla karşı karşıya kalıyor, gerçek sorunlarla. Düzenlemek zorunda kalıyor. Çatışıyor. Çatışmak zorunda kalıyor. Ezmek, öldürmek zorunda kalıyor. Açlıkla boğuşacak, toplumu düzenleyecek, düşmanlara karşı savaşacak, vergi salacak… Bu karmaşık bir mesele.

İslamiyetin altın çağı diye bahsedilen dönem en genişi dört halifeye kadar uzanıyor. Sonrasını İslamiyet ile ilgili sol yorum sahiplerinin hiçbirinden isteyemeyiz. Tutarsız olurlar. Çok açık sınıfsal ayrımlar var. Fakat zaten Muhammed’in ölümünden sonra, İslamiyetin yavaş yavaş bir devlet nizamı tesis etmeye başlamasından itibaren “düzen”lemek zorunda kalıyorlar. Bir yere mal yığmak, mal biriktirmek, savaşa gidenlere fazladan erzak göndermek, vergi almak, zenginlik biriktirmek zorunda kalınıyor. Burada işler çatallaşıyor. Aynı akıbete bizim sosyalizm deneyimlerimiz de uğruyor. Muhalefetteyken müthiş savaşçı ve eşitçiler, fakat iktidardayken tarihin eşitliği bozucu çelik tekerleğiyle karşı karşıya kalıyorlar. Üretim güçlerinin zayıflığı, iaşe kıtlığı gibi sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar. Mekke’de, Medine’de yönetemiyorlar –çok daha zengin bir dağarcığa sahiptir İhsan Eliaçık– başkenti taşıyorlar. İslam savaşçılarının biri Cebelitarık’tan geçiyor, öteki ta Çin sınırına kadar dayanıyor. Bir bürokratizasyon geliştirmek zorunda, eşitsizlik zorunlu olarak ortaya çıkıyor. Tıpkı bizim sosyalizm deneyimlerimizde yaşandığı gibi. Ama ben model olarak Karmatiliğin ve Nizari İsmaililiğin alınmasını Marksizm açısından daha uygun görüyorum. Nizari İsmaililiği, Hasan Sabbah’ın adıyla bilinen akım, otuz küsur kale devleti kuruyor ve yönetiyor. Bir tür komünizm anlamında daha uygun görüyorum.

Bu anlamda Marx’ın dediği gibi egemen ideolojiler her zaman egemen sınıfların ideolojileridir. Bu konuda din olarak ideoloji ile, din-dışı ideolojilerin devlete karşı çıkması bakımından bir farkı yok. Türkiye’de bizim karşımıza din her zaman, bir egemen ideoloji parçası olarak çıktı. Muhalefet hareketi olarak din, özellikle cumhuriyetten sonra, çok fazla görünemedi, başını çıkaramadı ve devrimci bir dinsel hareket ortaya çıkmadı cumhuriyetten sonra. Dinsel ideolojik yönelimlerin daha çok devletlüyle bir patronaj ilişkisi kurduğunu görüyoruz.

Patrona Halil 1730’da İstanbul’da, merkezde ayaklandı. Şii falan değildi. “Şeriat isteriz” bayrağıyla ayaklandı. Tam bir komünistti Patrona Halil. Bizim anladığımız anlamda komünistti. İstanbul’da bir buçuk ay boyunca ikili iktidar yaşandı. Bir buçuk ay İstanbul’da iki iktidardan birinin başındaydı Patrona Halil. “Çıplak ayaklı padişah” diye geçer tarihte. Çok dramatik bir tarihi vardır. Şeriat isteriz diye yaptı bunu. Şimdi Türkiye’de İslami bir devrimciliğin anlamlı olarak ortaya çıkmamasının nedenlerini hep beraber tartışalım, sorgulayalım. İhsan Eliaçık’ın bir yazısında okumuştum, on-on beş yıla kadar böyle bir şey çıkacak diyor. Büyük bir umutla bekliyoruz. Bu olmazsa, İslami halk kitlelerinin bizim önderliğimizde hareketine çalışmalıyız.

