Bu sayfayı yazdır

Yeni Devrimci Eyleyiş

Yazan
Yeni Devrimci Eyleyiş
Direniş-Pozitif İnşa
Ergin Atabey
“Bizi tanımayan bir devletten barış istemiyoruz. Bizi tanımayan bir sistemden özgürlüğümüzü istemiyoruz. Biz kendi özgürlüğümüzü inşa edebilecek bir iradeye sahibiz.”
Sur/Amed’ten bir direnişçi/pozitif-inşacı kadın
Günümüz dünyasında yaşanan gerçekliğe bakıldığında görünen durum, Kapitalist Modernite güçlerinin yarattığı savaş, sömürü ve baskı ortamında karamsarlık ve umutsuzluk, yaydığı ıstırap ve yılgınlıktır. Bu durumda yaşanan gerçekliğin ezilen ve sömürülen toplum açısından tespiti yapıldığında şu görülüyor: Kaos ve beklentili durağanlığın iç içe yaşandığı bir bilinmezlik ve belirsizlik hali yaşanıyor. Açık ki ezilenler adına ortaya çıkanlar bu gerçekliği görmelerine rağmen sonuç alıcı bir eyleyişin sahibi olamıyorlar. Devrimcilerin en büyük kusuru bu noktada yaşanıyor. Genelde Kapitalist Modernitenin yarattığı yok ediş sürecine karşı devrimcilik adına ilk akla gelen ve yapılan yeni türden devletçi-iktidarcı mücadele ve sistem kuruluşuyla durumu değiştirmeye çalışmak oluyor.
Oysa sorun hangi türden devletçi-iktidarcı mücadele ve sistem ile sürece müdahale edileceği değildir. Sorun özgür yaşamı inşa edecek devrimci eyleyişin geliştirilemeyişinde düğümleniyor.
Ezilen-sömürülen toplumun yaşadığı kaos ve ondan kaynaklı yaşanan durağanlık, bilinmezlik ve belirsizlik; Kapitalist Modernite karşısında eşit, özgür ve demokratik bir yaşamın ve sistemin inşa edilememesinden ileri geliyor. John Holloway, ezilen toplum için “daha insancıl bir toplum umudunun azalması, insanların kapitalizmin dehşetine göz yummaları sonucu gerçekleşmemiştir. Başka gidecek bir yerin görünmemesi, seçilecek başka bir ötekilik olamamasıdır nedeni” diyor.
Kaos beklentili durağanlık, umutsuzluk ve karamsarlık negatif bir durumdur elbette. Ancak devrimcilik tam da bunun için vardır; yani negatif hal almış durumu pozitifliğe dönüştürmek. Kaostan özgürlük; durağanlıktan eyleyiş; umutsuzluktan umut; karamsarlıktan iyimserlik yaratmak tam da devrimciliğin varoluşunu koşullayan zemindir. Yıkıntı altında kalmış bir dünyayı ayağa kaldırma koşulu olmadan devrimcilik ortaya çıkmaz. Bu durum direniş-inşa gerçekliğine; yani gerçek anlamda devrimci eyleyişe işaret eder.
Kapitalist Modernite sisteminin yarattığı yıkıntı altında aslında potansiyel bir pozitif olgu bulunuyor. “Devrimci Marifet” bu pozitif potansiyeli açığa çıkartmak ve eyleyişli kılmaktır. Bu anlamıyla negatiflik, özgür yaşamı direniş-pozitif inşa ile yaratmanın başlangıç noktasıdır. Dolayısıyla negatif durum karşısında şikayet etme ve gerekçeler üretme daha ilk adımda devrimci eyleyişten düşmektir. Devrimci eyleyişin direniş-pozitif inşa öznesi olmak, negatif durumu direniş-pozitif inşacılığın vesilesi yapmaktır.
21. yüzyılın ve gelecek yüzyılların insanlık açısından nasıl yaşanacağı devrimcilerin ezilen ve sömürülen toplumun yaşadığı negatif duruma verecekleri cevaba bağlıdır. Büyük bedeller ödenmesine rağmen devrimci eyleyiş olan direniş-pozitif inşaya yönelmedikleri için devrimcilerin geldiği nokta ‘kuyruğunu kovalayan kedi’ gibi hep etrafında dönmek olmuştur. Bu dönme halinin de sonuna gelinmiştir artık.
Devrimcilik sürekli kendisini yenileyen bir olgu anlamına gelmektedir. Devrimciler, devrimin bu ilk ve varoluşsal ilkesine göre eyleyişlerini her an uyarlamak zorundadır. Yoksa devrimci olunmaz.
Marksist gelenekle başlatırsak devrimciler genelde yapmanın, inşanın gücüyle değil de devletin-iktidarın gücüyle yürüdüler. Yaşamı yeniden inşa etmeyi devletin-iktidarın değiştirme gücüne bağladılar. Bunun için partiler kuruldu, direnildi ve mücadele edildi. Devrimci eyleyiş önce devlet-iktidar gücünü ele geçirmeye, sonra onunla dünyayı değiştirmeye bağlandı. Yüz elli yıldır devrimcilerin paradigması ve eyleyişi bu temelde olmuştur. Devrimci eyleyiş için yaşamı yeniden inşa etmek değil, devleti-iktidarı edinmek vazgeçilmez hedef oldu. Devrimciliğin devrimi bir türlü gerçekleştirememesinin asıl nedeni budur.
Bu devrimci tarzın terk edilmesi zorunludur. An’da yaşamı yeniden inşa etmek; devlet-iktidar dışında bir paradigmaya ve onun devrimci eyleyişine geçmek devrimci ‘zorunluluk’tur. Önce devleti-iktidarı ele geçirip sonra onunla toplumu değiştirmek isteyen paradigma sadece büyük bedellerin verilmesine yol açmamıştır; toplumda devrim yapmak; eşit, özgür ve demokratik bir yaşam inşa etmek imkansızmış gibi bir inançsızlığa da yol açmıştır.
