Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Marksizm ve Darvinizm

Yazan

Marksizm ve Darvinizm*

Anton Pannekoek
Çeviri: A. Ercüment Özkaya

I- Darvinizm
19. Yüzyılın ikinci yarısında insanlığın zihnini belirleyen iki bilim insanı sayacak olsak Darwin ile Marx dışında bir ad akla zor gelir. Bu iki insanın öğretileri büyük kitlelerin dünya hakkındaki kavrayışlarını devrimcileştirmiştir. Adları on yıllardır herkesin dilindedir ve öğretileri bugünün toplumsal mücadelelerine eşlik eden zihinsel mücadelelerin merkez noktası hâline gelmiştir. Bunun nedeni esas olarak öğretilerinin yüksek bilimsel içeriğinde yatar.
Darvinizmin de Marksizmin de bilimsel önemleri evrim kuramını izleyişlerinden oluşur, birinde organik dünya, canlı şeylerin alanında, öbüründe toplum alanında. Bununla birlikte, bu evrim kuramı hiçbir şekilde yeni değildi, Darwin ve Marx’tan önce bu kuramı savunanlar vardı; hattâ filozof Hegel onu felsefesinin merkezî noktası bile yapmıştı. Bu yüzden, Darwin ile Marx’ın bu alanda neyi başarmış olduklarını daha yakından gözlemlemek gereklidir.
Bitkilerin ve hayvanların birbirlerinden çıkarak geliştiği kuramı ile ilk kez 19. yüzyılda karşılaşıldı. Bundan önce “Tanıdığımız bütün bu binlerce, yüz binlerce farklı çeşitten bitki ve hayvan nereden geliyor” sorusunun yanıtı “Tanrı yaratış zamanında her birini kendi çeşidinden yarattı” şeklinde idi. Bu ilkel bilgi eldeki deneyimle ve geçmişle ilgili elde edilmesi mümkün olan en iyi malûmatla uyumluydu. Eldeki bilgiye göre, bilinen bütün bitki ve hayvanlar her zaman aynı kalmıştı. Bilimsel olarak bu deneyim şöyle ifade ediliyordu: “Ana babalar kendi özelliklerini yavrularına aktardıklarından bütün çeşitler değişmezdir.”
Ne var ki bitkilerin ve hayvanların, zamanla bir başka anlayışın dikkate alınmasını gerektiren bazı tuhaf özellikleri vardı. İlk olarak İsveçli bilim insanı Linnaeus tarafından geliştirilen bir sistem içinde tasnif edilmelerine gayet güzel rıza gösteriyorlardı. Bu sisteme göre hayvanlar şubelere, bu şubeler sınıflara, sınıflar takımlara, takımlar familyalara onlar da her biri kendi içinde bazı farklı türler barındıran cinslere ayrılıyordu. Bu sistemde, karakteristikleri ne kadar benzerse birbirlerine o derecede yakın sınıflandırılırlar ve en küçük birim ait oldukları grup olur. Memeli olarak tasnif edilen tüm hayvanlar beden yapılarında aynı genel karakteristikleri gösterir. Her biri farklı takımlara ait olan otobur hayvanlar, etobur hayvanlar ve maymunlar yeniden ayrışırlar. Hepsi de etobur olan ayılar, köpekler ve kediler, bedensel yapılarında atlar ya da maymunlarla olduğundan daha fazla ortak özellikler taşır. Aynı cinsin değişkelerini incelediğimizde bu uyuşma daha bile göze çarpar; kedi, kaplan ve aslan, köpek ve ayılardan farklılaştıkları noktalarda birbirlerine benzerler. Memeliler sınıfını kuşlar ve balıklar gibi başka sınıflarla karşılaştırırsak, sınıflar arasında bir sınıfın kendi içinde bulduğumuzdan daha fazla farklılıklar buluruz. Ne var ki, gene de hâlâ bedenin, iskeletin ve sinir sisteminin biçimlenişinde bir benzerlik kendini korur. Bu özellikler ilk olarak bütün omurgalıları kapsayan ana bölümlemeden çıkıp, yumuşakçalara ya da poliplere geçtiğimizde gözden yiter.
Tüm hayvanlar âlemi böylece bölümler ve alt-bölümler içinde düzenlenebilir. Eğer her farklı hayvan çeşidi öbürlerinden tamamıyla bağımsız olarak yaratılmış olsaydı, bu tür takımların neden var olduğunun hiçbir gerekçesi olmayacaktı. Altı ayaklı bir memelinin varolmaması için hiçbir neden bulunmayacaktı. O zaman, Tanrının yaratış ânında plan olarak Linneaus’un sistemini seçtiğini ve her şeyi bu plana göre yarattığını varsaymak zorunda kalacaktık. Ne mutlu ki bunu açıklamanın başka bir yoluna sahibiz. Bedenin yapısındaki benzerlik gerçek bir akrabalık ilişkisi yüzünden olabilir. Bu kavrayışa göre, özelliklerin uyumu, tıpkı erkek ve kız kardeşler arasındaki benzerliklerin uzak akrabalar arasındaki benzerliklerden büyük oluşundaki gibi, akrabalığın ne kadar yakın ya da uzak olduğunu gösterir. Bu yüzden, hayvan sınıfları ayrı ayrı yaratılmış olmayıp birbirinden türemiştir. Basit temellerden başlayıp sürekli gelişmiş olan bir kütük oluştururlar; bu kütüğün son ve ince dallarıyla budakları şu ân mevcut olan çeşitliliğimizdir. Bütün kedi türleri ilksel bir kediden türemiştir, bu ilksel kedi de, ilksel köpek ve ilksel ayıyla birlikte ilksel bir etobur hayvan tipinden türemiştir. Aynı şekilde, bu ilksel etobur hayvan da, ilksel toynaklı hayvan ve ilksel maymunla birlikte, daha eski bir memeli hayvandan gelmedir vb.
Bu türeyiş kuramı Lamarck ve Geoffrey St. Hilaire tarafından savunulmuştu. Ne var ki genel bir kabul görmedi. Bu doğabilimciler bu kuramın doğruluğunu kanıtlayamadılar ve bu yüzden sadece bir hipotez, sıradan bir varsayım olarak kaldı. Oysa Darwin ortalığa yıldırım gibi düşen başlıca eseri Türlerin Kökeni ile geldiğinde, ortaya koyduğu evrim kuramı neredeyse derhâl güçlü bir şekilde kanıtlanmış bir gerçek olarak kabûl gördü. O zamandan beri de evrim kuramı Darwin’in adından ayrı anılmaz oldu. Niye ama?
Bu, kısmen, o zamana kadar deneyim yoluyla bu kuramı destekleyen daha fazla malzemenin birikmiş olmasındandı. Yumurtlayan memeliler, akciğerli balıklar ve omurgasız hayvanlar gibi, sınıflandırmada konulacak yerlerini saptaması kolay olmayan hayvanlar bulunmuştu. Türeyiş kuramı, basitçe bunların ana gruplar arasındaki geçişlerin kalıntısı olduklarını iddia etti. Kazılar bugün yaşayanlardan farklı gözüken fosil kalıntılarını ortaya çıkarmıştı. Bu kalıntıların bildiğimiz hayvanların ilksel biçimleri olduğu ve ilksel hayvanların yavaş yavaş bildiğimiz hayvanlara dönüştüğü kısmen kanıtlandı. Ardından, hücreler kuramı şekillendi; bütün bitkiler, bütün hayvanlar milyonlarca hücreden oluşuyordu ve basit hücrelerin aralıksız bölünmelerinden ve farklılaşmalarından gelişmişlerdi. Bu kadar ileriye gidilince, en yüksek organizmaların tek bir hücreden ibaret ilksel varlıklardan türemiş olduğu düşüncesi garip karşılanamazdı. 
Ne var ki, bütün bu yeni deneyimler, kuramı, sağlamca kanıtlanmış bir hakikat statüsüne çıkartamazdı. Bu kuramın doğruluğuna en iyi kanıt, bir hayvan çeşidinin bir başkasına, gözlemleyebileceğimiz şekilde, gözlerimizin önünde fiilen dönüşmesi olurdu. Ama bu imkânsızdır. Peki, hayvan biçimlerinin yeni biçimlere gerçekten dönüşüyor olduğunu bir şekilde kanıtlayabilmek hiç mümkün müdür? Bu, böyle bir gelişmenin nedenini, itici kuvvetini göstererek yapılabilir. Darwin bunu yaptı. Darwin, hayvanlar âleminde gelişmenin mekanizmasını keşfetti ve bunu yaparak, bazı koşullar altında bazı hayvan çeşitlerinin zorunlu olarak başka hayvan çeşitlerine dönüşeceğini gösterdi. Şimdi bu mekanizmayı açıklayacağız.
Mekanizmanın temeli aktarımın doğasıdır; ana-babaların kendi özelliklerini çocuklarına aktardığı ama aynı zamanda çocukların bazı bakımlardan ana-babalarından ayrıldığı ve birbirlerinden de farklılaştığı olgusudur. Bu nedenden ötürü, aynı çeşitten hayvanların hepsi her bakımdan birbirinin aynısı olmayıp, ortalama tipten her yöne doğru farklılıklar gösterir. Bu sözde sapmalar olmasaydı, bir hayvan türünün başka bir türe dönüşmesi tümüyle imkânsız olurdu. Yeni bir türün ortaya çıkması için bütün gereken, merkezî tipten ayrılmanın giderek büyümesi ve bu ayrılığın yeni ortaya çıkan türün türediği türe artık benzemez olacağı noktaya ulaşacak kadar büyüyene dek aynı yönde gitmesidir. Fakat, bu durmadan artan sapmayı aynı yönde ilerlemeye sürükleyen bu kuvvet nerededir?
Lamarck, bunu bazı organların kullanımı ve daha fazla çalıştırılmasıyla açıkladı. Yani, bazı organlar sürekli çalıştırılmak yoluyla daha mükemmel hâle geliyordu. Tıpkı insanın bacak kaslarının çok koştukça güçlenmesi gibi, aslan güçlü pençelerini, tavşan hızlı bacaklarını aynı şekilde edinmişti. Aynı şekilde, zürafalar uzun boyunlarını yedikleri ağaç yapraklarına uzanarak geliştirmişti; boyunları öylesine gerilmişti ki, bu sâyede kısa boyunlu hayvanlardan uzun boyunlu zürafalar çıkmıştı. Bu açıklama birçoklarına inandırıcı gelmedi ve kurbağanın yeşil rengini, bu renk daha koruyucu olduğu için uğraşarak elde etmiş olduğu da düşünülemezdi.
Aynı sorunu çözmek için Darwin başka bir deneyim çizgisine yöneldi. Hayvan yetiştiricileri ve bahçıvanlar yapay olarak yeni ırklar ve çeşitlemeler yetiştirebiliyorlardı. Bir bahçıvan belli bir bitkinin daha büyük çiçekli bir çeşitlemesini yetiştirmek istediğinde bütün yapması gereken, küçük çiçek veren bütün bitkileri olgunluğa ulaşmadan öldürmek ve büyük çiçeklilerin yaşamasına izin vermekti. Bunu art arda birkaç yıl boyunca sürdürürse, her yeni nesil bir  öncekine benzeyeceğinden ve bahçıvanımız daima tohumluk için en büyük çiçeklileri seçtiğinden çiçekler gittikçe daha büyük olacak ve sonunda çok büyük çiçekli bir bitki elde etmeyi başaracaktır. Kimi zaman bilinçli, kimi zaman tesadüfen izlenen bu hareket tarzı sâyesinde insanlar evcil hayvanlarımızdan kendi özgün biçimlerine doğadaki yabanıl çeşitlerin birbirlerine gösterdiğinden daha büyük farklılıklar gösteren çok sayıda ırk yetiştirmiştir.
Bir hayvan yetiştiricisinden kısa boyunlu bir hayvandan uzun boyunlu bir hayvan yetiştirmesini istesek, bunu olabilemez bir iş olarak görmez. Bütün yapacağı kısmen uzun boyunlu olanları seçmek, birbiriyle çiftleştirmek, doğan yavrulardan kısa boyunluları öldürüp kalan daha uzun boyunluları yine kendi aralarında çiftleştirmek olacaktır. Her nesilde bunu yaparsa, sonuç boynun gitgide uzaması ve sonunda zürafaya benzer bir hayvan elde etmesi olacaktır.
Belli bir çeşitleme üretmek için belli hayvanları seçen açık bir hedefe sahip açık bir irade mevcut olduğu için bu sonuç alınmıştır. Doğada böyle bir irade mevcut değildir ve her türlü çeşitlenme kendi aralarında döllenme yoluyla her nesilde yeniden üretilmelidir, bu yüzden, bir hayvanın özgün soydan ayrılmayı sürdürüp tümüyle farklı bir tür hâlini alıncaya dek aynı yönde gitmeye devam etmesi mümkün değildir. Öyleyse, doğada tıpkı hayvan yetiştiricisinin yaptığı gibi hayvanları seçen güç nerededir?
