Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Bir ‘Devrimci Tanım

Yazan
   
Bir ‘Devrimci Tanım’: Garbis Altınoğlu
Hüseyin Tekin
Garbis Altınoğlu, 14 Ekim 2019 günü aramızdan ayrıldı. Onun ardından pek çok şey söylendi ve yazıldı. Cenazesine Avrupa’nın pek çok ülkesinden devrimciler katıldı. Garbis’le şahsen tanışmayan ve uzak yerlerden gelen çok sayıda kişi vardı cenazede. Özellikle Garbis’in 12 Eylül 1980 öncesi kitle çalışması yürüttüğü alanlardan ve onu doğrudan tanıyan insanların törene katılmalarının çok anlamlı ve değerli olduğunu vurgulamalıyım.
Garbis Altınoğlu, kapitalist sömürü, imtiyazlar, emperyalist ilhak, zulüm ve asimilasyonla karakterize olan rejime karşı yarım asırlık direngen bir devrimci tarihtir. Böyle bir devrimci tarihe sahip çıkmamak olamazdı. Bu, bir anlamda, devrimci hareketin yarım asırlık tarihi de oluyor. Garbis’i son yolculuğuna uğurlamaya gelenler, bu tavırlarıyla devrimci hareketin bu kesitteki tarihine de sahip çıkmış oluyorlardı. Kendi tarihimize sahip çıktık. Cenaze töreninde yapılan konuşmalar da bu bağlama çağrı niteliğindeydi.
Genç komünist
Benim Garbis’le arkadaşlığım, 1973 yılı sonbahar aylarında Davutpaşa Askeri Kışlası Hapishanesi’nde başladı.
Davutpaşa Hapishanesi‘nde hatırladığım kadarıyla 170-180 kişiydik. Birkaç Troçkici arkadaş dışında hepimiz tek komün olarak yaşıyorduk. Bu bir tür “68 komünü” idi ve birçok yönüyle hakikaten komüne benziyordu. (Devrimci hareket içindeki genel ilişkiler, sonraki yıllarda ne hapishanelerde ne de dışarıdaki hayatta bu düzeyi yakalayabilmiştir.) Komün içinde her grup kendi ‘iç disiplin’ini de koruyordu. Komünü, beş kişilik bir Komün Divanı yönetiyordu. Kime ne kadar para geliyorsa Komün Divanı’na teslim edilirdi. Özellikle bizim gruptan çok kişiye para gelmiyordu. Ama bu durum Komün’de hiçbir tartışmaya neden olmamıştır. Büyük çoğunluk düzenli spor yapardık. Garbis, en düzenli ve en uzun süre spor yapanlarımızdandı. O günlerde de düzenli okuyan ve araştıran biriydi. Hapishanede mensup olduğu gruptan başka biri yoktu. Buna karşılık Garbis’in birilerini kazanıp grup kurma çabasına tanık olmadım. Günlük ilişkileri bizim arkadaşlarla sürdürüyordu. “Küçük burjuva” olarak değerlendirdiği pek çok arkadaşa karşı fazlasıyla mesafeli duruyordu. Daha çok İrfan Çelik ve Güner Alakoç’la sohbet ederdi.
O günlerde, Mahir Çayan’ın önderliğindeki THKP-C’den atılan Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga kaynaklı kötümser ve yılgın bir hava esiyordu. Bu rüzgardan hiç etkilenmeyenlerden birinin de Garbis Altınoğlu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. O, kendi düşünceleri doğrultusunda, kapitalist sömürü ve ayrıcalıklar dünyası ile 12 Mart faşist rejimine karşı ne yapılabileceği derdindeydi. Kendi küçük grubunun dağılmış olmasının onun bu duruşuna hiçbir negatif etki etmediğini uzaktan bakan biri bile rahatlıkla fark edebilirdi.
