Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Ulus-Devletçilik ve Toplumculuk: Kürt Sorununda İki Çizgi

Yazan

 

G     Ö     R     Ü     Ş

 

Ulus-Devletçilik ve Toplumculuk
Kürt Sorununun Çözümünde İki Çizgi Mücadelesi

Ergin Atabey

Aslında negatif bir duruş gerekiyor: Sistemin hakikat
rejimine her cepheden olumsuz davranmak!”
Réber, Demokratik Uygarlık Çözümü - I
Toplumsal sorunlar kendiliğinden ortaya çıkmaz. Toplumsal sorunlar, toplumsal varoluş durumunun gerçekleşme, oluş ve gelişim haline müdahale edilip engellendiğinde baş gösterir. Tarihsel olarak toplumsal sorunların ortaya çıkışı toplum içinde bir kesimin toplumdan yabancılaşması sonucu hiyerarşik, devletçi ve iktidarcı yapısallıkları geliştirerek kendisini egemen ve sömürücü konuma taşımasıyla bağlantılıdır.
Kürt sorunu da hiyerarşik, devletçi ve iktidarcı yapısallıkların toplumsal gelişime müdahalesinin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Elbette zaman, mekân ve nitelik farkları, özgün yanları vardır. Sorunu genel niteliklerini de ihmal etmeksizin tikel özellikleriyle ele almak daha bütünlüklü bir yaklaşım olacaktır. Nitekim olgular bütün boyutları içinde ancak evrensellik-tikellik diyalektiği içinde anlaşılabilir. Karşımızda durduğu şekliyle Kürt sorunu, kadim geçmişe dayanan devletçi/iktidarcı geleneğin kapitalist modernite döneminde aldığı özgün biçim olan sömürgeci ulus-devlet formunun Kürt halkının varoluşsal durumuna müdahale ederek oluş, gerçekleşme ve gelişim diyalektiğini engellemesiyle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Kürt halkı, varlığını özgürce gerçekleştirmekte ve korumakta zorlanmıştır ve zorlanmaktadır. Açık ki, eğer Kürdün varlığı, ülkesi, dili, kimliği ve politik iradesiyle halen kabul edilemiyorsa bunun asıl nedeni sömürgeci ulus-devlet yapılanmasıdır (genel nitelik).
Bağlantılı olarak, Kürt sorununun varolmasında Kürtler içindeki devletçi/iktidarcı anlayış sahibi kesimlerin de rolü vardır (tikel nitelik). Kürt egemen kesimi olarak tanımlayabileceğimiz bu anlayış sahibi kesimler, sömürgeci ulus-devletler ve küresel kapitalist modernite güçleriyle girdikleri işbirlikçi ilişkilerle sorunu daha da derinleştirmişlerdir. Yeri geldiğinde en radikal Kürtçü kesilen bu kesimler, esasında Kürdistan’da sömürgeciliği ayakta tutan temel dayanaklardan biri olmuşlardır.
Kürt sorununu çözümsüz bırakan nedenlerin başında, sorunun devletçi/iktidarcı yapısallıklara dayalı ele alınması gelmektedir. Yüzeysel bir yaklaşımla, sömürgeci ulus-devletlerin Kürdistan’daki egemenliklerinin yıkılması ve yerlerine onların örneğinde bir Kürt ulus-devletinin kuruluşu çözüm olarak görülmüştür. Sorunun çözülmemesinin nedeni olarak da böyle bir ulus-devlet için objektif koşulların oluşmayışı gösterilmiştir.
Réber, “çözümsüzlüğü subjektif koşulların dar anlamda yetersizliğine bağlamak gerçekçi olmaz. Uğruna az kan döküldü veya örgüt bilinci zayıftır demek de izah edici bir neden olamaz. Yine her şeyi askerî ve siyasî strateji ve taktiklerin hata ve yanlışlıklarına yüklemek de aldatıcı olabilir. Temel çözümsüzlük nedenini, çözüme yaklaşım tarzında, tarzın ne kadar gerçekçi ve uygulanabilir olduğunda aramak daha doğru bir değerlendirmedir,”[1] diyor. Réber bu tespitten hareketle sorunu ortaya çıkaran esas nedenin devletçi/iktidarcı yapılanmanın kapitalist modernite dönemindeki özgül biçimi olan ulus-devlet sistemi olduğunu belirterek, çözüm olarak toplumculuğun demokratik ulus, demokratik özerklik ve demokratik konfederalizm seçeneğini sunmuştur.