Darwin “varolma mücadelesi”nde çözümünü bulana dek bu soru üzerinde çok kafa yordu. Doğada yürürlükte olan varolma mücadelesinin tasvirinde rekabetçi kapitalist mücadeleden yararlandığı için bu kuramda Darwin’in yaşadığı zamanın üretim sisteminin bir yansımasını görüyoruz. Bu çözüme kendi gözlemleri aracılığıyla varmamıştı. Çözüme iktisatçı Malthus’un eserlerini okurken ulaşmıştı. Malthus, burjuva dünyamızdaki bunca yoksulluk, yoksunluk ve açlığın varlığını insan nüfusunun varolan geçim araçlarından daha hızlı artmasıyla açıklamaya çalışmıştı. Herkese yetecek kadar yiyecek yoktur; bu yüzden insanlar var kalmak için birbirleriyle mücadele etmek zorundadır ve bu yolda birçoğunun telef olması zorunludur. Bu kuramla kapitalist rekabet gibi düşkünlüğün varlığı da kaçınılmaz bir doğa yasasıymış gibi ilân ediliyordu. Darwin, otobiyografisinde Malthus’un kitabının kendisini varolma mücadelesi hakkında düşünmeye yöneltmiş olduğunu bildirdi.
“Sistematik araştırmama başladıktan 15 ay sonra, 1838 Ekiminde vakit geçirmek için Malthus’un nüfus üzerine yazdıklarını okuyacağım tuttu ve hayvanların ve bitkilerin alışkanlıklarına dair uzun sürmüş gözlemlerim sâyesinde her yerde devam eden varolma mücadelesini kavramaya çok iyi hazırlanmış olduğumdan, kafamda bir ânda bu koşullar altında uygun çeşitlemelerin korunmaya eğilimli olacağı, uygun olmayanların ise ortadan kaldırılacağı fikri çaktı. Bunun sonucu yeni türlerin ortaya çıkması olurdu. Böylece, en sonunda, burada kendisiyle iş görebileceğim bir kurama sahip olmuştum.”
Hayvanlardaki doğum artışının varolan besinin hayatta kalmalarına izin verdiği sayının üzerinde olduğu bir gerçektir. İstisnasız bir kural olarak bütün organik varlıklar öyle hızlı çoğalma eğilimindedirler ki, büyük bir kısmı telef olmasa dünyamız çok kısa bir sürede tek bir çiftin zürriyetiyle dolup taşardı. Bu nedenle bir varolma mücadelesinin ortaya çıkması zorunludur. Her bir hayvan yaşamaya uğraşır, yemek için elinden geleni yapar ve başkalarına yem olmamanın yollarını arar. Kendine özgü özellikleri ve silahlarıyla, tümüyle karşısına dikilen bir dünya ile, öbür hayvanlarla, soğukla, sıcakla, kuraklıkla, su baskınlarıyla ve kendisini yok etme tehdidi taşıyan başka doğal olaylarla mücadele eder. Hepsinden öte, kendisiyle aynı şekilde yaşayan, aynı özelliklere sahip olan, aynı silahları kullanan ve aynı besinlerle hayatta kalan kendi çeşidinden hayvanlarla mücadele içindedir. Bu mücadele doğrudan bir mücadele değildir; tavşan tavşan ile mücadele etmez ne de aslan aslan ile –bir dişi için mücadele olmadıkça- ama bu bir varolma mücadelesidir, bir yarıştır, rekabetçi bir mücadeledir. Yetişkinlik çağına hepsi ulaşamaz; pek çoğu telef olur ve sadece yarışı kazananlar kalır. Ama yarış kazananlar kimlerdir? Özellikleri sâyesinde, beden yapıları sâyesinde yiyecek bulmayı ya da düşmanlarından kaçmayı en iyi becerenlerdir; başka bir deyişle varolan koşullara en iyi uyum sağlayanlar hayatta kalacaktır. “Her zaman hayatta kalabilecekten daha fazla birey doğmuş bulunduğundan, hangilerinin hayatta kalacağına ilişkin bu mücadele tekrar başlamak zorundadır ve öbürlerine karşı belli bir avantajı olan şu yaratık hayatta kalacaktır, ancak bu değişik özellikler yeni nesillere aktarıldığından, seçmeyi bizzat doğa yapacak ve değişmiş özelliklere sahip yeni bir nesil doğacaktır.”
Burada zürafanın kökeninin başka bir açıklamasını buluyoruz. Bazı yerlerde otlar bitmediğinde hayvanlar ağaç yapraklarıyla beslenmek zorunda kalır ve boyunları bu yapraklara ulaşamayacak kadar kısa olanlar telef olmak zorundadır. Doğanın kendisinde seçilim vardır ve doğa yalnızca uzun boyunlu olanları seçer. Hayvan yetiştiricisinin yaptığına uygun bir şekilde, Darwin bu süreci “doğal seçilim” olarak adlandırır.
Bu süreç zorunlu olarak yeni türler üretir. Belli her bir tür içinde çevrede var olan yiyecek arzının besleyebileceğinden fazla sayıda birey doğduğundan bu türün üyeleri durmadan daha geniş bir alana yayılmaya çalışırlar. Yiyeceklerini elde etmek için ormanda yaşayanlar açık arazilere çıkar, karada yaşayanlar suya gider, yerde yaşayanlar ağaçlara tırmanır. Bu yeni koşullarda değişmek zorunludur. Bu değişiklikler giderek çoğalır ve eski tür yeni bir türe döner. Varolan türlerin yeni soylara ayrılmak yönündeki bu sürekli hareketi hâlen değişmekte olan şu binlerce farklı hayvan türüyle sonuçlanır.
Darvingil kuram hayvanların genel türeyişini, değişmelerini ve ilksel varlıklardan hareketle biçimlenişlerini bu şekilde açıklarken, aynı zamanda doğanın bütünündeki olağanüstü uyumu da açıklamış olur. Ondan önce bu harika uyum ancak Tanrının bilgece gözetici ilgisiyle açıklanabiliyordu. Oysa şimdi, bu doğal türeme açıkça anlaşılıyor. Çünkü bu uyum yaşama araçlarına uyarlanmaktan başka bir şey değildir. Her hayvan, her bitki var olan koşullara tam olarak uyarlanmıştır çünkü daha az uygun, daha az uyarlanmış şekilde yapılanmış olan öbür hepsi varolma mücadelesi içinde elenirler. Kahverengi kurbağadan türemiş olan yeşil kurbağa bu koruyucu rengini muhafaza etmelidir, çünkü bu renkten sapanların hepsi çok kısa sürede düşmanlarına yem olur ya da yiyecek bulmakta daha fazla zorlanır ve sonunda mahvolur.
Darwin böylece bize ilk defa yeni türlerin durmaksızın eskilerinden türediğini göstermiş oldu. O zamana dek başka türlü kolay açıklanamayan birçok görüngüyü açıklamak üzere öne sürülen ama o zamana dek sadece basit bir varsayımsal çıkarım olarak kalmış olan türeyiş kuramı, kanıtlanabilecek belli güçlerin mutlak sonucu olmanın kesinliğini kazandı. Bu kuramın bilimsel tartışma ve kamusal ilgi üzerinde bu kadar çabuk hâkimiyet kurmasının temelinde bu yatar.
II - Marksizm
Marksizme dönecek olursak, hemen Darvincilikle büyük bir örtüşme görürüz. Darwin’de olduğu gibi, Marx’ın eserinin bilimsel önemi de, toplumsal gelişimin itici kuvvetini, nedenini keşfetmiş oluşundan ibarettir. Böyle bir gelişimin olduğunu kanıtlamak zorunda değildi; en eski çağlardan beri, yeni toplumsal biçimlerin durmaksızın eskilerin yerini almakta olduğunu herkes bilmekteydi, ama bu gelişimin nedenleri ve hedefleri bilinmiyordu.
Marx kuramını oluşturmaya zamanında elde bulunan bilgiyle başladı. Avrupa’ya bildiğimiz çehresini veren o büyük politik devrim, Fransız Devrimi, herkesçe bilindiği üzere, küçümsenen burjuvazi tarafından soyluluğa ve krallığa karşı verilen bir üstünlük mücadelesiydi. Bu mücadeleden sonra yeni bir sınıf mücadelesi başladı. Bu mücadele İngiltere’de imalatçı kapitalistler tarafından siyaset alanına hâkim olan toprak sahiplerine karşı yürütüldü; hemen aynı zamanda işçi sınıfı da burjuvaziye karşı ayaklandı. Bütün bu sınıflar neyin nesiydi? Birbirlerinden nerede ayrılıyorlardı? Marx bu sınıf farklılıklarının bu sınıfların her birinin üretim sürecinde oynadıkları değişik işlevlerden kaynaklandığını kanıtladı. Sınıflar köklerini bu üretim süreci içinden alırlar ve kişinin hangi sınıfa ait olduğunu belirleyen de bu süreçtir. Üretim insanın kendisi aracılığıyla geçim araçlarını doğadan elde ettiği toplumsal emek sürecinden başka bir şey değildir.Toplumun esas yapısını biçimlendiren ve politik ilişkilerle toplumsal mücadeleleri belirleyen şey, hayatın maddî gereksinimlerinin üretimidir.
Üretim yöntemleri zamanın ilerleyişiyle durmadan değişmiştir. Bu değişiklikler nereden gelmiştir? Emeğin tarzı ve üretim ilişkileri, insanların iş görmek için kullandıkları âletlere, tekniğin gelişimine ve genel olarak üretim araçlarına bağımlıdır. Orta Çağda insanlar kaba saba âletlerle çalıştıkları için küçük ölçekli ticaret ve feodalizm yürürlükteydi, şimdi devasa makinalarla çalışıyorlar ve kapitalizmle karşı karşıyayız; o zamanlar feodal soylularla küçük burjuvazi en önemli sınıflarken şimdi önemli sınıfların burjuvazi ve proletarya olmasının nedeni de budur.
Tüm toplumsal gelişmenin temel nedeni, âletlerin, bütün toplumsal gelişmenin esas nedeni, itici kuvveti olan insanın yönetip yönlendirdiği bu teknik yardımcıların gelişimidir. İnsanların, emekleri daha kolay ve daha verimli olsun diye durmadan bu âletleri daha da geliştirmeye çalıştıkları ve bu âletleri kullanmakla edindikleri pratiğin düşüncelerini daha da ileri geliştirmelere yönelttiği kendiliğinden anlaşılırdır. Bu gelişme sâyesinde teknikte yavaş ya da hızlı bir ilerleme olur ve aynı zamanda emeğin toplumsal biçimleri değişir. Bu da yeni sınıf ilişkilerine, yeni toplumsal kurumlara ve yeni sınıflara yol açar. Aynı zamanda yeni toplumsal yani politik mücadeleler doğar. Eski üretim süreçlerinde hâkim durumda olan sınıflar kendi kurumlarını yapay biçimde ayakta tutmaya çalışır, buna karşılık yükselen yeni sınıflar yeni üretim süreçlerinin yaygınlık kazanıp yerleşmesine uğraşır ve hâkim sınıfa karşı sınıf mücadeleleri yürütüp onu yenilgiye uğratarak tekniğin engellerinden kurtularak daha da gelişmesinin yolunu açar.
Marksçı kuram toplumsal gelişmenin itici kuvvetini ve mekanizmasını bu şekilde açığa çıkarttı. Bunu yaparak tarihin düzensiz bir şey ve değişik toplumsal sistemlerin, şansın ya da gelişi güzel olayların sonucu olmadığını, aksine belirli bir yönde düzenli bir gelişmenin bulunduğunu kanıtladı. Bunu yaparak bir de, teknik sürekli geliştiğinden, toplumsal gelişmenin kendi sistemimizde de kesilmediğini kanıtladı.
Böylece her iki öğreti, Darwin ile Marx’ın öğretileri, biri organik canlılar âlemi alanında, öbürü insan toplumu alanında evrim kuramını bir pozitif bilim düzeyine yükselttiler.
Böyle yaparak evrim kuramını toplumsal ve biyolojik gelişimin temel kavramı olarak kitleler nezdinde kabûl edilebilir kıldılar.
III - Marksizm ve sınıf mücadelesi
Belli bir kuramın insan zihni üzerinde kalıcı bir etkisinin olması için yüksek bir bilimsel değere sahip bulunmasının zorunlu olduğu doğrudur ama bu, tek başına yeterli değildir. Bir kuramın bilim açısından çok önemli olmasına rağmen belki az sayıda bilgili insan dışında hiç kimsede ilgi uyandırmaması çok sık görülen bir şeydir. Örneğin kütle çekim kuramı böyleydi. Bu kuram gökbilimin temelidir ve gök cisimleri hakkındaki bilgilerimizi, belli gezegenlerin ne zaman görüneceğini, güneş tutulmalarının zamanını bilebilmemizi bu kurama borçluyuz. Buna rağmen, Newton’ın çekim kuramı ortaya konulduğu zaman buna inananlar birkaç İngiliz bilimciden ibaretti. Geniş kitle hiçbir ilgi göstermemişti. Halk bu kuramı Voltaire’in yarım yüzyıl sonra yazdığı popüler bir kitapla öğrendi.
Bunda şaşırtıcı bir şey yok. Bilim belli bir bilgili insanlar grubunun uzmanlığı hâline gelmişti ve ondaki gelişmeler sadece bu insanları ilgilendiriyordu, tıpkı demiri işlemenin demircinin uzmanlığı olması ve demiri işleme tekniğindeki bir ilerlemenin sadece onu ilgilendirmesi gibi. Sadece bütün insanların kullanabileceği ve herkesçe hayatî  bir gereksinim olarak görülen şeyler geniş kitle içinde taraftar bulabilir. Bu yüzden, belli bir bilimsel kuramın geniş kitle içinde coşku ve tutku uyandırdığını gördüğümüzde, bunu bu kuramın geniş kitlelere  sınıf mücadelesinde kullanılabilecekleri bir silah olarak hizmet etmesine yorabiliriz. Çünkü, sınıf mücadelesi neredeyse bütün insanların içinde yer aldığı bir uğraştır.