Sonra, diğer devrimcilerle birlikte, Selimiye Kışlası’nın at ahırlarından hapishaneye dönüştürülen bodrum katına nakledildik. Burada Garbis’le aynı koğuşta değildik. Şu an, Selimiye’de hangi koğuşta ve kimlerle kaldığını hatırlayamıyorum. Ancak bizim grupla ilişkileri devam etti. Yine bizim grubun ağır sporunu düzenli yapanlarımızdandı. Spor faaliyetini dolaysız sınıf kavgasına sağlıklı dahil olmak için gerekli bir hazırlık olarak değerlendiriyorduk.
İbrahim Kaypakkaya’nın işkencede direnişinin, Garbis’in ona ilişkin eski olumlu gözlemlerini pekiştirdiğini söyleyebiliriz. O günlerde Kaypakkaya’nın tezlerini daha etraflıca incelediği de söylenebilir. Bu anlama süreci, aynı zamanda, Kaypakkaya grubu ile çalışmaya karar verdiği bir zaman dilimine denk düşer. Grubun gerek işkence ve hapishane, gerekse de mahkemedeki tavrının o sürecin en ileri devrimci tavrı olduğunu söylemek abartılı bir değerlendirme sayılamaz. Gruba katılma kararında, daha önce İbrahim’le yüz yüze yaptığı tartışma, İbrahim’in işkencedeki direnişi, onun tezlerini daha etraflı inceleme imkanı bulması ve grubun öncü kadrolarının büyük bir bölümünün işkence, hapishane ve mahkeme tavırları Garbis’in Kaypakkaya grubuna katılmaya karar vermesindeki temel etmenlerdir. Bu olgusal durum, Garbis’in 12 Mart faşizminin estirdiği terör ve yarattığı karamsarlık atmosferinden asla etkilenmediğini de anlatıyor.
Örgütsel hukuk bilinci
1974’te çıkarılan aftan sonra dışarıda aynı saflarda devrimci politik çalışma yürüttük.
1979 yılındaki “iç tartışma”da, özellikle parti sorununda, ayrı alanlarda çalışıyor olmamıza rağmen benzer görüşler savunduk. Hareketin ‘72 kadrolarının büyük çoğunluğu, Arnavutluk Emek Partisi çizgisindeki grupları birleşmemiz gereken örgütler olarak değerlendiriyordu. İrfan Çelik etrafında saf tutan ve 1975’ten 1979’a kadar gelen politik sürecin öne çıkardığı genç ve tarihsel deneyim sahibi olmayan kadrolar, komünist niteliği bizden başka kimse ile paylaşmak istemiyor ve AEP çizgisindeki öteki örgütsel yapıları “küçük burjuva devrimcisi” olarak görüyorlardı. Bu sürecin bir aşaması sayılabilecek 1979 Nisan Konferansı sonucu, Garbis dahil pek çok deneyimli kadro bir nevi oyun dışı bırakıldı. 12 Mart darbesinden sonraki toparlanma döneminde oluşturulan Koordinasyon Komitesinde yer alan arkadaşlar dışında, ’72 dönemi kadrolarının hiçbiri Konferansa delege olarak bile seçilemedi. Bu durumu ancak Garbis ve diğer birkaç arkadaş sindirebildi. Eski kadroların çoğu kısa süre sonra hareketten uzaklaştı.
Hiç unutmam, bu sıralardaki tartışma toplantılarından birine Garbis rahatsızlığından dolayı katılamamıştı. Toplantıyı yöneten arkadaş, Garbis’in “kendi görüşlerine olan güven sorunundan ötürü toplantıya gelmediği”ni söylediğinde, böyle bir açıklamanın doğru olmadığını ifade ederek itiraz etmiştim. Bir sonraki toplantıda, bu değerlendirmenin genç kadroları güdülemek için yapıldığı açığa çıkmıştı. Garbis bunu pek sorun etmedi. Sonraki aylarda da örgütsel yapıyı büyütmek için bütün enerjisi ile çırpındı. Örneğin, Yücel Hazar gibi gencecik, çalışkan ve inançlı bir militanla çalışmaktan, sorun etmek bir yana, gurur bile duyduğunu söyleyebiliriz. Zira Yücel gibi militanların yetişmesinde ve örgütlenmesinde kendisinin büyük emeği vardı.