Bu anlamıyla sorunun çözümü noktasında günümüzde iki çizgi, iki seçenek mücadele etmektedir. Bunlar ulus-devletçi ve toplumcu çizgidir. Ulus-devletçilik PDK (Partîya Demokrata Kurdistan / Kürdistan Demokratik Partisi) merkezliyken, toplumcu çizgiyi KCK (Koma Civakên Kurdistan / Kürdistan Topluluklar Birliği) temsil etmektedir.
Ulus-Devletçilik
Kürdistan’ın sömürge olması nedeniyle gelişim evreleri dünya genelindekiyle paralel gerçekleşmemiştir. Bu nedenle denilebilir ki ulus-devlet sahibi olma istemi Kürt siyasal hareketlerinin yüz yıllık gündemi olmuştur. Bu istem tüm 20. yüzyıl siyasal hareketlerinin temel kuruluş nedeni oldu. İdeolojik-politik farklılıkları gereği, biçimde farklı tahayyülleri olsa da şu veya bu biçimde Kürt siyasal hareketlerini buluşturan orta nokta ulus-devlet hedefi olmuştur.
Oysa, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hız kazanan dünya tarihsel gelişmeler, Kürtler için hâlâ ulaşılamamış bir hedef olan ulus-devletin ta kendisinin, miadını doldurmuş, geçerlilik koşulunu yitirmiş ve çağın ihtiyaçlarına cevap veremez olarak aşılmasının koşulları oluşmakta olan eskimiş bir politik form haline gelmekte olduğunun işaretlerini vermekteydi. Ulus-devlet modeli, 20. yüzyılın sonları, 21. yüzyılın başlangıcıyla birlikte küresel çapta açık bir krize girdi. Liberal ve sosyalist biçimli ulus-devletler, yapısı gereği sürdürülemez noktaya dayandı. Doğu Avrupa-Rusya hattındaki sosyalist tandanslı ulus-devletler yıkılırken, Çin çareyi sistemle daha fazla bütünleşmekte ve liberal/sosyalist türden bir ulus-devlette buldu. Avrupa ulus-devletleri restorasyona giderek Avrupa Birliği (AB) gibi konfederal devletler sisteminin genişlemesini hızlandırdı. Bu anlamıyla bir devrimle değil var olan iktidar ilişkilerini koruyan bir restorasyon ile ulus-devletin krizi aşılmaya çalışılmıştır.
Ancak gelinen aşamada ulus-devlet krizi derinleşerek sürmektedir. Restorasyonun ideal modeli olarak gösterilen AB ciddi kriz yaşamaktadır. Genişleme süreci durdurulduğu gibi, içte AB’den ayrılma tartışmaları her geçen gün yoğunlaşmaktadır ve bu, İngiltere’de Temmuz 2016’daki “Brexité referandumuyla fiiliyat kazanmıştır.
Ortadoğu’da süren 3. Dünya Savaşı da ulus-devlet krizini aşmak için bir çözüm olarak adım adım geliştirildi. Bu savaş, özünde ulus-devlet krizinin sonucu olduğu gibi, krizi aşmak için de geliştirilmiştir. Kapitalist modernite güçleri, krizi, Ortadoğu’da süren savaşı lehlerine sonuçlandırarak aşmak istemektedirler. Ancak kriz, yapısal olduğu için, aşılması şurada kalsın, giderek derinleşmektedir. Bundan sonrası ancak ömür uzatma süresi olabilir.
Ulus-devlet krizinin yaşandığı bir dönemde PDK şahsında temsilini bulan Kürt egemen kesimi, Kürt sorununun çözümünü hâlâ ulus-devlette görmektedir. Bu elbette sınıfsal konumlanış ve niteliklerinden ileri gelmektedir.
Kürtlerde sınıflaşma klasik efendi-köle, feodal-serf ve burjuva-işçi biçimlerinde gerçekleşmemiştir. “Doğal toplum dönemi”nin maddî-manevî kültür değerlerinin yaratıcılarından oluşu ve dolayısıyla, başka toplumlara göre varlığını ve dayanıklılığını daha güçlü bir şekilde koruyan köy-aşiret-etnisite toplumculuğu nedeniyle, Kürt halkında, bilinen biçimiyle bir sınıflaşma gelişmemiştir. Kürt toplumu, köy-aşiret-etnisite toplumsallığının komünal ve kolektif kültürü derinliğine özümsendiği için, sınıflaşmaya karşı içte ve dışta direnir. Bu nedenle Kürt toplumu, hiyerarşik düzen niteliğinde egemen kesim haline gelen yabancılaşmış üst kesimin devletleşmesine izin vermemiştir. Bu bir faktör iken, hiyerarşik ve ataerkil düzeyde egemen hale gelen Kürt egemen kesimi de daha çok Sümer, Asur vb. devlet-iktidar merkezlerinin sürdürücüsü, taklitçisi konumunda kalmıştır. Bu, günümüze değin Kürt egemen sınıfının temel karakteristik özelliği olmuştur.