Verilen bedellere layık olmak ve yaşanan inançsızlığı, hayal kırıklığını gidermek mümkündür. Devrim; mümkün olanın eyleyişidir. Bunun toplumda canlandırılışı ve inancının diriltilmesidir. Devrim aynı zamanda bir güven ve inanç olayıdır. Somut eyleyişiyle topluma güven ve inanç verdiği oranda gerçekleşir ve toplumsallaşıp yaşanılır hale gelir.
Kavramsal tanımlama ve devlete-iktidara çıkan devrim
Ne düşünürsek düşünelim, ne yaparsak yapalım, eyleyişimiz kavramlarla gerçekleşir. Kavramlarla düşünülür ve kavramlarla yaşanılır. Kavramsız düşünülemez, anlam yüklenemez ve yaşanamaz. Toplum kavramlarla yaşama anlam verir; yaşamı (iki doğa olarak) yeni baştan yaratıp, onu kendi hakikatine göre yeniden şekillendirir. Kavramlar bu oluş, gerçekleşme ve gerçekleştirme diyalektiğinde toplumsal yaşamdan çıkarlar ve oluş, gerçekleşme niteliğiyle bu süreci devam ettirirler.
Kavramların devrimsel anlamdaki değeri de bu temeldedir. Devrimsel süreçlerde ve devrimci eyleyişte kavramların kurucu, oluşturucu ve gerçekleştirici rolü vardır. Toplumların kavramları aşkın bir olgu olarak inşa ettikleri tanrıya atfetmesi ona biçilen bu rolden ileri gelmektedir. Kavramlar toplum için daima büyülü ve kutsal olmuştur. Toplum bu nedenle kutsallıkları içinde kavramlara yer vermiştir. En kutsallarını kavramsallaştırarak yüceltmiştir. Tarihin tüm önemli devrimleri bu gerçeklikten hareketle kavramlara gereken değeri vermiştir. Devrim kavramlarla düşünülür, tanımlanır ve ondan sonra pratikleştirilir. Tıpkı devrim gibi kavramlar da ‘şey’ değildir; kavramlar olan, oluşan ve gerçekleşendir. Bu anlamıyla kavramları bir ‘kendilik’ olarak tanımlamak mümkündür. Şüphesiz bu kendilik toplumsallıkla iç içedir. İlk insandan günümüze değin toplumun kendisini kavramlarla anlamlandırması, ifadeye kavuşturması bu hakikatten ötürüdür.
Kavramlar bu denli değer atfedilmesi gereken olgular olmakla birlikte, göz ardı edilmemesi gereken bir yönleri de, kavramların müphem (açık seçik olmayan, belirsiz) oluşlarıdır. Varoluşları gereği kavramların tek bir tanımı yoktur. Kavramlar üretilirler. ‘Yaratıcı’larının imzasını taşımakla birlikte, kavramlar genelde tek bir anlam taşımazlar. Kavramların zamansal iç yapıları vardır. Kavramlar da toplumsal yapı gibi canlıdır. Nasıl ki toplum yeni dinamikleri bünyesine katarak değişip gelişiyorsa, kavramlar da yeni zamansal durumlarla yeni katmanlarla yorum, anlam değişimine uğrar. Bu noktada önemli olan kavramların zamansal iç yapılarını ve katmanlarını iyi tespit etmektir. Kavramlara zamansal katmanlardan meydana geldiği bilinerek yaklaşıldığında nerede, kim/kimler tarafından niçin geliştirildiği ve nasıl yorumlanmaları gerektiği anlaşılabilir. Bu anlaşılmadan, kavram kargaşasından ve başkalarının etkisinden kurtulunamaz. Kavramlar nötr değildir. Belirli bir zihniyet tarafından üretildiği için sınıfsal niteliklere sahiptir. Kavramlara yüklenen anlamlar onların hangi sınıfsal anlayışa dayandığını göstermektedir. Bazen aynı kavrama farklı anlamlar(özgürlük, demokrasi vb.)  yüklenebilir. Kavramları değiştiren yüklenen anlamlardır. Kavramlar sabit de değillerdir. Her yeni olay ve durumda farklı zamansal katmanı bünyesine alır. Kavramların göreceliği denilen durum budur. Bir kavram farklı zihniyet, zaman ve mekan diliminde farklı anlamlar kazanabilir.
Kavramların farklı anlamlar kazanması paradigmalarla bağlantılıdır. Paradigma olgusu her ne kadar Thomas S. Kuhn tarafından pozitivizme göre tanımlanmışsa da ontolojik, epistemolojik ve metodolojik sayıltılara sahip olan her zihniyet bir paradigmadır. Tarihten günümüze dek olumlu ve olumsuz anlamda, hakikatin ne olduğunu (ontoloji), hangi tür bilgi (epistemoloji) ile bilinebileceğini ve ona nasıl (metodoloji) ulaşılacağını gösteren belli paradigmalar olmuştur.
Her paradigma hem yeni kavramlar geliştirmiştir hem de var olan kavramlara farklı anlamlar yüklemiştir. Paradigmaların buluştukları ortak nokta, tasavvur ettikleri hedefleri kavramlarla açıklamaları ve inşa ettikleridir.
Bu bağlamda devrim kavramının zamansal iç yapısına bakıldığında oldukça farklı, hatta zıt anlamlar yüklenildiği görülmektedir. Devrim kavramı astronomik bir kavram olarak ortaya çıkmıştır. İlkin, Kopernik’in “Gökcisimlerinin Devirleri/Dönüşleri Üzerine” adlı çalışmasında kullanılmıştır. Kopernik, devrim kavramını yıldızların düzenli ve belirli kurala göre devir yapan (revoling) hareketlerinin tanımı için kullanmıştır. Bu tanıma göre, yıldızların hareketi zorunludur ve hiçbir insani müdahale yıldızların yenilenen döngüsel hareketini durduramaz, ona karşı koyamaz.