12 Eylül 1980 askeri faşist diktatörlüğünün sorgularda ve hapishanelerde geçen yıllarından sonra, Garbis’le yollarımız ancak 1989 yılında Gaziantep Özel Tip Hapishanesi’nde tekrar kesişti. Burada, 1992 yılındaki tahliyemize kadar çok verimli bir çalışma temposu içindeydik ve yoğun tartışmalar yaptık. Özgürlüğümüze kavuştuğumuzda da birlikte kaldık ve çalışma arkadaşı olduk. Uzun ve sert tartışmalarımız oldu. Bunlar hep karşılıklı sevgi ve yoldaşlık sınırları içindeydi. Bazen liberallerin söylemlerine “benzer” düşünceler duyduğunda fena halde tutuculaşıyordu. Karşısındaki inandırıcı veriler sunduğunda ise özeleştiri yapmakta ve fikirlerini değiştirmekte duraksama göstermezdi. Bir ara “proletarya diktatörlüğü”nün iktidar organları “komünist parti hücreleri”dir tarzında bir görüş savundu. Ben parti içinde görüş ayrılıklarına daha toleranslıydım. Bundan hareketle sosyalizmde “çok partililiği” savunduğum sonucuna varıyordu. Buradan yola çıkarak tartışma sertleşiyordu. Lenin’in, proletarya diktatörlüğünün iktidar organlarının sovyetler olduğuna ilişkin görüşlerini yansıttığımızda, Garbis, duraksamaksızın fikrini değiştirmişti.
Türkiye’de hapisten çıktıktan birkaç yıl sonra ikimiz de Avrupa’ya geçmek durumunda kaldık. Avrupa’da da uzun denebilecek bir zaman birlikte çalıştık.
Sınıfsal bakış açısı
Gündemdeki somut ve kritik politik gelişmeleri değerlendirmek için yapacağımız toplantılar öncesinde, birbirimizin soruna nasıl ve hangi çerçeveden yaklaşacağını aşağı yukarı tahmin edebiliyorduk. Özellikle ideolojik ve teorik sorunlarda daha erken ve rahat buluşabiliyorduk. Gaziantep Hapishanesi’nde yaptığımız çalışmalarda ulaştığımız temel bir düşünce vardı.
Buna göre, Kürdistan ulusal özgürlük hareketi gelişiyordu ama bağlaşıkları çok zayıftı. Eksikliğin aşılması, başta İstanbul ve İzmir olmak üzere, Türkiye’nin belli başlı büyük şehirlerinde anlamlı düzeyde bir işçi hareketi geliştirmekle mümkün olabilirdi. Bütün politik imkan ve dikkatimizi bu hususta yoğunlaştırmalıydık. Geçenlerde Murat Kılıç arkadaşımız da Garbis’in bu doğrultudaki düşüncelerine tanıklığını dile getiren bir yazı yayımladı.
Garbis’in bu görüşlerinin, kuruluşunu 1994’te ilan eden partisinin temel metinlerine de yansıdığını biliyoruz. Garbis, 1994-’97 arası kısa zaman dilimi içinde son derece huzurluydu. Aktivitesi de yüksekti diyebilirim. Ancak ilerleyen zamanda partisi, programının da eksenini oluşturan sınıf perspektifini giderek terk etti. Garbis’in “kriz“inin de o aşamada zirve yaptığını söyleyebiliriz.
Görüşümüze göre, o dönem, devrim için birçok açıdan önemli imkanlar barındırıyordu. En başta, bu adım Türkiye devrim tarihinde bir ilkti. En azından biz tarihi böyle okuyorduk. Çok değişik kesimlerden azımsanmayacak bir akış, daha çok da bir ilgi ve izleme vardı. Önemli bir kitle akışı vardı. Bütün bunlarla birlikte o günlerde Garbis örgüt içinde gerçekten önemseniyordu. Birlik sürecinde, yönetici konumdaki bazı arkadaşlar pek çok kez kendisine, “partinin ideolojik önderi olarak konumlanmalısın” diyorlardı. O sürecin temel belgeleri onun kaleminden çıkmıştı.