Bu bağlamda Kürtlerdeki sınıfsal ayrışmada egemen kesimi ifade eden ataerkil hiyerarşik yapılanma, hanedanlık, mirlik, ağalık, şeyhlik ve günümüzde tüm bunların devamı olarak kapitalist modernite güçlerince yapay olarak oluşturulmaya çalışılan “küçük kapitalist” biçiminde olmuştur. Hiyerarşik düzen dönemindeki ilk sınıfsal ayrışmada gelişen mirlik dışındaki egemen kesim biçimleri dışarıdan oluşturulmuştur. Örneğin ağalık, mirlerin Osmanlı Devleti tarafından tasfiye edilmesi sonucu geliştirilmiştir. Osmanlı, Kürdistan’ı uzun süre mirler aracılığı ile kontrol ettikten sonra, merkezîleşme politikaları uyarınca mirliği adım adım tasfiye etti. Ancak Osmanlı, Kürdistan’da doğan boşluğun halk özgürlük çizgisince doldurulmaması için, 1858’de çıkarttığı Arazi Kanunuyla eskiden mirlerin kontrolünde olan toprakları ve ayrıcalıkları kendi kontrolündeki kesimlere dağıtarak ağalığı geliştirdi. Yine Kürdistan’da, Kadirî ve Nakşî tarikatçılığı yaygınlaştırılarak şeyhlik kurumu oluşturulmuştur. Günümüzde ise bir taraftan sömürgeci ulus-devletler, öte yandan ABD ve AB eliyle mir, ağa, şeyh torunlarından “Kürt burjuvazisi” yaratılmaya çalışılmaktadır.
Ulus-devletçiliği ise, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, PDK’nin güçlü olduğu Güney merkezli bir kesim savunmaktadır. Esasında, tıpkı ulus-devletin çözüm olmaması gibi, Kürdistan’da burjuvalaşma zemini de yoktur. Birincisi, burjuvalaşmanın gerektirdiği ekonomik-siyasal koşullar, Kürdistan’ın sömürge olması, dört parçaya bölünmesi ve egemen kesimin gırtlağına kadar işbirlikçiliğe yatmış olması nedeniyle yoktur. İkincisi ise, bağlantılı olarak Kürt halkının halen yoğun olarak doğal toplumun köy-etnisite-tarımcılık-hayvancılık kültürüyle yaşamakta oluşudur. “Kürt burjuvazisi” olarak sunulan kesime, sömürgeci ulus-devletler ve kapitalist modernite güçleri, yaptıkları işbirlikçilik karşılığında kimi ekonomik ve siyasi imkanlar vermiştir. Réber, “Günümüz ülke’sinde ekonomi tam bir zulüm ve ajanlaştırma aracı olarak kullanılmaktadır. (…) İyi bir devlet veya şirket çalışanı olabilmek için hakim ulusçuluğun tüm değerlerini özümsemiş olmak temel koşul haline getirilmiştir. (…) Nerede sivrilmiş bir Kürt varsa, parası çok ve işinden eminse, o Kürt mutlaka kendi toplumuna karşı ya bir hile içindedir ya da bilinçli bir inkar, yabancılaşma çabasındadır”[2] diyor.
Güney merkezli ulus-devletçi kesimin savunduğu konum, çözüm olmak şöyle dursun, çözümsüzlüğü daha da derinleştirecektir. Çünkü ulus-devlet ontolojik olarak sorun çözücü değil, sorun yaratıcıdır. Her şeyden önce ulus-devlet egemen sınıfındır. Bu nedenle ulus-devletin olduğu yerde toplum ezen-ezilen olarak ayrılır. Ulus-devlet ezen sınıf lehine iş görür. Bu model, baştan beri bu niteliğiyle var olmuştur. Toplumsal değerleri gasp eder. Sömürücü, işgalci ve savaşçıdır. Egemen sınıfın egemenliğini bu üç nitelik sürdürür. Öte yandan milliyetçi-faşisttir. Toplumu köleleştirerek tek tipleştirir. Farklılıklara tahammül etmez. Cinsiyetçidir. Kadın düşmanlığının kalesidir. Dinciliği elden bırakmaz. Ama pozitivist laikçi de geçinir. Egemen sınıf için esas olan kârdır, kendi bencil çıkarıdır. Ulus-devlet kapitalist tekelcilik için geliştirilmiştir. Bu nedenle tıpkı diğer devlet biçimleri gibi toplumla ilgisi yoktur. Her ne kadar topluma ait olduğu iddia edilse de ontolojik olarak toplum karşıtıdır. “Toplumsal sorunların çözümü için ulus-devlet istiyoruz” iddiası, tarihin en büyük yalanıdır. Ulus-devlet isteyen egemen, kulluğun maddî koşullarını ortadan kaldırmak değil, kendisi efendi olmak, adına konuştuğunu iddia ettiği toplumu ise kendine köle kılmak istiyordur!