Devrim kavramının bir metafor olarak siyasi literatürde ilk kullanıldığı yer İngiltere’dir. 1660’da Rump parlamentosu devrilip monarşi restorasyonu gerçekleştirildiğinde devrim kavramı belirlenmiş ve değişmez olana geri dönüş anlamında kullanılmıştır. Monarşi devrim kavramını gökyüzünden yeryüzüne indirirken, kendi sistemini zorunlu, değişmez ve olması gereken olarak ilan etmiştir. Buna göre toplumsal yaşam monarşik sistemde somutlaşan kurallara göre devinmek zorundadır. Monarşik sistem tarihin emridir. Onu hiçbir insan müdahalesi değiştiremez. Böylece dönemin egemen sınıfı devrim kavramını sistemin restorasyonu ve zorunluluğuyla özdeşleştirdi.
Dönemin orta sınıfı olarak burjuvazi de devrim kavramına kendi zihniyeti ve sınıfsal niteliğine göre yeni bir anlam yüklemiştir. Burjuvazinin devrim tanımlamasında da restorasyon anlamı olmakla birlikte, ileriye doğru devir yapan bir zorunluluk, önü alınamazlık vardır. Burjuvazi kendi devletçi-iktidarcı sistemini inşa ederken devletçi-iktidarcı gelenekten kopmamasına rağmen bir kopuş varmış gibi algı yaratmıştır. Devrim kavramına kopuş varmış gibi bir anlam yüklemiştir. Gerçeklikte ise devletçiliği-iktidarcılığı kendi çıkarı doğrultusunda restore edip yeni bir biçim vermiştir. ‘Burjuva devrimi’ olarak tanımlanan esasında bu gerçekliktir. İlk kez Fransa için kullanılan burjuva devrimi kavramı da burjuvazinin inşa ettiği devletçi-iktidarcı sistemin (ulus-devlet) kaçınılmaz, zorunlu olduğu anlayışıyla; toplumsal devinimin bir gereği olarak siyasi literatüre dahil edilmiştir.
Marksist anlamda devrim kavramı –özgün yönleri olmakla birlikte- bir yönüyle restorasyon, bir yönüyle de ileriye doğru zorunlu ve karşı konulamaz biçimde anlam kazanmıştır. Geçici de olsa Marksizmin işçi sınıfının devletini-iktidarını esas alması, devrim anlayışının restorasyon yönünü gösteriyor. Marx Amerikan, İngiliz ve Fransız burjuva devrimlerini inceleyerek devrim tanımını geliştirmiştir. Üretim tarzına dayalı ve tarihsel materyalizme göre bir devrim tahayyülünü ortaya koyması, kaynağını incelediği örneklerden almaktadır. Bu temelde işçi sınıfı lehine devrimin tanımı zorunlu ve kaçınılmaz olarak gösterilmiştir.
20. yüzyıldaki sosyalist mücadeleler bu esas üzerinden geliştirilmiştir. Ekim devrimi başta olmak üzere Çin, Küba vb. devrimler devlet-iktidar eksenli restorasyonlar olarak gerçekleştirilmiştir. Sosyalist anlamda devrim büyüsü bu şekilde zihinlere kazınmıştır. Devrimin ne olduğu ve seyrinin nasıl olacağı buna göre belirlenmiştir. Devrim okuluna gidenler devleti-iktidarı restore edip ele geçirmeyi, tarihin emrettiği zorunlu, kaçınılmaz devrim anlayışını öğrendiler. Ortaya çıkan sonuç, özgürlük getiren, inşa eden devrim anlayışı değil, devleti ele geçirip devlete dayanılarak devlet eliyle toplumu ‘değiştiren’ anlayış olmuştur.
Bu devrim tanımına göre gerçekleştirilen devrimler büyük hayal kırıklığını yaratmıştır. Yaşanan hayal kırıklığını Marcela Serrano’nun roman karakteri, “Artık dünyayı değiştiremeyeceğimizi biliyoruz” biçiminde ifade etmektedir. Devrim devlet-iktidarla özdeşleştirilince ve devlet-iktidar devrimi yutunca geriye bu büyük hayal kırıklığı kalmıştır.
Protestoculuğun iflası
Günümüzde devrimcilik neredeyse protestoculuğa indirgenmiş durumdadır. Devrimciliğin yaşadığı durağanlık ve krizli hal, salt egemenleri protesto etmek, aynı protestoculukla dergi veya gazete çıkartıp birkaç toplantı yaparak devrimcilik yapıldığını sanmaktan kaynaklıdır. Devrim anlayışı değiştirilmediğinden ötürü devrimci eyleyiş rutine dönen ayinleri andırmaktan öteye gitmiyor. Tıpkı ’68 gençlik hareketine benzer Seattle ile somutlaşan görkemli çıkışlar olsa da saman alevi gibi yanıp sönüyor bu tür çıkışlar. Geriye ise nostaljik anımsamalardan başka bir şey bırakmıyor.