Gerilim ve çözümü
Satır başı mahiyetindeki bu konuları, Garbis’i en çok tanıyan insanlardan biri olarak not ettim ki, onunla ilgili yazdıklarımın ayakları yere değsin. Garbis, “birey” olarak çalışma zeminine geçmeden önceki iki yıl boyunca bir tür verimsizlik yaşadı diyebilirim. Bu, belli düzeylerde yaşadığı yalnızlıkla doğrudan bağıntılıydı. Onun yalnızlığı, “işçi sınıfı” kategorisinin “semt emekçileri” ifadesine ve “işçi kavramı”nın “ezilenler”e emdirilmesi ile başladı. Abdullah Öcalan’ın açılımları arkasında hizaya geçilmesi ile de zirve yaptı.
İçinde yer aldığı organizasyonun yönetimi bir yandan ona çok bol bir elbise giydiriyor, öte yandan onun geliştirmeye çalıştığı düşünsel ve politik pratik önerilere hiç mi hiç önem vermiyordu. Garbis, kuruluşunda çok önemli emeği olan örgütünün kendi politik görüş ve düşüncelerine kulak asmadığını görüyordu. Bu onun için önemli bir gerilim konusuydu.
Bu handikapı benimle birkaç kez paylaşmıştır. Yaşadığı o cendere, onu, hem son derece rahatsız ediyor, hem de uzun süre “içinde” tuttuğu farklı arayışlara itiyordu. Kolektif bağlamda bir alternatifsizlik yaşıyordu. Devrimci hareketin yaşadığı parçalanmışlık ve bir türlü anlamlı bir kitlesel hareket düzeyi yakalayamaması, bir “yeni oluşum” olarak çıkmanın maddi zeminini son derece zayıf kılıyordu. Kendisine yakın olan yapılar ise, biri diğerinden çok büyük farkları olmayan bir kısırlık ortamında yuvarlanıyordu. Bu, tam olarak bir açmaz durumuydu.
Garbis, bu açmazı aşmak ve önüne koyduğu çalışma planını uygulamak için “birey” olarak çalışmaya karar verdi. Günün yirmi dört saatinin büyük bölümünü kendi çalışma planlarını gerçekleştirmek için ayırdı. Son yıllardaki çalışmalarının ürünleri, bu söylemeye çalıştıklarımın somut kanıtlarıdır.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, değişik nedenlerle devrimci örgütlerden kopan insanlar içinde Garbis kadar üretken kaç kişi var sorusuna pek somut bir yanıt alınamayacağını söylemek hiç de abartı sayılmamalı. Her birey mutlaka siyasal gelişmeleri takip etmiştir. Birçoğu, kritik durumlarda tarafını belirleyen düşüncelerini bir yazıya da dökmüştür. Ancak Garbis gibi planlı, sistemli ve zamanının tümünü teorik politik üretime hasreden bir başkasını, en açık ifade ile ben bilmiyorum. Yaptığı seçim ve önceliklerin tümü isabetli olmuş mudur peki? Bu, ayrı bir tartışma konusu.
Uluslararası komünist hareketin bir kadrosu
Garbis Altınoğlu, birçok yönetim kadrosundan farklı olarak, kendisini değerlendirmede de gerçekçi bir konum almıştır. O her fırsatta kendisinin “bir sıra devrimcisi” olduğunu dile getirmiştir. Bu değerlendirmeye birçok insan tanıktır. Kendisini olduğundan fazla gören ve gösteren “geçici değerlendirmeler”e karşı tavır alan bir komünistti Garbis. O, bu tür abartılı değerlendirmelere karşı, “Hayır, ben uluslararası komünist hareketin ortalama bir kadrosuyum” diyebilen bir devrimciydi. Bunun yanı sıra, devrimci hareketin önderliklerinin çapsızlığını ve her “yeni rüzgar”dan nasıl olumsuz etkilendiklerini de yutkunmadan dile getirmekten geri durmadı.