Bu anlamıyla, olası bir “Kürt ulus-devleti”nin, örnek aldığı sömürgeci ulus-devletlerle hiçbir farkı olmayacaktır. Bu zaten, fiilen Güney’de oluşturulmuş olan federe devlet örneğinde görülmektedir. Yirmi yıldan uzun süredir Güney’de federe devlet yapılanması vardır. Bu yapılanma, 1992’deki devletler arası komplonun (1992 Güney Savaşı) devreye konulmasıyla oluşturuldu. Güney Parlamentosunun aldığı ilk karar Özgürlük Hareketini “terörist” ilân etmek oldu. Güney toplumunun özgür, eşit, demokratik yaşamı için hiçbir şey yapılmazken federe devleti elinde tutan egemen kesim Karunlaştı. Yaptıkları ilk iş Saddamvari saraylar dikmek oldu. Halk yoksullaştıkça onlar zenginleşti. Güney’de sürecek yolu olmayan son model arabaları garajlarına doldurdular. Tanesi birkaç on bin dolara mal olan çam ağaçlarını Avrupa’dan getirterek saraylarının etrafını ağaçlandırırken, Güney çölleşti. Halkın siyasal, ekonomik, kültürel durumu bugün daha iyi değildir. Güney’deki ulus-devletçik genel olarak ulus-devletin yaşadığı yapısal krizi yaşıyor. Yoksulluktan halk akın akın Kürdistan’ı terk edip denizde boğulma pahasına Avrupa’ya göçüyor. Geriye kalanların maaşları ödenmiyor. Durumdan rahatsız olan halk demokratik tepkisini ortaya koyduğunda ise asayiş güçlerince vuruluyor. Şu an Güney’de PDK darbe yapmış durumda. Bakanları görevden alıp yerlerine kendi adamlarını atamıştır. Parlamento başkanı görevden uzaklaştırılarak Erbil’e sokulmuyor. Parlamento kapatılmış durumda. Yapılması gereken başkanlık seçimi yaptırılmıyor. Musul ve Şengal gibi yerler çetelere teslim edilirken, Ezidi halkımızın kendi kendini yönetme talebi Güney’i parçalama olarak lanse ediliyor. Bu devletçik, Bakur’daki soykırımı destekliyor, sömürgeci ulus-devletin on binlerce askerini Güney’de konuşlandırıyor. Tüm bunlar, hiç de yabancısı olunmayan tipik ulus-devlet icraatlarıdır. Ulus-devlet ontolojisi tam anlaşılmadığı için bazen tüm bu olup bitenler bir çelişki olarak algılanıyor ve “Madem ulus-devlet istiyorsun, o zaman Rojava, Şengal kazanımlarına karşı bu düşmanlık nedir?” diye Güney merkezli ulus-devletçiğe soruluyor. Oysa ortada herhangi bir çelişki yoktur. Her şey ulus-devletçi çizginin mantığına, ontolojisine göre gerçekleşiyor.
Öte yandan ulus-devletçilik toplumculuk karşısında sömürgeci ulus-devletler ve kapitalist modernite güçleri tarafından destekleniyor. Kürdistan’da toplumculuğa göre bir yapısallık oluşmasın diye ulus-devletçiliğe her türlü destek veriliyor. Ulus-devletçiliğe öncülük eden PDK Kürdistan’da toplumculuk, demokratik uluslaşma gelişmesin diye İkinci Dünya Savaşından sonra geliştirilmiştir. Böylesi bir rolü vardır. Son dönemlerde ikide bir, “Bağımsız devlet ilan ederim ha!” diye yapılan açıklamalar bir taraftan Güney’deki krizin üstünü örtme amaçlıyken öte yandan toplumcu çizginin ivme kazanan gelişiminin önünü almak içindir. 17 Eylül 1998’de ABD temsilcileriyle Güney’deki egemen güçler arasında yapılan Washington toplantısıyla devletler arası komplo fiilen geliştirildi. Toplumcu çizgi önderliği esir alınırken, ulus-devletçiliğin önü açıldı. 1995’te Neçirvan Barzani, Özgürlük Hareketi yetkililerine şunları söylemiş: “Neden bizimle bu kadar mücadele ediyorsunuz anlayamadım. Bu savaşta bizi tümden yok edip ezseniz bile ABD gelip yeni bir PDK kurar, yine sizin karşınıza çıkarır.”[3]