Burada ortaya çıkan temel sorun, klasik devrim paradigması ve anlayışının bir ürünü olan, salt direnişi esas alan, alternatif bir sistem geliştirmeyen bunalımlı eyleyiştir. Sorun, protestoların şiddet dozajı veya nitel katılım değildir. Sorun, direniş-pozitif inşa eyleyişinin geliştirilemeyişidir. Durum böyle olunca yapılan devrimcilik egemen güçlerce kabul edilen sınırları aşamıyor. Egemen güçlerin protestoculuğa dayalı devrimcilikten rahatsız olduğu söylenemez. Onlar için bu tür devrimcilik kontrol edilebilir olduğu için sistemin işletilmesinde bir nevi yağlama görevi görmektedir. Protestoculuk sistemi rahatsız eden sivrisinek gibi görülmektedir. Alternatif sistemi inşa eden yönü olmadığı için öngörülebilir belli bir davranış şeklini almıştır. Bir yerde toplumsal öfkeyi deşarj eden bir rol oynarken, öte yandan da ‘ne yapılsa da bu sistem değişmez’ inançsızlığını yaymaktadır. Toplum, olumlu anlamda kendi yaşamında protestoculuğun herhangi bir yansımasını görmemektedir. Tersine egemen sınıfın propaganda aygıtı olan medyada kaçan kalabalığı ve şiddet uygulayan militarist güçleri görmektedir. Görünürde protestoculuk her ne kadar bir meydan okuma gibi olsa da, egemen güçlerce kontrol edilebilir olduğu için özünde bir dilemeciliktir. Kapitalist Modernite güçleri nezdinde belli bir yaş grubuna gelenlerin geçici olarak kabaran heves veya yaramazlığı olarak algılanıyor. Bir nevi alışkanlık haline getirilmiş bir davranış biçiminde değerlendirilmektedir. Nitekim sonuçları itibarı ile böyledir de. Ne protesto sistemi değişime uğratmaktadır ne de protestocu devrimci olmaktadır. Devrimcilik bir yaşam tarzıdır. Protestocu ise konjonktüreldir. Sistemle, sistem içinde yaşar. 68, Seattle, Davos ve benzeri protestolara milyonlar katılmıştır. Ancak arkalarında küçük bir komün birimi bile bırakmamışlardır. Onlardan çok azı gerçekte devrimci olmuştur. Söz konusu milyonlar şimdi nerededirler, ne yapmaktadırlar?
Bu bağlamda ne denli büyük hedefleri olsa da protestoculukla sınırlandırılmış eyleyiş devrimci olamaz. Direniş türü olabilir belki. Yapma gücüne sahip olmayan bir eyleyiş devrimci değildir. Pratikte sadece rahatsızlıkları dile getiren bir niteliğe sahiptir. Egemen sistemi anlamsızlaştırıp aşılmasını sağlayamaz. Ancak sistemin semptomlarıyla uğraşır. Devrimcilik her koşulda iki niteliğe sahiptir: reddetme ve inşa etme. Devrimcilik salt tahakküm dayatmasına karşı reddediş değildir, reddedişin negatifliği yanında inşacılığın pozitifliğini de barındırmaktadır.
Öte yandan protestoculuk, paradoksal bir şekilde, dünyayı cehenneme çevirenlerden onu düzeltmesini istemektir. Genelde devletçiliğin, özelde liberalizmin geliştirdiği talep etme hastalığının üzerinde önemle durulması gerekiyor. Talepkâr niteliğiyle protestoculuk, egemen güçlerden varoluşlarından vazgeçmeyi isteme saçmalığıdır. Ülkeyi işgal eden işgalciden işgale son vermesini; emeği sömürenden sömürgecilikten vazgeçmesini; doğayı talan edenden talan etmeyi bırakmasını talep etmekten daha saçma bir şey olamaz. Tüm bunlar –işgal, sömürü, talan- siyasal eylemlerdir. Egemen sınıfın varoluşu bunlarla mümkündür. Bunlar olmadan egemen sınıf olmaz. Talep etmenin talepte bulunanı sistem-içileştirdiğini işçilerin pratiğinden görmekteyiz. İşçiler bir dönem en görkemli protesto eylemlerini gerçekleştiriyorlardı. Ne var ki, talepleri onları sisteme daha fazla bağlamıştır. Günümüzde işçi sınıfı artık orta sınıfa yükselmiştir.
Protesto ancak direniş-pozitif inşa eyleyişinin bir parçası olduğunda onun direnişe-pozitif inşaya davet eden çığlığı olduğunda bir anlama sahip olabilir. Direniş-pozitif inşa eyleyişinin davet eden çığlığı olmadığı sürece istenildiği kadar yürünsün, toplanılsın; sonuç dağılmadır, sistem-içileşmedir. Alternatif sistemi inşa etmeyen her ret, sistem-içileşmeye mahkûmdur. Yeni bir dünya ancak direniş-pozitif inşa eyleyişi ile mümkündür.
