Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Katı olan her şey buharlaşırken Teori ve Politika

Yazan

 

Katı Olan Her Şey Buharlaşırken Teoride ve Politikada

Teori ve Politika

İlker T. Şahinoğlu

Marksizm içinde kalarak 10 yılda yüzlerce teorik yazıyı içinde barındıran 36 sayı çıkmış bir derginin ve bu dergide kendini ifade eden kolektifin toplam teorik-pratik ürününü değerlendirmenin çok kolay bir iş olmadığı öncelikle teslim edilmeli. Hele ki bu kolektif, Marksizmi “hiç bitmeyecek bir kongre” olarak tanımlıyorsa ve Marksizmin uluslararası teorik dünyada temsilini ifa eden “dar Marksizm”in önka-büllerinin ötesinde (ve dışında) bir teorik pozisyondan hareketle bu “hiç bitmeyecek bir kongre”ye “katılıyorsa”, söz konusu değerlendirmeyi yapmak daha da zorlaşmaktadır. Çünkü, 1) Değerlendirilmesi yapılmak istenen Teori ve Politika’nın Marksizmi statik değildir ve 10 yıldan bu yana sürekli evrim halindedir; 2) Değerlendirmeyi yapmak isteyen yazarın, uzun yıllar etkisinde olduğu “dar Marksizm”in önkabüllerini sorgulamaya karar vermesi Teori ve Politika kolektifine nazaran oldukça geç olmuştur. Yukarıda belirtilen iki zorluğun yanı sıra, her şeyi bir anda tartışmanın imkansız ve gereksiz olmasından dolayı da bu yazının çerçevesinde bir sınırlandırmaya gidilmesi uygun görülmüştür. Teori ve Politika’nın Marksizm anlayışının detaylı bir analizi değil, söz konusu kolektifin varlığı ve hareket tarzı değerlendirme konusu yapılmaya çalışılacaktır.

Bir kolektif olarak Teori ve Politika’nın varlığı nasıl açıklanabilir? Bu sorunun yanıtı, Teori ve Politika’nın teorik ürününden bağımsız biçimde ele alınmayı fazlasıyla hak etmektedir. Tarihsel bağlamından kopartılmış, “saf teorik” bir Teori ve Politika değerlendirmesi söz konusu kolektifin varlığını açıklamakta eksik kalacaktır. Ayrıca, Teori ve Politika’nın varlık nedenini Marksizmin krizinin varlık neden(ler)inden ayrı düşünmek mümkün görünmemektedir. Marksizmin kriziyle ilişkisini kurmak ve tarihsel bağlamına oturtmak suretiyle Teori ve Politika’nın varlık nedenini ve Marksizmin krizine dair aldığı pozisyonu değerlendirmek bu yazının birinci hedefidir. 

Yazının ikinci hedefi ise 10 yıldan bu yana üretim yapan bir kolektif olarak Teori ve Politika’nın tekamül halindeki hareket tarzını masaya yatırmak olacaktır. Mesafeli ve eleştirel bir yaklaşımın hakim kılınmasıyla yapılacak değerlendirmenin bu bölümünde, 10 yıl süresince yalnızca teorik-pratik içinde olmanın ortaya çıkardığı saptayabildiğimiz kimi “mesleki” deformasyonlar ve bu deformasyonların kolektifin tam anlamıyla teorik-politika algısında olmasa da, özellikle pratik-politikaya dair fiili yaklaşımlarında belirginleşen ontolojik karakterli açmazları tartışılmaya çalışılacaktır.

1) Marksizmin krizinin maddi belirleyenleri

Marx ve Engels, 19’uncu yüzyılda Kıta Avrupası’nda meydana gelen köklü dünya-tarihsel değişimi niteleyebilmek için “katı olan her şey buharlaşıyor” ifadesine başvurmuş ve “üretimin sürekli altüst oluşu, bütün toplumsal koşullardaki düzenin kesintisiz bozuluşu, sonu gelmez belirsizlik ve hareketlilik[1] gibi olguların yerleşik olan her şeyin eriyip gitmesi sonucunu doğurduğunu belirtmişlerdi. Söz konusu belirsizlikler ve hareketliliklerin sonucunda yaşanan iki dünya savaşına ve ortaya çıkan siyasal istikrarsızlıklara bağlı olarak gerçekleşen politik devrimlere yataklık eden 20’nci yüzyılın ilk yarısının, Marksizmin “altın çağı” olarak nitelemenin doğru olduğu düşüncesindeyiz. Teori, politika ve pratik bütünü olarak Marksizm, katı olan her şeyin buharlaştığı bir dönemde ortaya çıkmış, gelişmiş ve “altın çağı”na ulaşmıştır.

Ne var ki, Marksizmin en güçlü olduğu ve iki kutuplu dünyanın kurulmasını izleyen süreçte şekillenen statüko, aynı zamanda Marksizm açısından da gerileme sürecinin başlangıcını temsil etmiştir. Kapitalizmin “altın çağı” olarak nitelenen 20’nci yüzyılın üçüncü çeyreğine damgasını vuran dönemde; üretimde göreli de olsa istikrar sağlanmış, toplumsal ve politik düzlemdeki belirsizlikler ve hareketlilikler ise asgari düzeye inmiştir. Kısık sesle de olsa Marksizmin krizine işaret eden görüşler, tam da kapitalizmin “altın çağı”nda, sosyalizmin dünyanın üçte birinde iktidarda olduğu bir dönemde dile getirilmeye başlanmıştır. Çünkü her türlü statüko Marksizmin panzehiridir. İstikrarın ve düzenin olduğu yerde Marksizm işe yaramaz ve gelişemez. Bu şartlar altında Marksizm gerilemeye devam etmiş ve sosyalist rejimlerin çöküşüyle birlikte söz konusu kriz aleniyet kazanmıştır.

