Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Savunma: Yerli Bir Devrimci İdeoloji Oluşturmak İçin

Yazan
 
 
“Terör örgütü propagandası yapmak” ve “Suçu ve suçluyu öv-
mek”ten İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davanın
31 Ocak 2013’teki duruşmasında, sanıkların ortak yaptığı ve
Muhammet Akyol tarafından okunan savunma.
Başlık ve ara-başlıklar sonradan konuldu.

 

 

 

Savunma

Yerli Bir Devrimci İdeoloji
Oluşturmak İçin…

Muhammet Akyol,
Baysal Demirhan, Vedat Düşküner

Öcalan ve Kürt Hareketinin övgüye ihtiyacı yok

İddia makamı; yani Başbakan R. Tayyip Erdoğan ve şürekası hariç dilediği her kişi ve kurumun fiziki ve teknik takip altına alınıp izlenmesini ve dinlenmesini, gözaltına alınmasını ve tutuklanmasını dileyebilecek kadar güçlü ve kudretli kılınan CMK 250. maddesiyle Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı;

“Abdullah Öcalan, direnen Kürt Hareketi PKK’nın önderidir. İmralı Adası zindanında dahi Kürt Halkının onurlu barışı ve özgürlüğü uğruna direniş sergileyen Sayın Abdullah Öcalan’ı selamlıyoruz. Abdullah Öcalan derhal serbest bırakılmalıdır. Abdullah Öcalan’a özgürlük...

“Bu vesileyle bir kez daha belirtmek isterim ki Sayın Abdullah Öcalan faşist Kemalist diktatörlüğün her türlü vahşetine karşı direnen ve asla teslim olmayan Kürt Halkının ve PKK’nın önderidir. Öcalan çok ağır koşullara ve tecrit işkencesine rağmen 13 yıldır esir tutulduğu İmralı Adasında direnmektedir. Kendisini ve şahsında faşist zulme karşı direnenleri selamlıyoruz. Abdullah Öcalan koşulsuz ve derhal serbest bırakılmalıdır...”

… şeklindeki beyanlarımız nedeniyle “Suçu ve suçluyu övme ve terör örgütü PKK, KCK propagandası yapma suçu”nu işlediğimizi iddia edip TCK’nın 215., Terörle Mücadele Kanununun 5. ve 7/2. maddeleri gereğince yargılanmamızı ve cezalandırılmamızı talep etmektedir.

Hiç kuşkusuz, iddia makamından çok daha kudretli olan ve ama tabii Başbakan ve şürekasına kendisi de dokunamayan, lakin buna mukabil anlı-şanlı paşaları, Aziz Yıldırımları ve dokunulmaz, ulaşılmaz diye bilinen nicelerini tutuklayıp hapse atan, bu ve benzeri icraatları nedeniyle de birilerince, “Demokrasiyi, özgürlükleri, hukukun üstünlüğünü tesis ediyor. Ayrıcalıklar hukukuna son veriyor...” diye alkışlanıp yüceltilen Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinden birisi olan mahkemeniz, terazinin iddia makamını oturtacağı ve ağır basan kefesindeki fazlalığı yine “Adalet kadını”nın bir diğer elinde tuttuğu keskin kılıç ile kesip alacak, fazlalığı hafif olan diğer kefeye koyacak, kefelerden biri diğerinden daha ağır ya da daha hafif olmayacak, her iki taraf dengelenecek, eşitlik sağlanacak ve böylelikle “yüce adalet” bir kez daha tecelli etmiş olacak!

Yüce adaletin tecelli etmesi için “Adalet terazisi”nde tartılmamız gerektiğini anladık. Yalnız anlayamadığımız bir şey var. Yukarıda, hakkımızda düzenlenen iddianameden alıntıladığımız beyanlarımız nedeniyle yargılanırken yapacağımız savunma nedeniyle de ayrıca yine yargılanacak mıyız? İşte bunu anlayamadık.

Niye anlamadığımızı, anlaşılmamış olabilir diye şöyle anlatmaya çalışalım:

Arkadaşımız Cemal Bozkurt, Devrimci Karargâh davasından 9. Ağır Ceza Mahkemesinde tutuklu olarak yargılanıyor. 9. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan dava duruşmalarından birisinde yaptığı savunma nedeniyle hakkında “Suçu ve suçluyu övmek” ve “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan bir başka dava daha açılıyor. Bir kişi ya da birkaç kişi birileri tarafından bir şeylerle suçlanıyor. Suçlamaların aslı astarı anlaşılsın, adalet tecelli etsin diye mahkemeye çıkartılıyor. Mahkemede yaptığı savunmadan dolayı yeniden suçlanıyor.

Tabii ki kinaye yapıyoruz ya da yapmaya çalışıyoruz. Bizim açımızdan anlaşılmayan bir durum falan da yok. Anlatılan adalet masalına inanmış gibi yapıp bir an için masalda tutarlılık aramaya çalıştık. Türk adalet sistemindeki arızaları arayıp bulmak ve ortaya koymak, işin uzmanlarına ve layıkıyla yapanlara kalsın...

Burada oluş nedenimiz, Sayın Öcalan’a yönelik gerçekleştirilen uluslararası komplonun tarihi olan 15 Şubat’ın 13. yılı vesilesiyle kaleme aldığımız açıklamadır.

Tecrit terörünün tüm koyuluğu ile sürdüğü F Tipi Hücrelerinde kaleme aldığımız açıklamada şunları belirtmiştik:

Devrimci Yoldaşlar!

15 Şubat sadece Kürt Özgürlük Hareketi için değil, ezilenlerin kurtuluşu ve özgürlüğü uğruna mücadele yürüten ve her türlü bedeli ödemeyi göze alan farklı ideolojik politik akımların temsilcisi olan tüm devrimci özneler için de lanetli bir tarihtir. 15 Şubat 1999 tarihinde ABD öncülüğündeki karşı-devrimci güçler tarafından niteliklerine ve karakterine uygun bir komplo ile yakalanıp TC Devletine teslim edilen Abdullah Öcalan 13 yıldır tutsaktır.

13 yıldır çok özel koşullarda hapsedilen Sayın Öcalan hakkında lehte-aleyhte çok şeyler yazıldı, söylendi.

Tutsaklığının 13. yılında çok daha kapsamlı, bir o kadar da sinsi bir saldırı başlatılmıştır. Bu saldırının planlayıcısı ve uygulayıcısı TC Devleti olsa da küresel ve bölgesel düzeyde hükümranlığı olan tüm karşı devrimci güçler de bu saldırının savunucusu ve destekleyicisidir. Amaçlanan ve hedeflenen çok açıktır: Öcalan’ı iradesizleştirmek ve itaat ettirmek! Çünkü Öcalan, başta TC Devleti olmak üzere, küresel ve bölgesel karşı devrimci güçlerin hükümranlığını ve dayattıkları statükoyu kabul etmeyen ve direnen Kürt Özgürlük Hareketinin motor gücü olan PKK’nin önderidir. Sayın Öcalan şahsında teslim alınmak istenilen başta Kürt Özgürlük Hareketi olmak üzere emperyalizme, bölge gericiliğine ve TC Devletine direnen, mücadele yürüten, irili ufaklı tüm ezilen devrimci hareketleridir. Tam da bu nedenle Öcalan sadece Kürt Özgürlük Hareketinin değil, ezilenlerin kurtuluşu ve özgürlüğü uğruna mücadele yürüten tüm devrimci öznelerin simgeleşmiş önderidir.

Abdullah Öcalan, Marmara Denizinin ortasındaki bir adada, dünyanın sayılı özel hapishanelerinden biri olan İmralı Hapishanesinde, örgütlü yoldaşları ve milyonlar ile birlikte muazzam bir direniş sergilemektedir.

Teorik ve ideolojik sistem ve yapılarının ürünü olan programları ve stratejileri temelinde TC Devletine ve emperyalizme karşı fiili mücadele yürüten ya da öylesi bir yönelim içerisinde olunması gerektiğini savunan parti, örgüt, grup ve kişilerin enerjileri ve mevcut güçleriyle bu direnişin içinde ve safında konumlanmaları hayati önemdedir. Tarihin bu momentinde tüm devrimcilerin kaderi ile Abdullah Öcalan’ın kaderi birleşmiş ve kesişmiştir. İmralı Adasındaki bir hücrede yoğunlaşan ve odaklaşan çarpışma Abdullah Öcalan ile TC Devleti arasındaki bir çarpışma değil, tüm devrimciler ile karşı devrimciler arasında cereyan eden bir çarpışmadır. Devrimcilerin muzaffer ve muvaffak olabilmesi kesinlikle ve kesinlikle Abdullah Öcalan’ın muvaffak ve muzaffer olabilmesine bağlıdır.

Bizler, 15 Şubat komplosunu lanetliyor, tüm enerjisini ve meziyetlerini, tecrit terörünün en koyusunun ve çok daha özel politikaların uygulandığı İmralı Adası zindanında dahi Kürt Halkının onurlu barışı ve özgürlüğü uğruna hasreden, soylu bir duruş ve direniş sergileyen Abdullah Öcalan’ı selamlıyoruz. Onun muvaffak ve muzaffer olacağından zerrece şüphe duymuyoruz.

Abdullah Öcalan’a özgürlük!

Kahrolsun faşist Kemalist diktatörlük!

Kahrolsun 15 Şubat komplosu!...

Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Hapishanesindeki TKP/ML Davası Tutsakları olarak kaleme aldığımız bu açıklamayı farklı davalardan devrimci tutsaklar ile de paylaştık. Açıklamanın içeriğine katılanlardan Devrimci Karargâh Davasından tutsak arkadaşlar, çakışan tarihlerde 9. A.C.M.’de duruşmaya çıkarılıyorlar. AKP İstanbul İl Başkanlığı binasının bombalanması, Selimiye Kışlasına havan topu ile saldırı düzenlenmesi gibi eylemlerin ve daha başka yasadışı faaliyetlerin planlayıcısı ve yürütücüsü olduğu iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile yargılanan Cemal Bozkurt, duruşmada yaptığı savunmada, yukarıda aktardığımız 15 Şubat Komplosuna yönelik açıklamayla paralel içerikte bir konuşma yapıyor. Bunun üzerine Cemal Bozkurt hakkında “Suçu ve suçluyu övmek” ve “Terör örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla, hem de jet hızıyla yeni bir dava daha açılıyor ve 2012/168 Esas, 2012/130 No’lu İddianame ile 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılamaya başlanıyor.

Yargılandığı dava kapsamında yaptığı savunmada 15 Şubat Komplosuna yönelik ifadeleri nedeniyle Cemal Bozkurt hakkında da dava açıldığını ve 16. A.C.M.’de yargılandığını öğrenince, hem Özel Yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na, hem de 16. A.C.M. Başkanlığı’na ayrı ayrı dilekçeler yazdık. 15 Mart 2012 tarihli dilekçelerimiz, iddia makamınca yöneltilen suçlamanın yegâne delili olarak dava dosyasında mevcut olmalı. Bahse konu dilekçelerimizden hareketle bu sefer de bizim hakkımızda “suçu ve suçluyu övmek” ve “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla dava açıldı.

Hemen belirtelim, iddia makamı bize iltimas geçmiş, “örgüt üyeliği”nden de dava açmalıydı! İkisi normal, birisi ağırlaştırılmış olmak kaydıyla üç müebbet hükümlüsü olan bizim gibi azılı teröristlere iltimas geçmesi iddia makamının sicilini, istikbalini, daha yüksek mevkilere gelme uğruna sergilediği azimli çabalarını gölgeleyebilir ya da içi fesatlık dolu birileri çıkıp, sırf bu nedenle iddia makamı hakkında “teröristlere iltimas geçiyor” türü aslı astarı olmayan şayialar yaymaya çalışabilir. Vukua gelen hadiseye, hiçbir etki ve tesir altında kalmadan, objektif bir şekilde ve hür vicdanla bakıldığında rahatlıkla görülecektir ki bariz bir örgüt üyeliği durumu söz konusudur! İddia makamı; bize iltimas geçme durumunu terk etmelidir. Zira, sadece kendi istikbalini değil, bizim istikbalimizi de tehlikeye atmaktadır! Takdir edersiniz ki, kötü emellerine ulaşmak için beynimizi yıkayarak bizleri birer azılı terörist haline getiren ve kim oldukları, ne yiyip ne içtikleri, nerede ikamet ettikleri bir türlü tespit edilemeyen odaklar da bizi sürekli gözetim altında tutuyorlar! Sonra, bizim aramızda da içi fesatlıkla dolu azılı teröristler var! Pekâlâ bu fesatlar da, “Savcı iltimas geçtiğine göre bunlar öyle sanıldığı kadar azılı terörist olmayabilirler...” diye hakkımızda şayialar yaratıp istikbalimizle oynayabilirler... Örgüt içi infaza kurban gitmekten korkuyoruz!