Gerek Hareket’in, gerekse birlik çalışması yürüten diğer örgütlerin yönetici kadrolarının teorik birikimlerinin, Türkiye devrimci hareketinin ortalamasının altında olduğunu söylersem sanırım haksızlık etmiş olmam. Garbis Altınoğlu ile bu yöneticilerin ilişkisini; İbrahim Kaypakkaya ile o zamanki Koordinasyon Komitesi üyeleri arasındaki düzey farkına benzetmek yanlış olmaz. Garbis, sağlam bir eğitimden geçmesiyle, Marksizmin klasiklerine hakimiyetiyle, genel kültürüyle bizim örgütsel dünyamızda pek rastlanmayan özelliklere sahipti. Birlik çalışması yürüten örgütlerin yöneticileri kendileri ile Garbis arasındaki bu düzey farkının elbette ayırdındaydı. Bu yüzden, kendi konumlarından bakarak, Garbis’i değerlendirmede zaman zaman önemli abartılar sergiliyorlardı. Garbis Altınoğlu bu çelişkiyi çok doğru çözmüştü. O nedenle, kendisinin dünya komünist hareketinin orta düzeyde bir kadrosu olduğunu söylerken, birlik çalışması yürüten örgütlerin yönetimindeki kadrolara da teorik birikim düzeylerini hatırlatmış oluyordu.
Bu bağlamda, Garbis, 1971 Devrimci Hareketi’nin önderlerini daha nitelikli görüyordu. Buradan İbrahim Kaypakkaya değerlendirmesine geçiyordu. 12 Mart darbesi öncesinde, İbrahim Kaypakkaya ile İstanbul Okmeydanı mahallesinde kaldıkları bir evde yaptığı tartışmaları anlatıyordu. Genç yaşına rağmen, İbrahim’in geniş kapasiteli, olaylar ve olgular arasında bağıntılar kurma ve analitik sonuçlar üretmede ileri olduğunu kerelerce dile getirmiştir. Belki yazılarında da yer vermiştir, ancak onun birçok ortamda “İbrahim Kaypakkaya yaşıyor olsaydı, devrimci hareketin yazgısı bugünden çok farklı olabilirdi” dediğine ben ve daha başka birçok kişi tanıktır.
Garbis’in temel bir sorunu, örgüt içinde kendi görüşlerinin kavgasını vermekte tutuk davranmasıydı. “Ben yazdım, kadrolar, insanlar okur” gibi düşünmekle yetiniyordu. Her ortamda insanları kendi görüşlerine inandırma ve kazanma konusunda ısrar eden biri değildi. Toplantılarda, fikirlerini bir kereye mahsus anlatır ve dururdu. Kararlar onun görüşleri doğrultusunda çıkmadığında bir sessizlik içine girerdi. Kararlara itiraz etmezdi. Bu, önemli ölçüde “örgüt hukuku”nu fazla ‘kutsal’ değerlendiriyor olmasındandı. Önemli dezavantajı konulara fazlasıyla 'kitabi' yaklaşmasıydı. Burada İbrahim'le mukayesesine bir cümle eklemiş olayım. İbrahim yırtıcıdır. Kendi fikirlerini etrafa benimsetmek için yüksek bir efor gösterir. Bu bağlamda Garbis daha çok gözlemci pozisyondadır. Ayrıca bu sessizlikte alınganlığın payı da var mıydı? Buna ilişkin kesin bir şey söyleyecek durumda değilim.
Son on yılın farkı
Görebildiğim kadarıyla, Garbis’in son on yılındaki yazıları, önceki Garbis’ten önemli farklılıklar gösteriyor. Garbis’in zaman zaman sosyalizm ilke ve normlarını katı bir şekilde her duruma uyarladığı genel bir kanıdır. Bu, aynı zamanda benim de gözlemim oluyor. Ancak son yıllarda bu katılıktan önemli derecede uzaklaşmış esnek yaklaşımlar geliştirdiğini gözlemledim. Bu yıllarda, örneğin, ABD emperyalizminin İran etrafında oluşturduğu ablukaya karşı, İran’a olan eleştirilerimizi saklı tutarak, emperyalist haydutluğa karşı İran devletinin desteklenebileceğine ilişkin yazılar yazdı. Keza, 31 Mart 2019’daki ve daha sonra yinelenen yerel yönetimler seçimlerinde, Erdoğan’ın geriletilmesi hedefiyle HDP’nin İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nu desteklemesine olumlu bakıyordu. Benzer örnekler çoğaltılabilir.