Neyse ki, yaklaşık 15 yıldan beri yine “katı olan her şeyin buharlaştığı” bir dönem içine girildiği gözlemlenmektedir. Bir süredir kriz içinde olan Marksizm, gelişebileceği bir nesnelliğe tekrar kavuşmuştur. İşte Teori ve Politika’nın bir kolektif olarak kendisini ilan edişi ve bu kolektifin aynı isimli dergiyi yayınlanmaya başlayışı tam da bu nesnelliğe tekabül etmektedir. Teori ve Politika kolektifi varlığını ilan eder ve teorik pratik içinde bulunma gerekçesini açıklarken şunların altını çizmektedir: “Krizin üstesinden gelmenin önkoşulu, teorik kuruluş, edinim ve gelişim mücadelesi vermektir. (…) Kriz dönemlerinde teori özel bir önem kazanır. Burada niceliksel bir ifade olarak “daha çok önem” değil, kategorik bir önemden bahsetmek gerekiyor.(…) Devrimci taktik için, devrimci teori, acil bir politik gerek haline gelmiştir.[2]

Diğer yandan, yeni dönemde “buharlaşan” şeylerin arasında, Marksizmin özellikle pratik-politika ayağının kendisini etkileşim içinde kurduğu birçok toplumsal olguyu da sayabilmek mümkündür. Her şeyden önce artık sosyalist devletler ortada yoktur. Keza toplumsal eylem süreçlerinin merkezinde olan devrimci bir işçi hareketinin varlığından veya olabilirliğinden bahsedebilmek de giderek güçleşmektedir. Geçmiş dönemde genişleme yönünde bir gelişim izleyen imalat sanayi artık parçalanarak küçülmekte, buralarda örgütlü olan ve işçi hareketinin belkemiğini oluşturan sendikalar erimektedir. Önceki döneme özgü toplumsal entegrasyon politikaları terk edilmekte, dini ve etnik cemaatsel kimlikler etrafında yeni toplumlaşma dinamikleri güç kazanmaktadır. Giderek yoksullaşma içinde olan emekçi kitleler, uzun vadede kurtuluş çağrıları yapan sosyalistler yerine, kendilerine hemen şimdi iş ve konut olanaklarının yanı sıra toplumsal statü ve politik varoluş imkanı sunan kimlik hareketleri ekseninde toplaşmayı tercih etmektedirler. Keza emperyalist devletlerin Ortadoğu ve Kafkasya’da izledikleri militarist politikalar, buralarda yaşayan ve ağırlıkla Müslüman olan mazlum halklarda anti-emperyalist direniş ideolojisi olarak İslam’ın benimsenmesini beraberinde getirmektedir. Tüm bu sayılan olgular, Marksist ve pek tabii devrimci kalmakta ısrarcı olanların politikaya dair “ezberini” büyük ölçüde bozmakta ve çoğu örnekte gözlemlendiği gibi politik etkisini azaltmakta, politik kalmakta ısrarcı olanların ise Marksizm alanından çıkarak ulusalcı-ilerlemeci veya postmodernist ideolojilerin yörüngesine girmeleri sonucunu doğurmaktadır. Teori ve Politika, kendi ifadelerimizle tasvir ettiğimiz dünya gerçekliği karşısında, “post-Marksizm ile dar-Marksizmin ötesinde[3] bir Marksizm anlayışı geliştirme çabası içinde olduğunu ifade etmekte ve bu doğrultuda üretimde bulunmaktadır. Teori ve Politika kolektifinin, Marksizmi “hiç bitmeyecek kongre” olarak kavraması buna olanak sağlamaktadır. 

Teori ve Politika’yı “dar-Marksizm”in ötesinde bir Marksizm anlayışını geliştirme arayışına iten nedenleri açıklayabilmek için “katı olan her şey buharlaşıyor” ifadesini biraz daha derinlemesine incelemekte yarar bulunuyor.

Marx ve Engels’i “katı olan her şey buharlaşıyor” tespitini yapmaya götüren temel toplumsal faktör neydi? Kapitalizmle birlikte üretim ilişkilerinin köklü biçimde değişmesinin toplumsal sonuçları mı yoksa söz konusu dönemde üretken güçlerin gelişiminde yaşanan niteliksel sıçramanın tüm toplumsal örgütlenmeyi köklü biçimde değiştirmesi mi?

Marksizmin kurucularının Manifesto’daki ifadelerinin izi sürüldüğünde, kimi yerde kapitalizme özgü yeni üretim ilişkilerinin hakim hale gelmesine kimi yerde ise üretken güçlerde meydana gelen muazzam dönüşüme (makineleşme, üretim sürecinin kitleselleşmesi vb.) işaret eden vurgulara rastlamak mümkündür. Çünkü, Marx ve Engels’in Manifesto’yu kaleme aldıkları yıllarda Avrupa’da her iki etmenin an’daki toplumsal görünümleri birbiriyle çakışmaktaydı. Daha da önemlisi, Manifesto, Marksizmin bilim ayağının (tarihsel materyalizmin) henüz oluşmakta olduğu bir dönemde kaleme alınmış, esas olarak da politik bir metindi.

Yukarıda sorduğumuz soruları yanıtlamada, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsöz’ü çok daha elverişli görünmektedir. Tamamen bilimsel düzeyde kaleme aldığı bu çalışmasında Marx, üretim ilişkileri karşısında, maddi üretken güçlere net bir biçimde belirleyici işlev atfetmiştir: “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar”[4].

Marx’ın bu belirleme ilişkisi tarifi, maddi olana (üretken güçler) toplumsal olan (üretim ilişkileri) karşısında belirleyicilik atfetmek olarak anlaşılmalıdır. Bu reddedildiği ve ilişkilere öncelik verildiği taktirde Marx’ın materyalist olduğundan dahi bahsetmek mümkün olmayacaktır. Üretim ilişkilerinin toplumsal düzlemde politik iktidarın değişiminin sonucunda değişmesi mümkündür. Ancak bu durumda da yeni üretim ilişkilerinin kurulmasının sınırları verili üretken güçler tarafından belirlenecektir. Yani üretim ilişkilerindeki değişim üretken güçlerin belirleyiciliğini ortadan kaldırmaya yetmez. Üretken güçlerle üretim ilişkileri arasındaki ilişki Cohen tarafından şöyle formüle edilmektedir: “İnsanlar ve üretken güçler toplumun maddi içeriğini, üretim ilişkilerinin toplumsal biçim kazandırdığı bir içeriği oluşturur.”[5]

Cohen’in ayrıca, üretim ilişkilerini de maddi üretim ilişkileri ve toplumsal üretim ilişkileri olarak ayırdığını biliyoruz. Bu ayrımı izlemek ele aldığımız konu açısından önem taşıyor. Çalışma ilişkilerinin, üretimin maddi ilişkileri olduğunu savunan Cohen, insanın doğayı dönüştürme sürecinin tarzını ifade eden söz konusu maddi ilişkilerin “bütün ilişkilerin” temeli olduğunu ifade eder. Demek ki, Cohen’in önermelerinden devam ederek, üretken güçlerdeki değişime (teknolojik ilerlemeye) bağlı olarak maddi üretim ilişkilerinin (çalışma ilişkilerinin) değişmesi ve bunun da, illâ ki üretim ilişkilerinin öz niteliğini (örneğin kapitalist sömürü ilişkilerini) değiştirmeksizin, bu ilişkilerin toplumsal olarak aldığı biçimi değiştirebilmesinin mümkün olduğunu söylememiz mümkündür. En azından “içerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce”ye kadar bu her ekonomik yapı için böyledir.