Faşist Kemalist diktatörlüğün ve bu diktatörlüğün günceldeki en temel aygıtlarından olan Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin PKK ve Abdullah Öcalan alerjisini biliyorduk elbette. Ama bu kadarını gerçekten tahmin etmiyor ve beklemiyorduk! Hani, 15 Şubat komplosunun 13. yılı vesilesiyle kaleme aldığımız metin açık hava toplantısında okunsa, basın yayın organlarında yayımlansa ve hafiyeler ya da devlete yalakalığı görev bellemiş gönüllü muhbirler özel yetkili savcılara bu meseleyi yumurtlasa ve bunun üzerine “Suçu ve suçluyu övmek” ve “Terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla dava açılmış olsaydı, “Türk Devletinin her zamanki refleksi işte!” der geçerdik. Ama mahkemede, hem de bir dizi bombalama ve silahlı saldırı dâhil yasadışı faaliyetlerin faili olmak suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile yargılanan birisinin yaptığı savunmadan, yani hakkındaki suçlamalarla ilgili olarak iddia makamına ve mahkeme heyetine hitaben söylediği sözlerden hareketle yeni bir suç üretilebiliyorsa; üstelik bununla da yetinilmiyor, “Arkadaşımızın mahkemede yaptığı savunma kapsamında söylediklerine aynen katılıyor, altına imza atıyoruz...” diyen, ama bunu da savcılığa ve mahkemeye hitaben yazdıkları dilekçeler aracılığı ile dile getiren ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasından hüküm giymiş ve tek kişilik tecrit hücresine kapatılmış olan Baysal Demirhan ile yine müebbet hapis hükümlüleri olan Vedat Düşküner ve Muhammet Akyol hakkında da aynı dava açılıyorsa, bu, Türkiye Devletindeki Kürt özgürlük mücadelesi ve Abdullah Öcalan karşıtlığının hangi boyuta ulaştığını gösterir.

Elbette bu durumun başka açıklamaları da vardır. Ama bizler, konumumuz gereği konunun bu boyutu üzerinde yoğunlaşmayı tercih edeceğiz.

Bunun için öncelikle kısaca kendimizden bahsetmeye çalışalım...

Bizler, farklı patikalardan ya da ara yollardan geliyor olsak da İbrahim Kaypakkaya’nın kurduğu Komünist Devrimciliği esas alıyor ve varlığımızı bu Komünist Devrimciliği yürütme, bu temelde ezilenler arasında ve içinde ezenlere karşı maddi güç olma mücadelesi yürüten Komünist Partisinin varlığına bağlıyor, tutsak da olsak, Komünist Partimizle, yoldaşlarımızla organik bir ilişki yürütmekten mahrum da bırakılsak enerjimizi ve meziyetlerimizi bu mücadelenin ihtiyaçlarına vakfetmeye çalışıyoruz.

Baysal Demirhan

Ekonomik nedenlerle Erzincan’dan göç edip İstanbul’un Maltepe ilçesindeki gecekondu mahallelerinden Gülsuyu’nda hayata tutunmaya çalışan, Kürt oldukları halde Kürtlüğünü çoktan unutan, dahası Tayyip Erdoğan’ın “Kürt kökenli” tarifini dahi kabul etmeyen, ama her şeye rağmen Kızılbaş-Alevi inancını korumaya çalışan yoksul bir ailenin çocuğu olarak 20 Mayıs 1977 yılında doğdu. İlk ve orta dereceli okullarda devletin ideolojik eğitiminden geçtikten sonra lise öğrenimine heveslendiyse de maddi imkânsızlıklar ve dönemin ideo-politik atmosferinin de etkisiyle okulu bıraktı. 15 yaşında “oto teybi çalmak” suçundan karakolluk oldu. Bu vesileyle bire bir tanık olduğu devlet işkencesinin ardından Üsküdar’daki Paşakapısı Hapishanesine kapatıldı.

1997 yılında zorunlu askerlik yasası icabı askeri alındı. Önce Antalya ardından da Kıbrıs Lefkoşa’da 18 artı 1 ay, yani 19 ay askerlik yaptı. Zira işlediği disiplin suçu nedeniyle komutanları 1 ay fazladan askerlik yaptırmışlardı.

Askerlik dönüşünde, 15 yaşında tanıştığı gayrı meşru tabir edilen yaşam biçiminden kopamadı. Bu nedenle farklı tarihlerde defalarca kez gözaltına alınmaktan başka, Paşakapısı, Kartal, Bayrampaşa ve Sivas/İmranlı Hapishanelerinde kaldı. Gasp suçundan hükümlü olduğu esnada “Rahşan Affı” diye tabir edilen yasal düzenleme nedeni ile tahliye oldu.

2002 yılında gerçekleşen bir olay, hayatının dönüm noktası oldu. 2002 yılı sonbaharında Gülsuyu Mahallesinde H. Mehmet Canpolat isimli bir şahsın sokak ortasında öldürülmüş halde bulunmasının ardından sürek avı başlatan İstanbul TEM polisi, Baysal Demirhan’ın da aralarında bulunduğu 20’den fazla insanı gözaltına alır ve işkenceli sorgulardan geçirir. Sonunda olayı “çözen” İstanbul polisi, en büyükleri 25 yaşında, en küçükleri 16–17 yaşlarında olan gözaltına aldığı gençleri, TKP/ML-TİKKO örgütünün üyesi olmak ve adı geçen şahsın öldürülmesi dâhil adeta Gülsuyu Mahallesindeki bütün yasadışı eylemlerin failleri olmak iddiasıyla hazırladığı fezlekesini DGM’ye gönderir. Özellikle Kürt Hareketine karşı ortalama bir MHP’liden farklı düşünmeyen, devrimci örgütleri, Gülsuyu Mahallesindeki neredeyse her evin duvarında var olan yazılardan tanıyan Baysal Demirhan, gözaltına alındığı tarih olan 10 Kasım 2002’den itibaren eski TCK 146/1 maddesinden tutuklu olarak yargılanıyor.

Tutuklanıp Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Hapishanesine konulduğunda devrimcilerle aynı ortamda kalmamaya özen gösterdiği gibi, devrimci tutsakların tecrit terörüne karşı geliştirmiş olduğu direniş tavrını da pek benimsemez. Olayın iç yüzü anlaşılacak ve ilk duruşmada derhal serbest kalacaktır nasılsa! Tutuklu yargılama faslı ve tecrit terörüne karşı devrimci tutsakların soylu direnişleri, Baysal Demirhan’a hayata dair doğru bildiği pek çok şeyi sorgulatmaya başlar

İlk duruşmasında tahliye olacağına inandığı ve düşündüğü dava, apar topar bitirilir. Dava, kendisi dâhil birkaç sanığın esasa dair mütalaaya ilişkin savunmaları dahi alınmadan, üstelik avukatının yokluğunda, üç kişi hakkında ağırlaştırılmış müebbet, dört kişi hakkında müebbet, diğer kişiler hakkında ise uzun yıllara varan hapis cezaları ile karara bağlanır. Türkiye’deki hukuk garipliklerine bir yenisi olarak eklenen dosya Yargıtay’a gittiğinde, uzun tutukluluk sürelerini düzenleyen ve yürürlük tarihleri yoğun istekler üzerine iki defa uzatılan yasa nihayet yürürlüğe girmiştir. Fakat bu sefer de başka vesilelerle yaygara koparılmaktadır. O yaygara ortamında Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin bir gecede görüşüp karara bağladığı 100 civarında olduğu söylenen dosyalardan birisi de Baysal Demirhan’ın dosyasıdır. Baysal Demirhan, 2010 yılından beri, ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü olarak tek kişilik tecrit hücresindedir.

11 sene önce başta Kürt meselesi olmak üzere güncel siyasete dair düşünceleri ve refleksleri ortalama bir MHP’liden pek farklı olmayan ve gayrı meşru tabir edilen yaşam tarzının ve ilişkiler ağının içerisinde yoğrulan Baysal Demirhan artık komünist önder İbrahim Kaypakkaya’ya yoldaş olan ve bu bilinçle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a ve Öcalan şahsında Kürt Halkına reva görülen devlet zulmüne tavır almaktan asla tereddüt etmeyen, tek kişilik tecrit hücresinde ömür boyu esarete mahkûm edilmiş de olsa bütün enerjisini ve meziyetlerini partisine, yoldaşlarına ve ezilenlerin komünist kurtuluşuna adamaya yeminli bir devrimcidir.

Vedat Düşküner

1979 yılında Dersim’in Pulur (Ovacık) ilçesi, Köseler köyünde Kürt Kızılbaş-Alevi ailenin çocuğu olarak doğdu. Aynı köydeki ilkokul dışında hiçbir devlet okulu okumadı. Devletin tüm baskı ve asimilasyon politikalarına rağmen Kürt ve Alevi kimliğini koruyan aile ortamında, kim olduklarını bilerek büyüdü. Devlet gerçeğini daha çocuk yaşta biliyordu. Zira o devlet ki jandarma olarak köylerini basar, köyün ergenlik çağına gelen delikanlılarından 80’lik dedelerine kadar bütün erkeklerini, kışın ortasında karın üzerinde dipçikle, tekmeyle, tokatla çırılçıplak soyar, kadınlara ve çocuklara seyrettirirdi. Köylerine gelen elleri tüfekli başkaları da vardı. Ama onlar bambaşka insanlardı. Onlar kadınlı erkekli PKK ve TİKKO gerillalarıydı. Tekdüze köy yaşamının en sevilen ve özlenilen anıydı gerillanın evlerine konuk olması. “Bir gün ben de gerilla olacağım” sözünü sıkça tekrarladığı halde, 1990’ların başında, birkaç sene önce gelip İstanbul’a yerleşen ağabeylerinin yanına yollandı. Neyse ki, köyündeki gibi açıktan açığa ellerinde tüfekleriyle gezmeseler de ağabeylerinin yaşadığı gecekondu semtleri olan Gazi ve Alibeyköy’de de devrimciler vardı.

Konfeksiyon atölyelerinde, büyük tekstil fabrikalarında çalışıyordu bir taraftan da... Görüp yaptıkları, dağ köyünde ve şimdi yaşadığı gecekondu semtinde tanıdığı devrimcilerin anlattığı şeylerdi. Gece gündüz çalışıp didinen insanlar, kazandıklarıyla ev kiralarını, bakkal-çakkal borçlarını ancak ödeyebiliyorlardı. Küçük bir dişli olup, kendisi ve kendisi gibi olanların ezilip ufalanmasından başka hiçbir şey olmayan koca çarkın dönmesine hizmet etmektense, küçük bir çakıl taşı olup, dönmesini engelleyemese de çarkı bozabilirdi. Köyünde bilip tanıdığı gerillalarla ayrımını bilmeksizin, yaşadığı gecekondu semtinin en aktif devrimcisi olan DHKP-C’nin saflarına katıldı ve profesyonel devrimcilik yapmaya başladı. Defalarca gözaltına alındı ve özellikle Gazi Mahallesi ve Küçükköy karakollarında işkencelerden geçirildi. Kontrgerillanın gerçekleştirdiği Gazi Katliamından hemen sonra patlak veren Gazi Mahallesi isyanında en ön saflardaydı. Kurulan barikatlarda polisle çatıştı. 1998 yılında tutuklanıp Ümraniye Hapishanesine kapatıldı. Kürt olduğu halde neden Kürt Özgürlük Mücadelesinin aktif bir savunucusu ve savaşçısı olmadığı sorusunu, “Başkanım” dediği Abdullah Öcalan’ın tutsak edilmesi ve akabinde yaşanan siyasal olaylar vesilesiyle kendi kendisine sormaya başladı. Yaklaşık bir yıllık tutsaklığının ardından mücadelesine aynı kararlılıkla devam etti.

Hapishanelere yönelik gerçekleştirilen 19 Aralık 2000 Katliamı ardından DHKP-C militanı olarak devlet güçlerine yönelik gerçekleştirdiği silahlı saldırı eyleminde çıkan çatışmada yaralandı. Kısa süre sonra yaralı haldeyken polisin eline düştü. Ağır işkenceli gözaltının ardından tutuklanıp Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Hapishanesine kapatıldı. Aldığı kurşun yaralarından kaynaklı sakatlığı devam ettiği halde, ısrarlı taleplerinin kabul edilmesi üzerine Büyük Ölüm Orucu Direnişine katılarak DHKP-C Ölüm Orucu Savaşçısı oldu. Aynı esnada örgüt yöneticisi olmak ve silahlı eylemlere katılmak suçlamasıyla eski TCK 146/1 kapsamında yargılandı ve müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 150 gün boyunca sürdürdüğü Ölüm Orucu Direnişini kendi iradesiyle sonlandırdı. Bu kararı nedeniyle örgütü ile çok sert karşılaşmalar yaşadı. Kararın siyasal bir tercihin ürünü olduğunu, devrimcilikte ve bu uğurda ölüm dâhil her türlü bedeli göze almakta en ufak bir şüphesi ve tereddüdü olmadığını örgütüne anlatamama durumuyla karşılaşması nedeniyle yollarını ayırmak zorunda kaldı. F Tipi tecrit hücrelerinde tutsaklığının 12. yılını doldurmuş bir devrimci olarak bütün enerjisini ve meziyetlerini ezilenlerin komünist kurtuluşuna adama kararlılığında sonuna kadar ısrar etmeyi sürdürüyor. Hayıflandığı tek husus, Kaypakkayacılar ile değil ama Kaypakkaya’nın Komünist Devrimciliği ile geç tanışması ve Kürt Özgürlük Mücadelesinin tayin edici önemini yeni yeni kavramasıdır.

