Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Marksist Teorinin Bütünlüğü

Yazan

Marksist Teorinin Bütünlüğü

Eyüp Eser

I. Giriş

Marksizm bilim, felsefe ve politika sektörlerinden oluşan bütünsel bir yapı olup; bu sektörler de epistemolojik ve ontolojik alandan oluşan bir meta-yapı ile sarmalanır. Bu meta-yapının epistemolojik bölümü ontolojik bölümünün aksine herhangi bir tarihsellik taşımaz. Bu yapı bize Marksist teoriyi verir. Bu şekilde tanımlanan Marksist teori ise ezilenlerle içsel olmayıp politik olarak birleşir. Bu birleşme ile de Marksist teori “an” olarak ontolojik sürece dahil olurken “tarihsel sürece” ise epistemolojik olarak dahil olur. Burada vurgulanması gereken olgu dışsallıktır. Çünkü “teorisini bulan (yaratan) [bir] pratik ya da pratiğini bulan (yaratan) [bir] teori olduğunun herhangi bir teorik tanıtı yoktur.[1]
Bu kısa tarifte vurgulanması gereken şey “politika”dır. Çünkü bu yapı içinden dışarıya iki yönlü geçişkenlik sağlayan tek unsur politikadır. Diğer bir ifade ile politika bu yapı içinde ontolojik gerçek ya da maddi gerçek ile dolaysız ilişkisi olan tek unsur durumundadır. Bu anlatım, aynı anda, politika dışındaki unsurların bu geçişkenliği taşımadığı anlamına gelir.
Söz konusu geçişkenlik bağlamında “gidimli düşünce” konusunda açıklama yapmak bir gereklilik olmaktadır. Gidimli düşünceden kasıt belli bir düşünce formasyonuna “sonuna kadar” sadık kalarak düşünmektir. Başka bir ifade ile, gidimli düşünce, bir yöntemsel tercih olarak, bütün bir düşünce sürecini ortaya konulmuş ilkeler doğrultusunda baştan sona sürdürmektir. Bu tarz bir düşünce hem ele alınan teorik yapının bütünselliğinin korunmasını sağlar, hem de bu bütünselliğin kendisini yeniden-kurmasına her daim olanak verir. Böylece gidimli düşünce, hem teorik hem de politik vasıfları kendi içerisinde taşımaya muktedir olur.
Bu noktada sorulması gereken soru, gidimli düşüncenin yukarıda yapısal öğeleri belirtilmiş olan Marksist teoriye uygulanmasının ne gibi sonuçlar vereceği üzerine olmalıdır.
Her sürecin üzerinde yükseldiği temel yapı taşlarının zorunluluğu bir gerçek olarak durmaktadır. O zaman bir süreç olarak gidimli düşüncenin temel yapı taşları nedir ve nerede aranmalıdır soruları gündeme gelmektedir.
Yukarıda belirtildiği gibi bu düşünsel süreç Marksist Teoriye uygulanacak ise o zaman bu yapısal öğelerde Marksist Teori içerisinde aranması zorunluluğu doğal olarak kendisini dayatmaktadır.
Böyle bir uygulama ise öncelikle üzerinde hareket edeceği yapının öğelerinin ortaya konulmaları ile açıklanmalarını gerektirmektedir.
Bu gereklilik ışığında Marksist Teorinin unsurlarına yoğunlaşmak zorunludur.
II. Marksist Teorinin unsurları
II.i. Bilim
Marksist Teori’nin unsurlarından biri olarak bilim aslen “tarih” bilimidir.
Tarihin bir bilim olarak kabul edilmesi, onun niteliğinin tespit edilmesini öne çıkarır. Bir bilim olarak tarihin felsefi niteliği materyalisttir. Materyalist nitelik kendisini iki açıdan gösterir.
1.Nesnenin fikre, maddenin akla olan önceliği kabulü, beraberinde her türlü idealist tarih anlayışının kategorik reddini getirmiştir.