* * * 

Tüm bu yazdıklarımızdan sonra, Marx’ın 19’uncu yüzyılda tanıklık ettiği toplumsal dönüşüme dair “katı olan her şey”in buharlaştığı şeklinde bir nitelemede bulunmasına yol açan temel faktörün, üretken güçlerdeki değişmenin maddi üretim ilişkilerinde ve nihayetinde de tüm ilişkilerde meydana getirdiği köklü dönüşüm olduğunu söyleyebiliriz. Makineleşme ve fabrika düzenine geçme gibi faktörler, tüm toplumsal ve üstyapısal ilişkilerin niteliğini de belirlemiştir. Bu belirleme ilişkisi içinde, söz konusu dönemde aynı zamanda ekonomik yapıda da yaşanan değişimin (feodal üretim ilişkilerinin yerini kapitalist üretim ilişkilerinin almasını) bir önceki yapıya ait yerleşik üstyapısal kurumların eriyip gitmesinde temel faktör olmadığını, ama izleyen dönemde kurulan yeni üstyapısal kurumların inşasında ekonomik yapı ile üstyapı arasındaki birincinin lehine olan belirleyicilik ilişkisinden dolayı –kuşkusuz yine söz konusu dönemdeki üretken güçlerin gelişkinlik düzeyinin belirlediği sınırlar içinde– önem kazandığını ifade ediyoruz.

Makineleşme ve bu gelişmenin üretimde sağladığı verim artışının, ulusal pazarın oluşum ihtiyacını doğurduğunu ve ulus-devlete bu ihtiyacın temel oluşturduğunu biliyoruz. Hakeza, üretken güçlerdeki gelişmenin devam edeceğini öngören Marksizmin kurucularının kapitalist ekonomik faaliyetin ulus-devlet sınırlarlarıyla yetinmeyeceğini de ortaya koydukları bilinmesine karşın neden bir süredir yeniden “katı olan her şeyin buharlaşmakta olduğu” ve neden yeni toplumsal olgulara karşı Marksizmin yetersiz kaldığı ve krizde olduğu savunuluyor? Bir adım daha atarak şunu da sormak gerekiyor: Neden özellikle 20’nci yüzyılın ilk yarısında mutlak hakim olan Marksizmin Hegelci (tarihselci) yorumu, giderek etkisizleşen “dar Marksizm” dışında kalan Marksist ve post-Marksistler tarafından masaya yatırılıyor ve neden kimi zaman Spinoza’ya kimi zamansa formel pozitivizme referans verilerek Marksizmin materyalist temelde bütünlüğünü yeniden kurmaya veya Marksizm dışında yeni bir teori-politika bütünlüğü inşa etmeye doğru yönelimler artarak çoğalıyor?

Teori ve Politika’nın varlığının anlaşılmasında bu soruların yanıtlanmasının önem taşıdığı kanısındayız. İlerleyen bölümde, yukarıdaki soruların yanıtlarının özellikle son çeyrek yüzyıldır üretken güçlerde meydana gelen gelişmeyle doğrudan ilgisi bulunduğu savunulacaktır. Aynı gelişme dinamiğinin sosyalist rejimlerin çözülüşünde de belirleyici olmasından ötürü, Marksizmin krizinin, sosyalist dünyanın çöküşünün salt politik nedenlerle açıklanması –her ne kadar söz konusu çöküş an’da öyle yaşanmış ve semptomları politik biçimler altında açığa çıkmış olsa da– tarihsel materyalizmin bilimsellik ölçütlerinin dışına düşen bir açıklama olacaktır. Çünkü, “Bir şeyin görünen biçimi ile özü doğrudan çakışsaydı her türlü bilim gereksiz olurdu” diyen Marx’ın bilimsellik ölçütü, yaşanmış tüm tarihsel-toplumsal süreçlere dair görünenin ötesinde açıklamalar yapmanın gerekliliğine işaret eder. Bu çerçevede Marksizmin bilim ayağı olan tarihsel materyalizm görünenin ötesine dair bilgi üretmekte halen aşılamamış bir çerçeveye sahiptir.[6]  

* * *

Kapitalizmde üretken güçlerin gelişimi devam etmektedir. Ancak mevcut üretim ilişkilerinin içerebildiği üretken güçler, henüz gelişebileceği kadar gelişmemiştir. Kapitalizmin halen egemen üretim sistemi olması bu savı doğrulamaktadır. Bununla birlikte, kapitalizmde üretken güçlerin gelişimine bağlı olarak maddi üretim ilişkilerinde çeşitli değişimler yaşanmıştır. Söz konusu değişimlerle ilgili olarak beş dalga aşaması ile Kontradief çevrimlerini ilişkilendirerek bir çerçeve geliştirmeye çalışan Carlota Perez’in yaklaşımları ilgiye değer görünmektedir[7]. “The Long Waves in Economic Life” (Ekonomik Yaşam İçinde Uzun Dalgalar) başlıklı çalışmasında, söz konusu dalgaların kapitalist ekonominin özüne içkin olduğu saptamasını bir nedensellik ilişkisine dayandırmamış ve özcü-idealizmle malul olmasından dolayı Kontradief’i eleştiren Perez, buradan hareketle kendi özgün ve materyalist yaklaşımını geliştirmektedir.