Muhammet Akyol

1972 yılında Bilecik’te doğdu. Cumhuriyet rejiminin kuruluşunun ardından TC ile Yunanistan Devletleri arasında yapılan ve adına “mübadele” denilen anlaşma gereği, Selanik’ten zorla göçertilen Karacaova muhacirlerinin ikinci kuşağına mensuptur. Yedi yaşına kadar Bursa’nın Uludağ eteklerindeki İnegöl ilçesinde annebaba ve anneannesi tarafından büyütüldü. İlkokul çağına geldiğinde İstanbul’un Tuzla ilçesi gecekondu mahallelerindeki evlerine getirildi. Başarılı denilebilecek ilk ve orta öğreniminin ardından Tuzla Endüstri Meslek Lisesi’ne kayıt yaptırdı. Ne ki, Tuzla/ Coşkunoğulları’ndaki Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı askeri jip fabrikasında çalışan babasının maaşından başka gelirlerinin olmamasından kaynaklı yoksulluk ve sosyal çevre şartları nedeniyle, ailesinin tüm ısrarlarına rağmen tahsil yapma heves ve isteğini yitirdi.

İslami hareketin “Akıncılar” kolu olarak bilinen yapının aktif üyesi de olan ve kendisini de sıkı bir mücahit olarak yetiştirmeyi arzulayan babası ile ilk karşı karşıya gelişi de bu vesileyle oldu. Tuzla’da bir tabelacı atölyesinde çırak olarak başladığı mesleğinde kısa sürede pişti. Henüz daha 18 yaşına gelmediği halde artık bir tabelacı kalfasıydı ve neredeyse babasının aylık kazancına denk para kazanıyordu. Bu durumun da etkisiyle aile bağları daha da zayıfladı ve giderek başına buyruk bir hayat sürmeye başladı. Öyle ki, mesleği sayesinde kendi başına yaşayabileceği düşüncesiyle ailesini terk edip yedi yaşına kadar kaldığı İnegöl’e geri gitti. Yaklaşık iki yıl kaldığı halde burada tutunamadı, yeniden İstanbul’a ailesinin yanına döndü. Ailesiyle arasını düzelttiğini düşündüğü, evinden işe, işinden eve gelip gitme dışında hiçbir haytalık yapmadığı günlerde, 12 Eylül yıllarında TKP/ML-TİKKO davasından hapis yatmış, ama devrimci barutlarını tüketmiş, yenik ve sinik eski devrimcilerle tanıştı. Çalıştığı işyerinden ayrıldı. Ailesiyle birlikte yaşadıkları ve artık kendisinden başka birisi kız, dört kardeşinin daha olduğu, ama gecekondudan betonarmeye dönüşen yeni evlerine uğramaz oldu. Ailesiyle arası yeniden açıldı. Kendi uğraş ve çabalarıyla TKP/ML’nin gençlik örgütü TMLGB ile temasa geçti. Ancak bohem denilecek yaşam tarzı nedeniyle gençlik örgütü ile istikrarlı bir ilişki kurmak ve geliştirmekte başarılı olamadı. Bu arada, üzerinde bulundurduğu Mao Zedung’a ait Teori ve Pratik adlı kitap nedeniyle Tuzla Karakolu’na bağlı polislerce gözaltına alındı, bir gece tutulduğu karakolda kaba dayaktan geçirildikten sonra, o zamanlar Mecidiyeköy Gayrettepe’deki siyasi şubeye götürülüp serbest bırakıldı.

Askerlik yoklaması nedeniyle en yakın askerlik şubesine gitmesi gerektiğine dair bir kayıt verdiler eline bir gün. Okuduktan sonra yırtıp attı. Kısa süre sonra, askerlik yoklaması yaptırmadığı için yine karakol polislerince alıkonulup askerlik şubesine götürüldü. Askerlik şubesindeki ilgililere öğrenci olduğuna dair yalan söyledi. Öğrencilik belgelerini getirmek için süre istedi. Hiç kimseye haber vermeden evini, mahallesini terk etti. 1992 yılının ağustos sıcağında ayrıldığı ailesinin yaşadığı ev ve mahalleyi ancak 10 yıl sonra görebilecekti. Şubat 1993’de TKP/ML-TİKKO’nun şehir askeri komitesine yönelik olarak düzenlenen polis operasyonunda gözaltına alındı. İçlerinden sadece dördünü tanıdığı yaklaşık 40 arkadaşı ile birlikte 15 gün boyunca işkenceli sorgulardan geçirildikleri siyasi şubede, örgüte yeni katıldığını, “İsmail” kodunu kullandığını, silahlı kamulaştırma eylemine katıldığını içeren ifadesiyle kısmen çözüldü. Tutuklanıp Bayrampaşa Hapishanesine konuldu. Burada üç yıllık tutukluluğunun ardından, 1996 yılındaki ölüm orucu direnişinde şehit düşecek Aygün Uğur ve Karadeniz dağlarında çıkan bir çatışmada şehit düşecek Seyit Külekçi yoldaşlarının da içinde olduğu kalabalık bir tutsak kafilesiyle Ümraniye Hapishanesi’ne sevk oldu. 1997 yılında dört arkadaşıyla birlikte TKP/ML’nin organize ettiği firar eylemi sonucu özgürlüğe kavuştu. İki aylık firariliğin ardından, kendi gibi firari olan yoldaşı ile birlikte yakalandı. Bir önceki yoğunlukta ve uzunlukta olmasa da işkenceli gözaltı sorgusunda üzerindeki sahte kimlikteki ismini tekrarlamak dışında tek kelime konuşmadı. Adeta kaçırılarak konuldukları ve ağırlıklı olarak itirafçıların ve düşmana sığınan unsurların tutulduğu Afyon E Tipi Hapishanesi’nde daha ilk günde başlattıkları açlık grevi direnişinin 44. gününde Adalet Bakanlığı, Sakarya E Tipi Hapishanesi’ne sevk edilme taleplerini kabul etti. Tutuldukları hapishane, 17 Ağustos 1999 Marmara depremi nedeniyle yıkıldığı için kapatıldı ve içindeki tutsaklar farklı hapishanelere nakledildi. Kendisi de yoldaşlarıyla birlikte Gebze Özel Tip Hapishanesi’ne sevk edildi. 19 Aralık Katliamını bu hapishanede karşıladı. Elinde gaz bombası patlaması nedeniyle yaralandı. Tekirdağ F Tipi Hapishanesi’ne sevk edilen 40 kişilik tutsak kitlesinin arasındaydı. 2001’de, 19 Aralık Katliamının tam birinci yılında, 1993’ten beri sürmekte olan davanın duruşmasına çıkarıldığı 3 no’lu DGM’de “uzun tutukluluktan” tahliye edildi. 2004 yılında yeniden tutuklandı. 93 tarihli ve sürmekte olan davasından başka, hakkında, eski TCK 146/1’den yeni bir dava daha açıldı. İki ayrı dosya tek davada birleştirildi. Üç yıllık tutukluluğun ardından, “uzun tutukluluk durumu” nedeniyle, iki defa ayrı ayrı 146/1’den cezalandırılması talebiyle yargılandığı dosyadan yeniden tahliye edildi. Tahliye olduktan 6 ay sonra yeniden tutuklandı. TKP/ML-TİKKO üyesi olmak, dağ kadrosunda yer almak, silahlı çatışmaya girmek, bombalı eylemler gerçekleştirmek ve TC Devletini, Anayasal düzenini silah zoruyla yıkmaya teşebbüs etmek fiillerinin faili olarak 11. A.C.M.’de hukuksuz olarak yargılandığı halde 14. A.C.M.’de örgüt üyeliğinden hakkında yeni bir dava daha açıldı ve tutuklu olarak yargılanmaya başladı. 11. A.C.M.’deki dava dosyasından aldığı müebbet hapis cezası, Yargıtay’ca onaylandı.

14. A.C.M.’deki dava dosyasından da 10 küsur yıl hapis cezasına çarptırıldığı halde, dosya temyizde olduğu için karar kesinleşmedi…

Kırkı çıkmış ömrünün neredeyse yarısı hapiste geçti...

Suçu ve suçluyu övmek ve terör örgütü PKK/KCK propagandası yapmak fiillerinin faili olmak iddiasıyla 15. A.C.M.’de yargılanmakta olan Baysal Demirhan, Vedat Düşküner ve Muhammet Akyol’un şecereleri özetle böyle.

PKK’yi yaratan ruh

Önce, “Terör örgütü PKK/KCK propagandası yapmak” iddiası üzerinde duralım. İddia makamının ve mahkeme heyetinizin şu fotoğrafa beş-on saniye odaklanıp bakmasını istiyoruz. Bu fotoğraf, Paris’te kalleşçe katledilen PKK kurucu kadrolarından Sakine Cansız ile Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in 17 Ocak Perşembe günü Amed’de gerçekleştirilen cenaze töreninde çekilmiş. Bu fotoğraf yazılı ve görüntülü devletçi Türk medyasında yer almadı. Özel yetkili A.C.M. hakim ve savcıları olarak sizler, bu türden fotoğraf ve görüntüleri ancak ve ancak polis, jandarma ve istihbaratçılar Kürt Hareketini ve siyasetçilerini kriminalize etmek için önünüze getirip koyarsa görüp haberdar olursunuz.

Sayın Savcı ve Sayın Heyet; o fotoğrafa iyi bakın, çünkü o fotoğrafta PKK ve KCK var! Aralarında sizin terör örgütü olarak nitelediğiniz PKK’nın bir kurucusunun da bulunduğu sarı-kırmızı-yeşil yani kesk u sor u zer renkli Kürdistan sancaklarına sarılı cenazelerin arkasında böylesi mahşeri bir kalabalığa saf tutturabilen kudretli bir örgütün bizim gibi küçük insanlarca propagandasının yapılmasına ihtiyacı olabilir mi?

Sizin “terörist” dediğiniz ve bizi propagandasını yapmakla suçladığınız Kürdistan İşçi Partisi yani Partiya Karkeren Kurdistan’ın kurucularından Sakine Cansız böylesine mahşeri bir kalabalık tarafından sonsuzluğa uğurlandı. Hiç düşündünüz ya da merak ettiniz mi? Kürt meselesinde Başbakan’ın akıl hocalarından olduğu artık herkesin malumu Yalçın Akdoğan ölse, ona, böylesine bir mahşeri kalabalık tarafından bağra basılarak ve hayır duaları eşliğinde ebediyete uğurlanmak nasip olur mu acaba? Ya da 10 binden fazla insanın kovuşturulduğu, gözaltına alındığı ya da yaklaşık 8 bin civarında insanın da tutuklandığı “terör örgütü” KCK operasyonlarının sahadaki uygulayıcısı olan emniyet müdürlerine, savcılarına ve hakimlerine böylesine görkemli bir cenaze töreni ile defnedilmek nasip olur mu?

Sömürgeleştirilmiş, iğdiş edilmiş, tarihsel hafızası çalınmış bir ulusu ve bu ulusun yaşadığı vatanı özgürleştirmek için sıkılan ilk kurşunun miladı olan 15 Ağustos 1984’ten bugüne 40 bine yakın şehit ve sayısı belirsiz gazi vermiş, hiç mübalağasız ateş ve barutla sınanmış, kan deryasından geçip gelmiş, halihazırda beş bin civarında mevcudu olduğu söylenen gerilla gücüne, bu sayının en az iki katı miktarda milis kuvvetine, Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisinde belirlediği yer ve zamanda istediği her türden eylemi yapabilme yeterlilik ve yeteneğine sahip bir yapı terör örgütü olamaz! PKK, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından sistematik bir asimilasyon politikasını tâbi tutulan Kürt Ulusunun özgürlük mücadelesini yürüten siyasi bir harekettir.

10 yıllık AKP iktidarı süresince, devletin pek çok kadrosunda rotasyona gidildiği ve İttihatçı-Kemalistlerin yerine muhafazakâr tabir edilen kadrolar ikame edildi ve muhtemelen sizler de ikame edilenlerden olmanız nedeniyle daha iyi bilirsiniz, İslam’da dinden çıkıp da yeniden dine girmek isteyenler ya da yeniden dine davet edilenlerin izlemesi gereken yol bellidir: Dinde, hangi kapıdan çıkıldıysa aynı kapıdan girilir…

Elbette ulus ve din ayrı sosyolojik yapılar olarak kabul edilebilir, ama biz din için geçerli bu kuralın ulus için de kullanılabilir olduğunu düşünüyoruz.

Bir ulus olarak siyasi statü sahibi olan Kürtler hangi kapıdan çıktılar ya da çıkarılarak ulus olma statüsünden düştüler ise, yeniden ulus statüsüne kavuşabilmek için çıktıkları/çıkarıldıkları kapıdan girmek zorundaydılar.