Bu noktada bağımsız devlet yalanına da değinmek gerekiyor. Nasıl ki, ulus-devletin ulusa ait olduğu iddiası yalan ise, bağımsız devlet iddiası da aynı şekilde yalandır. “Hegemon güçten tam bağımsızlık, milliyetçiliğin bir toplumu etkileme politikası ve oyunudur. (…) Hegemon devletle dolaylı ve dolaysız bağımlısı olan en yakın müttefikinden en önemsiz uydu devletine kadar irili ufaklı birçok iktidar grubu mevcut sınırlar içinde bağımlılık halindedir. En bağımsız geçinen ulus-devlet … çağında bu gerçeklik daha da geçerlidir.”[4] Ayrıca bağımsızlıktan dem vuranlar, içinde yaşadıkları bağımlılık durumunu en büyük ödül olarak değerlendiriyorlar.
Halk özgürlük çizgisi: Toplumculuk
Toplumculuk, Kürdistan’da yaşanan güncel bir gerçeklik olduğu kadar tarihseldir de. Halk özgürlük çizgisi olarak toplumculuk “doğal toplum”a dayanan tarihi bir geçmişe sahiptir. “Doğal toplum”dan başlayarak günümüze değin varlığını koruyan toplumculuk, demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü toplum paradigmasıyla güncellenerek yeni bir senteze kavuşmuştur.
Toplumculukla ifade edilen, ne reel sosyalizmde yaşandığı gibi devletin komutasındaki toplumdur, ne de soyut bir tanımdır. Çoklu dil, kültür, kimlik, ülke ve tarih gerçekliğiyle eşit, özgür ve demokratik bir niteliğe sahiptir.
Réber, “Her tarla kendine has bitkiler üretir”[5] der. Tarla metaforuyla ifade edersek, toplumculuk, ulus-devletçi tarlanın dışında, varoluşsal niteliğine uygun bir tarla gerçekliğine sahiptir. Bu, demokratik ulus, demokratik özerklik ve demokratik konfederalizm tarlasıdır. Kürt sorununun çözümü ancak bu toplumculuk tarlasında mümkün olabilir.
Bunun iki temel nedeni vardır. Birincisi; toplumsal gerçeklik olarak Kürt halkı (diğer toplumlar gibi) devlet/iktidar dışı toplumsal zeminde var olmuştur. Varoluş durumu devlete/iktidara bağlı değildir. Daha devlet gelişmemişken, M.Ö. 6000-3000 tarihleri arasında dili, kültürü ve ülkesiyle biçim kazanmıştır. Bu tarihten itibaren kendi farkına varmış ve devlet/iktidar dışı toplum olarak varlığını koruyup günümüze dek yaşayagelmiştir. Kendi içinden yabancılaşıp oluşan hiyerarşik ataerkil egemen kesime, merkezî uygarlığın devletçi/iktidarcı sistemin bastırma, yok etme politikalarına rağmen ahlâkî-politik niteliklerine dayanarak varlığını korumuştur. Bu, dilini ve kültürünü koruyan Kürt halkının toplumsal varoluş niteliğidir.
İkinci neden ise, Kürt sorununu bilinen haliyle yaratan sömürgeci ulus-devlet sistemidir. Nasıl ki ateş, ateşle söndürülemiyorsa, sorun kendinin yaratan yapısallıkla çözülemez. Bu salt Kürt sorunu için geçerli değildir. Günümüzde yaşanan tüm toplumsal sorunların kaynağında ulus-devlet zihniyeti ve sistemi vardır. Adlarına ulus-devlet kurulmuş halkların özgürlük, eşitlik ve demokrasi sorunları, olduğu gibi orta yerde duruyor. Belki Kürt halkı kadar derinliğine sorunlarla boğuşmuyor gibi görünüyor olabilirler. Ancak adlarına kurulan ulus-devlet tarafından ezilip sömürülüyorlar. Özlerine yabancılaştırılmışlardır. Milliyetçilik, dincilik ve cinsiyetçilik çarkında öğütülüp toplum olmaktan çıkartılmış, devlet kulluğundaki yığın haline getirilmişlerdir. Zihniyet ve irade anlamıyla en derin köleliği