2. Eğer tarih bir bilim olarak kabul ediliyorsa bilimin tasnifselliğine de riayet etmek durumundadır. Böylece bir bilim olarak kendini kuran tarih, bilgiyi hem madde-fikir olarak, hem de tutarlı bir bütünsellik oluşturacak şekilde kurmalıdır. Bu ise tarihin, anlamsız bir birikim, karmaşık yığınsal bilgi ya da görüngüler toplamı olarak değil, fakat tarihselci veya pozitivist anlayışları aşan bir şekilde tasnifini gerekli kılmaktadır.
Bu ölçütler doğrultusunda bilimin materyalist tanımı nasıl yapılabilir?
Bilim, felsefe ve politika ile kategorik olarak ayrı olan, onlarla herhangi bir geçişkenlik taşımamakla beraber maddi gerçek ile dolaylı ilişkisi bulunan bir teorik sektördür.
Bu tanımdaki kritik nokta “maddi gerçek”, daha açık bir ifade ile bilimin üzerinde yükseldiği “nesne”dir. Bilimin nesnesi politika ve felsefeden farklıdır. Bilimin nesnesi “bilgi nesnesi”dir. Nesneler arasındaki bu fark, bilim ile politikanın epistemoloji-ontolojiden oluşan meta-yapısında epistemoloji alanında yer almasının hem bir kanıtı hem de bir gerekliliğidir. Bu epistemolojik kabul Hegelci ontoloji ya da politik maddi gerçekliğin –yani “an” olarak tarif edilen somut zamansal mekanın– epistemolojik bilim nesnesi ile bir bağının olduğunu reddetmek anlamına gelir. Böylece bilim, bağlı olduğu epistemolojik boyut ile bir “moment” ya da “momentler toplamı” olmaktan kurtulur. Bu da bilimin belli bir “an” ya da momentin yüceltilerek idealist; “an”lar veya momentler toplamı olarak pozitivist perspektifler ile ele alınmasının önüne set çeker.
“Bilgi nesnesi” bir devamlılıktır, bir süreçtir. Bu nesne gerçek, maddi nesneyi –yani an’ı– ancak takip eden ve an’ı bütün koşulları içinde ele alıp onun sürece tahvil edilmesi ile oluşan nesnedir. Bu tanım gereği “an”ın “an” olarak tarih nazarında bir kıymeti yoktur. Çünkü ne “an”ın pozitivist perspektifinin ne de gelecek beklentisi yaratacak idealist bir tahayyülü olumlayan bir tanımdır karşı karşıya olunan. “An” tarihsel ifadesini bilgi nesnesine dönüştükten sonra bulur.
O zaman bilim-tarih-bilgi nesnesi epistemolojik şemsiye dışında hiçbir yerde bulunamaz. Çünkü –eğer– epistemoloji maddi gerçeğin dışında ise; -eğer– bilim bir tasnif süreciyse; -eğer– bilim düşünsel bir süreç ile bilgi nesnesi üzerinde yükseliyorsa ve –eğer– an’ın aksine kavranabilen bir bütünselliği taşıyor ise, bilim ontolojik –yani pratik/maddi gerçek–değil, ancak epistemolojik –yani düşünsel/bilgisel bir– düzlemde yer alabilir.
Bu noktada bilim ile ideoloji arasındaki farka dikkat çekmek gerekmektedir. Yukarıda ortaya konulanlar ışığında bilim hem epistemoloji içinde felsefeye hem ontolojik alandaki politikaya dışsaldır. İdeoloji ise her iki unsurun içsel bir karakter sergilemesinin yanında politika ile ilgisi doğrudan olup epistemolojik ve ontolojik alanların dışsallıklarını reddeder. Bu nedenle ideoloji ya da ideolojik düşünme, epistemolojinin ontoloji üzerindeki hakimiyetini tescil ederek bilim-felsefe-politikanın oluşturduğu ayrıksı, fakat geçişken, bütünlüğün aksine politikanın bilim ve felsefenin üzerinde kurduğu hegemonyaya dayanan bir bütünlüğü vazeder. Bu hegemonik bütünlükle beraber ideoloji politik alanın, “an”ın ya da konjonktürün çelişkilerini kendi açısından baş çelişki olduğunu düşündüğü çelişkinin içine hapsedildiği gibi onun altında daima tali çelişki olarak da görülebilir. Böylece ideolojik perspektif, güncel politikaya dar bir çerçeveden bakarak “an”da oluşmuş herhangi bir politik talebi temel çelişkisi içinde yok etme sonucunu da beraberinde getirir. Bu ise ideolojiye daima sahip olduğu katılığı vermesinin yanında, kendisini böyle bir statik referans noktası olarak görerek bilim-felsefe-politika geçişkenliğini reddederek, yine aynı öğelerden oluşan aktif bütünlüğü pasif ve monolitik bir yapı ile ikame eder. Bu ikame sonucunda ideoloji, bilimin aksine, politika ile ve onlarla beraber de “an”la doğrudan bir bağlantı kurar.