Kürtler Türkiye Cumhuriyeti tarafından kan ve barutla ulus olma statüsünden çıkarıldılar. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere neler yapıldığı konusunda Türk kamuoyunda artık ortalama bilgi sahibi olma durumu olduğu için burada ele almaya gerek yok. Evet, Kürtlerin Cumhuriyet tarihi boyunca nelere maruz kaldığını Türk kamuoyu artık yüzeysel de olsa biliyor. Ne var ki, Kürtlerin sahip olduklarını hangi yol ve yöntemlerle yitirdiklerini iyi-kötü bilenler, kaybettiklerini ancak ve ancak aynı yol ve yöntemlerle yeniden elde edebilecekleri gerçeğini bir türlü kabullenemiyorlar. Sadece Türk Devletine değil, etkileri bir hayli gerilemiş olan parti, örgüt, aydın, sanatçı ve bunların ideo-politik etkisi altındaki çok küçük nüfus hariç Türk toplumunun alayındaki PKK ve Apo düşmanlığının nedeni de budur.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Başbakanı olarak Tayip Erdoğan çok rahat bir şekilde ve üstelik göğsünü gere gere 1938’de devletin Dersim’de yaptıklarını katliam olarak nitelendirebiliyor ve “Literatürde varsa, bir Başbakan olarak özür diliyorum” diyor. Ama aynı Başbakan, dilediği özrün tınısı yankılanmaya devam ederken PKK gerillaları Dersim’deki jandarma karakollarından birisine yönelik bir saldırı eylemi gerçekleştirdiğinde öfkeden deliye dönüyor. Peki Sayın Başbakan, eğer siz Devletin 1938’de Dersim’de yaptığının katliam olduğu konusunda söylediklerinizde samimiyseniz ve gerçekten özür diliyorsanız, 1938 Dersim katliamının durup dururken yapılmadığını, bunun bir dizi nedeni olduğunu, bunlardan birisinin de Dersimlilerin devletin bölgelerine jandarma karakolu kurmasına çok açık ve net olarak karşı çıkmaları olduğunu, devletin ya halkın iradesine saygı gösterip Dersim’e karakol kurmaktan vazgeçmesi ya da öyle veya böyle Dersim’e karakol kurması gerekliliği meselesi olduğunu çok iyi biliyor olmalısınız. Eğer Başbakan’ın katliam nitelendirmesinde ve özür dilemesinde bir samimiyet sorunu yoksa çok ciddi düzeyde bilgisizlik durumu söz konusudur. Ama biz bilgisizlik sorunu olabileceğine hiç ihtimal vermiyoruz. Dersim Katliamı şuursuzca ve durduk yere binlerce insanı öldürme histerisine kapılmış ve bu nedenle akıl ve ruh sağlığını yitirmiş devlet liderleri ve ordu komutanlarının yaptıkları bir eylem değildi ki! Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel felsefesi olan tek ulus, tek devlet, tek bayrak ilkesinin sonucuydu; Tayyip Erdoğan’ın her vesileyle vurguladığı ve “kırmızı çizgilerimiz” dediği politikaydı. Coğrafi yapısının da mümkün kıldığı ontolojisiyle Dersim, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ontolojisiyle antagonist bir çelişki arz ediyordu. Ontolojik düzlemdeki bütün antagonist çelişkilerin tek bir çözüm yöntemi vardır; o da şiddettir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Dersim arasındaki uzlaşmaz çelişki şiddet araçları devreye sokularak çözüme kavuşturulmuştur.

Dersim Katliamı ile birlikte Türkiye Kürdistanı ya da Kuzey Kürdistan bir bütün olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hükümranlığı altına alınmış oldu.

Tam da bu nedenle, PKK’nin 1984’te yapmaya koyulduğu eylem ile 1938’e kadar çeşitli Kürt hareketlerinin yaptıkları arasında kategorik olarak da ayrılık vardır. 1938 Dersim Katliamı’na kadar Kürtler, şu veya bu düzeyde, siyasi olmasa da bir tür statü sahibidir. Kürtler ile Devletin silahlı çatışma düzeyinde karşı karşıya gelme nedenleri, sahip olunan statüyü koruyup kollama temellidir. Dersim, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde Kürtlerin sahip oldukları son kaleydi, ve bu son kale de Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından zapt edilip burçlarına Türk bayrağının dikilmesi ile birlikte Kürtler bir statüye sahip olma kategorisinden düşürülmüş, sosyolojik olarak kendiliğinden bir ulusal topluluk olma kategorisine geriletilmiştir.

PKK’nin, 1980 askeri faşist darbesiyle birlikte Diyarbakır Hapishanesi’nde, ağır işkencelerin ürünü olarak, karşıt bir tepki olarak doğduğu yönünde yaygın bir biliş ve inanış vardır. Bize göre bu, çok kaba bir biçimde Newton fiziğinin siyaset teorisine indirgenmesi benzeri bir işlemdir ve liberter bir görüştür. Dahası bu görüş sadece ve sadece kronolojik tarih yazımında işlevseldir, güncele, konjonktüre uyarlanmaya çalışıldığında sapır sapır dökülür. Bunun sağlamasını yapmak da çok kolaydır. Yakın tarihte 19 Aralık 2000’de Devlet, Türkiye hapishaneler tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir katliam sergilediğinde, bu türden bir yaklaşım sergileyenler saklanacak delik aradılar, sus pus oldular. Dahası var! 10 seneden beridir açık olan F Tipi tecrit hapishanesinde öyle sinsi ve inceltilmiş bir devlet işkencesi vardır ki… Aradan 10 sene geçmesine rağmen F Tipi tecrit hücrelerinde uygulanan sinsi ve inceltilmiş devlet işkencesi bu tarafta da PKK benzeri bir örgütün doğup gelişmesine uygun bir zemin sunmamıştır. İbrahim Çuhadar! Bu kahraman DHKP-C savaşçısı, yıllarca F Tipi hapishanesinde tutuldu ve inceltilmiş devlet işkencesini tüm koyuluğu ile yaşadı. Geçtiğimiz yıl üzerine bağladığı bombalarla Gazi Mahallesi’ndeki polis karakoluna huruç eyleyip kendini patlattığında bu görüşü savunanlar devlete dönüp, “ettiğinizi buluyorsunuz, oh olsun, İbrahim Çuhadar’a şan ve şeref olsun!” demediler.

Aklı sıra Sayın Gültan Kışanak’a ve Kürt siyasetçilerine kompliman yapmaya yeltenen ve “Ben de olsaydım dağa çıkmayı düşünürdüm” diyen Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç’ın mensubu olduğu hükümetin emrindeki gardiyanlar ve jandarmalar, çocukların ırzına geçildiği, Kürt kadın tutsakların çırılçıplak soyulup seyredildiği hapishanelerde görev yapıyorlar.

Şiddet, karşı tarafa diz çöktürüp iradesini teslim alma ve üzerinde tahakküm kurma eylemidir. Şiddet, karşı şiddeti doğurur ve şiddete maruz kalan birey, grup, topluluk karşı şiddete yönelir, görüş ve inanışı boş bir görüş ve inanıştır. Aksine genel kural olarak şiddet karşı şiddeti doğurmadığı gibi, şiddete maruz kalan birey, grup, topluluklar şiddetten sakınmaya, bunun için de şiddete maruz kalmasını gerektirecek düşünüş ve eyleyişlerden uzak durmaya çalışır.

PKK, 1980 askeri faşist darbesi yıllarının Amed zindanındaki yoğun devlet işkencelerinin ürünü olan bir tepki örgütü olmadığı gibi, genel olarak Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere uygulanan devlet şiddetinin ürünü olan bir tepki örgütü de değildir. PKK artık hiçbir statüsü olmayan Kürt Ulusunu statü sahibi bir ulus kılabilmek için şiddete yönelmesi gerektiğini bilince çıkartan ve bunun gereğini yerine getiren bir örgüttür.

1980-84 yılları boyunca tüm koyuluğu ile süren işkencelere karşı tutsaklar Amed zindanında direnişe geçtiklerinde, Esat Oktay Yıldıran ve ekibinin insafa geldiğini sanan ve gerçekliği kafasında böyle kuran varsa, fena halde yanılmaktadır. 1982’de ancak örgütlenebilen ilk hapishane direnişi tutsaklar arasında hezimetle sonuçlanmıştır. 1982’de ilk örgütlü direniş, koyu ve yoğun işkencelerin bittiği, hapishanenin idare açısından dikensiz gül bahçesine dönüştürüldüğü, abartısız tüm siyasi tutsakların –ki farklı örgütlerden olan tüm tutsak kitlesi içersinde PKK’li tutsakların sayısı daha kalabalık ve baskın falan da değildir üstelik– evet tüm siyasi tutsakların hapishane idaresinin koyduğu bütün kurallara harfiyen uyduğu koşullarda başlamıştır. Direniş, Esat Oktay Yıldıran’ın köpeğine dahi “Komutanım” demenin zorunlu olduğu kural ve uygulamalardan bazılarına uymama temelinde başlar. Bu direniş üzerine hapishane idaresi tüm tutsaklar üzerinde eskisini dahi aratır düzey ve yoğunlukta şiddet uygular. Direniş kırılır. Tutsaklar yeniden idarenin koyduğu kurallara harfiyen riayet eder. Şiddetin dozajı da düşer. Hapishane idaresinin koyduğu kurallara riayet edildiği, anarşi ve başıbozukluğa neden olacak tutum ve davranışlardan kaçınıldığı sürece yoğunlaşmış şiddet de yoktur. Hapishane bu durumdayken mevcut durumu kabullenemeyen ancak toplu bir direniş de örgütleyerek mevcut durumu değiştiremeyen militan ve kadrolar öz kıyım eylemlerine, kendini asma ve bedenini tutuşturma eylemlerine başlarlar. Bedenine ve bilincine şiddet uygulanmasını ve tahakküm kurulmasını engelleyip geçersiz kılamayan tutsak, daha pratik bir çözüm geliştir. Kendi bedenini imha eder! Ezene, şiddet uygulayacağı ve tahakküm kuracağı bir beden bırakmamak! Bedenini ve ruhunu ezenine teslim etmiş ve köleliğini içselleştirmiş ahmak sürüleri, bu en soylu, en yüce eylem tarzını alaya alır: Zorluklara göğüs geremeyip intiharı seçti! Bir de çok büyük laflar ettiklerini sanırlar.

Kuşkusuz PKK 1978’de Fis Köyünde kurulmuş, Devlete karşı ilk silahlı eylemini 15 Ağustos 1984’te Eruh-Şemdinli baskınlarıyla gerçekleştirmiştir. Bunların hepsi kronolojik bilgilerdir ve elbette doğru bilgilerdir. Ama bunların hiçbirisi PKK’yi PKK yapan ruh’u anlatmaz. Bizim inanışımıza göre PKK’yi PKK yapan ruh Esat Oktay Yıldıran’da cisimlenen Türk sömürgeci faşist Kemalist diktatörlüğün kendi bedenini ve bilincini sömürgeleştirip tahakküm kurmasına öz kıyım eylemiyle isyan bayrağı açan Mazlum Doğan’dır!

İddia makamı bizim “Terör örgütü PKK/KCK propagandası yapmak” fiilini işlediğimizi iddia edip cezalandırılmamızı talep etmektedir ve hiç kuşkusuz gerekçesi de PKK’nin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınırları içerisinde kimlerin hangi durumlarda, kimlere karşı, ne şekilde silah kullanabileceğini düzenleyen tüm yasal mevzuatı yok sayarak silahlanması ve kendi başına buyruk olarak şiddet pratiği sergilemesidir.

Bu durumda bizim kuramsal bir tartışma açmamız kaçınılmaz olmaktadır. Eğer siz kimlerin hangi durumlarda, kimlere karşı, ne şekilde silah kullanabileceğini düzenleyen yasaları ve mevzuatı kimlerin belirlediğini, daha kestirme bir ifadeyle yasa koyucunun kim olduğunu, yasa koyma ve mevzuat düzenleme yetki ve meşruluğunu nasıl elde ettiğini tartışmazsanız bu türden çıkarsamalara gitmeniz hiç de zor olmaz.

PKK elbette bir şiddet örgütüdür. Peki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne türden bir örgüttür? Devlet de bir şiddet örgütü değil midir? Hem de PKK’den çok daha kurumsallaşmış ve çok daha komplike bir şiddet örgütüdür…

Hayır, hayır; mevcut yasaların anti-demokratikliğinden, söz ve eylem özgürlüğünün son derece kısıtlı ve sınırlı olmasından, polis ve jandarmanın orantısız güç kullanmasından, mahkemelerin alabildiğince adaletsiz olduğundan bahsetmiyoruz. Dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir devletin ne türden bir aygıt olduğunu sorguluyoruz.

En demokratik ve özgürlükçü olduğu iddia edilen devlet ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında baskı aygıtı olmak bakımından hiçbir fark yoktur. Türkiye Cumhuriyeti Devletinde ifade ve örgütlenme özgürlüğümüzün hayli dar ya da geniş olması, burada her türlü muhalif toplantı ve gösteri yürüyüşüne polis ve jandarma çok sert bir şekilde müdahale ederken, örneğin İsveç’te toplantı ve gösterilerde polisin ortalıkta gözükmemesi gibi ayrımlar, her iki devletin de birer şiddet aygıtı olduğu gerçeğini değiştirmez.

Devlet, ezenin en temel şiddet aygıtıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türkiye denilen siyasi coğrafi sınırlar içerisinde borusu öten ezenlerin, ezilenleri baskılamak ve yönetmekte kullandığı şiddet örgütüyken, İsveç’teki devlet de aynı niteliklere sahiptir. İsveç polisinin toplantı ve gösterilere karşı alabildiğine müsamahakâr yaklaşması, İsveç’teki ezenlerin kadirşinaslığından değil, toplantı ve gösterinin İsveç devletinin bekasını tehdit eder nitelikte olmamasındandır. Bir başka ifadeyle İsveç’teki ezilenler ezilmeyi içselleştirmişlerdir. Durumlarından gayet memnundurlar. Türkiye Cumhuriyeti Devletinde ise özellikle PKK öncülüğündeki Kürt ezilenler durumlarından hiç de memnun değildirler ve son 30 yıldır özgürlükleri ve onurları uğruna TC Devletine karşı kıyasıya bir savaş yürütmektedirler.