Perez’in şemasına göre kapitalizmin beş uzun dalgasından bahsedebilmek mümkündür. Birinci dalga 1770-80’lerden 1830-40’lara kadar sürmüştür. Bu dalganın yükselme (refah) dönemini endüstri devrimi; daralma (bunalım) dönemini ise erken mekanizasyon tanımlamaktadır. İkinci dalga, 1830’lardan 1880-90’lara kadardır. Buhar gücüne dayalı makineleşmenin yükselme dönemini oluşturduğu bu dalga “Büyük Depresyon”a girilmesiyle inişe geçmiştir. 1880-90’lardan 1930-40’lara kadar süren üçüncü dalga elektrikli ağır teknolojiye dayanmaktadır. Fordizm’e dayanan dördüncü dalga 1940’lardan 1980-90’lara kadar sürmüştür. Yeni enformasyon teknolojilerinin geliştirildiği ve içinde bulunulan dönem ise beşinci dalgaya işaret etmektedir[8].

Perez’in üretken güçlerin belirleyiciliğine yaptığı vurguya katılmakla ve yukarıda yapılan dalgaların arkasında bulunan teknolojideki nitel sıçramaları kabul etmekle birlikte, son dalganın bir sıçramadan çok bir kopuş olarak tanımlanabileceği kanısındayız. Öyle ki, kapitalizm altında elbirliği veya manifaktür üretiminden makinalı üretime geçilmesi toplumsal düzeyde ne denli etkili bir niteliksel kopuşa yol açtıysa, fordizmden enformatik teknolojisine geçişin toplumsal etkilerinin de aynı ölçüde olduğunu söylemek mümkündür. Manuel Castells, enformatik teknolojisinin gelişiminin kapitalizmin topyekûn yeniden yapılanması sonucunu doğurduğunu söylerken haklı görünmektedir[9]. Çünkü, makineleşmeden (19’uncu yy’dan) bu yana yaşanan teknolojik paradigma değişimlerinin hiçbirisi kapitalist üretim tarzının bugün yaşadığımız gibi topyekûn bir yeniden yapılanmaya gitmesini mümkün kılmamıştı. Yaygın sermaye birikim rejiminin yerini yoğun sermaye birikimi rejimine bırakması, söz konusu teknolojik paradigma değişimi ile sağlanmıştır. Maddi üretken güçlerde yaşanan niteliksel sıçramaya bağlı yaşanan değişme, üretim araçlarıyla birlikte bu araçlar vasıtasıyla çalışan ve yine bu araçların ritmine göre şekillenen tüketim etkinliğine katılan etten kemikten insanın fiziksel ve zihinsel kapasitesinde de köklü bir değişikliğe yol açmıştır. Eski teknolojik paradigmaya uygunluk gösteren politik (devlet, parti, sendika), ideolojik (din, milliyet) ve ekonomik (firma) kurumların bugün topyekûn bir “yeniden değerlendirme”ye tabi tutulmasının sebepleri de aynı dönüşümde aranmalıdır.

Söz konusu dönüşümün semptomlarından birisi ise toplumsal formasyona dair mekansal ve zamansal çerçevelerin baştan aşağıya dönüşüm sürecine girmesidir. Bu süreçte, üretimin maddi ilişkilerinde yaşanan mekansal parçalanma ve zamansal hızlanma toplumsal algı düzeyinde zamana ve mekana ilişkin kopuşa yol açmıştır. Üretimin aldığı yeni biçimde toplumsal zaman algısı olarak “uzun vade” ortadan kalkmıştır. “Uzun vade”nin ortadan kalkması, Marksizmin Hegelci-Lukacsiyen yorumunun (dar-Marksizmin) temel düstur olarak benimsediği “işçi sınıfı”nın “kendinde sınıf”tan “kendisi için sınıf”a kaçınılmaz olarak dönüşeceği özcü idealist önermesinin imkansızlığını apaçık gözler önüne sermiştir. Öyle ki, çalışma ilişkilerinin esnekleşmesi nedeniyle kitlesel üretim yapan bir fabrikada işçilerin belirli bir an’da kolektif bir özne haline dönüşmesine yetecek kadar bir zamanları bile yoktur. Dahası kitlesel üretim yapan fabrikalar birer birer kapanmaktadır. Zaten Fordizmle birlikte Batı ülkelerinde giderek düzenin payandası haline gelen işçi hareketinin devrimci özneliğine dair özellikle 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlanan sorgulama süreci son 15 yılda, özellikle sosyalist rejimlerin birbiri ardına çökmesinin ortaya çıkardığı yeni soru işaretleriyle birlikte kaçınılmaz olarak hız kazanmıştır. Üretimde meydana gelen gerek sektörel gerek de mekansal parçalanma ise, yeni çalışan kesimlerin ulus ya da sınıf kimliği ekseninde entegrasyon olanaklarını büsbütün zayıflatmış ve yine aynı sürecin bileşeni olarak açığa çıkan yeni dışlama mekanizmalarına bağlı olarak etnik, dinsel, coğrafi vb. kimlikler etrafında örgütleşen yeni cemaat yapılarının üretimin toplumsal ilişkileri içinde işlevsel bir konuma gelmesine ve etkinleşmesine yol açmıştır. Öyle olunca, “sınıfa karşı sınıf” ideolojik söylemi ontolojik düzlemde bariz biçimde açığa düşmüştür

Eski argümanlarının ve ideolojik dayanaklarının üzerinde yükseldiği toprağın ayağının altından kaydığını gören bir Marksist için, üç alternatif bulunmaktadır: 1) Hegelci-Lukacsçı idealizmle malül “dar-Marksizm”in süreç’te krize yanıt üretmesi mümkün olmayan ve yenilgisi kaçınılmaz görünen ama an’da görece güvenli görünen kalkanı arkasına sığınmak, 2) Marksizmden ricat ederek “post-Marksizm”e doğru yelken açmak suretiyle yeni bir teorik-politik bütünlüğe ulaşma doğrultusunda ilerlemek, 3) Marksizmin bilim ayağının (tarihsel materyalizm) tamamlanmış olmasa da (ve aynı zamanda hiçbir zaman tamamlanmayacaktır) mevcut gelişmeler karşısında açıklayıcılık kapasitesine sahip olduğunu tespit ederek, Marksizmin halen güçlü olduğu bilim bileşeninden vazgeçmeksizin, bu bileşeninin diğer bileşenleriyle (felsefe ve politika) ilişkisini gözden geçirmek, tek tek ve birbiriyle bağlantılı olarak bu bileşenlere dair teorik pratikte bulunmak suretiyle, Marksizmin bütünlüğünü yeniden kurmaya çalışmak. Kendi ifadelerimizle tarif ettiğimiz alternatifler arasında Teori ve Politika üçüncüsünü tercih etmiştir. Kolektif, çıkış bildirgesi mahiyetindeki Çerçeve Taslağında şunları yazmıştır: “Teorik kuruluş derken, salt-felsefi ve salt-bilimsel faaliyetten söz etmiyoruz. Marksizm bugün, genel olarak teorik (felsefi, bilimsel ve teorik-politik) tutamak noktalarını yitirmekle karşı karşıyadır. Bilimde ve felsefede tutamak noktalarını oluşturmak için ne kadar gerekiyorsa o kadar bilim o kadar felsefe... Buna cesaret edeceğiz, etmek zorundayız![10]