Garbis’in yazılarını dikkatlice inceleyenler, onun çalışmalarında teori ile güncel pratik politik alanların nasıl bir ustalıkla birbirine geçtiğini rahatlıkla görecektir. Her makalesi etraflı bir araştırma ve incelemenin sonuçlarına dayanıyor. Her kritik süreçte ve konuda hem kendi düşüncelerini açıyor ve temellendiriyor ve hem de esaslı devrimci uyarılarda bulunuyor. Burada bir zorluğuna işaret etmeliyim; her makalesi orta hacimli bir kitapçık büyüklüğünde oluyor. Bu durumu eleştirenlere tavrı, olması gerekenden de sert oluyor. Gerekçesi, belli bir kesime ve bir ölçüde de geleceğe not düşme anlayışıyla bu şekilde yazdığıdır. Nitekim, 1990’lı yıllarda bu konuyu kendisiyle çok tartıştık.
Küçük ama önemli bir konuyu da not etmeliyim. Daha çok Kürt çevrelerinde olmak üzere, yaygın bir kanı, Garbis’in Kürt ulusal özgürlük mücadelesine mesafeli durduğu biçimindedir. Ancak gerçek başkadır. Garbis Altınoğlu, Kürt ulusal mücadelesinin tarihsel meşruiyetine karşı hiçbir şüphe beslemedi; buna karşılık o, Abdullah Öcalan’ı ve onun yönelimlerinin uygulayıcılarını eleştiriyordu. Sömürgeci ilhak, asimilasyon ve kırım karşısında ikircimsiz bir tarzda Kürt halkının yanında saf tuttuğunu bütün yazılarında gözlemlemek mümkündür.
Devrimci sakınmasızlık
Garbis Altınoğlu’nu değerlendirirken, onun, devrimci hareketin tarihi bakımından önemli bir diğer tavrına değinmek çok önemli. Gerek 12 Mart faşizmi mahkemelerinde, gerekse 12 Eylül karanlığında, Garbis Altınoğlu idamla yargılandı. Deyim yerindeyse yağlı ip hep sallanıyordu üzerinde. O bu tehdit altında bir an bile canını kurtarma telaşına düşmedi. Oysa, sözünü ettiğim her iki dönemde de az bir ceza ile “paçayı kurtarma“ eğilimi bir hayli baskındır. 12 Eylül döneminde, en geniş kitlesel tabana ve çok yönlü bir kadro birikimine sahip olan Devrimci Yol, Kurtuluş ve TDKP yöneticileri, faşizmi cepheden yargılama politikası yerine, mümkün en az ”hasar“la kurtulma taktiğini tercih etti.
Bu titrek politika sonraki yıllarda da çok taraftar buldu. Garbis Altınoğlu‘nun kuruluşunda emeği olan örgütün yöneticileri, yakın tarihlerde, “iki kere ağırlaştırılmış ömür boyu hapis“le yargılandıkları halde, partilerini ve programlarını savunmaktan imtina etme politikası benimsediler. Burada çok önemli iki tavır ve davranış vardır. Biri devrimci, diğeri idarecidir.
Faşizmin işkence tezgahları ve mahkemeleri devrimciliğin sınavdan geçtiği, devrimci hareketin mihengi olan zamanlardır. Bu anları devrimci tarzda yaşayanlar, Garbis’in gözünde her zaman “ayrıcalıklı” bir yerde olmuştur. Garbis, 12 Eylül sürecinde sorguda, işkencede ve hapishanelerde direnişçi bir tavır sergileyenlere karşı çok saygılıydı.