Türk Devleti, vergi kanunu çıkarmaktan tutalım da, ceza kanununa kadar hayatın her alanına dair kanun ve kural koyma ve bunları uygulama yetkisini ve meşruluğunu nereden almaktadır? Parlamenter demokrasi denilen ve dört yılda bir yapılan genel seçimlerde tecelli eden seçmen iradesinden mi? İyi ama, bir de, seçimlere hangi partilerin katılabileceğinden tutalım parlamentonun nasıl işleyeceğine kadar bütün bu alanı düzenleyen yasa ve kurallar vardır. Bu yasa ve kuralları kim koydu? Bu alana dair kural koyanlar, bu yetki ve meşruluğu nereden almaktadır? Hemen belirtelim, meşruiyet tartışması yapmıyoruz. Zira biz komünistlere göre, var olanın meşruluğunu tartışmak abesle iştigaldir. Türkiye Cumhuriyeti vardır ve meşrudur. Biz bu meşruluğun kaynağını sorguluyoruz. Devletin meşruluğunun kaynağı bizzat kendisidir. Devlet kendi meşruluğunu kendisi kurmuştur ve bunu da bütün öteki devletler gibi şiddet yoluyla ve şiddet aygıtıyla gerçekleştirmiştir. Bir devlet, kendi meşruluğunu ancak şiddet pratiğini sürekli devrede tutarak güvenceleyebilir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, en başta Kürtler olmak üzere, Türkiye’nin tüm ezilenleri ve bir bütün olarak Türkiye toplumu denilen nüfus nezdinde meşruluğunu ve haklılığını şiddet pratiği ile kurduğunu tespit edersek bu bizi farklı bir noktaya taşır. O da devlet dışında, devlete rağmen, hepsinden önemlisi de devlete karşı şiddet pratiğine yönelen öznelerin niteliği konusudur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kürt Ulusuna hiçbir siyasi statü sahibi olamayacağını, yani bırakalım kendi devletini kurabilme hakkını, kendi anadilini kamusal alanda kullanma hakkının dahi olmadığını, olamayacağını şiddet pratiği ile kabul ettirmiştir.

Kürt Ulusunun kendisine şiddet pratiği ile kabul ettirileni reddedebilmesi için şiddet pratiğine yönelmesi bir zorunluluktur.

Tıpkı bütün ezilenlerin ezilmişliğini fiilen reddedebilmesi için şiddet pratiğine yönelmek zorunda olması gibi. Ezilen, verili durumunun iyileştirilmesini değil de ezilmişliğini sona erdirmek istiyorsa, hangi kapıdan girerek ezilen statüsüne geçtiyse aynı kapıdan çıkmak zorundadır.

Bütün bunlardan ötürü, biz PKK/KCK’yi terör örgütü olarak nitelendirmiyor, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından statüsüzleştirilen Kürt Ulusunun özgürlüğü uğruna mücadele yürüten siyasi bir parti olarak nitelendiriyoruz. Bu uğurda yürüttüğü mücadelede şiddet uygulamasını bir sorun olarak görmüyor; aksine şiddet uygulamaksızın bu aşamaya ulaşmakta ve devamında hedeflerini gerçekleştirmekte muvaffak olamayacağını düşünüyoruz.

Şiddet, bireye, gruba, topluluğa diz çöktürmek ve üzerinde tahakküm kurmak eylemidir ve ezen-ezilen karşıtlığı sürdükçe toplumsal yaşamın en çok da siyaset arenasının kaçınılmaz bir gerçeği olmaya devam edecektir. Yaygın kabul ve inanışın aksine şiddet, toplumsal yaşamı ve dahası siyasal yaşamı bozan, dağıtan, işlemez kılan bir eylem ve uygulama değildir. Özellikle de ezilenin ezene karşı şiddet eylemi, sürekli ezilmekten ileri gelen bazı sosyo-psikolojik sorunların sağaltılmasından başka, ezilenin özgürleştirilmesinde tayin edici bir rol oynar.

İddia makamının “Terör örgütü PKK/KCK propagandası yapmak” suçlamasına ve cezalandırılmamız talebine dair ideolojik politik düzlemde de birkaç sözle kendimizi savunmamız gerekmektedir.

PKK/KCK’yi “terör örgütü” olarak nitelendirmeniz ve Türk Devleti’nin PKK/KCK algısına dönük her yaklaşımı terör örgütü propagandası olarak kriminalize etme tarzınız, PKK ile TC arasında süren savaşta moral üstünlüğünün PKK’de olduğunun tipik bir tezahürüdür aslında. PKK’yi geriletemiyor, ona güç yetiremiyorsunuz. Bunun huzursuzluğu ve demoralizasyonu ile önünüze geleni kriminalize ediyorsunuz. Tıpkı eşeğini dövemeyenin semerini döverek kendisini tatmin etmeye çalışması gibi! PKK/KCK’li olmak iddiasıyla karakola attırmadığınız insan kalmadı neredeyse. Hatta içinizden bazıları bu işi o dereceye vardırdı ki, farklı birtakım hesaplarla da olsa, MİT’in Müsteşarını ve bazı elemanlarını dahi KCK’li yapmaya kalkıştı.

Ergenekoncular ile tutuştuğunuz kavgadan da zaferle çıkmıştınız ki, aynen şu ruh halindeydiniz: Anlı şanlı generalleri, servetiyle herkesi satın alabilecek kadar kudretli patronları, devlet içine çöreklenmiş bir uru temizleyip atmışsınız, elebaşısı elinizde olan eşkıya sürüsüyle mi baş edemeyecektiniz? Hatta içinizde ciddi ciddi PKK’nin Ergenekon uzantısı bir terör örgütü olduğunu, Ergenekon’u ezince PKK’nin kökünü kazımanın çok daha kolay olduğunu sanan, gerçekten böyle düşünenleriniz vardı. Hâlbuki Ergenekon’u, sizin değil ABD’nin ezdiğini, sizin tipik bir kestaneleri ateşten alma aracı olduğunuzu bilip anlasaydınız, ama hepsinden önemlisi de PKK denilen gücün, hiç de öyle uzman kılıklı, “prof” titrli cahil cühela takımının üniversite amfilerinde, TV ekranlarında, gazete sayfalarında atıp tuttukları sallamasyon bilgi kırıntılarıyla bilinip anlaşılacak bir yapı olmadığını birazcık kavrasaydınız, kesinlikle bu duruma düşmezdiniz! Ergenekoncu diye buruşturup attıklarınızın 1990’lar boyunca en kirli savaş yöntemleriyle yenip dize getiremediği PKK’yi 10 yıldır uygulayageldiğiniz yol yöntemlerle yenemezsiniz. İki seçeneğiniz var: ya PKK ile müzakere masasına oturup onurlu barış yapacaksanız ya da 90’lardan çok daha kirli bir savaş konseptini devreye sokacaksınız. Veriler TC’nin hızla ikinci seçeneği devreye sokma yolunda ilerlediğini gösteriyor. Kürtlerin kaybedeceği hiçbir şeyleri yok. En fazla yenilirler. Ama 90’lardan çok daha kirli bir savaşın sonunda Kürtler yenilse bile TC kesinlikle kazanan taraf olmayacak. Zira bu savaşın sonunda artık TC diye bir devlet kalmayacak!

İddia makamının hakkımızdaki bir diğer suçlaması ise “Suç ve suçluyu övmek”tir. Daha net ifade ile Sayın Abdullah Öcalan’ı övdüğümüzü iddia etmektedir iddia makamı.

Bizim gibi küçük insanların Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ı övmesi haddi fazlasıyla aşmak olur. Bizlere yakışan, Sayın Abdullah Öcalan önünde saygı ile eğilmektedir.

Biz, Abdullah Öcalan önünde saygılıyla eğiliriz: çünkü o, TC Devleti tarafından kan ve barutla statüsüzleştirilen, diz çöktürülüp teslim alınan Kürdü kan ve barutla yeniden ayağa kaldıran, onurunu ve gururunu geri kazandıran bir önderdir.

Mısır ve İran’dan sonra Ortadoğu denilen bölgenin en güçlü devletlerinden biri olan İsrail ile birlikte ABD öncülüğündeki Batı emperyalizminin bölgedeki ileri karakolu olan TC Devleti’ne karşı 30 yıldır kesintisiz bir gerilla savaşı yürütebilecek kapasitede bir güç yaratmak ve bu gücün tartışılmaz otoritesi ve önderi olmak, üstelik bu konumunu yıllardır ağır tecrit koşullarında tutsak olduğu halde korumak ve sürdürmek…

Etrafındaki 8-10 kişilik arkadaş grubuyla, “Apocular” olarak ortaya çıktığında, dönemin Kürt ve Türk sol veya sosyalist parti ve örgütlerince alaya alındı. Biraz etkinlik kurmaya, Kürt illerinde küçük küçük taban bulmaya başladıklarında kimilerince “MİT ajanı olmak”la suçlanmaya başlandı. 1980 askeri darbesinden kısa bir süre önce Suriye Kürdistanına çekildi. Buradan da Türkiyeli ve Ortadoğulu ve hatta ETA ve İRA gibi Avrupalı devrimci örgütlerce cephe gerisi kampı olarak kullanılan Bekaa Vadisine geldi. Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’lerin kurduğu örgütlerin devamcısı olan örgütlerle burada temas kurup Türkiye’de Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi kurulması tartışmalarına katıldı ve 1982’de kuruluşu ilan edilen cephenin kurucu örgütlerinden birisi de PKK oldu. Ne var ki PKK bu cephe içerisinde yer alan diğer örgütler tarafından da pek ciddiye alınmıyordu.

Mart 1984’te, yani PKK’nin 15 Ağustos atılımından birkaç ay önce, F.K.B.D.C.’nin gerçekleştirdiği merkezi bir toplantıya Türkiye devrimci hareketinden örgütü adına katılan bir tanık şunları anlatmaktadır: “Mart 1984’te F.K.B.D.C.’nin çağrısıyla PKK, Dev-Yol, TKP/ML, TKP-TSİP, TEP, TKP(B), TKEP, TSKP, KİP, TKP/Leninist dahil 24 örgütün katıldığı bir toplantı yapıldı. Toplantı F.K.B.D.C.’yi genişletmek amacıyla yapılmıştı. Görünüşte amaç bu olsa da, herkesin muradının başka olduğu ortaya çıktı. Dev-Yol, daha önce başlattığı sosyalizm tartışmaları temelinde, örtük olarak bu tartışmalar sonuçlanmadan hiçbir devrimci adımın atılamayacağını, atılacak olanların da hiçbir anlamı olmayacağını dile getirerek F.K.B.D.C.’nin de bittiğini ima etti. PKK ciddi bir sunum yaptı. Uzun uzun hazırlıklarından söz etti. (…) 15 Ağustos atılımını ve sonrasında yaşanacakları harfi harfine, gerilla savaşı, stratejik savunma, stratejik denge ve stratejik saldırı safhalarıyla ortaya koydular. Bu uzun açıklamalar bizler tarafından çok hayalci bulunarak eleştirildi. PKK’nin sunumundan sonra söz alan Dev-Yol temsilcisi, PKK’nin söylediklerinin modasının geçtiğini belirtti.”

Devleti karşısına alan devrimci örgütler tarafından dahi ciddiye alınmayan bir örgütü kan ve barut deryasına sokan ve bu deryadan, yoldaşlarından ve halkından, 7’sinden 70’ine, kadınından erkeğine tam 40 bin ölü bırakarak çıkaran, ama yenilmeyen, aksine giderek büyüyen ve gelişen, tam da bu niteliği ile TC Devleti’nin baş düşmanı haline gelen PKK’nin her şeyi demek olan Serok Apo’yu övmek bizim haddimiz olamaz!

Türkiye Devrimci Hareketinin sorunu

Hiç kuşku yok ki bizim bir suçumuz ve günahımız var! Abdullah Öcalan’ın önderliğinde Kürt Özgürlük Hareketi bu denli gelişip güçlenirken, Türkiye Devrimci Hareketinin ters istikamette bir seyir izleyerek sürekli kan kaybetmesi ve zayıflayıp güçsüzleşmesi. Bizim suçumuz ve günahımız budur!

Günümüz Türkiyesi’nde Kürt illeri dışında kalan bölgelerde ve Kürt olmayan halk kitlelerinde öylesine derin ve koyu bir PKK düşmanlığı vardır ki… 90’larda PKK ile Devlet arasında süren savaşın en şiddetli olduğu yıllarda dahi bu düzeyde bir PKK ve Öcalan düşmanlığı yoktu. Bu bölgelerde Türkiye’deki siyasal rejimi devrim yoluyla yani silahlı halk hareketi ile yıkmayı hedefleyen ve bu uğurda mücadele yürüten devrimciler, Kürt illeri dışında yaşayan, Kürt olmayan halk yığınlarındaki PKK düşmanlığını ne yapacak?