2) Marksizmin krizi karşısında Teori ve Politika’nın pozisyonu

Kimi dar-Marksistler ve tüm post-Marksistlerin ortak biçimde, Marksizmin bilim ayağının temel dayanağı olan determinizmi subjektif veya objektif olarak reddetmeleri ve bunun karşısında idealizmin alanına giren özcü ve insan özneci yaklaşımları ortak biçimde öne çıkarmaları karşısında Teori ve Politika materyalizme sadık kalmaktadır. Teori ve Politika, tarihsel materyalizmin madde-tin, nesne-özne kategorileri arasında birincilerin ikincileri kelimenin en güçlü ve net anlamıyla belirlediği temel tezinden vaz geçildiğinde Marksist kalınamayacağını savunmaktır. Bu anlamda, epistemolojik düzeyde, üst-yapıya veya özneye görece veya mutlak özerklik ve belirleyicilik atfeden yaklaşımlar Teori ve Politika tarafından reddedilmektedir. Ancak Marksizmin bilim ayağında ısrar eden Teori ve Politika, bilimci bir politik-pratik önermemektedir. Tam tersine söz konusu kolektif, madde ile tin, nesne ile özne arasında net bir epistemolojik engel olduğunu ifade eder. Maddeler dünyası hakkındaki belli genellemeler sonucunda ulaşılabilen bilgilerin (soyut gerçek olarak kavramların) içinde yaşanılan maddi dünyayı dönüştürme faaliyetine (politikaya) indirgenmesi çabasının, içinde barındırdığı epistemolojik tutarsızlığın yanı sıra politik alanda da kaçınılmaz olarak reformizme götüreceğini savunur. Bu çerçevede, Teori ve Politika açısından Marksizmin politika ayağının şekillenmesinde Lenin’in özel bir önemi vardır. Gramsci’nin “Kapital’e Karşı Devrim” olarak nitelediği ve selamladığı Ekim Devrimi’nde Lenin’in ortaya koyduğu politik yaklaşımın izini süren Teori ve Politika’nın anlayışından hareketle, kapitalizm çağında gerçekleşen ve sosyalizme yol açan bütün politik devrimlerin “Kapital’e karşı” olduğunu ve kategorik olarak böyle olmak zorunda olduğunun çıktığını söyleyebiliriz. Teori ve Politika’nın toplam ürününden bizim en genel hatlarıyla anladığımız, Marksizmin eleştiriye eleştiriyle (teoriye teoriyle), silaha silahla (pratiğe pratikle) yanıt verilmesi gerektiğidir. Burada son olarak Teori ve Politika’nın, bilim-politika ilişkisi/ilişkisizliği tarif edilirken yapılan, an-süreç ayrımını da kısaca anmak yerinde olacaktır. Marksizmin bilim ayağının işaret ettiği tarihsel bütünlüğün “herhangi bir şimdi’de, bir konjonktürde var olduğunun” ileri sürülmesine itiraz eden Teori ve Politika, an’ı süreç’in bir parçası olarak görmenin, an’ın konusu olan politikaya, süreç’in konusu olan bilimin müdahalesiyle sonuçlanacağını ve verili bir an’da yerinde olan devrimci politik tutumun bu yöntemle üretilemeyeceğini öne sürmektedir.

Teori ve Politika’nın an-süreç ayrımı, yine Kautsky-Lenin tarihsel ayrımından yola çıkıldığında anlaşılır görünmektedir. Öyle ki, Lenin, eğer Kautsky’nin yaptığı gibi bilimin gözlükleriyle politika üretmeye kalksaydı, Rusya’daki üretken güçlerin gelişim düzeyindeki geriliği veri alarak, “bütün iktidar sovyetlere” diyemeyecekti ve bunun sonucunda da teorik ve politik üretimi Marksizm alanında şu anda temsil ettiği değeri temsil etmeyecekti.

Haluk Yurtsever, 1990’ların başlarında, yani şimdiki gibi Aydınlanmacı-Ulusalcı değil halen Marksistken, Devrim dergisinde “Devrim her zaman erken gelendir” başlığıyla bir yazı kaleme almıştı. Söz konusu yazıda, Ekim Devrimi’ndeki politik pozisyonları itibariyle Menşevikler ve genel olarak 2. Enternasyonal çizgisiyle Lenin ve Bolşevik çizgi arasındaki ayrımdan yola çıkarak, kapitalizm çağında politik devrimlerin gerçekleşmesi için üretken güçlerdeki gelişimin belli bir düzeye ulaşmasının asgari koşul olarak belirlemenin yanlışlığına vurgu yapmıştı. Teori ve Politika’nın an-süreç ayrımının, Yurtsever’in mantıki teorik sonuçlarına ulaştırmamış olduğu bilim-politika ayrımına tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Öyle ki, Yurtsever’in politik devrimin zamanını nitelemek için doğru bir kaygıyla “erken” kavramı son derece göreli bir içeriğe sahiptir ve “erken”liğin sınırını belirlemek mümkün değildir. Dolayısıyla aynı önermeden hareketle, politika söz konusu olduğunda bilimin hükmünün olmayacağından ve bilim-politika ilişkisizliğinden de bahsedebilmek mümkün ve tutarlıdır. Dünya-tarihsel bütünlüğü açıklamaya hizmet eden bilim, politikanın düzlemine yani an’a gelindiğinde hükmünü kaybetmektedir. Çünkü içinde yaşanılan an’da, savaşlar, işgaller, darbeler, faşist saldırılar, köy boşaltmalar, cezaevi operasyonları, idamlar, işkenceler, baskılar, işten atılmalar, grevler, fabrika kapatmalar, gecekondu yıkımları, genel ve yerel seçimler vb. etten kemikten insanların ve örgütlerin politik düzlemde karşı karşıya gelmesine neden olan somut mücadeleler yaşanır. Bu mücadeleler her bir coğrafyada farklı biçimler altında açığa çıktığından, Marksistlerin her bir coğrafyada yürüttükleri politik mücadelelerin başlıkları ve biçimleri birbirinden doğal olarak farklılaşmaktadır. Teori ve Politika, diğer tüm özneler gibi an’da politika yapan Marksistleri reformist ve muhafazakar politik öznelerden ayıran tutumun, devlet-ezilenler ekseninde açığa çıkan mücadelelerde, önsel teorik ayrımlar koymaksızın ezilenlerden yana taraf olmaktan geçtiğini söylemektedir.

