Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Politik Marksizmin Olanakları Bitiyor mu?

Yazan

Politik Marksizmin Olanakları
Bitiyor mu?

Aycan Epikman

Politikada devrimci olmak

Marksizm politik devrimci olamayacaksa politik olmamalıdır. Bu ifadeyi, somut pratik ayırtları gözetmek kaydıyla, genel bir kural olarak almak gerekir. Bu bağlamda, Türkiye sol hareketinin üzerinde aktığı eğik düzlem, devrimci olmamasına razı olunmuş bir Marksizm arayışıyla sonuçlanacak gibi görünüyor.

Eğer politik devrimcilik sürdürülemiyorsa bu topraklarda Marksizmin politik varlığının bitişinin tartışılması gerektiğini söylemekte beis görmemek zorundayız.

Post-devrimcilik dönemine ısrarlı direniş çabalarını gözardı edemeyiz. Fakat, post-devrimcilik döneminin özellik ve ayırtlarını, bir yol açacakları umuduyla hevesle sahiplenen kesimlerin devrimcilik yaratabileceği ve yeni dönemin devrimciliğinin buralardan çıkabileceği beklentisinin boş olduğu net bir şekilde söylenmelidir.

***

Marksizmin dünyanın her yerinde mümkün bir yapı olduğu kabul edilir. Ancak, biraz daha özel bir yaklaşım, bazı ayrımlar koyacaktır.

Marksist politik örgütlenme ve faaliyetin dünyanın her yerinde somut olanak dahilinde olduğunu söyleyebilir miyiz?

Buna kolaycı bir cevap, her bir ülkede Marksist teori ya da ideolojinin rehberliğinde bir araya gelen her üç kişinin varlığının yeteceğini söylemektir.

Devrimin nesnel koşullarının dünyanın her yerinde olduğu ama öznel koşulların eksikliğinin buna imkan vermediği şeklindeki eski anlayış da benzer bir yol izliyordu.

Eski anlayışa göre, işçi sınıfının belli bir gelişkinlik yakaladığı her ülkede Marksistlerin politik varlık göstermesi doğaldı. Nitekim bu yüzden, eski anlayışın bugünkü sürdürücüleri de, işçi sınıfının zayıf olduğu ya da başka türden mücadelelerin çok öne geçtiği bir ülkede Marksizmin mümkün olamayacağını ileri süregelmişlerdir. Bu anlayış sahipleri, özellikle geçen yüzyılın tarihini bu şekilde anlamış ve kademe kademe, ilk önce Rusya’da, sonra Çin’de ve ardından öteki ülkelerde işçiler dışındaki toplumsal sınıf ve tabakalar arasında ve işçi sorunları dışındaki sorunları bayrak edinerek örgütlenenlerin Marksist olmadığını ileri sürmüşlerdir. Üstelik, bu ülkelerde başarılı devrimlere önderlik eden Marksistler de, kuşkusuz tam aksi istikamette bir pratik içindeyken, bu anlayıştan tümden uzak olmamışlardır.

Bu anlayışın izleyicileri, dün olduğu gibi bugün de, işçi sınıfı hareketi dışındaki hareketlerin Marksist olamayacağını, ulusal, dinsel, küçük-burjuva, köylü, etnik, yerli hareketlerin Marksistlerin ancak uygunsa sempati besleyebileceği veya etkisine alabileceği hareketler olabileceğini iddia edegelmişlerdir.

Bu, Marksizmi kısmi bir ezilen hareketi görmektir. İşçi sınıfına bağlı, ve sosyalizmi kapitalizm-sonrası bir toplumsal yapı olarak hedefleyen bir politik hareket… Oysa sorun, Marksizmin, bütün ezilmişlik ilişkilerini, somut pratik koşullar dışında hiçbir önsel ölçüt olmaksızın, üstlenmesinde düğümlenmektedir. Böyle anlaşılmış bir Marksizmin taşıyıcıları, bir toplumsal formasyon misyoneri olarak değil, esasen somut güçler ilişkisi içinde güç ve kudret sahibi olmayı, ve iktidarı ele geçirerek bir toplumsal düzen inşa etmeyi hedefleyecektir.

Soruyu yineleyebiliriz? Bugün, devletin topluma kesif bir şekilde hâkim olduğu ABD ve İngiltere gibi ülkelerde politik Marksizm mümkün müdür? Veya, işçi sınıfının varlığından bahsedilemeyeceği ve “modern ideolojiler”in neredeyse tamamen devredışı kaldığı Afganistan’da, Filistin’de Marksist politik örgütlenmeler varolabilir mi? Hindistan’da kırlarda arkaik ilişkiler içinde şiddet yüklü varlıklarıyla mücadele yürüten Maocular mı Marksist kabul edilmelidir, işçi sınıfının yoğun olduğu merkezlerde örgütlü “komünist partiler” mi..?

Marksist bütünlük

Marksizmi salt bir politik hareket olarak ele almıyoruz. Başka bir açıdan, Marksizmi, politik hareketler için rehber edinilecek bir teori olarak da değerlendirmiyoruz. Marksizm hem bir politik nitelik ve eylemli varoluş, hem bir teorik yapıdır. Bu toplam varlığı, bilim, felsefe ve politikadan oluşan bir bütün kabul ediyoruz. Bütünsel Marksizm üç bileşenin birlikte varlığı olarak kabul ediliyor. Tek tek bileşenlerde Marksizm örnekleri söz konusu edilebilir, ve kampusten çıkmayan bir akademisyenin tarih bilimi çalışmaları veya materyalist felsefe çalışmaları olabilir. Ortaya çıkan eserler Marksizm içinde değerlendirilebilir, “eserin müellifi”nin Marksist kabul edilmesi başka parametrelere ihtiyaç duyacaktır. Kendisi Marksist olmadığı halde, eseri Marksizm içinde kabul edilebilecek kimseler olduğu gibi, tersi de olabilir. Marksist bir felsefecinin felsefesi Marksizm içinde olmayabilir. Bu alanlarda Marksizmi tanımak için “teorik Marksizm”, “felsefi Marksizm”, “bilimsel Marksizm” gibi ayrımlar koyuyoruz. Fakat, bunların, genel olarak Marksist kabul edilmesi önsel bir gerçeklik olamaz.