Bu en açık biçimiyle Marksizmde görülebilir. Marksçı iktisat kuramının modern sınıf mücadelesi için bir önemi bulunmasaydı, birkaç profesyonel iktisatçı dışında hiç kimse onunla vakit harcamazdı. Oysa, Marksizmin kapitalizme karşı mücadelesinde proletaryaya bir silah olarak hizmet etmesinden ötürüdür ki, bilimsel çarpışmalar bu kuram üzerinde odaklanmıştır.Böyle bir hizmetten ötürüdür ki Marx’ın adı öğretisi hakkında çok az şey bilen milyonlar tarafından bile saygıyla anılmaktadır. Marksçı kuramın sınıf mücadelesinde oynadığı muazzam rolden ötürüdür ki, kuramı geniş kitle tarafından titizlikle öğrenilmekte ve insan zihnine hükmetmektedir. Kapitalist sömürünün ürünü olduğu için proletaryanın sınıf mücadelesi Marx’tan önce de mevcuttu. Sömürülen işçilerin sömürünün yok edildiği bir başka sistemi düşünmelerinden ve istemelerinden daha doğal bir şey yoktu. Ama bunun için bütün yapabilecekleri umut ve hayal etmekten ibaretti. Bunun gerçekleşeceğinden emin olamazlardı. Marx, işçi hareketine ve Sosyalizme kuramsal bir temel verdi. Onun toplumsal kuramı toplumsal sistemlerin kapitalizmin içerisinde yalnızca geçici bir biçim oluşturduğu sürekli bir akış içinde bulunduğunu gösterdi. Kapitalizm üzerine çalışmaları, tekniğin mükemmelleştirilmesinin sürekli gelişmesi sâyesinde kapitalizmin zorunlu olarak Sosyalizme doğru gelişeceğini gösterdi. Bu yeni üretim sistemi ancak proleterlerin çıkarları eski üretim sisteminin sürmesinden yana olan kapitalistlere karşı mücadelesi yoluyla kurulabilir. Bu yüzden, Sosyalizm proleter sınıf mücadelesinin meyvası ve hedefidir. 
Marx’ın sâyesinde proleter sınıf mücadelesi tümüyle farklı bir biçim aldı. Marksizm proleterlerin ellerinde bir silah hâline geldi; Marx muğlak hayaller yerine pozitif bir hedef verdi ve toplumsal gelişimin açık bir tasvirini öğretmekle proleterlere güç kazandırırken aynı zamanda da izlenecek doğru taktiklerin temelini yarattı. Proleterlerin kapitalizmin geçiciliğini ve kendi zaferlerinin zorunluluğunu ve kesinliğini kanıtlayabilmeleri Marksizm ile mümkün oldu. Aynı zamanda Marksizm, sanki Sosyalizm bir adalet ve maneviyat talebiymiş gibi, sanki amaç sarsılmaz ve mükemmel bir toplum kurmakmış gibi, Sosyalizmin birtakım âdil insanların zekâsı ve iyi niyetiyle getirileceğine dair eski ütopyacı görüşlerin sonunu getirdi. Adalet ve maneviyat üretim sistemiyle birlikte değişir ve her sınıfın onlar hakkında farklı bir anlayışı vardır. Sosyalizm ancak çıkarı Sosyalizmde olan sınıf tarafından kazanılabilir ve mükemmel bir toplumsal sistemle ilgili bir mesele olmayıp, üretim yöntemlerinde daha yüksek bir aşamaya yani toplumsal üretime doğru bir değişmedir.
Marksist toplumsal gelişme kuramı mücadelelerinde proleterler için vazgeçilmez olduğundan, onlar, proleterler, bu kuramı iç benliklerinin bir parçası kılmaya çalışırlar; bu kuram düşüncelerine, duygularına, tüm dünya anlayışlarına hâkim olur. Marksizm içinde yer aldığımız toplumsal gelişmenin kuramı olduğundan, Marksizmin kendisi de iktisadî devrimimize eşlik eden muazzam zihinsel mücadelenin merkezinde yer alır.
IV – Darvincilik ve sınıf mücadelesi
Marksizmin önemini ve konumunu yalnızca proletaryanın sınıf mücadelesinde aldığı role borçlu olduğu herkesçe bilinir. Oysa Darvincilik söz konusu olduğunda, bu kuram dinsel önyargılar ve cehaletle savaşmak zorunda olan yeni bir bilimsel hakikat ile ilgili olduğundan, yüzeysel bir gözlemciye işler değişikmiş gibi gözükür. Oysa aslında Darvinciliğin Marksizm ile aynı deneyimlerden geçmek zorunda kalmış olduğunu görmek güç değildir. Darvincilik şöyle nesnel bir tarzda tartışılıp sınandıktan sonra bilim dünyasınca benimsenen alışıldık bir soyut kuram değildir. Hayır, Darvincilik ortaya çıktığı ândan itibaren ateşli savunucular ve tutkulu hasımlar edinmiştir; Darwin’in adı da, ya kuramından az çok anlayanlar tarafından saygıyla yüceltilmiş ya da kuramı hakkında “insan maymundan türemiştir”den başka bir şey bilmeyen ve Darwin’in kuramının doğruluğunu ya da yanlışlığını bilimsel bir bakış açısından yargılamaya kesinlikle ehil olmayan başka bazılarınca nefretle anılmıştır. Darvincilik de sınıf mücadelesinde bir rol oynamıştır ve böyle hızlı yayılmasını da, böyle ateşli savunucular ve böyle zehir saçan düşmanlar edinmesini de bu role borçludur.
Darvincilik, feodal sınıfa, soyluluğa, ruhban sınıfının ayrıcalıklarına ve feodal beylere karşı mücadelesinde burjuvaziye bir âlet olarak hizmet etmiştir. Bu, şimdi proletaryanın vermekte olduğu mücadeleden bütünüyle farklı bir mücadeleydi. Burjuvazi sömürüyü ortadan kaldırmak için çırpınan bir sömürülen sınıf değildi. Yok, hayır. Burjuvazinin bütün istediği yoluna engel olan eski yönetici sınıfları başından atmaktı. Burjuvalar, taleplerini en önemli sınıf oldukları, sanayinin liderleri oldukları gerçeğine dayandırarak, kendileri yönetmek istiyordu. Eski sınıf, yararsız asalaklar hâline gelmiş olan sınıf, burjuvaziye karşı koymak için hangi gerekçeye sarılacaktı? Geleneğe, kadim kutsal haklarına yaslandılar. Tutamakları bunlardı. Rahipler dinin yardımıyla geniş kitleyi kendilerine bağlamış ve burjuvazinin taleplerine karşı çıkmaya amade kılmışlardı.
Bu yüzden, burjuvazinin öz çıkarları yöneticilerin “kutsal-tanrısal” hakkını alaşağı etmesini gerektiriyordu. Doğa bilimi inanç ve geleneğe karşı bir silah hâline geldi; bilim ve yeni keşfedilmiş doğa yasaları öne sürüldü; burjuvazinin dövüştüğü silahlar bunlardı. Yeni keşifler rahiplerin öğrettiklerinin yanlış olduğunu kanıtlayabilirse, bu rahiplerin “tanrısal” otoritesi un ufak olacak ve feodal sınıfın keyfini sürdüğü “tanrısal” haklar berhava edilecekti. Elbette, maddî bir güç ancak maddî bir güçle devrilebileceğinden feodal sınıf sırf bununla yenilgiye uğratılmadı ama zihinsel silahlar maddî araçlar hâline gelmişti. Burjuvazinin maddî bilime böyle güvenmesi bu nedenleydi.
Darvincilik tam istenen zamanda gelmişti; Darwin’in insanın daha aşağı bir hayvandan türediği şeklindeki kuramı Hıristiyan dogmasının bütün temelini çökertti. Darvinciliğin ortaya çıkar çıkmaz burjuvazi tarafından öylesine hevesle kucaklanmasının nedeni de buydu.
İngiltere’de durum böyle değildi. Burada bir kez daha, Darwin’in kuramının yayılmasında sınıf mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. İngiltere’de burjuvazi zaten birkaç yüzyıldır hâkimiyet kurmuştu ve genel kitlesiyle dine saldırmak ya da dini yıkmakta bir çıkarı bulunmuyordu. Bu yüzden İngiltere’de Darwin’in kuramı geniş ölçüde okunmakla birlikte kimseyi gayrete getirmedi ve sadece büyük pratik önemi bulunmayan bir bilimsel kuram olarak kaldı. Bizzat Darwin’in kendisi de buna böyle bakmış ve geçerli dinsel önyargıları sarsacağı korkusuyla kuramını hemen insanlara da uygulamaktan kasıtlı olarak kaçınmıştı. Bu adımı atmaya karar vermesi ancak birçok ertelemenin ardından ve başkalarının bunu kendisinden önce yapmasından sonra oldu. Haeckel’e yazdığı bir mektupta kuramının pek çok önyargı ve kayıtsızlığı aşmak zorunda olmasından yakınarak ömrünün bu engellerin aşıldığını görmeye yetmeyeceğini söylemişti.
Oysa Almanya’da işler bütünüyle farklıydı ve Haeckel Darwin’i yanıtlarken Darvinci kuramın burada büyük bir coşkuyla kabul gördüğünü bildirdiğinde haklıydı. Bu, Darwin’in kuramı ortaya çıktığında burjuvazinin mutlakıyete ve junkerizme* karşı yeni bir saldırıya hazırlanıyor oluşundandı. Liberal burjuvazi entelektüellerin önderliğindeydi. Büyük bir bilim adamı, ondan da büyük bir cüretkâr olan Ernest Haeckel, vakit yitirmeksizin “Doğal Yaratım” adlı kitabında dine karşı en cüretkâr çıkarımlarda bulundu. Böylece, Darvincilik ilerici burjuvazi tarafından coşkuyla baş tâcı edilirken, gericilerin de acı muhalefeti ile karşı karşıya kalmıştı.
Öbür Avrupa ülkelerinde de aynı mücadele yürüyordu. İlerici liberal burjuvazi her yerde gerici güçlerle boğuşmak zorundaydı. Bu gericiler ya güç sahibiydiler ya da dindar taraftarları aracılığıyla arzuladıkları gücü ele geçirmeye çalışıyorlardı. Bu koşullar altında, bilimsel tartışmalar bile bir sınıf mücadelesinin keskinliği ve ateşliliği içinde yürütülmekteydi. Bu yüzden Darwin’in lehine ya da aleyhine çıkan makaleler, bilimsel yazarların imzasını taşısalar da toplumsal polemik niteliğine sahiptiler. Haeckel’in popüler yazılarının çoğu da bilimsel açıdan bakıldığında son derece yüzeyseldir, buna karşılık Haeckel’in muhaliflerinin ona karşı öne sürdükleri gerekçelendirmeleri ve itirazları eşine ancak Marx’ın yazılarına karşı geliştirilen akıl yürütmelerde karşılaşılabilecek inanılmaz bir ahmaklık taşır.
Liberal burjuvazi tarafından feodalizme karşı yürütülen mücadele sonuna dek götürülmedi. Bu bir ölçüde, burjuvazi de dâhil bütün egemen güçleri tehdit eden Sosyalist proleterlerin her yerde kendilerini göstermiş olması yüzünden oldu. Gerici eğilimler üstünlük kazanırken liberal burjuvazi mücadeleyi bıraktı. Dine karşı mücadelede gösterilen eski keskinlik bütünüyle gözden yitti ve liberallerle gericilerin birbirleriyle boğuşmasının sürdüğü doğru olmakla birlikte, gerçekte bu hasımlar birbirlerine yaklaştılar. Kitlelerin dine döndürülmesinin yararlılığı hakkındaki eski gerici eğilim daha bile yüksek sesle dillendirilirken, bilime sınıf mücadelesinde bir silah olarak yönelik ilgi bütünüyle ortadan kalktı.
Bilime biçilen değer de bir değişime uğramıştı. Daha önceleri eğitimli burjuvazi bilimi materyalist bir evren kavrayışı üzerine kurmuştu, evrensel bilmecenin çözümünü burada görüyordu. Şimdiyse gizemcilik geçer akçe olmuştu; çözümü bulunmuş her şey önemsiz, buna karşılık çözümü bulunmamış olarak kalmış olan her şey son derece ciddî , aslına bakılırsa hayatî önemde meselelermiş gibi gözüküyordu. Eskinin, bilime dayanan kendine güvenen ruhunun yerini kuşkucu, eleştirel ve ikircikli bir zihniyet yapısı aldı.
Darwin’e karşı alınan tavırda da bu görülebilir. “Onun kuramı neyi gösteriyor? Evrensel bilmeceyi çözülmemiş olarak bırakıyor. Dönüşümün bu muhteşem doğası nereden geliyor? Hayvansal varlıkların böylesine uygun biçimde değişime uğramasının sırrı nedir?” Mekanik ilkelerle açıklanamayacak gizemli hayat bilmecesi burada yatıyordu. O zaman, daha sonraki bu eleştirinin ışığında Darvincilikten geriye ne kalmıştı?