Özetle, bilim-politika ilişkisini bilgi nesnesi/gerçek nesne ayrımından yola çıkarak bir ilişkisizlik olarak tarif eden ve bilime zaman ölçütü olarak içkin olan süreç’ten farklı olarak, politikada içinde yaşanılan an’ı temel ölçüt kabul eden saptamaları ile Teori ve Politika, bir yandan Marksizmin bilim ayağına sadık kalırken diğer yandan da Marksizmin politika bileşenine özgün ve yeni bir teorik çerçeve kazandırma çabası içindedir.

Genel hatlarıyla daha önceki bölümde ortaya koymaya çalıştığımız, üretken güçlerin gelişiminin günümüzde ulaştığı evrede, üretimin maddi ilişkilerinin yeniden aldığı form ve bu formun gerek toplumsal kurumların (parçalanma, esnekleşme) gerekse somut insanların bilinçlerinde (parçalı ve şimdici düşünüş) yarattığı değişim vb. gibi faktörlerin Marksizm içinden yanıtlanmasında Teori ve Politika’nın sunduğu çerçeve son derece elverişlidir.

Kapitalizmin günümüzde aldığı formda kalkınmacılık, ilerlemecilik gibi ideo-politikaların maddi uygulanabilirliğinin imkanlarının fiilen tükenmiş olmasının, toplumun avantajlı kesimlerinde “hemen şimdi”ci karakterde bir hazcılığın temel eğilim haline gelmesine yol açarken, dezavantajlı kesimlerinde ise kaderciliğin-dindarlığın hakim hale gelmesine neden olması gibi olgular, üretken güçlerin gelişiminin belirleyiciliği tespit edilmeden materyalist bir açıklamaya kavuşamamaktadır. Hakeza, üretim sürecinin parçalanmasının toplumsal bünyede meydana getirdiği parçalanmalar (kimliksel cemaatlerin işlevsel yükselişi vb.) ve bunun izdüşümü olarak somut insanların dünyayı parçalı algılama hallerini de aynı materyalist belirlenme ilişkisi içinde açıklamak mümkündür. Teori ve Politika’nın bilim-politika ayrımına denk düşen süreç-an ayrımına bağlı olarak geliştirdiği teorik-politik çerçeve de aynı maddi temel göz önüne bulundurulduğunda, açıklayıcılık gücü kazanmaktadır. Kuşkusuz bu güç ancak, Marksizmi bilim-felsefe-politika bileşenlerinden oluşan, açık uçlu ve dinamik bir bütünlük olarak tanımlayanlar tarafından görülebilmektedir. Biz böyle görüyor ve bu nedenle de Teori ve Politika’nın teorik ürününü önemsiyoruz.

3) Teori ve Politika’nın hareket biçimi ve ontolojik açmazları

Teori ve Politika, bundan 10 yıl önce yola çıkarken hareket biçimini şöyle tarif etmiştir: “Örgütlü grupların bulundukları yerden görülmeyen, bir anlamda onlar için “kör nokta” niteliğinde olan bir alanda faaliyet yürütmeyi ve bu faaliyete uygun olarak biçimlenmeyi hedefliyoruz. (...) Her şeyden önce, örgüt, temelli soruların yanıtlandığı anlamına gelir. Örgüt aşamasına ulaşmak için atlamamız gereken eşikler olduğunu ileri sürmemiz anlaşılacaktır. (...) Küçük örgütler ülkesinin örgütleri karşısında da her anlamda küçük kalacak örgütler kurmak, halihazırdaki örgütlerin yaşadığı sorunları ve sakatlıkları, “bağışıklık sistemi” henüz yeterince gelişmemişken, daha ağır yaşamaktan başka bir anlama gelmeyecektir.” [11]

Teori ve Politika, teori partizanları kolektifi olarak tanımlayarak kendisini pratik-politikada eyleyen örgütlerin alternatifi olarak göstermez. Daha çok, Lenin’in politik faaliyette bulunanları tasnif ederken yaptığı teorisyenler, propagandacılar, ajitatörler ve örgütçüler ayrımında kendisini ilk iki ayrım noktasında bir yerde konumlandırma iddiasındadır.

Kendisine biçtiği bu konum, Teori ve Politika’nın kanımızca en sorunlu ve en fazla tartışılması gereken konumunu oluşturmaktadır. Çünkü Lenin’le birlikte Marksizmin teorik-politik içeriğine kavuştuğunu haklı olarak öne süren Teori ve Politika, pratik-politika söz konusu olduğunda Lenin’in değil, Marx’ın ve daha çağdaş ama kesinlikle bu düzlemde tamamen başarısız bir örnek olarak Althusser’in hareket biçimini izlemeyi yeğlemektedir.

Marx’ın yaşadığı dönemde, sol politika düzlemi esas olarak iki ana akım tarafından tutulmuştu: bir yanda Lassalleci reformizm, diğer yanda ise Bakuninci devrimcilik. Marx’ın ve Engels’in belli somut olaylar vesilesiyle her iki akımın politik tutumlarıyla polemiklere girdiklerini biliyoruz. Gotha Programının Eleştirisi’nde Lasalle’le, lumpenproletarya tartışmalarında ise Bakunin’le yapılmış polemikler örnek olarak gösterilebilir. Ancak ne Marx ne de Engels bir anti-Bakunin veya bir anti-Lasalle kaleme almaya yönelmiştir. Marksizmin kurucularının pratik-politikaya müdahaleleri ancak belli önemli politik olaylar vesilesiyle dönemsel olmuştur. Kuşkusuz savaş, ayaklanma, ekonomik kriz vb. önemli olaylara dair Marx ve Engels’in yayınlanmış gazete makaleleri veya kitapçıkları mevcuttur. Ancak tüm bunlar, Marksizmin kurucularının, bağımsız bir politik faaliyet yürütmemiş oldukları gerçeğini değiştirmez. Elbette bu bir eleştiri olarak görülmemeli. Öyle ya, Marksizmin teorik ayağının henüz oluşum halinde olduğu bir dönemden bahsediyoruz.