Marksizmin üçüncü bileşeni politikadır. Bu, özel olarak devrimci politika olarak ifade edilebilir. Marksizm, devlet aygıtına karşı politik mücadele yürütmeyi öngören, politik devrimi hedefleyen, iktidarı ele geçirmeyi amaçlayan, bir politik iktidar dönemi öngören bir anlayışa sahiptir ve bundan dolayı, politik olarak bu sürecin herhangi bir yerinde olmayan bir öznenin politik Marksist kabul edilmesi mümkün olamaz. İktidar olmadığı yerlerde Marksistlerin pratik devrimci olmaları nitelik için önkoşuldur; yani devrimci olmayanı politik Marksist kabul etmek mümkün değildir.

Devrimciliğin olanaksızlık koşulları

Devrimciliğin yapılamayacağı bir durumda, Marksistlere politikadan uzak durmaları mı önerilmektedir?

Marksizmin devrimciliği ne anlama gelmektedir?

Bugün, birçok ülkede (ABD ile İngiltere gibi) Marksizmin politik bir akım olması söz konusu değildir. Bazı ülke ve bölgelerde tarihsel zaman dilimlerinde devrim bir ihtimal ve imkan olarak öngörülemeyebilir. Başlıca belirtinin, devrimciliğin politik veya “toplumsal” olarak yapılamaması ve sürdürülememesi olduğu bu yerlerde Marksizmin politik olarak mümkün olmadığı da kabul edilmelidir.

Önerme, politik Marksist (komünist devrimci) nitelikte bir örgütlenmenin olamayacağına ilişkindir ve Marksistlerin politika yapmaya yönelirken, içinde bulundukları ortamın kendilerine komünist devrimci olma rolü vermediğini ve kendilerinin de bu rolü koparıp alamadıklarını açık olarak görmeleridir.

Bu yönelimde devrimci politika yürütemeyen örgütlenmeler kendilerini politik Marksist olarak göreceklerdir. Marksizm bakımından sonuç, devrimci iddianın geri alınmasıdır. Tarihsel olarak görülen, Marksistlerin bu tür durumlarda yaygın olarak reformlar mücadelesi yürütmesine ve bu işlemin uzunca yıllar almasına rağmen hala politik devrimci olduklarını vehmetmeleridir.

Bu, öznel bir yargı değildir, Marksizmin devrimciliği varitse, devrimciliğin bir süreç boyunca fiilen yapılamayacağı ortamın özneleri de politik olarak Marksist kabul edilemez. Bugün ABD’de, Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de komünist devrimci örgütlenmeler yoktur. (Almanya’da Kızıl Ordu Fraksiyonu, 1970’ler boyunca yürüttüğü devrimci faaliyetten sonra, karşı-saldırıyı göğüsleyemedi ve sonunda kendini feshetti.) Özellikle İngiltere’de, “modern” tarihte, yani Marksizmin bir politik yapı olarak ortaya çıktığı tarih boyunca hiçbir zaman bir Marksist politik örgütlenme olmaması hiç rastlantı değildir.

Dolayısıyla, söylenen, Marksistlerin politikadan uzak durmaları değil, Marksist olarak politikadan uzak durmaları gerektiğidir. Bu dönemlerde, Marksizmin –öteki bileşenler yerli yerindeyse– devrimci politika bileşeni eksik olur ve Marksist politikadan, Marksist devrimcilikten veya politik alanda Marksistlerden bahsedilemez. Reformcu bir nitelik kazanılacağına politik alanda olmamak evladır.

Bu durumda, işçi sınıfını sosyalist ideolojiyle örgütleyerek “komünist” adıyla reformlar mücadelesi yürüten bir partidense, karmaşık ezilen katmanlarını karmaşık ideolojik formlarda örgütleyen devrimci bir partinin Marksist olma imkânı daha fazladır.

Devrimci veya reformcu?

Bir Marksist örgüt, reformlar için mücadele yürütebilir. Bu örgüt reformcu tarzda da mücadele yürütebilir. Ancak burada yerleşik bir nitelik alınması politik Marksizm bakımından kabul edilemez. Bütün mücadele biçimlerinin sürecin başından sonuna kadar dar anlamda şiddet-politikaya indirgenmesi gibi bir yaklaşım söz konusu olamaz.

Peki, bir devrimci örgütün gerilemesi nasıl olur ve gerileme dönemlerinde politik faaliyetini nasıl yürütür, yürütebilir? Bu, kritik önemde bir momenttir. Bir devrimci örgüt, reformcu bir politik dönem de yaşayabilir. (Devrimcinin reformcu olması genel eğilimdir, ama reformcunun devrimci olması istisna.) Bu durumda, bu dönem boyunca, Marksist bir parti, yaptığına ilişkin öz-bilincini devrede tutmayı –politikanın kumanda mevkisinde olmasını– ihmal etmemelidir. Zira, her dönemde ve durumda yaptığının, programından veya zihniyetinden, görüşlerinden veya geçmişinden dolayı devrimci olduğunu iddia etmesi bu durumdaki bir örgütün önündeki en büyük ve kritik sorundur.

Devrimci pratik; mücadele dolu geçmişten, programdan, teoriden yemeye uygun olmayan bir nitelik arz eder. Devrimcilik, deyim uygunsa, sıcak yenen bir yemektir. Devrimci pratik, kendi meşruiyetini olduğu gibi, kendi varlığını da kendinde bulur. Devrimciliğin kanıtı devrimciliğin kendisidir.

Normal olan

Wilhelm Reich’ın, “Asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir” dediği gibi, asıl açıklanması gereken, ezilenlerin ezenlerin tayin ettiği hukuki ortamda faaliyet yürütmesidir.

Bir şiddet uygulaması veya tehdidi olarak devlet aygıtının varlığı koşullarında, devrimci bir iddianın “normal” örgütlenme biçimi açıkça yasadışıdır. Bir devletin, şiddet araçlarını günlük uygulamadan dramatik ölçüde geri çekmesi ve bir genellikle bir tehdit olarak kullanması, bir “iyileştirme” anlamına gelmez; bu, bilakis, devletin kendi ezilenleri üzerinde artık güçlü bir hakimiyet kurduğu anlamına gelir. Bu arada, ezilenlerin sırtından kırbaç eksilmiş, ne gam!