Bu açıklamaların ve ideoloji ile ortaya konulan farkların ışığında anlaşılacak bir bilim sektörü, Marksist Teorinin bütünselliği açısından maddi gerçeğe veya “an”a en mesafeli sektör olduğunu ortaya koyar. Bu şekilde anlaşılacak bir bilim hem kendisini tarih olarak, daha net olarak ortaya koyar; hem de, ideolojinin aksine, diğer sektörler üzerinde bir üstünlük kurarak. Ve yasalar. İdeoloji ile bilim arasında kritik bir fark yasalar olgusu ile açıklanabilir. Burada söz konusu edilen olgu, toplum söz konusu olduğunda, bilimde ideolojide toplumun hareket yasaları olduğu savını kabul ederler. Fakat, buradaki fark bilimin ve ideolojinin bu yasaları pratik konumlandırışları ile ilgilidir. Buna göre, ideoloji toplumsal yasaların maddi gerçeklik ve eyleyiş ile doğrudan bir ilişkisini kurarken; bilim böyle bir ilişkiden özellikle kaçınır. Başka bir ifadeyle ideoloji –bilim olarak kabul ettiği– yasaların pratik ile doğrudan ilişkili olduğunu, yani bu yasaların hiçbir engel olmaksızın “doğrudan” pratiğe aktarılabileceği anlayışına sahiptir. Bilim ise –yukarıda tarif edilen bütünlük içerisinde– böyle bir doğrudanlığa taviz vermez. Yani bilim pratiğe doğrudan bağlanamaz. Bilim pratiğe hükmedemez/emredemez. Bu durum hem epistemolojik ve ontolojik düzlemlerin önsel ayrımı ile bütünlüğü oluşturan sektörlerin, bu düzlemlerin, içinde “ayrı ayrı” alanlara sahip olmalarıdır. Belirtildiği gibi, birbirlerinden ayrıksı unsurlara sahip olan temel yapı sektörlerin arasında bir geçişkenlik / ilişki olmadığı anlamına gelmemektedir. Bilim-felsefe-politika üçlüsü arasındaki geçişken ilişkilerde birbirleri ile hiç bir şekilde bağlantısı olmayan bilim ile politika bu geçişkenliği felsefe dolayımıyla sağlar. Bu durumda bilim ile politika arasında doğrudan ya da pozitivistçe bir ilişki olmaması sonucunu doğurur. Böylece hem bilimin politikaya “doğrudan” müdahalesinin olmadığını gösterdiği gibi, “geçişkenlik” ile politikanın bilimi tamamen reddettiği anlamına gelmeyecektir.
Son olarak, bilimin bu şekilde anlaşılışının siyasal ifadesi ne olabilir?