Kuşkusuz, bilimin ilerleyişi hızlı bir gelişme kaydetmişti. Bir meselenin çözümü, daima aktarım kuramının altında gizlenmiş duran birkaç meseleyi daha gün yüzüne çıkarır. Darwin’in araştırmalarına temel almak zorunda olduğu bu kuram daha derinliğine araştırıldı ve gelişimin bireysel etmenleri ve varolma mücadelesi üzerine ateşli bir tartışma alevlendi. Az sayıda bilim insanı dikkatlerini (Lamarck’ın ortaya attığı ilkeyi izleyerek) çalıştırma ve hayata uyum sağlama gereksinmesinden kaynaklandığını düşündükleri çeşitlenmeye (variation) yönelttiyse de bu fikir Weissman gibi bilimcilerce açık bir dille reddedildi. Darwin sadece tedricî ve yavaş değişimler varsaymışken, De Vries yeni türlerin âniden belirmeleriyle sonuçlanan anî ve sıçramalı çeşitlenmeler keşfetti. Bütün bunlar türeyiş kuramını güçlendirip geliştirmek yönünde gitse de, bazı örnekler Darwin’in kuramını boşa çıkarıyormuş izlenimi yaratıyordu, bu yüzden böyle bir izlenim uyandıran her yeni keşif, gericiler tarafından Darvinciliğin çöküşü olarak alkışlanıyordu. Bu toplumsal kavramın bilim üzerinde kendi etkisi vardı. Gerici bilimciler bir tinsel unsurun varlığının zorunlu olduğunu iddia ediyorlardı. Doğaüstü ve anlaşılamazlık Darvinciliğin yerini aldı. Ve Darvinciliğin bayraktarlığını yapmış olan sınıf gittikçe daha da gericileşti.
V – Sosyalizme karşı Darvinizm
Darvincilik eski güçlere karşı mücadelesinde burjuvaziye paha biçilmez bir hizmet sunmuştu. Bu yüzden burjuvazinin onu yeni düşmanına, proleterlere karşı da kullanacağı gayet doğaldı; proleterlerin Darvinciliğe uzlaşmaz bir şekilde karşı oluşlarından değil tam tersi bir nedenle. Darvincilik ortaya çıkar çıkmaz, proleter öncüler yani Sosyalistler, kendi öz kuramlarının tamamlayıcısı ve doğrulayıcısı olarak gördükleri bu kuramı coşkuyla karşılamıştı. Bu coşkulu karşılama bazı yüzeysel muhaliflerinin inandığı gibi Sosyalizmi Darvincilik üzerinde kurmak isteyişlerinden değil, Darwin’in keşfinin  –görünüşte durağan organik dünyada bile sürekli bir gelişmenin varlığının– Marksçı toplumsal gelişme kuramının parlak bir teyidi ve tamamlayıcısı olmasından kaynaklanmıştı.
Buna rağmen, Darvinciliği proleterlere karşı kullanmak burjuvazi için doğal bir davranıştı. Burjuvazi iki orduya karşı dövüşmek zorundaydı ve gerici sınıflar bunun çok iyi farkındaydı. Burjuvazi kendilerine saldırdığında proleterleri işaret ediyor ve burjuvaziyi bütün otoritenin yıkılması ihtimaline karşı akıllı davranmaya davet ediyorlardı. Gericiler böyle yapmakla burjuvaziyi korkutarak her türlü devrimci etkinlikten vazgeçirmeyi amaçlıyordu. Tabiî ki, burjuvazinin temsilcileri buna, korkulacak bir şey olmadığı, bilimlerinin hem soyluluğun temelsiz otoritesini mahkûm ettiği hem de düzenin düşmanlarına karşı mücadelelerinde kendilerini desteklediği karşılığını veriyorlardı.
Gerici siyasetçi ve bilim adamı Virchow bir doğabilimciler kongresinde Darvinci kurama Sosyalizmi desteklediği gerekçesiyle saldırmıştı. “Bu kurama karşı dikkatli olun” demişti Darvincilere, “çünkü bu kuram komşumuz olan ülkede onca dehşete neden olan kuramla çok yakından ilişkilidir.” Sosyalist kıyımıyla aynı yılı ünlü kılan Paris Komününe yapılmış olan bu anıştırma çok etkili olmuş olmalıdır. Ama Darvinciliğe, madem tehlikeli öyleyse doğru olamaz argümanıyla saldıran bir bilim profesörüne ne demeli?! Kızıl devrimcilerle birlik olmak şeklindeki bu suçlama, bu kuramın savunucusu olan Haeckel’i son derece gücendirmişti. Buna dayanamazdı. Kongrenin hemen ardından, Darvinci kuramın tam anlamıyla nasıl da Sosyalistlerin taleplerinin geçersizliğini gösterdiğini ve “Darvincilik ile Sosyalizmin birbirlerine ateşle suyun birbirine olduğu kadar tahammülsüz” görüşler olduğunu kanıtlamaya kalkıştı.
Sosyalizme karşı argümanlarını Darvincilere dayandıran pek çok yazarca paylaşıldığı için Haeckel’in iddialarına bir bakalım.
Sosyalizm insanların doğal eşitliğini önvarsayım olarak kabul eden bir kuramdır ve toplumsal eşitliği; hakların, görevlerin, mülkiyetin, hayatın zevklerinin eşit dağılımını sağlamak için uğraşır. Darvincilik, aksine, eşitsizliğin {zorunluluğunun} bilimsel kanıtıdır. “Türeyiş kuramı, hayvanlar âlemindeki gelişimin daima daha da büyük farklılaşma ya da işbölümü yönünde gittiği gerçeğini ortaya koyar; hayvan ne kadar gelişmiş ya da mükemmelleşmişse varolan eşitsizlik o kadar büyüktür. İyi bir toplum için de aynısı geçerlidir. Burada da sınıflar, meslekler vb. arasındaki büyük işbölümünü görürüz ve toplum ne kadar gelişmişse, kuvvet, yetenek ve becerilerdeki eşitsizlikler o kadar büyük olur. Bu yüzden, türeyiş kuramı “herkesi eşit kılmak yönündeki Sosyalist taleplerin en iyi panzehiri” olarak tavsiye edilir.
Aynısı, ama daha geniş kapsamda, Darvinci varolma mücadelesi için de doğrudur. Sosyalizm, rekabeti ve varolma mücadelesini ortadan kaldırmayı ister. Oysa Darvincilik bize bu mücadelenin kaçınılmaz ve bütün organik âlem için bir doğa yasası olduğunu öğretir. Bu mücadele doğal olmakla kalmayıp, yararlı ve iyidir de. Bu mücadele daima daha büyük bir mükemmelleşmeye yol açar ve bu mükemmelleşme uygun olmayanların daima daha büyük oranda ayıklanmasından oluşur. Yalnızca, rekabete dayanacak nitelikte seçilmiş bir azınlık hayatta kalır; büyük çoğunluk elenmek zorundadır. Elemeye çağrılan çoktur, ama pek azı seçilir. Varolma mücadelesi aynı zamanda, kötü ve uygun olmayanlar zorunlu biçimde telef olurken, en iyilerin zaferiyle sonuçlanır. Bu elem verici olabilir, tıpkı sonunda herkesin öleceğinin elem verici olduğu gibi, ama gerçek ne inkâr edilebilir ne de değiştirilebilir.
Burada, neredeyse benzer kelimelerde yapılan ufak bir oynamanın kapitaizmin savunusuna nasıl hizmet ettiğini göstermek istiyoruz. Darwin, en uygunların, koşullara en iyi uyanların hayatta kalmasından bahsetmişti. Bu mücadelede daha iyi organize olanların öbürlerine üstün geldiği görülerek, bu üstün gelenler önce tetikte olanlar, daha sonra da “en iyiler” şeklinde adlandırıldı. Bu son ifadeyi kullanıma sokan Herbert Spencer idi. Böylece, kendi alanlarında yani toplumsal mücadelede kazananlar, büyük kapitalistler en iyi insanlar ilân edildi.
Haeckel bu anlayışı benimsedi ve daha da ileri götürdü. 1892’de şunları söyledi:
“Darwincilik ya da seçilim kuramı tamamen aristokratiktir; en iyilerin yaşayacağına dayanır. Gelişmenin getirdiği işbölümü daima karakterde daha büyük çeşitlenmeye, bireyler arasında, etkinlikleri, eğitimleri ve koşulları bakımından durmadan daha büyük eşitsizliğe neden olur. İnsan kültürü ne kadar yükselirse çeşitli sınıflar arasındaki fark ve mesafe o kadar büyük olur. Komünizm ve Sosyalistlerce koşulların ve etkinliklerin eşitlenmesi için ileri sürülen talepler barbarlığın ilkel evrelerine geri dönmekle eş anlamlıdır.”
İngiliz filozof Herbert Spencer daha Darwin’den önce toplumsal büyüme hakkında bir kurama sahipti. Bu, hayatta kalma mücadelesi kavramına dayanan burjuva bireycilik kuramıydı. Sonraları, bu kuramıyla Darvincilik arasında yakın bir ilişki kurdu. “Hayvanlar âleminde” dedi, “yaşlı, zayıf ve hastalar durmadan bertaraf olur ve sadece güçlü ve sağlılıklar hayatta kalır. Varolma mücadelesi bu yüzden ırkı arındırarak bozulmaktan korur. Bu mücadelenin mutlu sonucu budur çünkü bu mücadele kesilseydi ve her canlı hiçbir mücadeleye gerek olmadan varlığını koruyacağından emin olsaydı, ırk zorunlu olarak bozulurdu. Hasta, zayıf ve uygun olmayanlara verilen destek ırkta genel bir yozlaşmaya neden olur. İfadesini hayırseverlikte bulan sempati mâkul sınırlarının ötesine götürülürse amacından şaşar; yeni nesillerin ıstırabını azaltacağına artırır. Varolma mücadelesinin iyi etkisi en iyi şekilde yaban hayvanları arasında görülebilir. Hepsi kuvvetli ve sağlıklıdır çünkü binlerce tehlikeyi atlatmak zorunda olduklarından, gerekli nitelikleri taşımayanlar telef olmak zorundadır. Hasta ve zayıfları korunduğundandır ki insanlar ve evcil hayvanlar arasında hastalık ve zayıflıklar öylesine yaygındır. İnsan âleminde varolma mücadelesini ortadan kaldırmayı amaçlayan Sosyalizm, kaçınılmaz olarak durmadan büyüyen bir zihinsel ve bedensel bozulma getirecektir.”
Darvinciliği burjuva sistemini savunmak için kullananların temel iddiaları bunlardır. Bu argümanlar ilk bakışta kuvvetliymiş gibi gözükse de, üstelerinden gelmek Sosyalistler için zor değildir. Bunlar büyük ölçüde Sosyalistlere karşı kullanılan eski argümanların Darvinci terminolojiyle yeni bir kılıkta ortaya sürülmesidir ve kapitalizm kadar Sosyalizm hakkında da tam bir cehaleti gösterirler.
Toplumsal organizmayı hayvan bedeniyle karşılaştıranlar insanların çeşitli hücreler ya da organlar gibi farklılaşmayıp sadece yetenekleri bakımından ayrıldıkları gerçeğini dikkate almazlar. Toplumdaki işbölümü, birinin tamamen yetkinleşmesi pahasına öbür bütün yeteneklerin ortadan kalkacağı kadar ileri gitmez. Dahası, Sosyalizmden azıcık anlayan herkes, etkili işbölümünün Sosyalizmle ortadan kalkmayacağını, gerçek işbölümünün ilk kez Sosyalizmde mümkün olacağını bilir. İşçilerin arasındaki, yeteneklerinin ve işlerinin arasındaki farklılıklar ortadan kalkmayacaktır, ortadan kalkacak olan tek şey, işçilerle onları sömürenler arasındaki farktır.
Hayvanlar arasındaki varolma mücadelesinde güçlü, sağlıklı ve iyi durumda olanların hayatta kalacağı el hak doğruyken, kapitalist rekabette olan bu değildir. Burada zafer mücadeleye tutuşanların yetkinliğine değil kendi bedenlerinin dışında yatan bir şeye bağlıdır. Bu mücadele belki başarının kişisel yeteneklere ve niteliklere bağlı olduğu küçük burjuvazi arasında söylenen sonuçları verebilir, oysa sermayenin daha ileri gelişmesiyle başarı kişisel yeteneklere değil sahip olunan sermayenin büyüklüğüne bağlı olmuştur. Emrinde daha büyük sermaye bulunan, daha hünerli olsa bile sermayesi daha küçük olanı kısa zamanda saf dışı eder. Bu mücadeleyi kimin kazanacağını belirleyen şey kişisel nitelikler değil paranın kimde olduğudur. Küçük kapitalistler mücadeleyi yitirdiklerinde insan olarak değil kapitalist olarak telef olurlar; hayatlarından değil burjuvazi içindeki yerlerinden olurlar. Hâlâ varolmaya devam ederler, ama artık kapitalistler olarak değil. Bu yüzden kapitalist sistem içinde var olan rekabet gerekleri ve sonuçları bakımından hayvansal varolma mücadelesinden farklıdır.
Gerçekten telef olan insanlar bütünüyle farklı bir sınıfın, rekabetçi mücadeleye katılmayan bir sınıfın üyeleridir. İşçiler kapitalistlerle yarışmaz, onlar sadece emek güçlerini kapitalistlere satar. Mülksüz oluşları nedeniyle boylarının ölçüsünü almak için bile olsun kapitalistlerle yarışa girmeye bile fırsatları yoktur. Yoksunlukları ve yoksullukları, zayıflıklarından ötürü rekabetçi mücadelede yenik düştükleri olgusuna atfedilemez. Ama emek güçlerine karşılık pek küçük bir bedel ödenir, çocuklarının son derece güçlü ve sağlıklı doğsalar bile büyük kitleler hâlinde telef olmasının tek nedeni de budur; oysa zengin ana-babalara doğan çocuklar sağlıksız doğsalar bile beslenme ve iyi bakım sâyesinde hayatta kalırlar. Yoksul çocukları ise çoğunlukla hasta ya da zayıf olduklarından değil, dışsal nedenlerden ötürü ölürler. Sömürü yollarıyla, ücretlerin düşürülmesi, işsizlik krizleri, kötü barınma koşulları ve uzun çalışma saatleriyle bu olumsuz dışsal nedenleri yaratan kapitalizmdir.