Açıklanmaya muhtaç olan, hesap verilmesi gereken, yasal örgütlenmenin her türüdür. Çünkü karşı taraf tanımı gereği güçlüdür ve onun gücünün uzanamayacağı “yerler”de olmak gerekmektedir. Bir tersinden diyalektik işlemle, bu kez hukuksal alanın kendisinin devletin şiddet gücünün ulaşamayacağı, güya devletin kendi elini-kolunu kendi hukukuyla bağladığı bir yer olarak ileri sürülmesinin zımni kabulü demek olan yasal particilik, eğer başka bir örgütlenme kalmamışsa, veya dişe dokunur başka bir örgütlenme yoksa, devrimcilik iddiasının geri çekilmesi demektir.

Marksizmin yüzelli yıla ulaşan tarihi, bir temel örgütlenme ve mücadele anlayışıyla birlikte gelişmiştir. Bu nitelikler Marksizmin devrimci tarihiyle perçinlenmiştir adeta.

Devletin esas olarak bir şiddet tekeli olduğu, devrimin şiddet yoluyla olacağı, toplumsal formasyonlarda politik iktidarlar oldukça, kural olarak bu iktidarların hükmetme temelinin ve biçiminin de değişmeyeceği (beş bin yıldır böyle olageldiği), hiçbir hukuki, kültürel, teknolojik, politik gelişme ve yeniliğin bu kuralları değiştiremeyeceği Marksizmin tarihsel ayıraçları mahiyetindedir.

Devlet teorisinin Marksizmin politik olarak ne olması gerektiğini belirleyen bir rol oynadığı açıktır. Devlet, eğer nesnel olarak, egemen sınıfların bir baskı aracı ise, ve devletin belli başlı niteliği, şiddet tekeli ise, bir politik karşı koyuşun nitelikleri belli olmuş demektir. Şiddet tekelini kırmak devletle mücadelede politik olarak tayin edici bir durumdur. Dünyada hiçbir devletin, hukuk devleti özelliği en belirgin kabul edilenler dahil, kendi varlığına kast eden bir girişime, hukuki yollarla varlığına son verme özgürlüğü tanıması söz konusu olamaz. Her kritik anda her devlet, tereddütsüz bir şiddetle silah kullanmıştır ve kullanacaktır. Bu, Marksizmin devlet ve dolayısıyla politika ve devrim anlayışının temelidir.

Buna bağlı olarak, kendini politik nitelik olarak ifade eden bir öznenin en öndeki niteliği şiddet tekelini kırmak üzerinedir. Kısacası silahlı olmak, silahlı olmayı sürdürmek ve silahı kullanabilmektir.

Ezenlerin politika alanı

Ezenlerin teorisyenlerinin politikanın şiddet-dışı bir mücadele yolu ve tarzı olduğu anlayışı ezilenlerin birçok kümesi tarafından da kabul edilmiş görünüyor. Bu aslında ideolojik hegemonyanın açık bir belirtisidir. Şiddetten arınmış ezilenler faaliyetinin politik olmadığı, ezilenlerin politik faaliyetinin ancak şiddet sayesinde mümkün olabildiğidir aslolan. Politikanın ezilenler açısından şiddet-politika olarak anlaşılmasının yapısal niteliği sağlamdır.

Devletin hukuki oyun alanında bir örgütlenme olacak ve ezilenler için ve onlar adına politika yapacak! Bu, olmayacak duadır. Ezilenlerin devrimci politikasının güvencesi ve eşliği olmadan girilecek bir arenada aslanların önüne atılmış ceylan gibi olacaktır yasal politik form.

Devrimci bir yeraltı örgütlenmesinin, ve bu yetmez, yürütülebilir bir devrimci mücadelenin nesnel desteği olmadan, ezenlerin politika alanında ezilenlerin kendi varlıklarıyla bir süreç boyunca yürüyebileceğini sanmak, tarihin ve çağın yapısal politik niteliklerinden bihaber olmak veya günün ağırlıklı gerçeğine, devletlinin gücüne teslim olmaktır.

Eğer yasadışı örgütlenme imkânları bulunamıyorsa, bu, gerçekte, örgütlenme imkânları bulunamıyor demektir. Ezilenler tarihin bütün zamanlarında dar anlamda politika arenasında olmak zorunda değil. Ezilenlerin açmış olduğu bir devrimcilik kanalı düzene akıtılıp heba edileceğine, bu yola hiç girilmesin ve bir ezilen kesimi daha kendini büyük gerçeğe teslim etmesin.

Cephe gerisinin zorunluluğu

Mücadele sırasında bir cephe gerisi yaratamayan, güçlerinin bir kısmını ve asıl olarak önderliğini güvenceye alma koşulları yaratamayan bir örgütlenmenin devlete karşı başarılı olmak bir yana, varlığını sürdürme şansının tarihsel bir ilke olarak söz konusu edilemeyeceğini ifade edebiliriz.

Düşmanın, kendine karşı can bedeli bir mücadele yürüten bir varlığın yaşamasına izin vermesi düşünülemez.

Marksizmin tarihsel dersi

Marksizmin hem verdiği hem de aldığı bir dersten söz edilmelidir. Marksizm, 20. yüzyıl boyunca ezilenlere, politik devrimin ve politik devrimciliğin ne kadar önemli olduğunu pratik politik hareketiyle gösterdi. Bu ders, ezilenlere özellikle Batı’dan pompalanan uygarlık bileşeni olarak muhalefet etme görüşünü reddetmeye ilişkin paha biçilmez bir kazanımdır. Fakat, Marksizm, aynı zamanda kendine de bir devrimcilik dersi verdi. Barışçı yöntemler, Gramscici hegemonya mücadelesi, sivil toplumu kuşatarak ve tek tek mevziler ele geçirerek fethetme, iç savaşın yıkıcılığı ama bizlerin yapıcı ve sorumlu devrimciler olduğumuz gibi anlayışların hiçbirinin başarı şansı olmadığını, hiçbir zaman bir başarı örneği armağan edemediğini başta kendindeki birtakım eğilimlere karşı gösterdi.