Althusser’in pozisyonu ise farklıdır. 1960’lara gelindiğinde Fransa’da Marksizmin krizi belirginleşmiştir. En azından, yaşanan kimi olaylar (Macaristan, 20. Kongre ve Kruşçev’in başa gelmesi vb.) neticesinde Sovyetler Birliği’nin kendisine biçmiş olduğu misyonu temsil etmesinin olanağının kalmadığına dair değerlendirmeler genel kabul görmektedir. Cezayir Ulusal Kurtuluş Hareketi yükselirken De Gaulleci Anayasa için yapılan referandumda yüzde 80’ler oranında destek çıkması gibi faktörler Marksizmin krizinin daha yakıcı hissedilmesini getirmekte ve yeni teorik aranışları tetiklemektedir. FKP üyesi olan Althusser, söz konusu kriz döneminde Marksizmin bilimsel ayağına dönük Marksizm alanından veya dışından yöneltilen saldırılara yanıtlar vermek amacıyla Marx İçin ve Kapital’i Okumak isimli çalışmalarını kaleme almıştır. Her ne kadar üyesi olduğu partinin temel tezlerinin ve teorik kavrayışının dışında yer alan ürünler veriyor olsa da, Althusser’in bu eserlerini kalemi alırken pozisyonu, Lenin’in “partinin teorisyenleri” konumuna uymaktadır. Ne var ki, gerek parti içinde gerekse parti dışındaki devrimci gruplar içinde, gerek Fransa’da gerekse uluslararası devrimci hareket içinde yankı uyandırsa ve taraftar bulsa da, Althusser’in teorik üretimi, pratik politikada ayrı ve bağımsız bir çizginin hareketini inşa etmeye dönük olmamıştır. Özellikle de FKP’den kopmasının ardından, Althusser’inki daha açık biçimde, reformist-bilimci politik-pratik karşısında aldığı pozisyonla devrimci politik akımlara ve eğilimlere “uzaktan”, en azından içinde olmaksızın destek sunmakla yetinen bir hareket biçimidir.

Althusser’in teorik-politikasında içinde hareket edilen konjonktür temel bir yer tutar. Gerçekten de teorik-politika söz konusu olduğunda buna itiraz edebilmek mümkün değildir. Ancak pratik-politika alanına, etten kemikten politik özneler sahasına gelindiğinde konjonktür, onu değerlendiren öznenin pozisyonuna göre değişmez, ama ayrı anlamlar ifade eder. Pratik politika içindeki Marksist, devrimci faaliyetinin devamlılığını sağlamasının gereği olarak her bir konjonktüre iyimserlikle yaklaşmak zorundadır. Pratik politika dışındakinin değerlendirmesinde ise devrimci faaliyet iddiasında olmamasından ötürü –devrimci durum, savaş, ayaklanmalar vb. söz konusu değilse– kötümserlik hakimdir. Pratik politika içindeki Marksist, –ne kadar sınırlı olursa olsun– kendi yapma kudretine, kendi imkanlarına doğru çubuk büker ve konjonktürü bu parametreden hareketle değerlendirirken, pratik politika dışındaki özne ise aynı konjonktürde yapılmasını gerektiği düşündüğü işi, önsel olarak kendi varlığına dışsal bir konu olarak tarif ettiği için, yine kendi dışında olan ve yapma kudretini ancak tahmin edebildiği özneleri parametre alarak değerlendirmeye çalışır. Birinci özne, aynı konjonktürde, yapabileceği işleri önüne koyup bunları yaptığı taktirde devrimcilik yapma kapasitesini büyütme potansiyeline sahipken, ikinci özne yapılması gereken büyük işleri tanımlayıp bunların yapılamadığını görünce devrimci pratiğin dışında kalma gerekçelerini güçlendirme eğilimde olur. Bu iki özne aras

ındaki açı ontolojik bir zorunluluktur. Söz konusu açı, ontolojik farklılığın pratik politika içindeki öznenin lehine önemsizleşeceği devrimci durum dönemleri dışında aşılamaz.

Kuşkusuz burada ne Althusser’in ne de politik-pratik karşısındaki pozisyonu açısından Althusser’i izlediğini öne sürdüğümüz Teori ve Politika’nın, teorik ürünlerinin Marksizm açısından taşıdığı önemi küçümsüyoruz. “Devrimci teori ancak devrimci pratikte yeşerir” gibi bir yaklaşıma sahip olmadığımızı da yazının önceki bölümlerinde yeterince vurguladığımız kanısındayız. Keza Teori ve Politika’yı oluşturan kolektifin öncü bileşenlerinin pratik-politikadan belli bir süreliğine çekilip teorik-pratiği kendi adlarına öncelikli kılmalarına da, hele ki ortada anlamlı bir üretim dururken itiraz edebilmek mümkün değil. İtirazımız, Lenin’in ya da Gramsci’nin de Marksizm açısından anlamlı teorik ürünler verirken, bir önceki paragrafta vurguladığımız ontolojik açıya sebebiyet vermeksizin bunu yapmalarının Teori ve Politika tarafından gözden kaçırılmasına... Hele ki, Türkiye’de pratik politika alanında tıkanıklık tespiti yapan veya bunu açıkça tespit etmese de aranış içinde olan Marksist özne sayısının bu denli arttığı bir dönemde, Teori ve Politika’nın mevcut hareket biçimi daha da fazla tartışma götürür olmaktadır. Dahası, Teori ve Politika, ismiyle müsemma, teori ve politika alanında üretim yapmayı önüne koymuşken, dergide teorik nitelikli olan yazılar politikayı merkezine alanların karşısında ezici üstünlüğe sahiptir. Politikaya dair az sayıda yazı ise verili bir anda meydana gelen bir olay karşısında tutum alışları değerlendirmek üzerinden doğru tutum alışa işaret etmenin ötesine gitmemektedir. Ne var ki, pratik-politikadaki özne, eylemini hiçbir zaman bir tutum alışa indirgemez, ontolojisi gereği indirgeyemez.