Sosyalistler, hayvanlar âleminden farklı olarak, insanlar arasında var olan rekabetçi mücadelenin en iyi ve en niteliklileri öne çıkarmadığını aksine zenginler zayıf ve hasta olsalar bile hayatta kalırken pek çok güçlü ve sağlıklı bireyin mahvolmasına yol açtığını böyle kanıtlarlar. Sosyalistler, belirleyici etmenin kişisel kuvvet olmayıp insanın dışındaki bir şey olduğunu da kanıtlarlar; kimin yaşayıp kimin mahvolacağını belirleyen, paraya kimin sahip olduğudur.
VI – Doğa yasası ve toplum kuramı
Haeckel ve Spencer’ın Sosyalizm hakkında yanlış sonuçlara varması şaşırtıcı değildir. Darvincilik ve Marksizm, biri hayvanlar âlemine öteki topluma uygulanan iki ayrı kuramdır.Birbirlerini şu anlamda tamamlarlar ki, Darvinci evrim kuramına göre hayvanlar âlemi insan aşamasına gelene dek gelişir, bu ândan başlayarak yani hayvandan insana geçişten itibaren Marksçı evrim kuramı geçerlidir. Buna karşılık, bir alan için doğru olan bir kuramı başka yasaların geçerli olduğu öbür alana taşımaya kalkışanlar zorunlu olarak yanlış sonuçlara ulaşırlar.
Hangi toplumsal biçimin doğal ve uygulanabilir olduğunu doğa yasasına bakarak çıkarmaya kalkışırsak olacağı budur; burjuva Darvincilerin yapmış olduğu da tam budur. Darvinci kuramın uygun düştüğü hayvanlar âleminde geçerli olan yasaların aynı kuvvetle kapitalist sistemde de işlediği, bu yüzden de kapitalizmin doğal ve ebediyen ayakta kalması gereken bir sistem olduğu sonucuna vardılar. Öte yandan, Darwin’e göre doğal olanın Sosyalist sistem olduğunu kanıtlamak isteyen bazı Sosyalistler vardı. Bu Sosyalistler şöyle dediler:
“Kapitalizmde insanlar varolma mücadelesini doğrudan değil yapay şekilde imal edilmiş şeyler gibi yürütür. Bu mücadele, doğum, sınıf ya da para sahipliği tarafından kontrol edildiği sürece daha sağlıklı, daha kuvvetli, daha zekî ya da daha ahlâklı olanların doğal üstünlüğü geçerliliğini yitirir. Sosyalizm bütün bu yapay benzemezlikleri ilga ederek herkesi eşit koşullara sahip kılacak ve ancak o zaman gerçek kişisel üstünlüklerin belirleyici etmen olacağı varolma mücadelesi geçerli olacaktır.”
Bu eleştirel argümanlar burjuva Darvincileri çürütmek için kullanıldıklarında kötü olmasalar bile gene de yanlıştır. Bu argüman takımlarının her ikisi de, burjuva Darvincilerce kapitalizmin lehine kullanılanlar da, Sosyalizmlerini Darwin’e dayandıran Sosyalistlerinki de, kökten yanlıştır. Her ne kadar karşıt sonuçlara ulaşıyor olsalar da, doğal ve daimî bir toplum sisteminin var olduğu gibi yanlış bir önermeden yola çıktıklarından her iki argüman kümesi de eşit derecede yanlıştır.
Marksizm, doğal ve daimî bir toplumsal sistemin varolmadığını ve olamayacağını ya da başka bir deyişle, belli koşullar altında her toplumsal sistem zorunlu ve doğal olduğu için bütün toplumsal sistemlerin doğal olduğunu öğretmiştir. Doğal olan olarak kabul edilebilecek tek bir belirli toplum tipi yoktur; üretim araçlarındaki gelişmelerin sonucunda değişik toplumsal sistemler birbirinin yerini alır. Bu yüzden bu sistemlerin her biri kendi özel zamanı için doğal olan sistemdir. Burjuvazinin inandığı gibi tek doğal düzen kapitalizm değildir ve bazı Sosyalistlerin kanıtlamaya çalıştığı gibi biricik doğal sistem olan bir Sosyalizm de yoktur. Kapitalizm 19. yüzyıl koşullarında doğaldı, tıpkı Orta Çağlarda feodalizmin olduğu, gelmekte olan çağda da Sosyalizmin olacağı gibi. Belli bir sistemi tek doğal ve kalıcı sistem olarak sunmaya çalışmak, aynı, bir hayvanı alıp bu hayvanın bütün hayvanların en mükemmeli olduğunu iddia etmek kadar boşunadır. Darvincilik bize bütün hayvanların kendi özgül çevrelerine uygun olmak bakımından biçimce eşit derecede uygun, eşit derecede mükemmel olduğunu öğretir; Marksizmden de her toplumsal sistemin kendi koşullarına özellikle uygun düştüğünü ve bu anlamda iyi ve mükemmel olarak adlandırılabileceğini öğreniriz.
Burjuva Darvincilerin batmakta olan kapitalizmi savunma girişiminin başarısızlığa mahkûm olmasının başlıca nedeni burada yatar. Doğal bilimlere dayanan argümanlar toplumsal sorunlara uygulandıklarında hemen her zaman yanlış sonuçlara götürür. Şu yüzden: Doğa, gelişmesinde çok yavaş ve ondaki değişiklikler insanlık tarihi boyunca neredeyse hissedilmez olduğundan sabit olarak kabul edilebilirken, insan toplumu hızlı ve sürekli değişikliklere uğrar. Toplumsal gelişimin nedenini ve hareket ettirici kuvvetini anlamak için toplumu bu şekilde incelemeliyiz. Marksizm ve Darvincilik her biri kendi alanında kalmalıdır; birbirlerinden bağımsızdırlar ve aralarında doğrudan bir bağlantı yoktur.
Burada çok önemli bir soru doğar. Marksizmin sadece topluma, Darvinciliğin sadece organik dünyaya uygun olduğu ve bu kuramların hiçbirinin öteki alanda geçerli olmadığı sonucuna varıp orada durabilir miyiz? Pratikte insan âlemi için bir ilkeye, hayvanlar âlemi için bir başka ilkeye sahip olmak çok elverişlidir. Ne var ki, bunu söylersek insanın aynı zamanda bir hayvan da olduğunu unutmuş oluruz. İnsan bir hayvandan gelişmiştir ve hayvanlar âleminde geçerli olan yasalar insana gelindikte birden uygulanabilirliklerini yitirmez. İnsanın çok özel bir hayvan olduğu doğrudur, ama durum buysa, bütün hayvanlar için geçerli olan yasaların niçin insan için geçerli olmadığını ve insana gelince niçin başka bir biçime büründüğünü bu özelliklerden çıkarak bulmak zorunludur.
Burada bir başka ciddî sorunla karşılaşıyoruz. Burjuva Darvinciler böyle bir sorunla yüzleşmezler; onlar basitçe insanın bir hayvan olduğunu ilân eder ve daha fazla bir zahmete girmeden Darvinci ilkeleri insanlara da uygulamaya hazırlanırlar. Böyle yaparak nasıl yanlış sonuçlara vardıklarını görmüş bulunuyoruz. Bizim içinse bu sorun o kadar basit değildir; biz önce insanlarla hayvanlar arasındaki farklılıkları açıklığa kavuşturmak zorundayız ve ancak ondan sonra insanın dünyasında Darvinci ilkelerin niçin başka ilkelere, adlı adınca söylersek Marksizme değiştiğini görebiliriz.
VII – İnsanın toplumsallığı
İnsanda gözlediğimiz ilk özellik, toplumsal bir varlık oluşudur. Bu özelliğiyle bütün hayvanlardan ayrılmaz, onlar içinde bile kendi aralarında toplumsal bir hayat süren birçok tür vardır. Ama insan, Darvinci kuramla ilgili olarak şimdiye kadar gözlemlediğimiz, toplumsal biçimde yaşamayıp yaşamak için birbirleriyle mücadele eden bütün hayvanlardan ayrılır. [Bu nedenle] İnsan tek başına yaşayan yırtıcı hayvanlarla değil, toplum hâlinde yaşayan hayvanlarla karşılaştırılmalıdır. Hayvanların toplumsallaşabilirliği şimdiye kadar söz etmediğimiz bir güçtür; hayvanlar arasında yeni niteliklerin ortaya çıkmasını gerektiren bir güç.
Varolma mücadelesini organik âleme şekil veren tek güç olarak görmek bir hatâdır. Varolma mücadelesi yeni türlerin doğmasına neden olan esas güçtür, ama bizzat Darwin’in kendisi, canlı şeylerin biçimlerini, alışkanlıklarını ve özelliklerini şekillendirmekte birlikte çalışan başka güçlerin de olduğunu çok iyi biliyordu. “İnsanın Türeyişi”nde Darwin, cinsel seçilimi ayrıntılı biçimde ele aldı ve erkeklerin dişiler için rekabetinin kuşların ve kelebeklerin güzel renklerinin yine kuşların tatlı ötüşlerinin doğmasına yol açtığını gösterdi. Yine bu eserde toplumsal hayata ayrı bir bölüm ayırmıştı. Kropotkin’in “Evrimde Bir Etmen Olarak Karşılıklı Yardımlaşma” kitabında da bu konuya ilişkin birçok örnek vardır. Toplumsallaşmanın etkilerinin en iyi sunumu Kautsky’nin “Etik ve Materyalist Tarih Anlayışı” çalışmasında verilmiştir.
Belli bir sayıda hayvan grup, sürü ya da oymak hâlinde yaşadıklarında, varolma mücadelesini ortaklaşa olarak dış dünyaya karşı verirler; böyle bir grubun kendi içinde varolma mücadelesi kesilmiştir. Toplum hâlinde yaşayan bu hayvanlar artık birbirlerine karşı içinde zayıfların ezildiği bir mücadele yürütmezler, tam tersine, zayıflar güçlülerle aynı avantajlardan yararlanırlar. Bazı hayvanların daha büyük kuvvet, daha keskin koku almak, en iyi beslenme alanları bulmakta ya da düşmanları uzak tutmakta daha becerikli olmak gibi yollarla bir avantaja sahip olduğu durumlarda, bu avantaj sadece en uygunların değil aynı zamanda bütün grubun yararına işler. Hayvanların ayrı ayrı güçlerinin böyle tek bir birimde toplanması gruba en kuvvetlileri bile olsa bireylerin tek tek sahip olduğu güçten çok daha büyük yeni bir güç kazandırır. Bu birleşik kuvvet sâyesinde savunmasız otçul hayvanlar yırtıcı hayvanlardan kurtulabilir. Bazı hayvanların yavrularını koruyabilmesi ancak bu birlik sâyesindedir.
Toplumsallığın ikinci avantajı hayvanların toplum hâlinde yaşadığı yerde işbölümü olanağının bulunmasından doğar. Böyle hayvanlar, kendileri rahatça beslenir ya da otlarken tehlike ânında onları uyaracaklarına güvenerek, herkesin güvenliğini gözetmekle görevli öncüler gönderebilir ya da gözcüler yerleştirebilir.
Böyle bir hayvan toplumu bazı bakımlardan tek bir birim, tek bir organizma hâline gelir. Doğal olarak ilişkileri tek bir hayvanın bedenindeki hücrelerin ilişkisinden çok daha gevşek olarak kalır; buna rağmen grup tutunumlu bir kitle olur ve tek tek üyeleri bir arada tutan bir güç söz konusu olmalıdır.
Bu güç, toplumsal güdülerde, onları bir arada tutan ve grubun sürekliliğini sağlayan itkide bulunur. Her hayvan tüm grubun çıkarını kendi çıkarından üstün tutmalıdır; içgüdüsel bir biçimde daima kendisininkini dikkate almaksızın grubun avantajı ve bekası doğrultusunda davranmak zorundadır. Zayıf otçulların sadece kendilerini düşünüp, yırtıcı bir hayvanın saldırısına uğradıklarında her biri sırf kendi canını düşünerek kaçtığı durumda bütün sürü yok olur. Ancak güçlü kendini koruma güdüsü daha güçlü birlik güdüsüyle bastırıldığında ve her hayvan herkesin korunması uğruna kendi canını riske attığındadır ki ancak o zaman sürü hayatta kalır ve birlik olmanın avantajlarından yararlanır. Böyle bir durumda, fedakârlık, cesaret, adanmışlık, disiplin ve bilinç ortaya çıkmak zorundadır, çünkü bunların olmadığı yerde toplum dağılır; toplum ancak bunların var olduğu yerde var olabilir.
Bu güdüler, başlangıcını alışkanlık ve zorunluluktan alsalar da varolma mücadelesi yoluyla güçlendirilirler. Her hayvan sürüsü kendi içinde değilse bile hâlâ başka bir sürüdeki aynı tür hayvanlarla rekabetçi mücadele içindedir; düşmanlara karşı koymaya en iyi uyarlanan sürü hayatta kalacak, bunun için daha kötü donanmış sürü telef olacaktır. Toplumsallaşma güdüsü daha iyi gelişmiş olan grup yerini korurken, bu güdünün zayıf kaldığı grup ya düşmanlarına av olacak ya da uygun beslenme alanları bulabilecek durumda olmayacaktır. Bu yüzden, bu toplumsal güdüler  varolma mücadelesinde kimin hayatta kalacağına karar veren en önemli ve belirleyici etmenler hâline gelir. Bu nedenledir ki toplumsal güdüler başat etmenler statüsüne yükselmiştir.