Marx ve Engels’te birtakım reformcu görüşler vardır ve bunlarla dolaysızca karşılaşmaktan çekinmemek gerekir. Marx, bir dönem, bazı ülkelerde barışçı geçişler olabileceğini sanmış, Engels ise Almanya’daki partinin toplumun ve işçilerin çoğunluğunu örgütlemeye yakın olduğunu ve böylece devrimin yaklaştığını düşünebilmiştir.

Marx-Engels’in yaşadığı dönemin Marksizminin devrimcilik açısından önemli kayıtlarla edinilmesi gerektiğini açıkça vurguluyoruz.

Öte yandan, Marx ve özellikle Engels’in yaşamının son yıllarında, Marksizm olarak bilinen akımın politik niteliğine Almanya’da örgütlü partinin önderlerinin damga vurduğunun ayırdında olmalıyız. Bu, daha sonra İkinci Enternasyonalcilik olarak mahkum edilmiş olsa ve üzerinden büyük tarihsel deneyimler geçse de hesabı tam olarak görülmemiş bir tarihtir hala.

İkinci Enternasyonal adıyla bilinen ve merkezini Almanya’daki partinin oluşturduğu ve 19. yüzyılın sonuyla 20. yüzyılın ilk yıllarında cümle alemin Marksist olarak bildiği, Marksizmi dünyada temsil eden organizasyon Marksist değildi. İçinde birtakım Marksist parti ya da oluşumları ve grupları barındırmasına rağmen, Marksizm adına hareket eden bu koca organizasyonun Marksist olmadığı üzerinden bir tarihyazımı oluşturmak zorundayız.

Marksizmin tarihini devrimci tarz edinmede belirleyici bir moment, Rusya’da ortaya çıkan Enternasyonal üyesi partinin ayrışmasıdır.

Rusya Marksizmi, başta İkinci Enternasyonalciliğin reformcu bir akımı olarak belirdi. Enerjisinin önemli bir kısmını, Rusya’daki halkçı devrimcilikten kendini ayırmaya hasrediyordu. Bu manzarada, Marksistlerin şiddet-politikaya uzak duruşları, devrimcilerin onlara tepki duymalarına yol açıyordu. (Lenin’in ağabeyiyle birlikte Çara suikast teşebbüsünden dolayı tutuklanan devrimci bir öğrenci, ele geçirilen mektubunda, şiddet yöntemlerinden uzak oldukları için, o zamanlar “sosyal demokrat” olarak bilinen Marksistlerden ne denli nefret ettiğini yazıyordu.)

Daha sonra Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler, Rusya’da ve Enternasyonal ortamında, Marksizmin Batı Avrupalı kökeninden değil, Rusya’nın halkçı devrimciliğinden kaynaklandığı şekilde eleştiriliyordu. Bolşeviklerin politik pratiğinin devrimci niteliği eleştiriye açıktır, ama onların her zaman yanı başlarındaki Menşevikler tarafından ve Enternasyonal içinde maceracı olmakla itham edildiğini ve bu örgüte bağlı tek illegal parti olduğunu göz ardı etmemeli. Öte yandan Bolşevikler, Rusya’daki halkçı devrimcilere göre yeterince devrimci değildi. Bunu, devrimden sonra yazdığı Rusya Komünist Partisi Tarihi adlı kitabında Zinovyev neredeyse açıkça kabullenir, ama devrimi kendilerinin başardığını bu eleştiriye karşı bir argüman olarak kullanır: “Sosyalist devrimciler gibi narodniklere göre de, Marksistler devrimci değildi, kandan korkuyorlardı, cesaretleri yoktu. Bugün, büyük devrimimizden sonra bizleri böylesine bir zayıflıkla suçlamak zordur.” Bolşevikler, bir yandan devrimcilerin baskısıyla, öte yandan, “Polis karakollarının altını üstüne getirmenin devrimci yanı nedir?” diye kendilerini Marksizm adına mahkum eden Menşeviklerin baskısıyla mücadele ediyordu.

Biz, bu tarihsel ayrımlar ve diyalektiği izleyerek, politik Marksizmi, Marksist devrimcilik olarak ifade etmeyi yeğledik. Yani, devrimci olmayanı da ihtiva edebileceği kabul eden bir “devrimci Marksizm” ifadesini değil (tarihsel kullanımı da söz konusudur), her zaman devrimci olmak durumundaki bir politik nitelik anlamında, “Marksist olan devrimcilik” tabirini kullanmanın “politik Marksizm”in doğasına uygun olduğunu savunuyoruz.

Bugün devrimci hareket

Bugün “Türkiye devrimci hareketi” terimini, adlı adınca kullanabilir miyiz? 1971’den bu yana süregelen varoluş örnekleri esas alınırsa bunun çok zor bir kıstağa geldiği söylenmek durumundadır. Artık Türkiye’de devrimcilik dönemi götürülememektedir ve bu dönemin götürücüsü devrimci hareketin varlığı geri çekilmiştir.

Eskiden bu ülkede devrimci olan ile olmayanı ayırma konusunda sıkıntı çekilmezdi. Devrimci zaten eylemli haliyle açık bir nitelik ayıracı sağlıyordu ve kendini tanımlamak için başka faktörler geriden gelen ikinciler mertebesindeydi. Günümüz koşullarında iki-üç örgütün çabalarına rağmen ve bu örgütlerin varlığının yüzü suyu hürmetine ancak “geçmişin oku”nu hesaba katarak devrimciliğin varlığından söz edilebilecektir.

Yeni bir örgütlenme bu makası kapatmamak için önemli bir enerji ortaya koydu. Fakat, çok önemli ideolojik ve politik başlangıç sorunları bu girişimin akıbetini belirsiz kılmaya yetti.

Devrimci hareketin tarihini yazmak

Türkiye sol hareketinin üyeleri çoğu zaman politikayı taktik uygulama olarak alamayacak kadar küçük ölçekli olmuştur. Devrimci şiddet politikası bu küçük ölçeğin yarattığı sorunu ikame ediyordu. Ancak günümüzde bu ikame unsuru geri çekilmiştir. Örgütlerin devrimci pratik yürütemediği gözlenmektedir. Bu durumda, sol hareketin manzarası dramatik biçimde değişmiş oluyor. Devrimcilik niyetinde olan bir örgütün hareket tarzı ne olmalıdır?