Bizce bizim yapacağımız şey de burada şu: Biz Türkiye’de Kürt-İslam-Devrimcilik üçlüsünün devrim yapmaya muktedir olduğunu düşünüyoruz. “Kürt” zaten gözümüzün önünde. O devrimcilik yapıyor ve devrim yapıyor, yürütüyor. “İslam” meselesi… Türkiye’de sol hareketin insanları bu zamana kadar hep modernleşme ideolojisini benimseyen kütleleri solculaştırarak hareket yürütmeye kalktılar. Bir sosyo-ekonomik süreç olarak modernleşmeyi hepimiz yaşıyoruz. Kast ettiğim, onu ideolojik olarak benimseyenler… Kemalizmin doğal olarak ilerisi solculuktur, yani sosyalist solculuktur şeklinde bir anlayış egemen oldu. Bunun yanlışlığını ifade etmeye çalıştım, ama bu olmuş bitmiş bir tarih. Bu saatten sonra o bitti artık. O imkân yok, kalmadı. Artık bizim modernleşme ideolojisinin karşısında ya da dışında yer alan kitlelere ulaşmamız lazım. Bu, İslam-sol aşısıyla ya da senteziyle mi, başka seçeneklerle mi olur bilemem. Ama elbette sürece biz kendimiz, özne olarak kendimiz hâkim olmak istiyoruz. Yani kendini Marksist olarak ifade edenler, “Hanif Marksist” olarak ifade edenler, yani ifade ettiğim geniş anlamda devrimci Müslüman olarak ortaya koyanlar olabilir. Burada da bir tür oportünizasyon, halkın kötü ve geri yanlarıyla uzlaşma gibi bir şey yapmak istemiyorum. Başka bir şey yapmak istiyorum serinkanlılıkla.

Devrimciliği ise Türkiye’de Kürt hareketi dışında Türkiye devrimci hareketi yaptı. Fakat sol hareket yürütemiyor durumda şu anda, çok zayıf. O zaman bizim emekçi, ezilen kitlelere gitmemiz lazım. Hemen burada bir arkadaşın sorduğu soruyu cevaplayayım. Ezilenlerin birliği mümkün mü? Çok zor. Normal koşullarda ezilen ezilenin kurdudur. Ezilen diğer ezileni ezer. Çok doğal hareketi budur. Ezilenlerin anlamlı birliğini sağladığımızda zaten devrim yaparız. Bütün devrim örnekleri böyle olmuştur. Hiç kolay değil.

Türk ezilenlerinin –Sünni Müslüman ezilenlerin– harekete geçirilmesi… Türk Sünni Müslüman kesimler devletle çatışmalı. Devlete biat etmemeli, çatışmalı. Bu dinamikler hiçbir zaman geniş kalabalıkları kapsayamaz başta. Ama, bu kesimin yabancı görmediği bir devrimci tipi ortaya çıkmalı. Bizim Müslümanlıkla problemimiz, bizim İslamcı hareketle derdimiz bu olabilir. Burada bir tür ucu açık eleştiri yapabiliriz İslamcı harekete, İslamcı hareketten arkadaşlarımıza. Fakat bu meseleyi İslamın İslam düşüncesi, Kuran tartışmaları gibi Aydınlanmacı solculukla bağdaştırmadan yapmamız gerekiyor. Başka bir şey o.

İslam tarihinde, İbn Haldun saray tarihçisidir –tabiri caizse. Hep kralların yanında yer almıştır. Fas’a, Tunus’a, sonra Memlük’e gelmiştir, Timur’la görüşmüştür. Fakat İbn Haldun bir teori, bilimsel nitelikte bir teori ortaya koymuştur saraydayken. Bizim Marksizm anlayışımızla bu anlamda uygundur bu şeyi anlamaya. Çok önemlidir Marksizm bakımından. Ama politik olarak karşı-devrimcidir o koşullarda eğer orada mücadele edenler varsa –ki var. Ezilen hareketlere karşı kralların nasıl hareket etmesi gerektiğini ifade ediyor Machiavelli gibi bir anlamda.

Gazali çok büyük bir materyalisttir. Fakat Gazali de ezilenleri nasıl ezmek gerektiğine ilişkin risaleler kaleme almıştır. Devrimci değildir, ama felsefe olarak büyük bir materyalisttir.