30 yıldır savaşmasına rağmen Kürt özgürlük mücadelesini bitiremediği halde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de yenilmemesinin en temel nedeni, Kürt olmayan halk yığınlarını kendi safında tutabilmesidir. Devlet, halkın şikayet ettiği her türlü sorunu “terör belası”na kanalize ederek, halkı PKK’ye karşı yürütülen mücadeleye gönüllü asker yazabilmektedir. Devlet terör belasını bitirebilmek için savaş kararı aldığında ve seferberlik çağrısı yaptığında da Kürt olmayan halk yığınları orduya gönüllü asker yazılma yarışına girmekte hiç tereddüt etmediği gibi aynı devlet “terör belası”nı bitirmek için “Terör örgütü ile görüşme faslını başlatıyorum” dediğinde de aynı halkın onayını ve takdirini almakta hiç zorlanmamaktadır.

Biz devrimciler şapkamızı önümüze koyup düşünmek ve bir karar vermek zorundayız. PKK ile Devlet arasında kıyasıya bir savaş sürüyor. Bizim yıkmayı amaçladığımız bu Devlet PKK’yi tasfiye etmek, böyle bir tehdidi bertaraf etmek için hangi yöntemde karar kılıyorsa yine bizim örgütlemeyi, kendi safımıza çekmeyi ve siyasal tabanımız yapmayı amaçladığımız halk, hiç tereddütsüz Devleti destekliyor. O ya da bu nedenle, şu veya bu düzeyde ama son tahlilde Devleti destekliyor. Kürtlerin dışındaki geniş halk yığınlarını Devlet PKK’ye karşı yürüttüğü savaşta toplumsal dayanağı yapmış, böylece PKK hem Devletin hem de bu halk yığınlarının düşmanıdır!

Bugün Türkiye’de devrimci temelde devletle kapışabilecek, kendi iradesini devlete dayatıp kabul ettirebilecek düzeyde bir güç olmayı amaçlayan herkes Kürt olmayan halk yığınlarındaki hayli derin ve koyu olan PKK düşmanlığı ile yüzleşmek zorundadır.

Kürt Özgürlük Hareketi alabildiğince gelişip güçlenirken, Türkiye Devrimci Hareketinin ters orantılı bir seyir izlemesinin en temel nedeni geniş halk yığınlarındaki PKK düşmanlığıdır. Devrimci Hareket bu gerçeği kabullenmese ve soyut bir “halkların kardeşliği” edebiyatına sığınsa da sokağa indiğinde bu gerçekle yüzleşmektedir. Tam da bu nedenle eli silahlı, devletin askerine, polisine gerektiğinde kurşun atan bir örgüt olduğu halde, halka kendisini bu haliyle kabul ettirebilmek için kendisinin PKK olmadığını anlatmayı esas almakta, PKK ile ortaklıklarından çok, ayrılıklarını ön plana çıkartmaktadır. Hâlbuki halk nezdinde, eline silah alıyorsan, devletin askerine, polisine kurşun sıkıyorsan PKK ile aynısın. Zaten Türkiye Devrimci Hareketinin bir eğilimi, tam da bu yüzden Kürt olmayan halk yığınlarını silahlı mücadele temelinde saflarında örgütleyip sömürü ve zulüm düzenine, TC Devletine karşı savaştıramamasının suçu ve sorumluluğunu PKK’ye mal etmektedir. Öyle ki, Türkiye Devrimci Hareketinin neredeyse bütün özneleri, çok ciddi emek harcayıp bedel ödedikleri halde, Kürt olmayan halk yığınlarında silahlı mücadelenin haklılığı ve meşruluğunu kabul ettirememesinin sorumluluğunu da artık PKK’ye mal eder düzeye gelmiştir.

Hiç kuşku yok ki böyle bir düşünüş ve inanış devrimcilik adına zavallılık ve çaresizliktir. Karedeniz, Ege, Trakya’da ve İç Anadolu Bölgelerinde yaşayan ve Kürt olmayan halk yığınlarındaki derin ve koyu PKK düşmanlığının ve buna bağlı olarak silahlı mücadele karşıtlığının nedenini PKK’nin varlığı ve mücadele yöntemleriyle açıklamak, “Keşke PKK olmasaydı!” demektir. Hepsinden önemlisi de PKK’nin stratejik önemini kavrayamamaktır. Bu düşünüş ve inanış sahiplerine kalsa, PKK, devlet ile bu denli sert bir savaşa tutuşmasaydı, Kürt sorununu mücadelesinin merkezine bu düzeyde koymasaydı, hepsinden önemlisi de yer yer sivillerin ölüm ve yaralanmasıyla sonuçlanan eylemler yapmasaydı Kürt olmayan halk kitlelerini örgütlemek ve devlete karşı savaştırmak çok daha kolay olacaktı. İlk bakışta makul ve gerçekçi gelen bu düşünüş ve inanış aslında şunu söylemektedir: Devletle mücadele yürüten öteki bütün parti ve örgütler keşke bizim parti programımız ve devrim stratejimiz temelinde mücadele yürütseler. Bu, tek kelimeyle ahmaklıktır! Siyasetten, hele hele savaştan hiçbir şey anlamamaktır. Siyaset ve savaş, “Benim istediğim koşullar kabul edilirse varım, aksi halde yokum” şımarıklığı ve mızmızlığı ile oynanan evcilik oyunu değildir. Siyaset, içerisinde yaşanılan konjonktürün güç ilişkilerine, ideolojik atmosferine ilişkin hiçbir mızıklanmaya yönelmeksizin kendi doğrularını, amaç ve hedeflerini maddi güce dönüştürme faaliyetidir.

Kürt olmayan halk yığınlarında, PKK düşmanlığının ve devletin askerini, polisini, hakimini, savcısını, bürokratını, siyasetçisini imha etmeyi de içeren şiddete karşıtlığın bu denli koyu ve derin olmasının yegâne sorumlusu devrimcilerdir; Türkiye’de sosyal/siyasal devrim yapma iddiasında olan parti ve örgütlerdir. Nasıl ki yaptıklarının bütün sorumluluğu özneye aitse, bir özne, yapamadıklarından bir başka özneyi ya da koşulları sorumlu tutamaz. Aksi yaklaşım öznelik iddiasının geri çekilmesidir.

Ezilen, sömürülen, inim inim inletilen, açlıktan nefesi kokan, evi barkı başına yıkılan Kürt olmayan halk yığınlarında bu denli koyu ve derin bir PKK düşmanlığı olması, Türk bayraklarına sarılı polis asker cenazelerinin “Türk-Kürt kardeştir, ayrım yapan kalleştir!”, “Şehitler ölmez vatan bölünmez!”, “Kahrolsun Pekaka!” sloganlarının histerik bir şekilde atıldığı kitlelerce siyasal bir gösteriye dönüştürülmesi yine “Pekaka Türk bayrağı yakmış!” söylentisiyle binlerce insanın anında ellerinde Türk bayraklarıyla nümayiş yapması, kimi aydın, sanatçı, siyasetçi ve hatta sporcuların “bölücü” diye yuhalatılması ve hatta linç edilmesi… Ezcümle, ırkçı-şovenist ve faşist düşünüş ve eylemlerin spordan sanata, siyasetten gündelik yaşama değin hayatın her alanına bu denli nüfuz etmesi, sosyal siyasal düzeni kendi amaç ve stratejileri temelinde devrim ya da evrim yoluyla değiştirmeyi hedefleyen parti ve örgütlerin başarısızlık ve basiretsizliklerinin göstergesi olduğu kadar tersten TC Devleti’nin ne kadar başarılı olduğunun da göstergesidir.

Devlet tabii olarak kendi bekasına kasteden her türden oluşum ve hareketi etkisizleştirmek için her yolu deneyecektir. Aksini ummak ve düşünmek devlet olgusunu anlamamak ve kavramamaktır. Devrimcilik de, devletin her türlü saldırısını boşa çıkartacak çözümler geliştirerek maddi güç olma pratiğinde istikrarlı bir gelişim tutturabilmektir.

PKK’nin başarısı ve devrimci yolu

PKK, 1984 yılında gerçekleştirdiği 15 Ağustos atılımı ile devrimci pratik-politik bir özne olarak TC Devleti’ne yöneldiğinde, devletin ilk refleksi, Deniz-Mahir-İbo’nun kurucusu oldukları 71 Devrimci Hareketine karşı geliştirdiği ve uyguladığı etkisizleştirme politikalarını devam ettirmek olmuştur. Ne var ki, 71 Devrimci Hareketine karşı işlevsel olan bu politikalar PKK karşısında aynı sonuçları verememiştir. Çok ağır kayıplar ve hatta örgüt içi silahlı çatışmalarla birbirini imha etmeye kadar varan örgütsel krizlere rağmen PKK, ürettiği çözümlerle 71 Devrimci Hareketinin uğradığı akıbete uğramadığı gibi kesintisiz, sürdürülebilir devrimcilik ritmini tutturarak istikrarlı bir gelişim seyri yakalamıştır. Bunun üzerine TC Devleti, kendisini yeniden yapılandırarak, “Düşük yoğunluklu savaş stratejisi” denilen yeni bir konsept geliştirmiştir. Bu yeniden yapılandırma sürecinin, devlet içerisinde kanlı bir hesaplaşmayı da beraberinde getirdiği anı vb. aktarım ve anlatımlarıyla da belgelidir. Gelinen aşama, savaşan taraflar dahil kimsenin öngörüp kestiremediği bir hal almıştır. Taraflar, birbirlerine karşı imkan dahilindeki her türlü saldırı ve savunma taktiklerini devreye koysalar da nihai sonuç alacakları aşamaya ulaşamamaktadırlar.

Kürt olmayan halk yığınlarının desteğini ve onayını alan güçlü bir Türkiye devrimci hareketinin yokluğunda Kürt Özgürlük Mücadelesinin tıkanma yaşayacağını öngören PKK Önderi Abdullah Öcalan, dünyadaki ve bölgedeki devrimci ve karşı-devrimci, ilerici ve gerici güçlerin durumunu da hesaba katarak 1993 yılında PKK’yi ideolojik, teorik, stratejik düzeylerde yeniden yapılandırmıştır. Bunun sonucu olarak PKK tek taraflı ateşkes ilan etmiş, Kürdistan’daki askeri garnizonların kaldırılması ve koruculuğun lağvedilmesinin de yer aldığı bir dizi talebinin TC Devleti tarafından kabul edilmesi halinde silahlı mücadeleyi sonlandırabileceğini deklare etmiştir.

“Devletin birliğini ve ülkenin toprak bütünlüğünü bölüp parçalamak”la ve “Terör örgütü olmak”la suçladığı ve ezip tasfiye etmek için her yolu denediği PKK’nin tek taraflı ateşkes kararını ve beraberindeki açıklamalarını, TC Devleti, niteliği ve karakterine yaraşır bir şekilde karşıladı. PKK’nin tek taraflı ateşkes kararını hiçbir şekilde tanımadı. Operasyonlarını aralıksız şekilde sürdürmesi yetmezmiş gibi her türlü provokasyonu devreye sokarak PKK’yi yeniden çatışma ortamına çekmeye çalıştı. Zira TC Devleti, PKK’nin savaşacak gücü ve takati kalmadığı, çok ciddi bir demoralizasyon yaşadığı, dağılma aşamasında olduğu için taktik icabı ateşkes ilan ettiğine inanıyor, aynı kararlılık ve sertlikle operasyonları devam ettirmesi halinde PKK’nin ezilip yenileceğini düşünüyordu.

Üstelik artık herkesin malumu olduğu üzere PKK’nin 1993 yılında tek taraflı ateşkes kararı almasının önemli nedenlerinden biri, dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın bizzat Öcalan’dan bu yönlü bir talepte bulunmasıydı. TC Devleti, sadece PKK’nin ateşkes kararını tanımamakla ve PKK’ye yönelik saldırılarını artırmakla kalmadı. Özal’da temsil olunan ve Kürt sorunu konusunda geleneksel, ırkçı, tekçi, koyu şovenist politikalara muhalif olduğu bilinen devlet içindeki liberal kliği de çeşitli yöntemlerle tasfiye etti.

PKK 1993 yılından beri defalarca tek taraflı ateşkes ilan etti. Yetinmedi, çok büyük riskleri göze alarak, 1999 yılından 2004 yılına kadar beş yıl boyunca TC Devleti’nin hiçbir kurumuna, hiçbir görevlisine karşı tek bir kurşun bile patlatmadı. Ama TC Devleti, PKK’nin hiçbir talebini karşılamadı. Kürt Ulusunun varlığını tanımadı. Kürt halkının onurlu barış talebini, tek bir mermi patlatmadığı halde kan ve barutla boğmak, şeytani politikalarla oyalamak dışında hiçbir şey yapmadı. Ulusal haklarını, onurlu barışı talep eden mazlum Kürt halkına haklarını elde etmek için silahla savaşmak dışında hiçbir seçenek kalmadığı halde Kürt halkının haklı ve meşru mücadelesini gölgelemeye çalışanlar, en hafif deyimle şarlatanlardır.