Dünyayı fetheden değil yeniden inşa eden devrim
Rêber, klasik devrim tanımı ve eyleyişinin çıkmazını çözümleyerek yeni bir devrim ve devrimci eyleyiş tanımı gerçekleştirmiştir. Bu tanımla Rêber, demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü toplum paradigmasıyla yeni bir devrim düzlemini çatmıştır. Bu, klasik devrim geleneğinden kopuşu ifade etmektedir. Rêber’de gerçekleşen devrimsel kopuş, devrim dümeninin asıl zeminine çevrilmesidir. Gökyüzünden, devlet-iktidar düzleminden alınan devrim, toplumsal özgürlük zeminine kavuşturulmuştur. Bu anlamıyla Rêber, yeni bir devrim düzlemini çatarken devrimi ve devrimci eyleyişi özgürlük eksenine oturtmuştur. Rêber’in çattığı devrim düzleminde klasik devrim okullarında öğreten ezberler geçerliliğini yitirir. Yeni devrim düzleminde olayların gidişatını taklit etmek, hazır cevaplar yoktur. Dünya devlet-iktidar aracılığıyla değiştirilemez. Devlet-iktidar eksenli parti-ordu-cephe kurulamaz; devrime katılınamaz. Rêber’de (ezilenler açısından) devrimin anlamı yeni bir biz-öteki ve ayrıcalıklı kesimler yaratmak değildir; egemen sınıfın yarattığı büyük anlamsızlık ve tutsaklıktan çıkmak; biz-öteki ayrımını aşarak ulaşılan özgürlüğü paylaşmaktır. Özgürlüksüzlüğü doğuran bizzat devlet-iktidar olduğuna göre devlet-iktidar karşıtı özgürlük devrimini yaratacak bir eyleyişin geliştirilmesi gerekiyor. Rêber, bu anlamıyla evrenin ve toplumsallığın esas amacı olan özgürlüğü devrimcilerin gündemine getirmiştir. Devrimin ve devrimci eyleyişin ortak varoluşa odaklanması, yaratıcı ve inşa edici olması ancak özgürlükle bağlantılı olduğunda mümkün olabilir. Bu nedenle Rêber’in geliştirdiği devrim tanımının kalbi özgürlükte atmaktadır. Özgürlüğü hedeflemeyen devrimin cansız bir kütükten öte anlamı yoktur. Özgürlüğü devlet-iktidar hiyerarşisi içinde alıp öteleyen tüm devrim tanımlamaları özgürlüğün yozlaşmış durumudur. Özgürlük ortak varoluş temelinde vardır. Bu anlamıyla devrim ve devrimci eyleyiş ancak bu ortak varoluşu esas aldığında özgür toplumu inşa edebilir ve varoluşun yeni formuna kavuşturabilir. Bu anlamıyla Rêber’de devrim, ortak varoluşa dönüş ve yeni formda toplumun inşasıdır. Rêber’deki devrim özgürlüğe doğru eyleyiş, çabadır. Özgürlüksüzlüğü doğuran devlet-iktidar ancak bu eyleyiş ve çaba ile ortadan kaldırılabilir. Rêber’de devrim özgürlüğün yozlaşmış halinden kurtulmak, özgür olmaktır.
Rêber’in çattığı devrim düzlemi, toplumsal varoluş durumudur. Rêber devrim anlayışını anlatırken, “Benim için devrimin anlamı uygarlık sisteminin sürekli olan ve uygulamasını daralttığı ahlaki, politik ve demokratik toplumun yeniden ve daha geliştirilmiş olarak bu niteliklerini kazanmasıdır” diyor. Rêber, toplumu yeniden yaratmayı hedefleyen devrim tanımlarını modern tanrıcılık olarak tanımlıyor. Bu tanımı esas alan devrimlerin kaynağında sermaye-devlet-iktidar tekelciliği vardır. Bu da rahip ve peşi sıra gelen egemen sınıf anlayışıdır. Rêber devrimi ahlaki ve politik toplum zeminine oturturken beş bin yıllık çarpıklığı ve sapkınlığı da düzeltmektedir.
Devrimci direniş-pozitif inşayı ifade eden eyleyiş, Rêber’in bu devrim tanımı üzerinden anlam bulmaktadır. Devrimci eyleyiş, bastırılan, aşındırılan ve kadükleştirilen ahlaki ve politik toplumun devletçi-iktidarcı çemberden, egemenlikten kurtarılıp özgürlük ve eşitlik temelinde yaşamasını sağlamaktır. Direniş, devletçi-iktidarcı aygıtları hedeflerken; pozitif inşa ahlaki ve politik toplumun özgür, eşit ve demokratik temelde yaşayacağı alternatif sistemin inşa edilmesini sağlamaktadır. Pozitif inşa yeni bir toplumu yaratmayı hedeflemiyor, toplumun varlığını ve özgürlüğünü koruyup özgürce yaşayacağı yapısallığın inşasını hedefliyor. Rêber, “toplumlar yaratılmaz; yaşanır” der. Devrimci direniş-pozitif inşa bunu sağlamaktadır.
Rêber’in geliştirdiği bu devrim tanımı ve devrimci eyleyiş aynı zamanda onun devrimci stratejisini de belirlemektedir. Klasik devrim okulunda öğretilen anlayışa göre, önce devlet-iktidar yıkılır (birinci aşama); sonra yerine yeni türden bir devlet-iktidar kurulur: proletarya diktatörlüğü veya ulus-devlet (ikinci aşama); söz konusu devlet-iktidar ile özgürlük gerçekleşir. Bu, sadece özgürlüğün ötelenmesi değil aynı zamanda özgürlük iddiasında olan devrimin özgürlüğün mezar kazıcısı olmasıdır. İki aşamalı devrim stratejisi Sovyet, Çin, Küba… devrimlerinde görüldüğü gibi özgürlüğün sonsuza dek mezara gömülmesi anlamına gelmektedir. Rêber, geliştirdiği yeni devrim stratejisi ile özgürlüğü gömüldüğü mezardan çıkartıp topluma sunarken iki aşamalı devrim stratejisini sonsuza dek mezara gömmüştür.