Bu ilişkiler burjuva Darvincilerin görüşlerine bütünüyle yeni bir ışık tutar. Onların iddiası, zayıfların elenmesinin doğal ve türün bozulmasını önlemek için zorunlu olduğu ve zayıfları korumanın türün yozlaşmasına hizmet edeceği şeklindeydi. Oysa ne görüyoruz? Doğanın kendisinde, hayvanlar âleminde zayıfların korunduğunu buluyoruz; kendi kişisel kuvvetleri sâyesinde hayatta kalmadıklarını, kişisel zayıflıkları yüzünden de bertaraf edilmediklerini görüyoruz. Bu düzenleme grubu zayıflatmaz, aksine yeni bir kuvvet kazandırır. İçinde karşılıklı yardımlaşma en iyi gelişmiş olan hayvan grubu zor durumlarda kendini idame ettirmeye en uygun olarak en iyi şekilde gelişmiştir. Öyle ki, dar bakış açısından bir zaaf nedeni olarak gözüken şey, tam tersine bir kuvvet nedeni hâline gelir.
Toplumsallaşmış hayvanlar varolma mücadelesini tek başlarına yürüten hayvanları yenecek konumdadır. Şu sözde bozulma ve yozlaşma yolundaki ırk, zaferi kazanır ve en becerikli ve en iyinin kendisi olduğunu pratikte kanıtlar.
Burjuva Darvincilerin iddialarının ve argümanlarının nasıl da uzağı görmeyen, dar ve bilimsellikten uzak nitelikte olduğunu ilk olarak burada görüyoruz. Onların doğa yasaları ve doğalın ne olduğuna ilişkin kavrayışları hayvanlar âleminin sadece bir kesiminden, üstelik insanın en az benzerlik gösterdiği kesimden türetilmiş, buna karşılık pratik olarak insanla aynı koşullar altında yaşayan hayvanlar dikkate alınmamıştır. Bunun nedeni burjuvazinin kendi varlık koşullarında bulunabilir; onlar bizzat üyelerinin her biri öbürlerine karşı bireysel olarak rekabet eden bir sınıfa aittirler. Bu yüzden, hayvanlar arasında sadece bu çeşitten bir varolma mücadelesi biçimi görürler. İnsanlar açısından en büyük öneme sahip mücadele biçimlerini gözden kaçırmaları bu nedenledir.
Bu burjuva Darvincilerin insanların komşularıyla ilişkilerinde sırf bencillik güdüsüyle hareket etmediklerinin farkında oldukları doğrudur. Burjuva bilimcileri insanların biri bencilllik, öz-severlik, öbürü özgecilik (diğerkâmlık), el-severlik şeklinde iki duyguya sahip olduğunu çok sık söylerler. Ancak bu özgeciliğin toplumsal kökenini bilmediklerinden, kısıtlamalarını ve koşullarını anlayamazlar. Onların dilinde özgecilik, nasıl ele alacaklarını bilmedikleri son derece belirsiz bir fikir hâline gelir.
Toplumsal hayvanlar için geçerli olan her şey insanlar için de geçerlidir. Büyük maymunlara benzer atalarımız ve onlardan gelişen ilkel insanların hepsi de, neredeyse bütün büyük maymunların yaptığı gibi oymaklar hâlinde yaşayan savunmasız, zayıf hayvanlardı. Onlarda da sonraları manevî duygulara dönüşen aynı toplumsal güdü ve itkilerin doğması zorunluydu. Geleneklerimizin ve ahlâkî kurumlarımızın toplumsal duyulardan, hayvanlar arasında bulduğumuz duyulardan başka bir şey olmadığı herkesin mâlumudur; Darwin, “hayvanların, insanlar arasında maneviyat (moral) olarak adlandıracağımız alışkanlıklarından” bile söz etmişti. Fark sadece bilinç boyutundadır, bu toplumsal duyular insanlar için açık seçik hâle gelir gelmez, manevî duyular niteliği kazanır. Burada, –burjuva yazarların insanlar ile hayvanlar arasındaki temel fark olarak gördükleri– moral kavramının insana özgü olmayıp hayvanlar âleminde var olan koşulların doğrudan bir ürünü olduğunu görüyoruz.
Bu manevî duygular doğaları gereği hayvanın ya da insanın ait olduğu toplumsal grubun ötesine uzanmaz. Bu duygular grubu bir arada tutma pratik hedefine hizmet eder, bunun ötesinde yararsızdır. Hayvanlar âleminde toplumsal grubun kapsamı ve doğası yaşam koşullarınca belirlenir, bu yüzden grup neredeyse daima aynı kalır. Oysa insanlar arasında gruplar, bu toplumsal birimler ekonomik gelişmeye bağlı olarak sürekli değişmededir ve bu toplumsal güdüleri de değiştirir.
Vahşi ve barbar insanlar arasından çıkan orijinal gruplar hayvan gruplarından çok daha sıkı birleşmişlerdi. Aile ilişkileri ve ortak bir dil bu birliği daha da güçlendirdi. Her birey bütün oymağın desteğine sahipti. Bu koşullar altında toplumsal güdüler, manevî duygular, bireyin bütüne teslimiyeti son raddeye kadar gelişmek zorundaydı. Toplumun daha da gelişmesiyle oymaklar ve boylar dağıldı, yerlerini kentlerin ve halkların yeni birlikleri aldı.
Eski biçimlerin yerini yenileri aldı ve bu grupların üyeleri öbür insanlara karşı ortak mücadele verdi. Ekonomik gelişme ile eşit oranda, bu birliklerin büyüklüleri arttı, birbirlerine karşı mücadeleleri azaldı ve toplumsal duygular yayıldı. Antik çağın sonlarında, o zaman bilinen bütün halklar bir birim yani Roma İmparatorluğunu  oluşturdu ve o zaman –manevî duyguların neredeyse bütün insanlar arasında etkisini göstermesiyle– bütün insanlar kardeştir şiarına götüren kuram doğdu.
Günümüze baktığımızda, ekonomik olarak bütün insanların zayıf da olsa tek bir birim oluşturduğunu ve soyut kardeşlik duygusunun daha yaygınlık kazandığını görüyoruz. Toplumsal duygular en güçlü olarak aynı sınıfın üyeleri arasında bulunur çünkü sınıflar belirli çıkarları cisimlendiren ve belli üyeleri içeren esas toplumsal birimlerdir. Böylece insan toplumunda toplumsal birimlerin ve toplumsal duyguların değiştiğini görüyoruz. Bu değişikliklere ekonomik değişiklikler neden olur ve ekonomik gelişme aşaması ne kadar yüksekse toplumsal duygular da o kadar yüksek ve soylu olur.
VIII – Âletler, düşünce ve dil
Toplumsallaşma, sonuçlarıyla, manevî duygularla birlikte, insanı hepsinden değil ama bazı hayvanlardan ayıran bir özelliktir. Bununla birlikte insana ait olan ve onu bütün hayvanlar âleminden ayıran bazı özellikler vardır. Bunların başında dil ve akıl gelir. İnsan, aynı zamanda kendi yaptığı âletleri kullanan tek hayvandır.
Hayvanların bütün bu şeylere yalnızca çok küçük bir yatkınlığı vardır, ama bunlar insanda bütünüyle yeni karakteristikler geliştirmiştir. Pek çok hayvan bir çeşit sese sahiptir ve seslenme aracılığıyla bir ölçüde anlaşabilirler ama yalnızca insan bu seslenmeleri nesneleri ve eylemleri adlandırma aracı olarak kullanabilir. Hayvanlar kendisiyle düşündükleri beyne de sahiptir, ancak daha sonra göreceğimiz gibi, insan beyni akılcı ya da soyut düşünmeye kadir, bütünüyle yeni bir farklılık gösterir. Hayvanlar da bazı cansız şeyleri belli amaçlar meselâ yuva kurmak için kullanmayı bilirler. Maymunlar zaman zaman sopa ya da taş kullanır ama yalnızca insan belli amaçlar için kendisinin tasarlayarak yapmış olduğu âletler kullanır. Hayvanlar arasındaki bu ilkel eğilimler bize insanın malik olduğu özelliklerin harika bir yaratılış yoluyla değil sürekli bir gelişmenin sonucu olarak geldiğini gösterir.
Yalıtık durumda yaşayan hayvanlar böyle bir gelişim aşamasına ulaşamazlar. İnsan bu aşamaya ancak toplumsal bir varlık olarak ulaşabilir. Toplumun sınırları dışında dil karanlıktaki bir göz kadar yararsızdır ve ölmeye mahkûmdur. Dil ancak toplum içinde mümkündür ve üyelerinin birbirlerini anlamasının aracı olarak ancak orada gereklidir. Bütün toplumsal hayvanlar anlaşmak için araçlara sahiptirler, başka türlü belli planları ortaklaşa uygulamaya kadir olamazlardı.
Âlet kullanımı da, böyle becerilerin korunması ancak toplum aracılığıyla mümkün olduğundan, bir toplumu öngerektirir. Yalıtık bir yaşamda herkes kendi buluşlarını kendi yapmak zorunda olur, bulanın ölümüyle buluş da yiteceğinden herkes her şeye yeni baştan başlamak zorundadır. Önceki nesillerin deneyim ve bilgileri ancak toplum sâyesinde korunur, sürdürülür ve geliştirilir. Bir grup ya da topluluk içinde bazıları ölebilir ama grubun kendisi ölmez, yaşar. Âlet kullanma bilgisi insana doğuştan gelmez, sonradan kazanılır. Bunun için, ancak toplum içinde mümkün olan zihinsel gelenek zorunludur.
İnsanın bu özgül karakteristikleri toplumsallığından ayrılamaz olduğu kadar birbirleriyle de çok yakın ilişkilidir. Bu karakteristikler yalnızlık içinde gelişmez tersine ortaklık içinde ilerler. Kendi düşüncelerinin doğasını düşünmeye çalışan herkes düşünce ve dilin ancak birlikte var olup gelişebileceğini bilir. Düşündüğümüz ya da tasavvur ettiğimizde aslında kendi kendimize konuşuruz; bundan kelimeler kullanmaksızın açık seçik düşünmemizin olanaksız olduğunu gözlemliyoruz. Kelimeler olmaksızın düşündüğümüzde düşüncelerimiz bulanık kalır ve değişik düşünceleri bir araya getiremeyiz. Bunu herkes kendi deneyimleriyle fark edebilir. Bu, soyut akıl denen şeyin algısal düşünce olmasından ve ancak algılar aracılığıyla cereyan edebilmesinden ötürü böyledir. Algıları ancak adlar aracılığıyla düzenler ve alabiliriz. Zihnimizi genişletmek, bilgimizi ilerletmek yönündeki her çaba adları ayırt etmek ve sınıflandırmak ya da eski adlara daha kesin bir anlam kazandırmakla başlamak zorundadır. Dil, zihnin bedenidir, kendisiyle insana ait bütün bilimlerin inşa edilebildiği malzemedir.
İnsan zihni ile hayvan zihni arasındaki fark Schopenhauer tarafından çok uygun bir şekilde gösterilmiştir.
Bu ifade Kautsky tarafından “Etik ve Materyalist Tarih Anlayışı”nda alıntılanmıştır. Hayvanların eylemleri görsel motiflere bağımlıdır, ancak bu motiflerle görür, işitir ya da başka herhangi bir şekilde gözlemler. Hayvanı şu ya da bu şekilde davranmaya neyin yönelttiğini daima söyleyebiliriz, çünkü bakarsak onu biz de görebiliriz. Buna karşılık insana geldiğinde iş bütünüyle farklıdır. Kafasının içindeki düşünceler olduğu için, onu edimde bulunmaya yönelten motifleri bilmediğimizden, ne yapacağını öngöremeyiz. İnsan düşünüp tartar ve böyle yaparak geçmiş deneyiminin sonucu olan bütün bilgisi işin içine girer ve nasıl davranacağına o şekilde karar verir. Hayvanların edimleri dolaysız izlenime bağlıdır, oysa insanınkiler soyut kavramlara, düşünmesine ve algılamasına bağlıdır. İnsan aynı zamanda daha incelikli içsel motiflerden etkilenir. Bu yüzden, bütün hareketleri, onları hayvanlarınkinden ayıran ve bağımsızlık görüntüsü veren ilkeler ve niyetlerle yönlendiriliyor olmanın damgasını taşır.
İnsanlar ve hayvanlar bedensel arzulara sahip olduklarından, bu arzuları çevrelerindeki maddî nesnelerle tatmin etmeye zorlanırlar. Zihindeki izlenim dolaysız iti ve başlangıçtır; arzuların tatmini edimin amacı ve sonucudur. Hayvanda edim izlenimin hemen ardından gelir. Avını görür ve derhal üzerine atlar, yakalar, yer ya da yakalamak için ne gerekiyorsa onu yapar ve bu bir içgüdü olarak miras alınmıştır. Hayvan tehditkâr bir ses işittiğinde, bacakları gelişmişse derhal koşarak kaçar ya da rengi bir koruyucu olarak işe yarıyorsa görünmemek için ölü taklidi yaparak yatar. Buna karşılık insanın izlenimleri ve edimleri arasında kafasına uzun bir düşünceler ve değerlendirmeler zinciri girer. Eylemleri bu değerlendirmelerin sonucuna bağlıdır.