yaşamaktadırlar. Demek ki, “ulus-devlet = özgürlük, eşitlik, demokrasi” iddiası bir safsatadır. Doğru denklem, “ulus-devlet = özgürlüksüzlük, eşitsizlik ve demokrasisizlik”tir. Konjonktürel geçiş aşamaları dışında eşitlik, özgürlük ve demokrasi ile karakterize olan toplum ulus-devlet ile bir arada olamaz. Réber’in kullandığı tarla metaforuyla ifade edersek, ulus-devlet tarlasında eşitlik, özgürlük ve demokrasi yeşermez. Devlet/iktidar odaklı devrimcilerin ileri sürdüğü, “Devlet/iktidar bir araçtır. Egemenler onu kötü kullandılar/kullanıyorlar; biz iyi kullanır, toplumsal sorunları onunla çözeriz” iddiasını izleyen bir yanılgıyla Kürtler de, “Sömürgeci ulus-devletler kötü; kendi egemenlerimizin baş olacağı sömürge ulus-devleti iyi” diyemezler. Ulus-devlet, kimin elinde olursa olsun kendi ontolojisine göre işler. Devlet/iktidar odaklı devrimlerin kendi çocuklarını yemesi ulus-devletin ontolojik yapısı sonucu gerçekleşmiştir.
Öte yandan toplumculuk tikellik-evrensellik diyalektiğine sahiptir. Toplumculuk ne salt tikelliğe, ne de salt evrenselliğe göre gerçekleşmiştir. Evrensel yönü olduğu kadar tikel yönü de vardır. Bu aynı zamanda evrenin de oluş ve gerçekleşme halidir. Bu bağlamda toplumculuğa dayalı sorunların çözümü yerellik-evrensellik diyalektiğine göredir. Kürt sorununun yerel boyutları olduğu kadar küresel boyutları da vardır. Toplumculuk salt yerelliği esas alarak çözüm geliştirmez. O, çözümü yerel-evrensel nitelikte geliştiriyor. Buna göre demokratik ulus temelinde dil, kültür ve ülke gerçekliğinin özgür, eşit ve demokratik esaslara dayalı çözümü geliştirilirken ekolojik, kadın özgürlükçü ve diğer ulusların da eşitlik, özgürlük ve demokrasi yönünde yaşanan sorunlarının çözümünü esas almaktadır. Bu anlamıyla toplumculuk Kürdistan, Ortadoğu ve dünya çapında bütünlüklü bir çözüm perspektifine sahiptir. Bu, toplumculuğun doğası gereğidir. Peygamberlik hareketleri başta olmak üzere tüm toplumcu gelenek böylesi bir çözüm perspektifine sahip olmuştur. İnsanlık tarihinde bir dönemi kapatıp yeni bir dönem başlatan çözüm perspektiflerinin evrensel nitelikte olması tesadüf değildir. Ulus-devletçilik gibi merkezi taklit edip yerelin sığlığını aşamayanlar bu nedenle çözüm olamamışlardır. Yerellik-evrensellik diyalektiğini esas alarak Kürdistan’da gerçekleşme halindeki deneyim, Ortadoğu için daha da zorunlu bir yaklaşımdır. Kürdistan ve Ortadoğu tarih boyunca evrensel nitelikli olmuştur. Bu, Kürdistan ve Ortadoğu’nun jeo-kültürel, jeo-politik ve jeo-stratejik niteliğinden ileri gelmektedir. Kürdistan ve Ortadoğu ancak kendi hakikatine uyan evrensel çözümleri kabul eder. Bugün dünyanın geleceğinin Ortadoğu’da süren 3. Dünya Savaşıyla belirleniyor olması tesadüf değildir. Şu halde, Kürt sorunu, dünya sisteminin yeniden biçimlendirildiği 3. Dünya Savaşı göz ardı edilerek çözülebilir mi? Koşullar her yönüyle yerel-evrensel diyalektiğine göre geliştirilen bir çözümü zorunlu kılıyor. Réber’in, toplumculuğun bedenleşmesi şeklinde demokratik ulus, demokratik özerklik ve demokratik konfederalizmi çözüm olarak geliştirmesinin kaynağında açımlamaya çalıştığımız gerçeklikler vardır. Bu anlamıyla toplumculuk salt Kürt halkı için değil, Ortadoğu ve dünya halklarına/insanlığa alternatif çözüm modelini sunmaktadır.