Söz konusu örgütlenmelerin ellerinde kalanın üzerinde durmaya çabaladığını izliyoruz. Açık alanda yer alan faaliyetlerine yüklenmekte, bu alanda hamleler yapmaya çalışmaktadırlar. Yasal alandaki çalışmalarını parti formunda yürütmek bunlardan biri olmaktadır.

Türkiye sol hareketini politikaya taktik uygulama anlamında çeken dinamik Kürt Hareketidir.

Üstelik, geçmiş yakın tarihin bu bakış açısından ele alınmaya da ihtiyacı olabilir. Devrimci ve sol hareketin tarihini bir kez daha “sol”dan yazma ihtiyacı hasıl olmuştur. Ama bu, nihilist olmayan bir devrimci tarihyazımı olma ihtiyacındadır.

Cephe gerisi yaratmak

Türkiye’de bir dönem hapishaneler devrimci örgütler için paradoksal bir şekilde cephe gerisi işlevi görüyordu. Devlet, açık bir bilinçle bu cephe gerisini dağıttı. Avrupa ülkelerinin bir dönem kısmen cephe gerisi olarak değerlendirilmesi, orta vadede devrimci hareketin zararına işledi. Cephe gerisini, Avrupa’da değil, “Ortadoğu”da teşkil eden Kürt Hareketi, bu bölgede başarılı bir mücadele yürütüyor. Halen mücadelenin sürdürülmesinde cephe gerisinin tayin edici rolü açıkça görülüyor.

Açık alan politikası yürütmek ve yasal örgütlenme formlarına kapılmak, paradoksal olarak, bir anlamda hapishanelerin tam tersi bir şekilde cephe gerisi olarak işlevlendirilmek isteniyor. Güya, hukuki alanda korunaklı bir alan yaratılacak ve mücadele buradaki güvenceye alınmış birikimle geliştirilecek!

Yasal alana taşınan devrimcilik!

Bu sözler, pratik sorunlar yumağıyla boğuşan ve yeraltı çalışmasının kısırlığını, sağırlığını, körlüğünü gün be gün yaşayan, illegal çalışmanın bütün uğraşlara rağmen karşılık bulamamasını yıllar boyu deneyimleyen devrimci militan için boş ve soyut doğrular olarak gelebilir. Ama hiçbir şey, bizi kimliklendiren temelleri ve kavramsal bütünlüğümüzü kurduğumuz ekseni aynen yeni duruma kaydırmaya gerekçe olamaz.

Türkiye’de yaklaşık kırk yıllık bir devrimci varoluş tarzı artık sonuna gelmiş ve eskisi tarzda sürdürülemez nitelikte olabilir, ama bu o varoluş tarzının geri alınmaya çalışılmasına, o varoluş tarzının kavramsal avadanlıklarını aynen yeni duruma da taşımaya gerekçe olamaz. Yeni durum, salt bir konjonktürel yeni durum değildir ve toplumsal politik varlığın başka bir yerinde konumlanmaya işaret etmektedir. Önceki yerin şimdiki koşullarda aynısı demek mümkün olmayan bir yer… O halde, kavramlarımızı da aynen yeni duruma taşıyamayız.

İleri sürülen, eski durumda teşkil edilen ve karşılıkları alınan, inşa edilen kavram setinin aynı içerim ve konumlanmalarıyla yeni duruma taşınmasının olmazlığına ilişkindir. Burada merkezi bir yeri “devrimcilik” kavramı işgal ediyor. Eski durumda bu terimi bir şekilde kullanıyordunuz ve bu kavramın bir şekilde kuruluşu üzerinden, evet başlıca bunun üzerinden inşa etmiştiniz kendi varlığınızı. Ama şimdiki yeni durumda, bu terimi, aynen 1971-2000 arasındaki içerim ve çağrışımlarıyla birlikte kullanırsanız, o yıllar boyunca ileri sürdüğünüz argümanı geri çekmiş olursunuz.

Yeni durumun yenilik taşıyan örgütlenme biçimi yasal olursa ve bu yasal formun devrimci olduğunu ileri sürerseniz, eski durumun devrimcilik terimini geri çekmiş, eleştirmiş, reddetmiş olursunuz.

Şu halde, legal örgütlenmeye dönük bir ihtirazi kaydı, terimlerin kullanımına ilişkin bir istismar bakımından koyuyoruz. Devrimcilik Türkiye’nin son kırk yılında sol hareketi ayrıştırmada, tanımlamada tayin edici bir yere sahiptir. Bu yer gerek ve önemini gayet sağlam tarihsel köklerden almaktadır. Eğer bu kavramın kullanımındaki tarihsel-politik özgüllüğü geri çekerseniz, Türkiye’nin son kırk yılında bulunduğunuz ayrımlı noktayı da iptal etmiş olursunuz.

Peki, son kırk yılda, Türkiye devrimci hareketinin götürücü özneleri çok mu iyi bir devrimcilik örneği sergilemiş, eleştirilemez bir tarihsel miras mı bırakmıştır? Bu sorunun yanıtı elbette olumsuzdur. Ama bu tartışmanın yürütüldüğü alan, devrimci hareketin devrimcilik dönemindeki eleştirisinin yeri değildir.

71’in geri alınışı

“Devrimci hareketin önünde, kendi bugününü mahkûm etmek için kendi geçmişi bulunuyor.” Teori ve Politika’nın “Post-devrimcilik dönemi”ni ortaya koyan yazısında böyle deniyordu.

71 devrimciliği, kendi gerekçelerini de ifade etmiş ve sahneye böyle çıkmıştı. Devrimcilik, devletin şiddet tekeline son verme pratiğiydi. Devrimci olmayan politik anlamda Marksist de olamazdı. Bu yüzden, gayet sağlıklı bir şekilde, Marksist devrimcilik her zaman devrimci kesimler içinde aranmıştır. Türkiye devrimci hareketi, o zamandan itibaren bu düsturu izlemeye gayret etti. Devrimci hareketin öncesinde ve sırasında yasal örgütlenmeler hep oldu. Ama devrimci hareket, bu yapılardan kendini bir anlayışla uzak tuttu.