Gündelik yaşam
Garbis Altınoğlu’nu gündelik yaşamda da bir yere koymazsak, tablo eksik kalır. Önce onunla aramda geçen küçük bir tartışmadan başlayayım. Hapishaneden çıktıktan sonra,1992 yılında bir akrabam bana pahalı bir takım elbise aldı. Ayakkabı, takım elbise, gömlek her şey uyum içinde birlikte kaldığımız eve geldim. Sordum, nasıl olmuş? Halbuki tepkisinin ne olacağını çok iyi biliyorum. Beklediğimden de yumuşak bir tepki verdi. “Piro yoldaş, sen giyinmeyi seviyorsun, bunu biliyorum. Ama keşke bunların yerine o akrabana bir daktilo aldırtsaydın” dedi. Ben de, “Söylesem daktilo da alır” dedim ve ardından ikimiz bir güzel güldük.
Bir gün Almanya’nın Duisburg şehrinde bir evdeyiz. Ev sahibi arkadaş Londra’dan yeni gelmişti. Hayranı biri, Garbis’e vermesi için bu arkadaşla iyi kumaştan bir takım elbise göndermişti. Onun bu işten haberi yoktu, takılarak biraz kızdırmak istedim. “Ben takım elbise alırken beni eleştiriyordun, ama kendin İngiliz kumaşından ısmarlıyorsun” dedim. Kızardı. Sadece “Yoldaşa sor, ben ısmarlamadım” diyebildi. O takım elbiseyi bir kez bile giymedi.
Garbis, bütün mutfak eşyalarını en ucuz eskici pazarlarından alırdı. Kimse onun para vererek bir gömlek aldığına tanık değil. Üç (3) Hollanda Gulden’ine eskici pazarından ayakkabı aldığına şahidim. Bunun üzerine uzun uzun tartışmıştık. Mutfak giderleri için kendisine verilen meblağın yarısını tasarruf eder, kalanı başka arkadaşlara, çoğu kez de bana verirdi. Onun yemek öğünleri her zaman tek çeşit olmuştur. Kısaca, gündelik yaşamdaki yeme-içmesi, giyinmesi ve yolculuğu halkçılığın en ifrat düzeyidir. Harcamalarını yoksulluk düzeyinde yaşayan bir emekçinin/işçinin olanaklarını esas alarak yapardı.
*
Genel bir hatırlatmaya ihtiyaç var. Garbis Altınoğlu, her halkın, her ulusun, her etnik-kültürel topluluğun tarihine, kültürüne, inançlarına, gelenek ve göreneklerine son derece saygılı bir devrimcidir. O, yazılarında en örtülü ve sinsi tarzda da olsa ırkçı, ötekileştirici ve asimilasyoncu uygulama ve saldırıları teşhir etme konusunda son derece duyarlı olmuştur. Bu bakımdan, onu iyi tanıdığını ileri sürerek cenaze töreni bağlamında yapılan spekülatif yorumlar yapan arkadaşların, Garbis’i hakikaten tanıdığından kuşku duymak fazlasıyla yerindedir. Bu notların konusu başkadır. Garbis’in olmadığı yerde, cenazesinin kaldırılış şekliyle ilgili, “O olsaydı, şöyle davranırdı” ya da “O şöyle bir kişilikti” türünden söylem ve yorumlar tümüyle spekülatiftir. Bu durum bana, yaşanılanlar karşısında nötr kalmamı söyler.
*
Garbis Altınoğlu, emekçi insanlık ailesine bir hazine bırakarak aramızdan ayrıldı. O, geride bıraktığı eserle yaşayacak. Onun ölümsüzlüğü, bizlere bıraktığı yarım asırlık devrimci hayattır. Ona, bu nedenle, “bir devrimci tanım” dedim. Garbis’i anlatmak, devrimciliği anlatmak demek oluyor.
Cenaze törenindeki kısa konuşmamı Gülten Akın’ın şu sözleriyle noktalamıştım:
“Seni sevdim,
Seni birden bire değil
Usul usul sevdim.”
Güle güle kardeşim, güle güle!
Yazarın, Kasım 2019’da kendi facebook sayfasında yayınladığı yazının gözden geçirilmiş ve genişletilmiş halidir.
Okunma 565 kez
Bu kategorideki diğerleri: Her Daim Devrimci Kalabilmek »

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.