Buna göre Rêber’de devrim stratejisi an’a dayanır. Devrim an’da yapılır; özgürlük an’da yaşanır. Rêber yeni devrimin stratejisini “yaratılış an’ı”nda direniş ve pozitif inşa olarak tanımlamaktadır. Rêber, “Özgürlüğün kendisi yaratılış anıyla ilgilidir” diyor. Buna göre yaşamın her anında sömürgeciliğe, işgalciliğe karşı direnilirken aynı an’da yeni sistem, demokratik özerklik ve demokratik konfederalizm (meclisler, akademiler, kooperatifler, kongreler) inşa edilir. Bu konuda Rêber, şu çarpıcı örneği vererek yeni devrimin pratik yolunu göstermektedir: “Evrende kendini her an yaratan varoluşlar kadar insanın kendi kendisini özgür bilinçle her an yaratan bir varlık olması gibi inşacılığı da kendini her an yeniden yaratma özgürlüğüne sahiptir. (…) Mesela ben olsaydım kendi köyüme, Cudi Dağı’na, Cilo Dağ eteklerine, Van Gölü çevresine, Ağrı, Munzur ve Bingöl dağlarına, Fırat, Dicle ve Zap kıyılarına, Urfa, Muş ve Iğdır ovalarına kadar yolum nereye düşerse düşsün sanki korkunç tufandan çıkan Nuh’un gemisinden inmişçesine, İbrahim’in Nemrut’lardan, Musa’nın Firavunlardan, İsa’nın Roma İmparatorluğu’ndan, Muhammed’in cehaletten kaçmaları misali kaçarcasına, Zerdüşt’ün ziraat tutkusuna ve hayvan dostluğuna (ilk vejetaryen) dayanarak onlardan ve toplum gerçekliklerinden ilham alarak işlerime (direniş-pozitif inşa) koyulurdum. İşlerimin sayısı düşünülemeyecek kadar çok olurdu. Hemen köy komüncülüğünden işe başlayabilirdim. İdeale yakın bir köy veya köyler komünü oluşturmak ne kadar coşkulu, özgürleştirici ve sağlıklı bir iş olurdu. Bir mahalle veya kent komünü, konseyi oluşturmak ve çalıştırmak ne kadar yaratıcı ve özgürleştirici olurdu. Kentte bir akademi, bir kooperatif, bir fabrika komünü oluşturmak nelere yol açmazdı ki! Halkın genel demokrasi kongrelerini, meclislerini oluşturmak, oralarda söz söylemek, iş yürütmek, ne kadar kıvanç ve onur verici olurdu! Görülüyor ki özlemlerin ve umutların sınırı olmadığı gibi gerçekleştirilmesi için bireyin kendisinden başka önünde ciddi bir engel de yoktur. Yeter ki, biraz toplumsal namus, biraz da aşk ve akıl olsun.”
Yeni devrimin eyleyişinin yaratılış anı’ndaki direniş-pozitif inşa diyalektiği toptancı değildir. Ortak stratejiye bağlı ortak koordinasyon içinde yer alan öncüler, sistem inşasını, koşullar nerede elverişli hale getirilmişse orada geliştirirler. Toplum hangi köyde, mahallede, kentte ve bölgede örgütlendirilmişse orada komün, meclis, akademi, kooperatif ve kongre inşa edilir. İnşa adım adım gerçekleştirilerek devletçi-iktidarcı sistem anlamsızlaştırıldığı oranda alternatif sistem inşası genişler. İnşanın gerçekleştirildiği alanlar arasında bütünlük sağlanır. Yaratılış anı devrimi, eyleyişi ve stratejisi kendisini sınırlara hapsetmez. Dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleştirilen sistem inşası devrime katılmış olur, onunla birlikte yürür. Koma Civakên Kurdistan (KCK) sistemi şimdi böylesi bir niteliğe sahiptir. Devrimi ve özgürlüğü anda gerçekleştirmektedir. Rojava’dan Şengal’e, Başur’a, Rojhilat’tan Bakur’a, Avrupa’dan dünyanın birçok yerinde KCK geniş bir devrimci ağa sahiptir. Bu geniş ağ içinde devrim-direniş-pozitif inşa iç içe gerçekleştirilmektedir. KCK’nin esas aldığı yeni devrimin bitiş, tamamlanma noktası yoktur. Toplum var olduğu sürece daima devrim içinde devrimi gerçekleştirerek sürekliliği sağlayacaktır.
Direniş-pozitif inşa
Kaos, her yönüyle bir düzensizlik hali değildir. Kaos, toplumsallığın temel formunun dağılmış ve yeni formun yeni bir düzlemde kurulmamış halidir. Kaos bir hiçlik girdabı değildir; varoluşsal formun durmaksızın, büyük bir hızla ortadan kaldırdığı bir boşluktur.
Devrimci eyleyiş olarak direniş-pozitif inşa paradigmatik olarak çatılmış düzlemde demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü toplum formunun inşası, sonsuzun içinde yaşanan boşluğa, bozulmaya son verilmesidir. Direniş-pozitif inşa eyleyişi, toplumsal forma yeniden tutarlılık kazandırmaktadır. Ezilen-sömürülen toplumun tüm isteği, arzusu tek bir noktada buluşuyor; kendini kaos, beklentili durağanlık, bilinmezlik ve belirsizlikten kurtarıp özgür olmak! Direniş-pozitif inşa bu isteğe verilmiş devrimci eyleyişin cevabıdır. Kaosla kapışma durumudur; kaos üzerine çatılan düzlemde özgür yaşamın inşa edilmesidir.
Direniş-pozitif inşa eyleyişinin çıkış noktası, klasik devrim okullarında öğretilen sistemin krizi ve tarihin kendisinden yana olduğu inancı değildir. Direniş-pozitif inşa eyleyişinin çıkış noktası özgür, bağımsız ideoloji ve özgür iradedir. Kaosun sonunda ortaya çıkacak durumun bağımsız ideoloji ve özgür irade ve bunlara bağlı yürütülecek mücadele ile belirleneceğinin bilincindedir. Uygarlık sistemini her şeyiyle reddetme temel çıkış noktalarından biridir. ‘Sonsuz boşanma’ ile onun her türlü bağından kopuştur. Her yönüyle ona karşı negatif tutum içinde olmaktır. Pasifist, salt protestoculuk değildir. Verili yaşam ve dünya sisteminin aleyhine oluşturulmuş radikal bir çıkış ve eyleyiştir. Devrimin an’da gerçekleştirilmesi, özgürlüğün an’da yaşanılmasıdır. Devrimi geleceğe erteleyen değil, an’da toplumsal yapısallığı inşa ederek gerçekleştirendir. Ne melankolik bir isyandır ne de salt bir çığlıktır. Çığlığı direniş-pozitif inşayla yaşamsallaştıran eyleyiştir. An’ın sonsuzluğu içinde devrimciliği oluşturan ve gerçekleştirendir.