Bir politik akım, bir süreç boyunca devrimcilik yürütemeyebilir. Bu durumda, bu örgütün politik niteliği, 71 devrimcilerinin koparken koptuklarına yaptığı nitelemeyle anılacaktır.

Bu ortamda, 71’in öncesiyle bir sentezi, birlikte ele alınması mümkün bir yol olabilir mi? Bizce, böyle bir sentez 71 öncesinin galibiyetiyle sonuçlanır; 71’in kendisi söz konusu ihtiyacı da karşılıyordu.

Yasal devrimci parti!

Açık devrimci parti! Bu ifade kendi içinde tayin edici politik tezler barındırıyor. Devrimciliği tanımlıyor; Marksizm anlayışını ortaya koyuyor. Biz, özel kriz dönemleri, devrimci durumlar ve bazılarının ön-devrimci durum dediği haller ve yüksek devrimci gelişme düzeyleri dışında, yasal alanda faaliyet gösteren bir örgütlenmenin devrimci olamayacağı görüşünde ve anlayışındayız. Devrimci olan bir örgütün, yasal alanda faaliyet gösteren ve devrimci olması gerekmeyen, ama geniş anlamda, asıl merkezi örgüt devrimci olduğu için devrimci kabul edilmesinde sakınca olmayan “reformcu” ya da reformlar mücadelesi veren örgütsel kolları olabilir ve bu durum, çoğu durumda bir başarı olarak kayda geçer.

Türkiye’de 1971’de ortaya çıkan solculuk tarzının özelliği tek sözle budur: devrimci bir solculuk.

Bugün Türkiye’de kendi başına devrimci ya da Marksist politik yasal organizasyonlar oluşturmanın koşulu yoktur. Devrimci bir örgütlenmenin varlığı koşullarında, yasal örgütlerin devrimci pratik içinde olması çabasına gerek de duyulmayacaktı. Ayrıca Marksist sayılabilecek herhangi bir örgütün bile yasal alanda aynı niteliğini kovalamaya ve yansıtmaya mecali bulunmamaktadır. Onca enerjinin, amaçlanan politik niteliği sağlanamayacak kısır ve dar kalmaya mahkum yasal oluşumlara harcanması israftır.

Yeni bir dönemin başlangıcını yapacak bir devrimci enerji yoğunlaşmasıdır gereken. Yasal günlük politika alanlarında bu enerji yoğunlaşmasının sağlanamayacağı açıktır.

Türkiye devrimci hareketinin üyeleri, yasal partiyi, açık ve üçüncü taraflarca kabul edilebilir ölçekte bir devrimci mücadelenin yokluğunda bir reformizm göstergesi olarak tarihe sabitlemiştir.

Bir devrimci hareket ciddi bir gelişme ve kudret gösteriyorsa yasal parti örgütlenmesi genişleyen kitlesel bağların toparlanması için gerekebilir. Devrimci hareket, kudret mücadelesinde aşama kaydetmişse, yasal parti gerekli bulunabilir.

Nihayet, devrimci hareket, devrimciliğini sürdüremiyorsa, yasadışı örgütlenmeler sürdürülemiyorsa, yeraltı nefes alınamaz hale gelmişse, yasal parti gerekir mi?

Devrimci çevrelerde sıklıkla, artık illegal çalışmanın yürümediği, çalışmadan verim alınamadığı, nice değerli kadronun yeraltının kasvetli ortamında boğulduğu ve bu işin götürülemediği yolunda değerlendirmeler duyuluyordu.

Ancak bu şikayetler, ana tema itibarıyla, Türkiye’de yaklaşık kırk yıldır var. Ve “aklı başında” ve “en bilinçli” sayılan birçok götürücü kadro, bu sorunu zamanında görüp çeşitli gerekçelerle devrimci mücadelenin dışına düştü.

Demek oluyor; her ayrı kesimin bir dayanma eşiği var ve bu eşiğe şu ya da bu şekilde geliniyor!

Eğer, yasal partinin yaratması mukadder sakıncaları bertaraf edebilecek güvence merkezlerine sahipseniz, geniş görüşlü ve olabildiğince esnek olmanız anlaşılır, ama bunu teşkil edemediğiniz ayan beyan ortadaysa, kendinize 1960’ların TİP’inden başlayarak miraslar aramanız, sol hareketin bütün reformcu mirasına sahiplenmeye kalkmanızın anlaşılmasını bekleme hakkınız olamaz.

Devrimci niyetlerini koruyanların yasal parti kurarken mazur gösterici gerekçeleri, devrimci çizgi ve hedefi hiçbir zaman gözden kaçırmadıkları ve eşzamanlı ya da günü geldiğinde bu yola başvurmakta tereddüt etmeyecekleri oluyor. Oysa, bu, tarihe ve gerçeğe fazlasıyla zayıf bir meydan okuyuştur. Görece yeterlikte bir devrimci pratik sorunu peşinen çözüyordu. Devrimci pratikle eşzamanlı bir yasal partiye hangi şaşkın itiraz edebilir! Ancak bilinen, yasal parti yoluna bu başarılamadığı için girildiğidir ve bu şekilde bir eşzamanlı devrimci pratik geliştirilebileceğini ummak için ikna edici nedenler bulunmamaktadır.

Ayrıca, bir dönem boyunca yasal alanda faaliyet yürüten bir politik öznenin “zamanı geldiğinde” gereken hareket tarzını ortaya koyabileceğini düşünmek gayet zayıf bir argümandır.

Bugün, yasal alanda faaliyet yürüten ve Marksizme bağlı olduğunu ileri süren hiçbir örgüt, bütün varlığının bu alanda olduğunu ileri sürmez. Hepsi, yasal alanda kalmayı bir karakter haline getirmiş olanlar dahil, yasalara tabi olmayan bir kurucu ve götürücü iradenin her dem devrede olduğunu açıktan söyler ya da ima ederler.

Diktatörlük ve demokrasi

Gelişmeler, devrimci çevrelerde faşist/oligarşik diktatörlüğün çözülmeye meylettiği ve devletin biçiminin bir burjuva demokrasisine dönüştüğü tartışmalarını beraberinde getirdi. Devrimci çevreler için bu, anlayış bakımından, derin ve ağır sonuçlar doğuracak bir gelişmeydi... Zira, 71'den beri sürdürülen şiddet-politikanın başlıca argümanı, devletin biçiminin diktatörlük olmasıydı. Devrimci örgütler, Batılı burjuva demokrasisine karşı mücadele tarzı bakımından hazırlıksızlardı. Hatta, önde gelen Marksist referanslar da bu konuda zaaflar barındırıyordu. O halde mücadelenin tarzı da değişmeliydi.