Bilimin politik aksiyom ile bir bağlantısı yoktur; aksi Platoncu bir siyaset anlamına gelir[2]. Politika ile bağlantısı olmayan bilimin ezilenler ile de bir bağlantısı bulunmamaktadır. Bilimin ezilenlerle, ezilenlerin bilimle ilişkisi yoktur. Eğer bilim Marksist Teori’de bu tarz kategorik bir karakter sergiliyorsa o zaman böyle bir bilimin –vazgeçilmez olarak– ezilenlere ve onların politik hareketlerine kategorik olarak dışsal olduğunu gösterir. Bu durum, aynı zamanda, bilim ile politikanın hem epistemolojik ve ontolojik tanımlarına uygun olup hem de bu tanımların net birer açıklamalarını verebilecek olmalarıdır. Bu noktada bu açıklamanın ne olduğuna dair Habermas’a başvurmak yerinde olacaktır. Habermas’a; bilgi (burada bilgi nesnesi olarak anlaşılmaktadır) ancak epistemolojik olarak üstlenilebilir[3]. Yani, bilim ancak epistemolojik alan içinde “düşünsel”, “tasnifsel” ve “kavramsal” bir açıklama kazanır. Bunun anlamı epistemolojinin maddi gerçeklikle kategorik olarak farklı olduğunu ve bu alanın ontolojinin alanı olduğunu göstermesidir. Ontolojik alan ise pratik-politikaya aittir. Böylece epistemoloji “betimsel”, ontoloji ise “normatif” bir karaktere bürünür[4].
Böylece epistemolojik alan madde’nin yerini soyut düşüncenin aldığı alan haline gelir; epistemoloji ontolojik maddenin tasnifsel soyutlamasıdır; yani bu ayrı düzlemler bilim ile politika/pratik arasındaki bağlantısızlığı ortaya koyarken aralarındaki tek ilişki biçimi olan ve hem tek yönlü, geri dönülmez ilişkiyi belirtmek için kullanılmış olan geçişkenliğin neye dayandığı sorusunu gündeme getirir.
Bilim ile politika arasındaki geçişken karakterli ilişki felsefe üzerinden olup, politikadan bilime –ya da maddeden soyut nesneye– tek yönlü olarak ve bir daha maddeye politika ya da pratik olarak dönmemek üzere geri dönülmez bir karakter gösterir. Bu nokta bilimin felsefeyle olan ilişkisini verir. bu ilişkide felsefe ile bilimin aynı teorik mirası paylaşmalarından ileri gelirken; “bu [teorik] kavramın klasik iddiasını yıkmakta[dır]. Felsefi mirastan [...] teorik anlayışın yöntemsel anlamını ve sonra dünyanın bilenlerden bağımsız bir yapısı olduğuna dair ontolojik temel kabulü.[5]” olgusu olarak bilim felsefe ile olan ilişkisini ortaya koymuştur.
II.ii. Felsefe
Marksist Teorinin bütünselliğini sağlayan öğelerden biri olan felsefe de –bilim gibi– soyut bir düzlemde iş görür. Bu bütünlük içinde felsefe kategorik olarak belli bir pozisyona sahip olurken, bu pozisyon gereği, bilim ve politikanın her biri ile farklı ilişkiler içinde bulunur. Bu ilişkisellik gereği, felsefe, Marksist Teori içinde “vazgeçilemeyen öğe” niteliği gösterir. Öğe olarak durumu bilim ile politika arasında bir geçişkenlik bandı olarak yer almasından, zorunluluğu ise Marksizmin “materyalist tezi döne döne vurgulaması”dan kaynaklanır[6].
Böyle bir felsefe Marksist Teoriyi “kendi için felsefe” tehlikesine karşı uyarır. Bunun nedeni bilim ile politika bağlantılı bir felsefe anlayışının Marksist Teorik bütünlük içinde diğerlerinden farklı bir nokta işgal etmediği ve böylelikle epistemolojik / ontolojik bu meta-yapı içinde ancak bir “nesne” olarak yer alabileceği sonucunu doğurur. Eğer felsefe böyle bir nitelik ile tanımlanmaz ise, bu durumda felsefe kendi varlığını kendisinde bulur. Bu şekildeki felsefe ise ne politikayı araçsallaştırmaktan vazgeçer (bir eylem felsefesi şeklini almak), ne de kendisini bilimin yerine koyarak bilimin felsefeleştirilmesine (nesnel idealizm) sebep olmaktan alıkoyabilir.