Bu bakımdan toplumculuk, yerel-evrensel bağlamlarıyla tüm ezilen-sömürülen devlet/iktidar dışı toplum için yeni bir bedenleşmeyi sunmaktadır. Bu beden, Marx’ın “üretici beden” olarak tanımladığı işçici, kapitalist modernitenin bireyci, milliyetçi, dinci, pozitivist ve cinsiyetçi bedeni de değildir. Toplumsal varoluş durumunda farklılıkların çoklu bütünlüğü ve birliği esastır. Birey-toplum, toplum-doğa, kadın-erkek, etnik ve dinsel kültürel toplumlar bütünlük ve birlik içinde var olup kendilerini gerçekleştirirler. Genelde devlet, özelde ulus-devlet tekçiliğe, aynılığa dayalı niteliğiyle, toplumsal varoluş durumunu parçalaya parçalaya tanınmaz hale getirmiştir. Toplumculuk; parçalanmış toplumsallığı farklı çokluklara dayalı olarak yeniden bütünleştirmektir. Sınırlara, sınıflara bölünmüş toplumu yeniden bütün ve bir beden haline getirerek yaşanan parçalanmışlığı ortadan kaldırmaktır. Toplumu düşüncesi, iradesi, yaratıcı ve inşacı gücüyle eşit, özgür ve demokratik bir beden haline getirmektir.
Devletçi/ulus-devletçi geleneğin yarattığı yanılsama ve yabancılaşma sonucu Kürt halkı adına herhangi bir devletin/ulus-devletin kurulamayışı genelde hep bir dezavantaj ve kayıp olarak değerlendirilir. Esas olan özgür toplum, özgür yaşam olduğu için Kürt halkı adına herhangi bir devletin/ulus-devletin kurulmamış olmasını Réber bir şans ve avantaj olarak değerlendirmektedir. Réber, “Halk olarak Kürtlerin klasik bir devlet kuramamalarını bir kayıp olarak görmek yerine bir şans olarak değerlendirmek, toplumsal özgürlükçüler açısından daha gerçekçidir. Devlet odaklı olup da halklarını memnun edebilen ne kadar toplumsal özgürlük değeri ve özgürlükçüler vardır”[6] diyor. Artık daha iyi anlaşılmaktadır ki, devlet/ulus-devlet, zihinsel ve kültürel olarak toplumsal ilişkilerde hâkim hale geldikçe ahlakî, politik, komünal anlamda toplumları yozlaştırarak uydusu haline getirecektir. Ortadoğu’da toplumların birbirlerini boğazlar hale gelmesi devlet/ulus-devlet zehirlenmesinin bir sonucudur. Bu anlamıyla Kürt halkının zehirlenmemiş olması önemli bir avantajdır. Bu avantaj Kürt halkına tarihsel bir rol yüklemiştir. Nasıl ki tarihin şafak vaktinde Kürt anaları köy tarımcı ve hayvancılık devrimine öncülük yaptıysa günümüzde de tarih benzer bir rolü Kürt halkına yüklemiştir. Yine Kürt kadınlarının öncülüğünde ana kadının çocukları ulus-devlete karşı toplumculuğa öncülük etmektedir. Bu, duygusal, öznel bir tespit değildir.
Ortadoğu’da ve küresel çapta devlet/iktidar odaklı olmayan Kürt halkı, insanlığa yeni bir seçenek sunuyor, öncülük ediyor. Milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik ve pozitivizmin yarattığı ve yaşattığı kaostan çıkışın tek yolunu gösteriyor. Rojava-Şengal hattında toplumcu yapısallığın Latin Amerika’dan Avrupa’ya, Afganistan’dan Japonya’ya halkların büyük ilgisini çekmesi tesadüf değildir. Toplumculuk insanlığa özünü hatırlatıyor, özgür yaşam için ilham kaynağı oluyor.
Kürt halkı açısından sorun edilmesi gereken, ulus-devletleşememe değil, Kürt demokratik uluslaşmasının gerçekleştirilememesidir. Kürt halkı demokratik uluslaşma sürecini daha tamamlamamıştır. Yine de zihniyet boyutuyla önemli bir mesafe kat edilmiştir. Geriye zihniyetin bedenleşmesi (demokratik özerklik, demokratik konfederalizm) kalmıştır. Bu da toplumculuk eksenli olarak inşa edilmektedir. Dört parçada verilen toplumculuk eksenli mücadele budur. Kürt demokratik uluslaşmasının en sağlıklı, özgürlükçü ve eşitlikçi yolu budur.