Faşist ya da oligarşik diktatörlüğün çözüldüğü yolundaki anlayışlara dayanan yeni girişimler, varlık tarzı gerekçelerini ortadan kaldıran bir işlev görüyor.

Marksizm politik olarak devrimci değilse, yoktur, olmamalıdır. Politik olarak devrimci olmayan bir örgütsel yapı, kendini Marksist bir politik örgüt olarak nitelememelidir.

Bu önermeyi darlaştırarak veya karikatürize ederek ele almanın örnekleri var. Ancak kast edilen başka bir şey. Bir Marksist örgütlenme, reformlar mücadelesi yürütebilir, barışçı mücadeleler geliştirebilir, bir dönem şiddet-politikayı tatil de edebilir. Ama bu son durumda tarih baba devrededir. Çünkü, duvara asılan silahın bir daha oradan alınıp alınmayacağını Allah bilir.

Kast edilen, bir süreç boyunca Marksist bir örgütlenmenin, şiddet-politikadan uzak kalamayacağıdır. Süreç, öznesine göre değişen bir süreye yayılabilir. Birkaç ay da olabilir, birkaç yıl da, beş-on yıl da… Eğer bir örgütlenme, bir süreç boyunca devrimci –eşdeyişle şiddetsel– politikadan uzak durmuşsa, bu artık onun devrimci politik nitelik arz etmediği anlamına gelmelidir.

Teknolojik hakimiyet ve devrimci olanaklar

Günümüzde devletlerin teknolojik kontrol mekanizmalarının kasvetli bir düzeye ulaştığı biliniyor. Yaygın olarak, artık devletin kontrolünün aşılamayacağı ve bu yüzden iktidarı hedeflemeyen, kısmi meseleler üzerinden sivil itaatsizliği esas alan eylemler ve örgütlenmeler gerçekleştirmenin gerektiği savunuluyor.

Devrimci hareket, bilinen örnekleriyle Avrupa’da, 19. yüzyılın sonlarından beri, neredeyse her on yılda bir, kapitalizmin teknolojik bakımdan çok geliştiği, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin devlet ve güvenlik aygıtlarına kısa zamanda yansıdığı, ezilen hareketlerinin “eski savaşçı tarz”la artık yürütülmesinin olanaksız olduğu söylenir. Ve neredeyse her on yılda bir de, ezilenlerin, bu argümanları boşa çıkaran yeni ve taze başlangıçlarına tanık olunur. Bu, neredeyse “tarihsiz” bir süreçtir.

Marksist literatürde ilk Engels’in çalışmalarında görülür buna benzer ve sonra çokça istismar edilen değerlendirmeler. Engels, yeni silah teknolojileri yüzünden artık yüzyılın ortalarında yapılan sokak savaşlarının mümkün olmadığını yazar. Bu, zamanın reformculaşmış sosyalistlerince hemencecik devrimci mücadelenin imkansızlığı şeklinde yorumlanıverdi. (Engels’in yazdıklarının istismara elverişli yönler taşıdığını söylemeliyiz.)

Marx ve Engels’in devrimci politikaya ilişkin konumlarını eleştirebiliriz. Ama ilişkili oldukları örgütlerin hep en solunda yer aldılar ve partileri sağcılaşmaya karşı uyarmaya uğraştılar.

Türkiye’de devrimci hareketin tekniği mücadele onyılları boyunca esaslı ve vazgeçilmez bir unsur olarak kullandığına ve bunun asıl nedeni olarak da, “teknik akıl”ı mücadelede operasyonel tarzda kullandığına tanık olunmadığı herhalde rahatlıkla söylenebilir.

Devletin, diğer yönler yanında teknik bakımdan da üstün olduğu ve bunun bir veri olduğu sabittir. Dönem dönem devrimciler bu teknik düzeyi yakalama veya ona yaklaşma örnekleri vermiş olabilir, ama genel bir kural olarak, devrimcilerin hep geride olduğu açıktır.

Anlaşılan, Türkiye devrimci hareketi, düşmanının teknik düzeyi ortamına doğduğu yılları “aştığı”nın izlendiği 1990’lı yılların başlarından itibaren bu konuda sistematik şekilde geride kalmaya başladı. Ve düşman, anlaşıldığı kadarıyla, bu üstünlüğünü 2000’lerden itibaren boyutlandırarak ve pekiştirerek sürdürmekte.

Bu son teknolojik kriz, devrimci hareket tarafından aşılamadı ve devrimci hareket, izlenebildiği kadarıyla en azından zihniyet olarak, teknolojik devlet imkanlarıyla nasıl baş edeceği konusunda yenilgi yaşamakta.

Bu kriz elbet bir gün aşılacaktır.

İzleme / gözetleme devleti özellikleri kazanmaya başlayan devletin, kontrolünün kentlerde bulunan kamera sayısı, telefon izleme ve dinleme kapasitesiyle ölçtüğü koşullara karşı yeni tarz “kontr-atak” dönemi gelecektir. Bunun, zamansal vadesi çıkarılamaz. Fakat, teknolojinin mutlak ve aşılamaz üstünlüğü hiçbir zaman yani ilkesel olarak olamayacağı için, geçerlidir bu önerme.

Yeraltı faaliyet deneyimlerinden geçmiş devrimci kadroların bu konuda genel olarak umutsuz ve yanıtsız olduğu izleniyor. Bunun, kollektif olarak devrimci hareketin durumunu yansıttığı söylenebilir.

Ama meselenin şu yönünü gözden kaçırmamalıyız. Teknolojik bileşenini de içeren yapısal varlık ve devletin kontrolünden kaçınma pratiği, bazen bazı yerlerde uzunca bir dönem aşılamayacak nitelik kazanabilir. Önemli olan, Türkiye’nin bu yerler arasına girmemesidir.