Bu farklılık nereden gelir? Bunun âlet kullanımıyla yakından bağlantılı olduğunu görmek zor değildir. İnsanın izlenimleriyle edimleri arasına düşüncenin girmesiyle aynı tarzda, insan ile elde etmek istediği amaç arasına âletler girer. Dahası, insan ile dışındaki nesneler arasında âletler bulunduğu için izlenim ile performans arasında da düşünme ortaya çıkmak zorundadır. İnsan düşmanının ya da elde etmek istediği meyvanın karşısına boş elle çıkmaz, aksine dolambaçlı bir yoldan gider, düşman hayvana karşı kullandığı bir âlet, bir silah (silahlar da âlettir) alır; bu yüzden zihninde de aynı devreyi kurmak, ilk izleniminin ardına düşmeyip âletleri düşünmek ve ondan sonra amaca yönelmek zorundadır. Bu maddî devre zihinsel devreye neden olur; belli bir edime yönelen düşünceler, edimi yerine getirmek için gereken âletlerin sonucudur.
Burada ilkel âletlerle ve zihinsel gelişimin ilk evreleriyle ilgili çok basit bir durumu ele aldık. Teknik daha karmaşık hâle geldikçe, maddî devre daha büyür, sonuç olarak zihnin kat ettiği devre de daha büyük olur. Herkesin kendi âletlerini kendisinin yaptığı zamanlarda açlık ve mücadele düşüncesi insan zihnini âlet yapmaya zorlamış olmalıdır. Burada izlenimlerle insan ihtiyaçlarının tatmini arasında daha uzun bir düşünce zinciri buluyoruz. Kendi zamanımıza geldiğimizde ise bu zincirin çok uzun ve karmaşık olduğunu görüyoruz. İşten çıkarılan işçi açlığın kapıda olduğunu anlar; iş ilânlarına bakmak için bir gazete alır; demiryollarına gider, ancak uzunca bir süre sonra alabileceği bir ücret için emek gücünü teklif eder ve böylece yiyecek satın alabilmeyi ve açlıktan korunmayı umar. Hedefine ulaşmadan önce zihnin ne kadar uzun bir döngüsel düşünceler zinciri izlemesi gerekiyor. Ama, insanın kendisi aracılığıyla isteklerini tatmin ettiği çok gelişmiş tekniğimize uygun düşen budur.
Bununla birlikte insan tek bir âlet değil farklı amaçlar için kullandığı ve içlerinden seçim yapabileceği birçok âletle çalışır. İnsan bu âletler sâyesinde hayvandan ayrılır. Hayvanlar doğuştan bedenlerinde buldukları âletlerin ve silahların ilerisine asla geçemezler, oysa insan âletlerini istediği gibi yapar ve değiştirir. İnsan farklı âletler kullanan bir hayvan olarak bunlar arasında seçim yapabilecek zihinsel yeteneğe sahip olmak zorundadır. Kafasında çeşitli düşünceler gelir gider, zihni bütün âletleri ve kullanımlarının doğuracağı sonuçları değerlendirir ve eylemleri bu değerlendirmelere bağlıdır. Aynı şekilde bir düşünceyi öbürüyle bir araya getirir ve amacına uygun fikri çabucak kavrar.
Hayvanlar bu yeteneğe sahip değildir; onunla ne yapacaklarını bilemeyeceklerinden sahip olsalar da yararsız olurdu. Bedensel yapıları yüzünden eylemleri dar sınırlarla kuşatılmıştır. Aslan ancak avının üstüne atlayabilir ama onu kovalayarak yakalamayı düşünemez. Tavşan koşacak şekilde biçimlenmiştir, sahip olsa bile kullanabileceği başka bir savunma aracı yoktur. Bu hayvanların avın üzerine atılacakları ya da kaçacakları ânı belirlemek dışında düşünecekleri bir şey yoktur. Her hayvan belirli bir yere uyacak şekilde biçimlenmiştir. Eylemleri güçlü alışkanlıklar hâline gelmek zorundadır. Bu alışkanlıklar değişmez. Hayvanlar değişik koşullar getirildiğinde değişik alışkanlıklar kazanabilecek makinalar değildir. Hayvanların kısıtlılıkları beyinlerinin niteliğinde değil bedenlerinin biçimlenişinde yatar. Hayvanın eylemi bedeninin yapısı ve çevresiyle sınırlıdır, bunun sonucu olarak düşünmeye pek az ihtiyacı vardır. Bu yüzden düşünmek onun için gereksiz olacak ve yarardan çok zarar getirecektir.
Öte yandan insan, belli gereksinmelere göre aralarında seçim yaptığı âletlerin ve silahların kullanımını değerlendirdiğinden bu yeteneğe sahip olmak zorundadır. Kaçan bir tavşanı vurmak istediğinde okunu ve yayını eline alır, bir ayıyla karşılaştığında baltasına sarılır ve kabuklu bir yemişin içini çıkarmak istiyorsa çekiç kullanır. Bir tehlikeyle karşılaştığında kaçmasının mı yoksa silah elde kendini savunmasının mı daha iyi olacağını değerlendirmelidir. Yapay âletlerini kullanmada bu düşünme ve değerlendirme yeteneği insan için paha biçilmez önemdedir.
Biri olmadan öbürü olanaksız olan düşünce, dil ve âletler arasındaki bu güçlü ilişki, bunların aynı zamanda gelişmiş olmaları gerektiğini gösterir. Bu gelişmenin nasıl gerçekleştiğini ancak tahmin edebiliriz. Kuşkusuz koşullarda insanı maymuna benzer atalarından değiştiren bir değişiklik olmuştur. Maymunların orijinal vatanı olan ormanlardan açık alanlara göç eden insanın hayat tarzı bütünüyle değişime uğramıştır. Eller ile ayakların farklılaşması o sırada meydana gelmiş olmalıdır. Toplumsallık ve kavramaya çok uygun, maymununkine benzer el, bu değişiklikte pay sahibi olmuş olmalıdır. Aramaya gerek olmadan çevrede hazır bulunan taşlar ve sopalar gibi ham nesneler istenen hedeflere fırlatılmıştır. Bu pratik bu ilkel insanların zihninde iz bırakacak kadar sık tekrarlanmıştır.
Hayvan için çevresindeki doğa, ayrıntılarının bilincinde olmadığı tek bir birim oluşturur. Çeşitli nesneleri birbirinden ayırt edemez. İlkel insanımız en düşük aşamasındayken aynı bilinç düzeyinde olmalıdır. Çevresindeki muazzam kütle içerisinden varlığını korumak için kullandığı bazı nesneler (âletler) eline geçmiştir. Kısa zamanda, çok önemli nesneler olan bu âletlerin işaret edilmesi gereği doğmuş, bunlar aynı zamanda belirli bir etkinliği de adlandıran bir seslenimle işaretlenmiştir. Bu seslenim ya da işaretleme sâyesinde bu âlet ve bu belirli etkinlik çevrenin geri kalanından ayırt edilir olmuştur. İnsan dünyayı kavramlarla çözümlemeye başlamış, öz-bilinç ortaya çıkmış ve çalışırken yapay nesneler amaçlı olarak aranır ve bilerek yapılır olmuştur.
Bu süreç –çünkü bu çok yavaş bir süreçtir- bizim oluş durumundaki insanımızın başlangıcına damga vurur. İnsan bazı âletleri bilinçli olarak arayıp kullanmaya başlar başlamaz âletlerin gelişmekte olduğunu söyleyebiliriz; çünkü bu aşamanın ardından âlet yapımına geçmek için sadece bir adım vardır. İlk kaba saba âletler kullanıma göre farklılaşır; keskin bir taştan bıçak, süngü, delgi ve kargıya geçeriz; sopadan baltaya varırız. Âletlerin, daha sonra işbölümüne hizmet edecek olan, daha da farklılaşmasıyla dil ve düşünce daha zengin ve yeni biçimlere doğru gelişir, düşüncenin gelişmesi de eskilerini geliştirmek ve yenilerini icat etmek yoluyla insanı âletleri daha iyi kullanmaya götürür.
Böylece, bir şeyin öbürünü getirdiğini görüyoruz. Toplumsallaşma ve emek verme pratikleri tekniğe, düşünceye, âletlere ve bilimlere başlangıçlarını veren ve onları sürekli geliştiren kaynaklardır. Emeği sâyesinde maymuna benzer ilkel insan gerçek insanlığa yükselmiştir. Âlet kullanımı, insanlarla hayvanlar arasındaki giderek daha da büyüyen ayrılığa işaret eder.
IX – Hayvanların organları, insanın âletleri
İnsanlarla hayvanlar arasındaki temel farkı hayvanların organlarıyla insanların âletleri arasında buluyoruz. Hayvan organlarıyla yiyeceğini sağlar ve düşmanlarını alt eder, insan aynı şeyleri âletlerin yardımıyla yapar. Organ (organon) aynı zamanda âlet anlamına da gelen Yunanca bir kelimedir. Organlar hayvanın doğuştan gelen âletleridir. Âletler insanın yapay organlarıdır. Daha doğrusu organ hayvan için neyse el ve âlet de insan için odur. Eller ve âletler hayvanların kendi organlarıyla yerine getirmek zorunda oldukları işlevleri görürler. El, çeşitli âletleri tutabilecek şekilde yapılanmış olması sâyesinde her türlü işe uygun genel bir âlet hâline gelmiştir; bu yüzden pek çok işlevi yerine getiren bir organ olmuştur.
Bu işlevlerin çeşitliliği sâyesinde insanın önünde hayvanların bilmediği çok geniş bir gelişme alanı açılmıştır. İnsan eli çok çeşitli âletleri kullanabildiği için hayvanların sahip olması mümkün bütün organların işlevlerini bir araya getirebilir. Her hayvan belli bir çevrede biçimlenmiş ve o çevreye uyarlanmıştır. İnsansa âletleriyle her koşula uyarlanır, her çevre için donanımlıdır. At çayırlıklar için, maymun ormanlar için yapılanmıştır. Ormanda at, açık çayırlığa getirilen bir maymunun orada kalacağı kadar âciz kalır. Buna karşılık insan ormanda baltasına, çayırlıkta küreğine baş vurur. İnsan, âletleriyle dünyanın her yerinde yolunu açabilir ve evini her yerde kurabilir. Neredeyse bütün hayvanlar yalnızca belirli yerlerde yaşayabilip ihtiyaçlarını karşılar ve farklı bölgelere götürülürse varlığını sürdüremezken insan bütün dünyayı fethetmiştir. Bir hayvanbilimcinin bir zamanlar ifade ettiği gibi, her hayvan varolma mücadelesinde bekasını sağlayan bazı kuvvetlere, başka hayvanlara av olarak, çoğalmasını engelleyen birtakım zaaflara sahiptir. İnsan, bu anlamda yalnızca kuvvete sahiptir, zaafı yoktur. Âletleri olması sâyesinde bütün hayvanlara eşittir. Bu âletlerin durağan kalmayıp sürekli gelişmesi sâyesinde de bütün hayvanların üzerine çıkar. Âletleri onu bütün yaratıkların efendisi, âlemin kralı kılar.
Hayvanlar âleminde de organların sürekli gelişmesi ve mükemmelleşmesi söz konusudur. Ne var ki bu gelişme, organın gelişmesini son derece yavaş kılan biyolojik yasalarca yönetildiğinden, hayvanın vücudundaki değişmelerle bağlantılıdır. Organik dünyanın gelişiminde binlerce yıl hiç mesabesindedir. Oysa insan, organik gelişimini dışsal nesnelere aktararak kendisini biyolojik yasanın zincirinden azade kılmıştır. Âletler çabucak dönüştürülebilir ve teknik öylesine hızlı sıçramalar yapar ki hayvan organlarının gelişmesiyle karşılaştırıldığında, bu, mucizevî olarak nitelendirilmelidir. İnsan, girdiği bu yeni yol sâyesinde birkaç bin yıl gibi kısa bir zaman dilimi içerisinde en yüksek hayvanın yukarısına çıkmıştır. Bu araç gereçlerin icadıyla insan tanrısal bir güç kazanmış ve yeryüzüne kendi ortaksız mülkü olarak sahip olmuştur. {İnsanın bu mertebeye yükselmesiyle} Organik dünyanın barışçıl ve o zamana dek müdahalesiz işleyen gelişmesi Darvinci kurama uygun biçimde gelişmekten çıkar. Besleyici, evcilleştirici, yetiştirici olarak davranan insandır; ayıklamayı yapan da. Bitki ve hayvanlardan kendi amacına ve isteğine göre daha ileri biçimler çıkartarak bütün çevreyi değiştiren insandır.
Âletlerin çıkışıyla insan bedenin daha fazla değişmesi durur. Beyin dışında insan organları nasılsalar öyle kalır. İnsan beyni âletlerle birlikte gelişmek zorundaydı; ve aslında insan soyunun aşağı ve yüksek ırkları arasındaki farkın esas olarak beyinlerinin içeriğinden oluştuğunu görüyoruz. Ama bu organın gelişimi bile belli bir evrede durmak zorundaydı. Uygarlığın başlangıcından beri beynin işlevleri git gide daha fazla yapay araçlarca devralınmakta. Bilim, kitaplar içinde muhafaza ediliyor. Bugünkü akıl yeteneğimiz Yunanların, Romalıların hatta Tötonların sahip olduklarından daha iyi değil, ama bilgimiz onlarınkiyle kıyaslanmaz ölçüde artmıştır, bu da büyük ölçüde bu zihinsel organın yükünün ikame edicilerince yani kitaplarla hafifletilmiş olması sâyesindedir.