Hasan Sabbah çok büyük bir devrimcidir. Çok eseri olduğu söyleniyor. Eserleri yok ama... Tarih muzafferler tarafından yazılıp çizildiği için ezilenlerin bütün eserleri elden geldiğince yok ediliyor. Karmati hareketinin kurucusu Karmat’ın risalelerinden bahsedilir. İhsan Eliaçık’ın galiba çalışmaları var ama, bilmiyorum ne kadarıyla ulaştı günümüze o risaleler. Bütün bu çalışmalar açığa çıkartılmalı. Bir tür arkeoloji yapılmalı tarihe dönük. Ezilenlerin tarihinin arkeolojisi… Burada biz Müslümanlıkla, Hıristiyanlıkla karşılaşabiliriz, hiç sorun değil, tersine kazanım. Engels ilk Hıristiyanlar için, Bizans’ta arenada aslanlara yem edilenler için, “ilk komünistlerdi” diyor. “Bir köle dinidir” diyor. Unutmayalım. İlk Müslümanlar da komünistlerdi bu çerçevede. Dolayısıyla bu mesele hem tarihi hem teoriyi –ama epistemolojik anlamda teori– ele almakla, bir de pratik anlamda ezilenler tarihinde bağlantı aramakla ilgili gibi görünüyor.

Genel olarak felsefe tarihi ile ilgili bütün dikkate değer kitaplarda şuna rastlayabilirsiniz arkadaşlar. Bu üç tek tanrıcı din arasında materyalizme en yakın olan İslamiyettir. Bunu herkes söyler. Haydi bakalım altından kalkalım bu işin. Materyalizme en yakın din. Hasbelkader ben çalışma yaptım. Gazali çok büyük bir materyalisttir. Gazali hem de müthiş bir İslamcıdır. Bizim Aydınlanmacı solculuğumuz Gazali’ye karşı “Felasife” denilenleri tutar. Hem karşı-devrimcidir, devletin yanındadır Gazali. Ama buna rağmen materyalist nitelikte felsefe çalışmaları yapmıştır, müthiş felsefe çalışmaları vardır. Fakat, materyalizmi ilk elden tanrıtanımazlık olarak anlayan biri için buradaki materyalizmi anlamak ancak öbür dünyada mümkün olabilir tabii! İslam materyalizme en yakın dindir bu anlamda. Bu benim fikrim değil, bu konuda çalışma yapan esaslı referans nitelikli yazarların genel fikridir.

Marksizm zamana ve zemine göre değişebilir mi? Şöyle söyleyeyim; şimdi Marksizmi biz bilim / tarih bilimi, felsefe / materyalist felsefe ve politika / devrimci politikadan oluşan bütün olarak kabul ediyoruz. Bütün bu üçlü bileşende hiç değişmeyen ve her an değişmesi gereken yönler var. Bunun tartışması yapılabilir. İfadelendirmesi her an değişir. En soyut teorik düşüncelerin de ifadelendirilmesi her an değişir. Teşbihte hata ne kadar olur; mesela, Kuran Müslümanlar nazarında değişmez Allah Kelamıdır. Fakat Müslümanların Kuran tartışmalarını izliyoruz, bakıyoruz. Kuran’ı ele alan kırk çeşit Müslüman var. İhsan Eliaçık gibiler de var, MÜSİAD eski başkanı Erol Yarar gibiler de var. Kapitalist Kuran diyen de var, komünist Kuran diyen de var. Kaldı ki, Kapital gibi metinler ve teorik Marksizm gibi alanlar, büyük bir tartışmadır bizim için. Bu bizim zaafımız değil, zenginliğimizdir. Yani Marksizm değişebilir ve değişmelidir, fakat değişmeyen yönleri vardır. İfadelendirmesi ise her zaman değişebilir.

Bu çerçevede ben gene burada İslamcı arkadaşların ve İhsan Eliaçık’ın azınlıkta kalma ve “misafir olma” durumunu gözeterek ve özür dileyerek bitireyim sözlerimi. Müslüman hareketin devlete karşı çıkışını görmek istiyoruz. O zaman biz bu meseleyi çok daha farklı düzlemde tartışırız. Teşekkür ederim.

Çok özür dilerim. Ankara’da İLKAV veya İstanbul’da Özgür-Der gibi cuntaya karşı ve devlet mekanizmasına karşı çıkan İslamcı hareketler var. Bunlardan haberdar mısınız? Ankara’da her hafta eylemler ortaya konuluyor…

Metin Kayaoğlu – Biz onların devrimci değil; daha çok demokrat-liberal akımlar olduğunu düşünüyoruz. Devrimci olmadıklarını düşünüyoruz.

Ben bunu reddediyorum.

Metin Kayaoğlu – Devletle savaşmıyorlar.

 

Yönetici – Arkadaşlar; panelimizi bitiriyoruz. Teşekkür ederiz herkese.

Okunma 213 kez
Bu kategorideki diğerleri: « Sol neyi yapmalı, neyi yapmamalı?

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.