Devrimci çekilmecilik

Türkiye’de devrimci örgütlerin içinde bulunduğu durum, devletin devrimci faaliyet karşısındaki duruşunun sonuçları gibi başlıca nedenler dolayısıyla, devrimciliğin, 71’den başlayan “devrimcilik dönemi”ndeki gibi sürdürülmesinin koşulları ortadan kalkmıştır. Son derece avantajsız koşullarda, “devrimci olmayan dönemde devrimcilik” olarak sürdürülen bu devrimci politik varoluşun koşullarını artık tarihsel bir miras olarak tartışmaya geçmiş halde görünüyoruz. Bilindiği kadarıyla çevredeki geniş bölgede hiçbir ülkede bu koşullarda bir devrimcilik bu kadar uzun bir süre götürülemedi.

Bugün, bu tarihin, bizzat onun dolaysız mirasçıları eliyle çözülmesi tehlikesiyle karşı karşıyayız. 71 devrimciliğiyle başlayan devrimcilik, devrimcilik olarak kalmalıdır; devrimciliğin bir dönem olarak bittiğinin kabulü pahasına… Özellikle 1980’lerin ikinci yarısından itibaren bu tarihsel dönemi reformcu yönelimlerinde arsızca ranta dönüştürmeye çalışan mirasçıların günümüzde de rastlanan varlığında, devrimci mirasın savunusunun, elbette bağlılarına ama doğrudan bağlıları dururken dolaysız olmayan bağlılarına düşmesi de, gerçekte bir genel tarihsel kural mertebesindedir. Evrim ancak dışarıdan görülebilmektedir ve kaval kemiğinin acısını duyan kendini dışarıdan izleyememektedir.

İçinde bulunduğumuz dönemde, devrimci niyetini koruyanlara düşen, bir tutum olarak “devrimci çekilmecilik”tir. Devrimci çekilmecilik, eldekini bıraktığında da bir şeylerin elde edilemeyeceğinin neredeyse kesin olduğu koşullarda, varlığı korumak için düzenli bir geri çekiliş tutumudur.

Eski devrimci varlığını reform alanına tahvil eden hiçbir deneyim başarılı olmamıştır. 1980’lerin sonlarından bu yana legal politik alana yönelen devrimci hareketin belli başlı akımlarının hiçbirinin hiçbir dişe dokunur kazanım elde edemediği gayet açıktır.

Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olunmamalıdır. Üstelik, gözden çıkarılmış görünen bulgur pirinçten çok değerlidir.

Kamuoyunu gözeten bir ajitasyon ve propaganda faaliyeti ve politik varoluş tarzı, ya reformcuların ya da politik gelişkinlik bakımından “ileride” olan devrimci bir yapının izleyeceği bir yol olabilir.

Politikaya katılım ve Kürt Hareketi

Bu bakış açısından, geçen onyıllar boyunca, parlamento seçimlerinde bağımsız adaylar çıkararak seçimlere katılım politikasının da artık bir taktik uygulama değil, kararlılık, süreklilik, istisnasızlık bakımından “stratejik” bir nitelik kazandığı da gözardı edilemez. Bu bakımdan, bugünden geriye yöneltilecek bir bakışın, bir tarihyazımının kötü anlamda, bağımsız adaylar çıkarma politikasının politik devrimci niteliği kemiren özelliği de vurgulanmalıdır. Bu bağlamda, taktiksiz bir duruşla sürekli olarak boykotu veya ilgisizliği savunanlara karşı, sürekli olarak katılımı savunanların, her ikisinin de başarısızlığı göz önüne alındığında, sürekli olarak boykotu savunmanın Türkiye devrimci hareketinin devrimci niteliği bakımından daha tutarlı bir “stratejik” konum olduğu savunulacaktır.

Devrimci hareketin Türkiye politik rejimine katılım denebilecek bir yönelimini gerekli kılacak tek önemli unsur, yapısal olarak, Kürt Hareketidir. Kürt Hareketiyle tarihsel dayanışmanın politik görünümleri olarak, bu devrimci hareketle onun düzen içi manevraları dahil, dayanışmanın bazı konjonktürlerde devrimcileri verili dar durumları çerçevesinde gayet sıkıştırıcı olabileceği açıktır. Fakat göze alınması meşru tek “hata” pozisyonu” bu olacaktır. Devrimci hareket, kendi bağımsız varlığıyla izleyemeyeceği ve kontrol edemeyeceği düzen politikası alanına Kürt Hareketiyle dayanışmak için girebilir. Fakat bu da kayıtları iptal etmez. Kürt Hareketini izlemek otomatiğe bağlanamaz. TC’nin karşısındaki tek gerçek muhalefet hareketinin kıymeti hiç unutulmamalı ve sürekli vurgulanmalıdır, ama bu durum bazı konjonktürlerde hesaba katılamayacak veri durum mertebesinde olabilir.

Türkiye’nin devrimci niyet taşıyan akımları, Kürt Hareketiyle onun her kritik anında dayanışmakla mükelleftir. Bu, geniş zamanlı bir senet olarak kabul edilebilir. Fakat, bu hareketin olağanüstü dinamik içinde “olağan” denebilecek taktiklerini peşinen izlemeyi ve desteklemeyi gerektirecek bir durum yoktur ortada.

Öteki tayin edici unsur, Türkiye devrimci hareketinin Kürt Hareketiyle dayanışma tutumunun, geçen iki onyılda hiçbir zaman güçler ilişkisinde bir rol oynamadığı, tayin edici nitelik olarak sembolik bir nitelik gösterdiği de gözden kaçırılmamalıdır. Zira, Türkiye devrimci ve ilerici hareketinin zayıflığı taktik nitelik açısından tayin edicidir.

İdeo-politik varlık yaratmak

 

Sergilenen bu manzaraya göre, eğer pratik-devrimci varoluş örnekleri ortaya çıkmıyorsa, Türkiye’de faaliyet yürütme çabasında olan kesimlerin,  ideolojik-politik denebilecek bir alana çekilmekten başka seçeneği kalmamış görünüyor. Böylece, ezilenlerin yeni kesimlerine seslenmenin ihtimali hesabı operasyonel bir özellik kazanabilir ve bir kuruluş sürecinin başlangıç tohumları tazelenmiş bir enerjiyle atılabilir. 

Okunma 257 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.