Direniş-pozitif inşa eyleyişi devrimci teori ve pratiğin gerçek anlamda birliğini ifade eder. Rêber bunu “Nasıl yaşamalı, ne yapmalı ve nereden başlamalı?” sorularıyla formüle etmiştir. Her üç soru iç içedir. Direniş-pozitif inşa eyleyişi “zikir-fikir-eylem” diyalektiğinde vücut bulur. Oportünizmin, lafazanlığın sonlandırılmasına yönelik en radikal çıkıştır bu. Rêber, zikir, fikir ve eylemi birbirinden ayıranın Kapitalist Modernitenin sırttaki lanetli elbisesi olduğunu, bunun mutlaka aşılması gerektiğini belirtir. Devamla, “fikir-zikir ve eylem birbirinden asla ayrılmayan, hakikatin hep sırtta tutulması, bütünlük içinde giyilmesi ve yaşanması gereken yücelik nişaneleridir. Üçünü bir arada nasıl yaşamalı, ne yapmalı ve nereden başlamalı sorularına verilen yanıtlar temelinde temsil edemeyen kimse, hakikat savaşına çıkmamalıdır.(…) Hakikat, ifade edilen bütünsel gerçektir” der.
Teori ve pratiğin direniş-pozitif inşa eyleyişinde anlam bulması, bir yerde Marx’ın “filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir” çığlığına verilen cevaptır. Bu anlamıyla direniş-pozitif inşa eyleyişi, bildiği kadar yapma, yaptığı kadar bilmedir; düşünürken yapma, yaparken düşünmedir. Bu temelde direniş-pozitif inşa eyleyişi düşünme an’ındayken oluşan, oluş anındayken gerçekleşen ve düşünendir.
Direniş-pozitif inşa eyleyişi toplum odaklıdır. Toplumsal gereksinimler ve sorunlar varlık gerekçesidir. Nerede toplumsal sorunlar ve gereksinimler varsa, orada an’ın devrimci sorumluluğunu üstlenir. Bu bağlamda direniş-pozitif inşa eyleyişinin özünde toplumsal yaşamın özgürlüğü var. Bu anlamıyla bir yapma gücüdür. Yapısallığı sürekli ve yeniden oluşturur. Oluşturduğu yapısallıkla toplumun kendi varoluş mecrasında akışını sağlar. Toplumsal zekâyı, gücü ve yeteneği bu doğrultuda seferber eder. Toplumun yapabilme gücünü açığa çıkarıp devrim doğrultusunda harekete geçirir.
Devrimci eyleyiş olarak direniş-pozitif inşa bir bütündür. Birbirinden kopartılamaz. Aralarında temel-tali vb. ayrımlar yapılamaz. Siyam ikizi gibidirler. Birbirinden kopartıldığında etkisizleşirler. Ne direniş ne de pozitif inşa tek başına herhangi bir başarı getiremez. Özgürlük toprağı ancak bütünlüklü olarak gerçekleştirildiğinde ekilebilir, onun tohumu serpilebilir ve ondan verim alınabilir. Nasıl ki tohum olmadan toprak, toprak olmadan tohum, su olmadan her ikisi bir anlam ifade edemeyecekse, devrimci eyleyiş olarak direniş-pozitif inşa tek başlarına herhangi bir şey ifade etmezler. Bu nedenle ne kadar direniş o kadar pozitif inşa, ne kadar pozitif inşa o kadar direniş!
Nereden başlamalı?
Direniş-pozitif inşa eyleyişi öncelikle siyasaldır. Devrim sorunu siyasal bir sorundur. Odağında yönetim olgusu vardır. Egemen sınıf yabancı (devletçi-iktidarcı) yönetimle egemenliğini geliştirirken, ezilen-sömürülen toplum da özyönetimle kendi kendini yönetip özgür yaşamak istemektedir. İki siyasal iradenin çarpışmasında ezilen-sömürülen toplum adına siyasal öncülük rolü üstlenilmektedir. Siyasal öncülük ikili yönetim durumu yaratarak ezilen-sömürülen sınıfın kendi kendini yönetmesini sağladıkça özgür toplum düzeyini açığa çıkartır. Özyönetim bu anlamıyla dar bir şekilde ele alınmamalıdır. Öz yönetim geliştikçe komün, akademi, kooperatif ve özyönetimin genel organı olan kongre gerçekliği ortaya çıkar.
Direniş-pozitif inşa eyleyişinin özyönetim olarak oluşturduğu yapısallık köy, mahalle ve kent meclisleridir. Klasik devrimcilik sözde daha büyük hedef olan devleti-iktidarı esas aldığı için meclisleri küçümsemektedir. Oysa meclisler toplumsal gelişim sonucu ortaya çıkmıştır. Özü itibariyle komünal ve kolektif toplumun yaratımıdır. Tarihi, sınıflaşma ve devletleşme öncesine dayanır. Klan, kabile, aşiret ve etnisitenin toplumsal işleri yürütüş tarzına proto-meclisleşme denilebilir. Yerleşik yaşama geçiş, tarım ve hayvancılığın geliştirilmesiyle tapınak etrafında oluşan cemaat esasında meclistir. Toplum bir araya gelip sorunlarını tartışıyor ve çözüm yollarını arıyor. Yapılan işlerin nasıl gittiğine dair bir nevi rapor sunuluyor. Yapılacak işler planlanıyor. Bu anlamıyla toplumsal örgütlenme tarzı meclislere dayanmıştır. Köy devriminden sonra devlet-iktidar geliştirilmeden önce Dicle ile Fırat nehirleri arasında ilk kurulan kentler meclisler etrafında geliştirilmiştir. Bu nedenle meclisleri devletçi-iktidarcı sisteme maledip küçümsemek en büyük yanılgıdır. Yakın tarihin önemli devrimleri Paris Komünü ve Sovyet Devrimi meclislere dayanmıştır. Paris Komünü siyasal öncülüğü gerektiği gibi güçlendiremediği için; Sovyet devrimi de, meclis-konsey anlamına gelen sovyeti toplumun elinden alıp Bolşevik Partisi’ne teslim ettiği ve devletçi-iktidarcı sistemin bir uzantısı haline getirdiği için başarılı olamamışlardır. Direniş-pozitif inşa eyleyişinin özyönetim olarak meclisleri inşa etmesi, tarihi ve güncellik açısından olması gerekendir.