Bu bağlamda Kürt halkı için gereksinim duyulan sömürücü, baskıcı ulus-devlet değildir. Kürdistan için gerekli olan toplumculuk eksenli demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü toplum ve yaşamdır. Bağımsız ve özgür ülke, demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü ülkedir. Özgürlük ve bağımsızlık, ulus-devletin varlığıyla özdeşleştirilmek şöyle dursun bağdaştırılamaz. Bağımsızlık ve özgürlük zihniyet, yaratıcılık, kendi olma ve toplumsallıkla bağlantılıdır. Bir toplum ancak zihniyet, irade, yaratıcılık, kendi olma ve komünal-kolektif toplumsal yaşam temelinde kendisini gerçekleştirdiği oranda özgür ve bağımsız olur. Salt bu da değil; böyle bir toplum ancak ve ancak kendisinde gerçekleştirdiği özgürlük ve bağımsızlık düzeyini diğer toplumlarla paylaştığı, insanlığa mal ettiği oranda özgür ve bağımsızdır denilebilir; ancak bu şekilde bu değerleri yaşamış ve yaşatmış olur. Bağımsızlık ve özgürlük ancak kendi kökleri üzerinde yeşerebilir. Bu da toplumculuktur.
Kürt halkının mevcut ezilme ve sömürülme durumu özgür ve bağımsız zihniyet yoğunlaşmasını ve iradesini geliştiremeyişiyle bağlantılıdır. Réber, “herhangi bir toplum, zekâ, kültür ve akıl gücü olarak kendini ne kadar yoğunlaştırmışsa o kadar özgürlüğe yatkın kılmış demek yerinde bir söylemdir. Yine bir toplum, kendini bu zekâ, akıl ve kültür değerlerinden ne kadar yoksun kılmış veya yoksun bıraktırılmışsa o kadar köleliği yaşamaktadır demek de doğru bir söylemdir”[7] der. Toplumsallığın hakikat arayışının amacı devlet/ulus-devlet yapısallığını inşa etmek değildir; özgürleşmek ve özgür temelde kendisini gerçekleştirmektir. Bu da ancak her türlü devletçi/iktidarcı yapılanmadan, onun boyunduruğundan bağımsız yaşamakla bağlantılıdır. Bağımsızlık, her türden devletçi/iktidarcı kölelik bağlarından kurtulmaktır. Réber, “unutmamak gerekir ki özgürlük ruhunu ve iradesini yitirdiniz mi, geride devletiniz de olsa yıkılmaktan kurtulamazsınız”[8] diyor.
Sonuç
Ulus-devletçilik ile toplumculuk arasındaki mücadele ilişki-çelişki biçiminde devam edecektir. Bu mücadelede tarih canlanmış gibidir. Toplumcu çizgi ile ona karşı geliştirilen devletçi/iktidarcı çizgi, 21. yüzyılda, dayandıkları tarihsellikleriyle çıkış merkezinde karşı karşıyadırlar. Réber, bu durumu, “Tarih ‘şimdi’de yoğunlaşırken, ‘şimdi’ de her zamankinden daha çok tarihselleşmektedir. Mücadele esas olarak Erbil-Diyarbakır hattında güncelleştiği kadar tarihselleşmektedir. Bölgenin ve hatta ‘Üçüncü Dünya Savaşları anlamında dünyanın kalbi hızlanan bir ritimle bu hatta çarpmaktadır. Bir dönem Amsterdam-Londra-Paris, Petersburg-Moskova hattında çarpan devrim ve karşı-devrimin kalbi, şimdi Diyarbakır-Erbil hattında çarpmaktadır”[9] biçiminde değerlendirmektedir. Karşı-devrim karşısında toplumcu devrim gerçekleşme koşullarına ve imkanlarına fazlasıyla sahiptir. Kürdistan’da demokratik modernite çağı başlamıştır. Gerisini toplumcu öncü gücün entelektüel, ahlakî ve politik görevlerini yetkince yerine getirmesi ve direniş-inşa eyleyişindeki becerisi belirleyecektir.
 

[1] Abdullah Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa: AİHM Savunmaları, Cilt 1, Mezopotamya Yay., Köln 2001, s. 157.

[2] Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Çözümü, s. 195-220.

[3] Duran Kalkan, Kürdistan’da Demokratik Siyasetin Rolü Üzerine, Çetin Yay., İstanbul 2006.

[4] Öcalan, Bir Halkı Savunmak, s. 61.

[5] Öcalan, Demokratik Uygarlık Çözümü - I, s. 131.

[6] Öcalan, Bir Halkı Savunmak, s. 146.

[7] Öcalan, Demokratik Uygarlık Çözümü - III, s. 36.

[8] Öcalan, Sümer Rahip Devletinden… - II, s. 361.

[9] Öcalan, Demokratik Uygarlık Çözümü - V, s. 419.

Okunma 30 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.