İnsanlarla hayvanlar arasındaki farkı öğrenmiş olarak şimdi de her birinin varolma mücadelesinden nasıl etkilendiğine bakalım. Mükemmelleşmenin ve mükemmel olmayanların ayıklanmasının nedeninin bu mücadele olduğu inkâr edilemez. Hayvanlar bu mücadele içinde durmadan daha da mükemmelleşirler. Ne var ki burada, mükemmelliğin neden oluştuğunun ifadesinde ve gözlemlenmesinde daha özenli davranmak zorunludur. Böyle yapınca, artık hayvanların bir bütün olarak mücadele ettiğini ve mükemmelleştiğini söyleyemeyiz. Hayvanlar belli bazı organlarıyla mücadele ve rekabet eder. Aslanlar kuyruklarıyla mücadele yürütmez; tavşanlar gözlerine güvenmez; ne de doğanlar başarılarını gagalarına borçludur. Aslanlar sıçrayıcı (atılıcı) kasları ve dişleriyle mücadele eder; tavşanlar ayaklarına ve kulaklarına güvenir; doğanlar gözleri ve kanatları sâyesinde başarır.Şimdi neyin mücadele ve rekabet ettiğini soracak olursak, yanıt organların mücadele ettiğidir. Aslanın kasları ve dişleri, tavşanın ayakları ve kulakları, doğanın gözleri ve kanatları mücadele yürütür. Organların mükemmelleşmesi bu mücadele içinde olur. Bir bütün olarak hayvan, bu organlara bağımlıdır ve onların kaderini paylaşır.
Şimdi de aynı soruyu insanlar âlemi hakkında soralım. İnsanlar doğal organları değil yapay organlar aracılığıyla, âletler (silahlar da âlet olarak anlaşılmalıdır) aracılığıyla mücadele eder. Mücadele yoluyla mükemmelleşme ve mükemmel olmayanların ayıklanması ilkesi burada da geçerlidir. Âletler mücadele eder ve bu âletlerin daima daha da mükemmelleşmesine yol açar. Daha iyi âletler ve silahlar kullanan oymak grupları devamlılıklarını en iyi şekilde güvenceye alır ve iş bir başka ırkla doğrudan mücadeleye gelince yapay âletlerle daha iyi donanmış olan ırk kazanacaktır. Teknik yardımcıları daha iyi gelişmiş olan ırklar, yapay yardımcıları gelişmemiş olanları kovacak ya da alt edecektir. Avrupalı ırk hâkim konumdadır, çünkü dışsal yardımları daha iyidir.
Burada Darwin tarafından formüle edilen ve Spencer tarafından vurgulanan varolma mücadelesi ilkesinin insanda hayvandakinden farklı bir etkisi olduğunu görüyoruz. Mücadelenin çarpışmada kullanılan silahları mükemmelleştirdiği ilkesi insanlarda ve hayvanlarda farklı sonuçlara götürür. Hayvanda bu, doğal organların sürekli gelişmesine yol açar; bu, türeyiş kuramıdır, Darvinciliğin özü. İnsanlarda ise bu, âletlerin, üretim araçlarının sürekli gelişmesine yol açar. Bu da Marksizmin temelidir. Burada Marksizm ile Darvinciliğin her biri kendi özel alanında geçerli, öbürüyle ortak hiçbir şeyi bulunmayan iki bağımsız kuram olmadığını görüyoruz. Gerçekte, her iki kuramın altında aynı ilke yatar. İkisi tek bir birim oluşturur. İnsanın yeni bir yol tutturması, âletlerin doğal organların yerini tutması bu temel ilkenin kendisini bu iki alan içinde farklı biçimlerde göstermesine neden olur. Hayvanlar âlemi Darvinci ilkeye göre gelişirken, insan soyunda Marksçı ilke geçerli olur. İnsan kendisini hayvanlar âleminden kurtardığında, âletlerin ve üretim yöntemlerinin gelişmesi, işbölümü ve bilgi toplumsal gelişmenin itici gücü hâline gelir. İlkel komünizm, köylü sistemi, meta üretiminin başlangıçları, feodalizm ve şimdi bizi Sosyalizmin iyice yakınına getiren modern kapitalizm gibi çeşitli sistemleri ortaya çıkartan budur.
X – Kapitalizm ve sosyalizm
Darvinci varolma mücadelesinin gelişmede aldığı bu özel biçim, insanın toplumsallığı ve âlet kullanması tarafından belirlenir. Varolma mücadelesi farklı grupların üyeleri arasında hâlâ sürmekle birlikte aynı grubun üyeleri arasında ortadan kalkar, yerini karşılıklı yardımlaşma ve toplumsal duyguya bırakır. Gruplar arasındaki mücadelede kazananın kim olacağına teknik donanım karar verir; bu da tekniğin gelişmesi sonucunu verir. Bu iki koşul farklı sistemler altında farklı etkilere yol açar. Bunların kapitalizmde nasıl işlediğine bir bakalım.
Burjuvazi politik iktidarı ele geçirip kapitalist sistemi hâkim kıldığında, feodal zincirleri koparıp insanları tüm feodal bağlardan serbest kılmaya başladı. Herkesin rekabete katılabilmesi, hiç kimsenin hareketinin ortak bağlar tarafından engellenmemesi ya da daraltılmaması yahut hukukî durumlarla kısıtlanmaması kapitalizm açısından zorunluydu; çünkü üretimin tam kapasitesiyle gelişmesi ancak böyle mümkündü. Ancak serbest işçiler olarak emek güçlerini tam bir meta olarak kapitalistlere satabileceği ve kapitalistler onları ancak serbest işçiler olarak kullanabileceği için işçiler kendi hareketlerine özgürce kumanda edebilmeli ve feodal ya da lonca yükümlülükleriyle bağlı olmamalıydılar. Bu nedenle burjuvazi bütün eski bağların ve yükümlülüklerin defterini dürdü. İnsanları tümüyle serbest kıldı ama aynı zamanda onları bütünüyle yalıtık ve korumasız bıraktı. Daha önce insanlar yalıtık değildi; birtakım ortaklaşmalara aittiler; bir beyin ya da bir komünün koruması altındaydılar ve bundan kuvvet alıyorlardı. Kendisine karşı bazı yükümlülükler borçlu oldukları ve kendisinden korunma sağladıkları bir toplumsal grubun parçasıydılar. Burjuvazi bu yükümlülükleri iptal etti; ortaklaşmaları imha etti ve feodal ilişkilere son verdi. Emeği serbest kılmak aynı zamanda onu her türlü korumadan yoksun bırakmak ve artık başkalarına güvenemez hâle getirmek anlamına geliyordu.
Herkes sadece kendine güvenmek zorundaydı. Her biri, her türlü bağdan ve korumadan azade, tek başına, herkese karşı mücadele etmeliydi.
Kapitalizm altında insan âleminin büyük ölçüde yırtıcı hayvanların dünyasına benzemesinin nedeni budur ve burjuva Darvincilerin insanların prototipini yalıtık yaşayan hayvanlar arasında aramasının nedeni de yine tam budur. Bu konuma kendi deneyimleriyle varmışlardır. Ne var ki, yanlışlıkları kapitalist koşulları ebedî sanmalarından oluşur. Kapitalist rekabetçi sistemimizle yalıtık yaşayan hayvanlar arasında var olan ilişki Engels tarafından “Anti-Dühring” kitabında şöyle ifade edilmişti:
“Son olarak, modern sanayi ve dünya pazarının açılışı mücadeleyi evrensel kıldı ve aynı zamanda ona duyulmamış bir bulaşıcılık kazandırdı. Şimdi, bireysel kapitalistler kadar koca sanayi kollarının ve ülkelerin hayatta kalıp kalmayacağına üretimin doğal ve yapay koşulları karar veriyor. Düşen insafsızca bertaraf ediliyor. Hayvan için doğal olan varlık koşulları insanî gelişimin son hükmü imiş gibi gözüküyor.”
Bu kapitalist rekabette mücadeleyi yürüten ve mükemmellikleri zaferi belirleyecek olanlar nedir?
İlk olarak teknik, âletler, makinalar gelir. Burada yine mücadelenin mükemmelleşmeye götürdüğü yasası geçerlidir. Daha gelişmiş makina gelişmemişi geride bırakır, çok kullanışlı olmayan makinalar ve basit âletler kullanımdan düşer ve makina tekniği dev adımlarla daha büyük üretkenliğe doğru ilerler. Bu, Darvinciliğin insan toplumuna gerçek uygulanmasıdır. Bunun kapitalizmdeki özelliği, özel mülkiyetin olması ve her makinanın arkasında bir insanın bulunmasıdır. Devasa makinanın arkasında büyük bir kapitalist, küçük makinanın arkasında küçük bir kapitalist vardır. Küçük makinanın yenilgisiyle küçük kapitalist, kapitalist olarak, bütün umutları ve mutluluğu ile birlikte mahvolur. Mücadele aynı zamanda bir sermaye yarışıdır. Büyük sermaye daha iyi donanımlıdır ve büyük sermaye giderek daha da büyümektedir. Çıkarları kapitalizmin devamından yana olan burjuvaziyi sayıca azalttığı ve ilgasını isteyen kitleyi büyüttüğü için sermayenin bu temerküzü bizzat sermayenin altını oyar. Bu gelişmeyle kapitalizmin karakteristiklerinden biri yavaş yavaş ortadan kalkar. Herkesin herkese karşı mücadele ettiği bir dünyada işçi sınıfı arasında yeni bir birlik, bir sınıf örgütlenmesi gelişir. İşçi sınıfı örgütlenmeleri işçiler arasındaki rekabete son verip onların birbirinden ayrı güçlerini dış dünyaya karşı mücadelelerinde tek bir büyük güç şeklinde birleştirmekle işe başlar. Toplumsal gruplar için geçerli olan her şey, doğal koşullar tarafından ortaya çıkarılan bu sınıf örgütlenmesi için de geçerlidir. Bu sınıf örgütlenmesi saflarında toplumsal güdüler, manevî duygular, fedakârlık ve tüm topluluğa olan adanmışlık en hayranlık verici biçimde gelişir. Bu sağlam örgütlenme işçi sınıfına kapitalist sınıfı yenmek için ihtiyacı olan büyük gücü verir. Âletlerle değil âletlerin sahipliği için, sanayiyi yönetme hakkı için verilen sınıf mücadelesi bu sınıf örgütlenmesinin gücüyle karara bağlanacaktır.
Şimdi de Sosyalizm altında yürütülecek geleceğin üretim sistemine bakalım. Âletlerin mükemmelleşmesine götüren mücadele sona ermeyecektir. Daha önce kapitalizmde olduğu gibi, daha az gelişmiş makina daha üstün makina tarafından devre dışı bırakılacak  ve kullanımdan düşecektir. Önceki gibi, bu süreç emeğin üretkenliğinin daha da artmasına yol açacaktır. Ancak özel mülkiyet kaldırılmış olacağından, her makinanın arkasında onu kendisinin sayan ve onun kaderini paylaşan bir insan olmayacaktır. Makinalar ortak mülk olacak ve az gelişmişlerinin daha gelişmişlerince kullanımdan kaldırılmasına çok özenli değerlendirmelerden sonra karar verilecektir.
Sınıfların kaldırılmasıyla tüm uygar dünya tek bir büyük üretici topluluk olacaktır. Bu topluluk içinde üyeler arasındaki karşılıklı mücadele ortadan kalkacak ve mücadele, dış dünyaya karşı yürütülecektir. Bu artık kendi cinsimize karşı bir mücadele değil, geçim için verilen bir mücadele, doğaya karşı bir mücadele olacaktır. Doğa, insana tâbidir ve çok küçük bir zorlamayla bol bol verir. Burada insanın önüne yeni bir gelişme yolu açılır: İnsanın hayvanlar âleminden yükselişi ve varolma mücadelesini âletler aracılığıyla sürdürüşü sona erer ve insanlık tarihinin yeni bir bölümü başlar.
 

* Hollandalı Marksist düşünür,eylemci ve bilim insanı Anton Pannekoek (1873-1960) 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde özellikle etkili olan ancak sağa kayışını tamamlayan Sosyal Demokrasi (II. Enternasyonal) ile Sovyetler Birliği merkezli Marksizm-Leninizm anlayışı (III. Enternasyonal) arasında sıkışarak 20. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren büyük ölçüde etkisizleşen Avrupa Marksizminin önder isimlerindendir. Hollanda ve Almanya komünist partileri içinde faal siyasal mücadele yürüten ve “konsey komünizmi” akımının kurucularından olan Pannekoek, siyasal faaliyetlerinin yanı sıra astronomi alanında çalışmalarıyla da tanınan parlak bir bilim insanıydı. Bu alandaki çalışmalarını onurlandırmak üzere Amsterdam Üniversitesinde kendi adına kurulan Anton Pannekoek Astronomi Enstitüsü halen faaliyettedir. Pannekoek’in bu sayıda yer verdiğimiz çalışması, Marksizm ile Darvincilik arasındaki bilimsel ilişki ve yakınlıklar üzerine Marksizmin klasik metni olarak kabul edilmektedir. Pannekoek’in 1909 tarihli orijinal broşürünün 1912’de Nathan Weiser tarafından yapılan İngilizce çevirisinden Türkçeye çevrildi.

Kaynak: www.marxists.org/archive/pannekoek

Görüşleriyle, özellikle II. Enternasyonalcilerle mücadelede, Lenin’in de ilgisini çekmiş bir Marksist olan Pannekoek’in Lenin’in Filozofluğu kitabı (Çev.: Sabir Yücesoy, Metis Yayınları) Türkçe’de yayınlanmıştır.

* Almanya’da Prusya Krallığında ve onun çevresinde kurulan Alman İmparatorluğu (1871-1918) sırasında devletin belkemiğini oluşturan büyük toprak sahibi aristokrat subaylara (junker) dayanan yönetim biçimi ve zihniyeti (ç.n.)

Okunma 24 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.