AKP Hükümeti yenilen pehlivan güreşe doymaz misali, 13 yıldır çok ağır tecrit koşulları altında rehin tuttuğu, son bir yıldır kendi yasalarını dahi tanımayarak avukatlarıyla görüş hakkını bile gasp ettiği Sayın Abdullah Öcalan üzerinden bir kez daha şeytanlık yapmaya soyunmaktadır. Aklı sıra Öcalan ile PKK’yi, PKK ile Kürt Özgürlük Hareketinin diğer kesimlerini karşı karşıya getirip çatıştıracak, Kürt Özgürlük Hareketinin içinden işbirlikçi, teslimiyetçi bir güç devşirecek…

Bilindiği gibi AKP tam da böyle bir oyunun ürünüdür! Şimdi zannediyor ki, kendileri nasıl merhum Erbakan Hoca’ya ihanet edip Milli Görüş geleneğine sırtlarını dönerek ABD emperyalizminin ve TC Devletinin istediği kıvama gelip işbirlikçileştilerse, Kürt Özgürlük Hareketi içerisinde de tıpkı kendileri gibi Önderliğine, 40 bin şehidine, ideolojisine ihanet edip işbirlikçileşmeye teşne bir güç devşirebileceklerini, bunların eliyle de Kürt Özgürlük Hareketini tasfiye edebileceklerini sanmaktadırlar. Öyle ya, kendileri hem Türkiye’deki hem de bölgedeki İslami Hareketi yozlaştırıp soysuzlaştırdılar ve bu hareketi çürümüş, köhnemiş TC Devletine kanalize ederek TC Devletine kan can oldular.

Ama yanılıyorlar! Hem de çok fena halde yanılıyorlar. Her şeyden önce kendilerinin mayası ve hamuru ile Kürt Özgürlük Hareketinin mayası ve hamuru bir ve aynı değildir.

Siz, efendilerinizin kulağınıza fısıldadıklarına itibar edip Allah’a şirk koşarak tağut’a taparak mücahit kardeşlerinize ihanet ederek, davanızı satarak devletlû olup taç giydiniz diye herkesin aynı yola gireceğini mi sanıyorsunuz!

Roboski katliamı ile devreye soktuğunuz 2012 konseptiniz ile nasıl hezimete uğradıysanız, Kürt halkının Rosa Luxemburg’u Sakine Cansız ve yoldaşlarını bu sefer Avrupa’nın göbeğinde katlederek devreye soktuğunuz “entegre strateji”nizle de hezimete uğrayacak ve sonunda en iyi ihtimalle başbuğların akıbetine uğrayacaksınız!

Kürt Hareketiyle dayanışmanın geometrisi

Savaşı en üst düzeyde taşısa, ateşkes ilan edip saldırmazlık pozisyonunda onurlu barış da talep etse, TC Devleti’nin PKK’ye ve onun merkezinde olduğu Kürt Özgürlük Hareketine karşı tavrı değişmiyor!

Peki ya İslamcısından solcusuna, liberalinden ulusalcısına.. Türkiye’nin sosyal siyasal düzeninin tedrici ya da devrimci yöntemlerle değiştirilmesi mücadelesi yürüten ideo-politik akımların taşıyıcısı birey, grup, çevre ve örgütler PKK’ye karşı nasıl bir tavır takınıyor? Bu ideo-politik akımların önemli bir kısmı PKK’yi eleştiriyor, ondan ayrı duruyor, onunla arasına mesafe koyuyor. Hiç kuşku yok ki bunun haklı ve meşru gerekçeleri var, zira ideolojileri, program ve stratejileri bunu gerektirdiği için böyle davranıyorlar. İyi de neden PKK’nin ideolojisine, program ve stratejisine yönelttikleri köklü eleştiriler nedeniyle PKK’den ayrı bir kulvarda bağımsız olarak mücadele yürüten bu özneler, bu devlet karşısında PKK ile eş düzeyde maddi bir güç yaratamıyorlar?

PKK dışında devlete karşı mücadele yürüten bütün ideo-politik özneler hacim olarak hayli küçük, etkinlik sağlamak bakımından hayli zayıflar. Böylesi bir gerçeklikte devlet karşısında yegâne maddi güç olan Kürt Özgürlük Hareketi bu devlete karşı mücadele yürüten özneler için ne anlam ifade etmeli?

İlk bakışta bir hayli radikal görünen bir görüşe göre –ki bunlar genellikle kendilerini tüm Türkiye işçi sınıfının ve halklarının temsilcisi olarak nitelendirmektedirler– ideolojisi, programı ve stratejisindeki bütün zaaflarına rağmen Kürt Özgürlük Hareketi ile derhal bir güç birliği kurulmalıdır. Kürt Hareketi ile hemen şimdi bir ittifak kurulması gerektiğini savunan ve buna uygun bir yönelim içerisinde olan özneler, maddi bir güçle ittifak kurabilmek için maddi bir güç olmak gerektiğini ya yok saymakta ve görmezden gelmekteler ya da biliş ve ideolojilerini öne çıkararak kendilerini Kürt Hareketi ile eşitlemektedirler.

Devlet karşısında PKK ile eş düzeyde maddi bir gücün yokluğunda Kürt Hareketi ile her türlü ittifak ve güç birliği arayışları, ilk bakışta ne kadar radikal ve hayli ileri bir adım olarak görünürse görünsün, tam bir apolitizmdir; ya da siyasal mücadeleyi, fikir ve taleplerin ileri sürülüp tartışılmasından ibaret gören liberter bir anlayışa dayanmaktadır.

Daha da önemlisi, bu anlayış sahiplerinin Kürt Hareketi ile ittifaktan beklentileri de farklıdır. Kendi ideolojik görüşlerine, program ve stratejilerine özel bir ayrıcalık ve üstünlük atfettikleri için Kürt Hareketinin acil taleplerinin yanına kendi acil taleplerini de yazmakta ve bunların gerçekleşmesini murat etmektedirler. Bu, zihniyet olarak kesinkes gerici, felsefi olarak idealist bir yaklaşımdır. Maddi bir güç olan Kürt Hareketinin acil taleplerine öncelik vermek yerine maddi gücü olmayanın ya da çok az bir maddi güç sahibi olanın acil taleplerini eşitlemenin başka bir anlamı olamaz.

Hiçbir somut gerçek, soyut gerçekle eleştirilemez. Hele hele ikame edilemez. Ne var ki tipik bir küçük-burjuva idealizmi olan bu görüş özellikle sol hareket saflarında “Marksist-Leninistlik” ve “devrimcilik” olarak bir hayli itibar görüyor. Sol hareket saflarında itibar gören bu görüşe göre PKK, Kürt burjuvazisinin Kürdistan pazarına hakim olması için mücadele yürüten milliyetçi bir örgüttür ve bütün ezilen ulus burjuva hareketleri gibi hem ilerici hem de gerici, hem devrimci hem de uzlaşmacı olmak üzere ikili bir niteliğe sahiptir; özellikle devletle sürekli müzakere masasına oturmayı hedeflemesi ve “barış” talebini öne çıkartması Kürt burjuva milliyetçiliğinin gerici ve uzlaşmacı, tasfiyeci niteliğinin ürünüdür… Marksist-Leninistlik ve devrimcilik olarak itibar gören bu görüşe göre, devletle PKK arasında müzakerelerin başlaması ve PKK’nin taleplerinin karşılanıp barışın gerçekleşmesi halinde başta Kürt işçi ve emekçileri olmak üzere Türkiye’deki emekçi sınıfların hiçbir kazancı olmayacak ve dahası Türkiye’de gerici, uzlaşmacı bir ideolojik-politik atmosfer egemen olacaktır!

Bu, tek kelimeyle, soyut gerçeğin, somut maddi gerçek yerine ikame edilmesidir ve tipik bir küçük-burjuva idealizmidir. Burada kanlı canlı gerçeği yok sayıp, kafada tasarlanan soyutlamalar üzerinden politika belirleme durumu vardır. Canlı-kanlı gerçeğin yerine kendi kafalarında tasarladıkları soyutlamaları ikame edenler ve bunu gerçek kabul ederek politika belirleyenler; bu devletin, neden uzlaşmaya bu kadar teşne, bu kadar hevesli, tasfiyecilikte bu kadar ısrarlı olduğu iddia edilen bir örgütün ilan ettiği tek taraflı ateşkesleri dikkate almadığını, tek taraflı ateşkes dönemlerini sürekli olarak provoke edip PKK’yi savaş ortamına çekmeye çalıştığını, neden PKK’nin müzakere masasına oturalım çağrılarını hiçbir şekilde dikkate almadığını ve dahası başta Kürt işçi ve emekçileri olmak üzere Türkiye işçi sınıfının ve halklarının lehine hiçbir fayda getirmeyeceği bariz olduğu iddia edilen PKK’nin “onurlu barış” talebini kanla-barutla boğmaya çalıştığını bir türlü açıklayamıyorlar. Liberallerden, anti-militaristlerden bile daha geri düşüyorlar. Zira bu kesimler hiç değilse, PKK’nin silahlı mücadelesine olduğu kadar devletin savaş politikalarına da tavır alıp itiraz geliştirebiliyorlar!

Elle tutulur, gözle görülür, canlı kanlı birer varlık olarak devlet ile PKK arasında süren kıyasıya mücadeleyi kafasına yansıtıp buna uygun düşünce geliştiremeyen küçük burjuva idealistleri, devletin PKK’yi tasfiye etmek için yaptıklarını da göremez.

Onların sürekli gözlerini diktiği ve kulaklarını kabarttığı şey, PKK’nin söylem düzeyindeki ifadeleridir. PKK’nin bu türden söylemleri belli bir konjonktürdeki güçler ilişkisi bağlamında dile getiriyor olabileceği, küçük-burjuvazimizin aklının ucundan bile geçmez. Çünkü küçük-burjuva idealistlerimize göre söz her şeydir! En devrimci söz yoksa, eylem ve maddi güç bir hiçtir!

Tam da bu nedenle, PKK’nin 5 bin kişilik olduğu belirtilen gerilla gücü, meydanları zapt eden kitleselliği ve daha bir dizi etkinliği, aynı PKK’nin resmi düzeydeki sözleri nedeniyle devrimci küçük-burjuva idealistlerimizin nazarında bir hiçtir, yok hükmündedir!

Hiç kuşku yok ki, devrimci lafazanlıktan öte hiçbir anlamı olmayan bu görüşler gerici bir politik zihniyetin ürünüdür. Böyledir, çünkü mevcut gerçeği gizlemekte ya da çarpıtmaktadırlar.

Böylesi durumlara düşmemek için Lenin, komünist devrimcileri daha en başta uyarmıştır: “Devrim mücadelesinde devrime karşı işlenebilecek en büyük günah somutun yerine soyutun konmasıdır…” Yine de her şeye rağmen Lenin’in uyarısını asla unutmayan başta Partimiz TKP/ML olmak üzere Kürt olmayan halk yığınlarındaki koyu ve derin PKK düşmanlığına, egemen ulus ve din şovenizmine karşı mücadele yürüten demokrat, ilerici, liberal, İslamcı, sosyalist ve komünist kişi, kurum ve partileri vardır. Bu kişi, kurum ve partileri Kürt milliyetçiliğin kuyruğuna takılmakla ve “güce tapmak”la itham edip akılları sıra devrimcilik, Marksist-Leninistlik ayarı vermeye çalışanlar da var kuşkusuz. Hiç kuşku yok ki böyleleri faşist Kemalist diktatörlüğün kuyruğuna takıldıklarını ve karşı-devrimci güç olan TC Devletinin ürettiği ve toplumun tüm gözeneklerine kadar yaydığı şovenist hegemonyanın içinde yaşadıklarını göremeyecek kadar körleşmiş ve bunu bilip anlayamayacak kadar ahmaklaşmışlardır.

Devletin karşısında bir Türklük ve Müslümanlık üretebilmek…

Sayın yargıçlar!

Bizim amacımız ne PKK propagandası yapmak ne de TC Devletinin elinde rehin olarak tutulan Sayın Abdullah Öcalan’ı övmek ve yüceltmektir. Kaldı ki böyle bir şeye, ne PKK’nin ne de Sayın Öcalan’ın ihtiyacının olduğunu düşünüyoruz.

Bizim amacımız, genel olarak 71 Devrimciliğini, özel olarak ise önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın temelini attığı Komünist Devrimciliği geliştirip güçlendirmektir.

Türkiye devrimci hareketinin (TDH) kuruluşu, PKK önderliğinde başlatılan Kürt devrimciliğinden daha eski olsa da, Kürt devrimciliği ulaşmış olduğu devrimcilik düzeyi bakımından TDH ile kıyaslama kabul etmeyecek boyuttadır. Bu, kahredici bir dengesizlik durumudur. Şayet bu dengesizlik bozulmazsa –elbette Türk Devletinin PKK’ye karşı elde edeceği ezici üstünlük sonucu gerçekleşecek bir bozulmadan bahsetmiyoruz ve böylesi bir şeyi, Allah korusun, hiç ama hiç arzulamıyoruz– Türkiye devrimciliği uzun ve koyu bir suskunluk evresi yaşamak zorunda kalacaktır.

Bizler ağır tecrit koşulları altında tutsak da olsak, kılcal damarlarımıza kadar TDH’ye, özel olarak ise Partimiz, yoldaşlarımız öncülüğünde yürütülen Komünist Devrimciliğe bağlı ve bağımlı hissediyoruz kendimizi.