Bu bağlamda devrimci direniş-pozitif inşa eyleyişi “yaratılış anı”nda köylerde, mahallelerde ve kentlerde meclislerin inşasını öngörmektedir. Köy, mahalle ve kent toplumsal yaşamın kalbidir. Toplumsal yaşamın kalbinde meclislerle alternatif sistemi (Demokratik Konfederalizm) inşa etmek, devrimi toplumsal yaşamın varoluş ritmine göre örgütlemektir. Toplumsal yaşamın kalbine dokunmayan, orada yer edinmeyen devrim başarılı olamaz. Direniş-pozitif inşa eyleyişi meclisleri inşa ederek toplumun iradesini, yapabilme gücünü, direngenliğini açığa çıkaracaktır. Toplum ancak meclisleşme ile örgütlenebilir, egemenlere meydan okuyabilir. Meclislerle toplum irade sahibi oldukça egemen sistemden kopacaktır. Bu yönüyle meclisler kaba anlamda insanın bağlı hale geldiği yapılar değildir. Toplumun özgürleşme temelinde bilinç, kişilik ve irade kazandığı, dinamik, yaratıcı, eğitici bir oluş ve gerçekleşme yapısallığıdır.
Meclisleşme ile toplum, klasik devrimciliğin öğrettiği salt direniş kıskacından çıkacaktır. Bu temelde toplum salt direnmekle kalmayacak, direndiği kadar özgür yaşam alanlarını da yaratacaktır. Devrim kendi yapısallığını yaratamadığında kalıcı olmaz ve özgürlük ruhunu koruyamaz. Dolayısıyla ne kadar direnilse de direniş herhangi bir sonuç yaratamaz. Direniş-pozitif inşa meclisleşmeyi gerçekleştirdiği oranda komünal yaşamı geliştirecek, akademi, kooperatif ve kongreleri inşa ederek devleti anlamsızlaştıracaktır. Bu nedenle alternatif sistemler için meclislerin inşası ilk adım olmak durumundadır. Meclisler inşa edildiğinde kendi içinde oluşturacağı ekonomi, eğitim, ekoloji, sağlık, kültür, öz-savunma vb. komitelerle alternatif sistem için gerekli olan kurumlaşmalara gidilerek toplumun sisteme olan bağımlılığı ortadan kaldırılacaktır. Eğitim, ekonomi, adalet, öz-savunma, sağlık vb. gereksinimleri karşılanıp sorunları çözüldükçe toplumun devletin-iktidarın kurumlarına ihtiyacı olmayacaktır. Toplumun kendi kendini yönetmesi, gereksinimlerini karşılaması ve sorunlarını çözmesi esas olarak budur. Direniş-pozitif inşa eyleyişini devrimci kılan bu niteliktir. Direniş-pozitif inşa eyleyişinin olduğu yerde toplum çaresiz ve çözümsüz kalmaz.
Kabul etmek gerekir ki klasik devrimciliğin başaramadığı da toplumun kendi kendini yönetir ve özgür yaşar hale gelememesidir. Rêber’in geliştirdiği devrim tanımı ve direniş-pozitif inşaya dayalı devrimci eyleyiş, başarılamayanın başarılmasıdır. Devrimci eyleyiş açısından yeni dönem bu anlamıyla başlamıştır. Direniş-pozitif inşa esas alındıkça yeni devrimci döneme girilecektir. Politika yapmanın ve örgütlenmenin anlamı, meclisleşme ve onunla birlikte oluşturulacak alternatif sistemi inşa etmektir. Yerelden başlanarak evrensele doğru meclisleri ve alternatif sistemi inşa etmeden politika yapılmış, örgütlenmeye gidilmiş olmaz. Toplum adına ne varsa bu anlamıyla direniş-pozitif inşaya bağlıdır. Özgürlük, eşitlik ve radikal demokrasi meclislerin inşa edilmesine bağlı olarak yaşamsallaşacaktır. Toplum, meclislerde söz, karar ve eyleyiş sahibi oldukça eşit, özgür ve demokratik olabilir.
Direniş-pozitif inşa eyleyişinin kolay olduğu savunulmuyor. Hatta adım adım inşacılığı geliştirdiği, ilk aşamada ikili yönetimi oluşturduğu için hem daha zor hem de daha çok bir hedeftir. Farqîn’de, Qamışlo’da, Şengal’de bu zorluğun somut hali yaşanıyor. Tam da bu noktada direniş-pozitif inşa eyleyişi gereklidir. Devrimci eyleyiş belirli bir zaman aralığına sıkıştırılamaz. Bugünden yarına sonuç alınacağı da beklenemez. O sonsuz bir adanmışlık ve sabırla eyleyiş içinde olmakla gerçekleşir. Zorluklarla baş edebilecek ısrarı gerektirir. Bu anlamıyla direniş-pozitif inşa hem bir süreç hem de uzun soluklu bir mücadeledir.
Okunma 224 kez