Vittorio Matthieu devrimci politika ile reformist politikayı ayırırken, birinciyi bir sanat eserinin yaratılma sürecine diğerini ise mekanik zanaatsal faaliyete benzetir[12]. Her ikisi de belli bir tekniği gerektirmesine karşın her iki faaliyette kullanılan teknik, faaliyetlerin niteliksel farklılığı nedeniyle birbirine benzemez. Birincisinin, yani sanat eserinin üretim sürecinin sonucunda ürün olarak ne çıkacağı ve çıkan ürünün baştan sanatçının planlandığı gibi olup olmayacağının önceden bilinmemesine karşın, zanaatte ürünün üretilme sürecine girilmeden önce ürünün nasıl bir şey olacağı kesin bir biçimde bilinir.

Ancak eseri biricik olacak olan sanatçı, sürekli ve kesintisiz biçimde projeler geliştirir, bu projeleri hayata geçirmek içinse bir tekniğe sahip olması asgari koşuldur. Buradan üç sonuç çıkartılabilir: 1) Projesi olmayan sanatçının ürün vermesinden bahsedilemez 2) Teknik sahibi olmadan projenin gerçekleşme olanağı bulunmamaktadır. 3) Teknik başarı, projenin gerçekleşme ihtimalini güçlendirse de bunu garantilemez.

Sanatla devrimci politika arasındaki bu analojiden hareket etmek, Teori ve Politika’ya dair eleştirilerimizin anlaşılması için işlevsel görünmektedir. Teori ve Politika Türkçe yayınlanmaktadır. Yani kolektif için, Türkiyeli Marksistlere seslenmek önceliklidir. Ancak Teori ve Politika’nın politik üretimi, kendisini konumlandırdığı yer gereği, ne proje üretimine dönük bir çabayı içerebilir, ne de doğal olarak öne çıkarılması olası herhangi bir projenin gerçekleştirilmesi için gerekli olan tekniğin edinimi üzerine yoğunlaşabilir. An’a dair dışarıdan yapılan politik değerlendirmeler ise bilfiil mücadele içindeki pratik-politik öznelerin birbirleriyle yürüttükleri polemiklere tabir-i caizse “meze” olmaktan fazla işleve sahip değildir. Bu kuşkusuz, bir tür politikaya müdahale anlamını taşısa da, bu anlam örneğin Lenin’inkiyle yakından uzaktan benzeşmez. Teori ve Politika’nın, Türkçe yayınlanmasına karşın Türkiye’ye, Türkiye Devrimci Hareketi’ne ait olma özelliği son derece sınırlı kalmaktadır. Türkiye üzerine düşünme ve teknik bilgi üretme konusunda örneğin Birikim’in bile gerisinde kalmaktadır.

Türkiyeli pratik-politik devrimci için teori hiçbir zaman öncel olmamıştır. Bunun bir durum olarak tespit edilmesi gerekmektedir. Teoriye en fazla önem veren yapılar ise doktriner olup, pratik-politikada ise hiçbir zaman hegemon güç haline gelememişlerdir. Teori ve Politika, şu anki haliyle en iyi ihtimalle ayrımları kağıt üzerinde tayin etmeye meraklı bu tür doktriner sektlerle etkileşim içine girme olanağına sahiptir. Bunun Teori ve Politika’nın istediği bir şey olmadığını veya razı olacağı bir durum olmadığını düşünüyor, öyle varsayıyoruz. Teori ve Politika’nın ürününün, teoriyi gerçek anlamda hiçbir zaman öncel tarif etmemiş ama Türkiye’de pratik-politika alanında etkinlik kapasitesine sahip özneler nezdinde karşılık bulmasının yolu ise, kolektifin geliştirmiş ve geliştirmekte olduğu Marksizm anlayışından hareketle, devrimci pratik politika alanında işlev görecek projeler ve bu projeleri yapılabilir kılacak tekniğin bilgisinin üretimine odaklanmasından geçtiği kanısındayız. Bu, Teori ve Politika’ya pratik-politika karşısındaki konumunu gözden geçirmeyi önermek midir? Evet, önerimiz tam da budur.



[1] K. Marx, F. Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, Sol Yayınları, Ankara 1993, s. 112

[2] M. Kara, İ. Mert, S. Sahra, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı, Ankara 1995, s. 86-87

[3] M. Kayaoğlu, “Post-Marksizm ile Dar-Marksizmin Ötesinde – İki ricat bir huruç”, Teori ve Politika, Sayı: 24-25, Güz 2001-Kış 2002, s. 3-35

[4] K. Marx- F. Engels, Seçme Yapıtlar, Cilt: I, Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 610

[5] G. A. Cohen, Karl Marx’ın Tarih Teorisi, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 1998, s. 112

[6] Bu yazının sınırları içinde sosyalizmin çöküşü üzerine kapsamlı açıklamalar getirilmesi hedeflenmemektedir. Dahası tamamlanmış bütünsel açıklamalarımız da yoktur. Ancak kapitalizmle bir arada varolmak durumunda olan sosyalizmin çöküşünün, kapitalizmin üretken güçleri geliştirme kapasitesinin henüz devam etmesinden ötürü, sosyalizmin kapitalizm karşısında üretken güçler düzeyinde yaşadığı yenilgi ile ilgili olduğunu düşünmekteyiz. Sosyalist devletler, kimi Troçkistlerin iddia ettiğinin aksine kapitalist olmadıkları için üretken güçlerin gelişiminde kapitalizmle baş edememiştir. Tabii ki, sosyalist temelde bir dünya devrimi olabilseydi durum farklı olabilirdi. Ancak ol(a)madı. Olamadığı için de geçmişe dönük biçimde bu olasılığı tartışmak bu bağlamda gerekli görülmemektedir. 

[7] C. Perez, Structural Change and Assimilation of New Technologies in the Economic and Social Systems, Futures, Ekim 1983, s. 357-375

[8] Aktaran İ. Belek, Post-Kapitalist Paradigmalar, Sorun Yayınları, s. 244-245

[9] M. Castells, La société en réseaux, Fayard, 1998, s. 24

[10] M. Kara, İ. Mert, S. Sahra, a.g.e., s. 87

[11] M. Kara, İ. Mert, S. Sahra, a.g.e., s. 89-91

[12] V. Mathieu,  Phénoménologie de l’esprit révolutionnaire, Calmann-Lévy, 1974, s. 80

Okunma 4 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.