40 yıldan biraz uzun mazimiz boyunca biz devrimciler, devletin şiddet tekeliyle karşılaşmak ve bedel ödemek konusunda hiç tereddüt etmedik. Kırkı çıkmış ömrümüzün bu evresinde ne kadar zayıf ve güçsüz olursak olalım, halk sevgimiz, “ezilmenin ve sömürülmenin olmadığı bir dünya” diye tariflediğimiz ve al sancak üzerine güneş sarısıyla nakşedilmiş orak-çekiç-yıldızla simgelediğimiz o yüce davamıza olan bağlılığımız tartışılmaz. Biz devrimcilerden başka hiçbir siyasi hareket, mevki, makam ve maddi kazanç beklemeksizin siyaset yapmıyor. Neredeyse ayak basmadığımız köy ve mahalle kalmadığı gibi Karadeniz’den Ege’ye, Trakya’dan İç Anadolu’ya, Marmara’dan Akdeniz’e kadar bu toprakları şehitlerimizin kanıyla suladık. Zindanlarında yattık; duvarlarına kanımızla, parmaklarımız, dişlerimiz ve tırnaklarımızla “direniş” sloganları yazdık.

Fakat böylesine kahramanlıklarla, böylesine fedakârlıklarla, böylesine bağlılıkla ve böylesine direnişle örülü ve dolu tarihimize rağmen, bu yoksul, bu çilekeş, bu sefil, bu perişan halkımızın nazarında sümüklü Tayyip’ler, salyalı Bahçeli’ler, sünepe Kemal’ler kadar itibarımız ve saygınlığımız yok.

Evet! Ne kadar kahredici ve kabullenmesi ne kadar zor olursa olsun, gerçek bu! Bu gerçekliği kabul etmeyen ve yüzleşmekten kaçınan bir devrimciliğin bize göre geleceği yoktur! Neden bu durumdayız? Bu durumda oluşumuzun bütün sorumluluğu bize aittir. Başka hiç kimsede değil. Sorumluluğu başkasında aramak, koşullara ve dışımızdaki aktörlere bağlamak, hele hele devletin bize karşı müthiş acımasız ve pervasız bir kudurganlıkla saldırmasına bağlamak, zihinsel olarak değilse bile pratik olarak yenilgiyi kabullenmek, verili gerçekliğe teslim olmak demektir! Devleti karşısına alan ve onun şiddet tekelini tanımayıp şiddet pratiğine yönelen bir devrimcinin devletten şefkatli bir karşılık beklemesi gibi bir şey ahmaklık olsa gerek.

Bize göre, bu durumda oluşumuzun en başta gelen nedeni, çıkarsız ve hesapsız bir adanmışlıkla bağlı olduğumuz, uğruna ölüp öldürdüğümüz halkımızın moral değerlerine, inanış ve yaşayışına olan yabancılığımızdır. Daha sansasyonel ifade ile, “ezilen ve sömürülenin olmadığı bir dünya” diye tariflediğimiz ve al sancak üzerine orak-çekiç-yıldız ile simgelediğimiz o yüce davamız ile halkımızın moral değerleri, inanış ve yaşayışı arasındaki derin uyumsuzluktur.

Bunun başka bir açıklaması olamaz! 40 yılı aşan mücadele tarihimize, ödediğimiz onca bedele rağmen, hiçbir bedel ödemeyen, cukkalarını doldurmak dışında hiçbir amacı olmayan soyguncu, talancı, vurguncu, yalancı, düzenbaz ve fetbaz oldukları ayan beyan ortada olan sümüklü Tayyip’ler, salyalı Bahçeli’ler, sünepe Kemal’ler kadar bu halkın nazarında itibar görmüyorsak; bunun sadece ve sadece iki yanıtı olabilir. Bu halk ezilmekten, sömürülmekten, horlanmaktan, aşağılanmaktan, açlıktan, yoksulluktan, sefaletten şikayetçi değil ve asla iflah olmaz! Eğer böylesi bir yanıt, halk düşmanlığı ise ki hiç kuşku yok halk düşmanlığıdır, bu halkın devrimci öncülerine itibar etmemesi ve sözlerine kulak kabartmamasının nedeni yukarıda söylenilenden başka ne olabilir ki?

Biz yabancısı olduğumuzu söylediğimiz halkımızın moral değerlerini, inanış ve yaşayışını “Türklük ve Müslümanlık” olarak nitelendiriyoruz.

Biz devrimciler, “bilimsel ve evrensel” olarak nitelendirdiğimiz “ideolojimiz”in Türkiye halklarının kendiliğinden ideolojisindeki devrimci veya ön-devrimci öğelerle harmanlanıp yeniden üretilmesi gerektiğini asla ama asla kavrayamadık. Bu eksiklik yüzünden, tarihsel yükümlülüğümüzü yerine getiremedik.

Bizim bu derin yapısal zaafımızı teşhis etmekte hiç zorlanmayan Türk Devleti, bu durumu tepe tepe kullandı.

Kürt Devrimciliğinin kendi mecrasına yerleşip yolunda yürümeye başlamasına kadar Türkiye devrimci hareketinin militanlarının ağırlıklı olarak Kürt ve Alevi olması bir tesadüf değildir. Türk ve Müslüman kökenli kadro ve militanların ise devrimci hareket saflarına ya katılmadan önce ya da katılmalarından kısa bir süre sonra Türklük ve Sünnilik ile hiçbir aidiyet bağlarının kalmadığı, bu topluma adeta yabancılaştığı rahatlıkla tespit edilebilir.

Kürt Hareketinin gelişmesi ve paralelinde de Türkiye devrimci hareketinin gittikçe zayıflamasına bağlı olarak, neredeyse bütün sol saflarda Kemalistlerden daha koyu ve keskin bir laiklik ve ateistlik ile inceltilmiş bir şovenistlik belirginleşmeye başladı. Çünkü Türkiye devrimci hareketi, teorik ve ideolojik yapısı itibarıyla Aydınlanmacı ve modernist paradigmanın içine doğmuştu. Bu paradigma içerisinde üretilen sosyalistlik ve devrimcilik, kaçınılmaz olarak, Türk Devlet modernleşmesinin dıştaladığı Türk Sünni Müslümanlık ile herhangi bir alaşıma giremeyeceği için, aynı paradigmatik evrende yer alan veya çeşitli nedenlerle buna en yatkın olan toplumsal kesimlerle buluştu. Bu kesimler de ağırlıklı olarak Aleviler ve devletin ideolojik aygıtlarınca işlenip eğitilmiş yığınlardı.

Siyasette boşluğa kesinlikle yer yoktur! Çünkü Türkiye Devrimci Hareketinin, neredeyse hiçbir işleme tâbi tutmaksızın edindiği “bilimsel ve evrensel ideoloji”yle donanmış hareket tarzı nedeniyle kaçınılmaz olarak boş bıraktığı “Türklük ve Müslümanlık tarlası” devlet tarafından sürüldü, ekildi ve bütün ürün devlet tarafından devşirildi, devşiriliyor.

Hele artık Kürt Devrimciliğinin geldiği aşama ve devletin buna karşı geliştirmiş olduğu ve adeta toplumun tüm gözeneklerine işlemiş olan şovenizmin koyuluğu ile birlikte düşünüldüğünde, halk nezdindeki Türklük ve Sünni Müslümanlık alabildiğine kireçleşmiş ve taşlaşmıştır. Bu bakımdan, biz devrimciler açısından, devleti karşısına alabilecek bir Türklük ve Müslümanlık üretebilmek, zaten tarihsel nedenlerle gayet zor iken, içinde bulunduğumuz tarihsel politik koşullarda alabildiğine güçleşmiştir. Bu güçlükle çetin bir çarpışmaya girmek zorundayız; zira bu güçlüğü aşmaksızın devlet karşısında kudret kazanabilecek bir devrimci ezilen hareketi yaratmak imkânsıza eşdeğerdedir!

Her kim ki, işçi yığınlarını sadece ve sadece çalışma yaşamının özgül çelişkilerinden, bir başka ifade ile emek-sermaye veya burjuvazi-proletarya çelişkilerinden, köylü yığınlarını köylüler ile toprak sahipleri, tefeciler ile tüccar arasındaki özgül ilişkilerden, kadınları kadın-erkek çelişkilerinden yakalayarak politik mücadeleye kanalize edebileceğini ve devrimci bir kitle hareketi yaratabileceğini sanıyor ve iddia ediyorsa, fena halde yanılıyor!

Bugün çok ağır şartlarda çalışan işçiler, iş kazası adı altında gerçekleşen cinayetlere kurban gidiyorlar. Tuzla tersaneler havzası artık bir işçi mezbahanesine dönüşmüştür. Maden işçilerinin de durumu aynıdır. Daha dün Antep’te galvaniz fabrikasında meydana gelen kaza nedeniyle yine işçiler ölmüştür. Bu işçilerin çalışma koşullarından memnun oldukları ve onları hiç kimsenin özgül çelişkileri üzerinden örgütlemeye çağırmadığı iddia edilemez. Bu çağrılara neredeyse hiçbir şekilde itibar etmeyen bu yığınları, PKK’nin gerçekleştirdiği iddia edilen sivil ölümlere yol açan eylemler karşısında, devlet, anında, Kürt Hareketine karşı Türklük ve Müslümanlık üzerinden seferber edebilmektedir.

Toplumsal işbölümü içinde yer alan insanlar her şeyden önce bir ideoloji içine doğarlar ve özne olarak kimliklerini içine doğdukları ideoloji doğrultusunda kazanırlar. Neye inanacağını, neye sevinip neye üzüleceğini, neleri sevip nelerden nefret edeceğini, neyi nasıl düşüneceğini, kimlere saygı gösterip kimleri horlayacağını içine doğdukları ideoloji içinde belirlerler… Bizim toplumsal gerçekliğimizde bu insanların içine doğdukları ideolojinin kodları Türklük ve Müslümanlıktır. Elbette bugün içinde bulunduğumuz koşullardaki Türklük ve Müslümanlık egemen sınıfların Türklüğü ve Müslümanlığıdır; ama ezilenin ezilen olması gereği ezen sınıfın ürettiği ve tüm topluma yaydığı ideoloji, ezilenlerce, olduğu gibi, dolaysızca edinilmez. Ezilenlerin doğası gereği bu böyledir. İdeolojiler saraylılarca, saraylarda üretilir ama kulübedekiler ne kadar zorlanırsa zorlansınlar, ne kadar eğitilirse eğitilsinler, kulübelerde yaşadıkları sürece maddi dünyayı kulübelerinden gördükleri kadarıyla yorumlayabilirler. Bunun karşılığı da, ezilenin kendiliğinden ideolojisidir. Ezileni, kendiliğinden ideolojisinden soyutlamadan edinime tâbi tutmak gerekir.

Devrimcilerin, özellikle Komünist Devrimcilerin misyonu tam da burada başlar. Ezilenlerin kendiliğinden ideolojisini bilimin ve materyalist felsefenin işlemine tâbi tutarak ezileni ezene karşı isyana teşvik edecek devrimci bir ideoloji kurmak…

Biz Türkiyeli Devrimciler halkı bilinçlendirmeyi, “işçi sınıfı”na dışarıdan bilinç taşıma işlemini olabilecek en olumsuz anlamda kavradık ve kelimenin gerçek anlamıyla, önce, içerisine doğup büyüdüğümüz ideolojiden kendimizi soyutladık, bir başka ideoloji edindik ve ardından, edindiğimiz bu ideolojiyi “Bilimsel ve Evrensel” olarak adlandırıp halka taşımaya çalıştık. Ortadaki tablo 40 yılı aşan yoğun emeğimizin sonucudur. Aynı yöntemle 40 yıl daha uğraşsak daha fazlasını ve iyisini yaratamayız. Ama yaratma sorumluluğuyla da karşı karşıyayız. Bunun için, “Bilimsel ve Evrensel” diye tanımladığımız ideolojimizi edinme tarzımızdan kendimizi soyutlayarak, zorlu bir yeniden-kuruluş işlemiyle, ezilenlerin kendiliğinden ideolojileri içinde edindikleri kimliklere bürünerek yerel ve özgün bir ideoloji yaratacak, ezilenlerin kendilerini bu ideolojiyle özdeşleştirmelerini sağlama mücadelesine girişeceğiz. Böylece ezilenlerin bitimsiz mücadelesinin tarihsel mirasçıları olarak ezilenlerin komünist devrimciliğini kuracağız.

Bizler, ezilenlerin binlerce yıllık direniş tarihinin ürünüyüz. Bugün yaptığımız, bu tarihi yargılamak değildir; yaptığımız, bu tarihin kısa bir döneminin kısa bir dökümünü çıkarmak ve böylece yeni dönemde devlet karşıtı konumumuzu daha güçlü bir şekilde kurmaktır.

Biliyoruz, zor ve çetin bir durumla karşı karşıyayız, fakat başaracağımıza inanıyoruz. Şehitlerimizin kanıyla kızıllaşan bayrağımızı, gerekirse al-yeşil sancağa dönüştürecek ve bütün ezilenleri bu sancağın altında toplamayı başaracağız. Şehitlerimiz, gelecekteki başarımızın tanığı olacaktır.

Ocak ayının son haftası Parti ve Devrim Şehitlerini Anma Haftası’dır. Ezilenlerin komünist kurtuluşu için dünü, bugünü ve yarını için dövüşerek şehit düşen kahraman şehitlerimizin anıları önünde saygıyla eğiliyor, onların ideallerini gerçekleştireceğimize söz veriyoruz.

 

Okunma 119 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.