O halde felsefe sadece bu bütünselliğin bir parçası olarak algılanır ve bu algının sonuçları kabul edilirse felsefe olumlanmasını kendi içinde değil fakat bir bütünselliğin parçası olarak bulur. Bu bütünsel karakterde felsefe mücadeleci karakterini kazanır. Althusser felsefeyi “kampf” (mücadele) olarak tanımlarken, Max Weber’e göre felsefe, “[...] felsefi düşünce toprağı[nı] sürmek için bir saban değil, düşmanlarına karşı kullanılacak bir kılıçtır.[7]
Bu düzlemde felsefe kendini iki farklı boyutsal düzlemde iki farklı mücadele içinde bulur.
1) Felsefe, Marksist Teori içinde bilim ve / ya da politikanın dolaysız bir aracı olarak tanımlanmaya karşı mücadele ederken, aynı anda “kendi için felsefe” olmaya karşı dururken;
2) Felsefe, Marksist Teorinin düşmanlarına karşı bir mücadele ya da kılıç olmak için de mücadele etmektedir.
Boyutsal bu kavrayış felsefenin sürekli bir yeniden-üretim sürecine sahip olmasına neden olur. Bu süreç ise kavramsal düzlemde iş görür. Çünkü; “Sonlu varoluşa, gerçek, en son, saltık bir varlık yükleyecek bir felsefe, felsefe adına layık değildir [...].[8]
Felsefenin bu şekilde anlaşılmasıyla beraber onun bilim ile politika arasındaki pozisyonunun iyi tespit edilmesi gerekir. Bu pozisyonda onun niteliğine bağlı olarak daha açık bir şekilde ortaya konulabilir. Felsefenin bu niteliği materyalizmdir. Materyalizm evrensel, genel ve sonsuz bilgiyi reddeder. Diğer bir ifade ile materyalizm “mutlak soyutlama”ya, “mutlak kavramsallaştırma”ya, “töz”e karşıdır. O soyutlamayı da, kavramsallaştırmayı da veya tözün kategorileştirilmesini de dış dünyanın, maddi gerçekliğin ve hareketin etkilerine maruz kalarak yapar. Böylece felsefe, epistemolojik / ontolojik meta-yapıda ontolojik bir boyuta sahip olsa da kendisini epistemoloji alanında gösterir. Fakat, hem mücadeleyi hem de mücadele sonucunda kendisini yeniden üretmek zorunda olan felsefe, kendi kendisini ontoloji alanında da var eder.
Felsefenin bu ikili yapısının ve Marksist Teorideki yerinin anlaşılabilmesi için onun bilim ve politika ile ilişkisine yakından bakılması gereklidir.
II.ii.i Felsefe-Bilim
Bilgi nesnesinin açıklanmasında da görüldüğü üzere bilgi ancak başka bir bilgi nesnesi kullanılarak oluşturulur, geliştirilir. Yani, başka bir deyişle; bir bilgi olmadan başka bir bilgiye erişilemez; her bilgi nesnesi kendinden önceki bir bilgi nesnesine dayanır[9]. İşte felsefe bu noktada epistemolojiktir. Bu noktada, felsefe ne kadar epistemolojik bir karaktere bürünür ise, bilim de o kadar ontolojik bir yön kazanır. Böylece bilim, bilim olarak kalmak ve asli epistemolojik alanda fonksiyonlarını devam ettirebilmek için felsefeye mahkûmdur. Yani, felsefenin edinimlerini –ki bu edinimler felsefenin ontolojik boyutunda varlık kazanırlar– epistemolojik alanda bilime “terk” etmesi ile bilgi nesneleri oluşur. “Terk” eder, çünkü bir kez bilimin epistemolojik alanına girildiğinde artık o “nesne” üzerinde felsefenin bir hükmü kalmaz; o artık bilimin bir nesnesi olur ve felsefi kökenine ve sonuçlarına isyan edebilir.
Bilim, “nesnesi” için felsefeye ihtiyaç duyar. Çünkü bilimin ontolojik boyutu yoktur, bu boyut felsefenin sahip olabileceği bir nitelik olduğu için bilimin herhangi bir kendiliğindenliğe izin vermeyecek bir sektör olduğu, gidimli bir münakaşa ile, belirtilebilir. Felsefenin kendiliğindenliği ise onun ontoloji ile olan ilişkisinden kaynaklanır. Bu, felsefenin ontolojisi ile ilgili olup, onun bilimle olan epistemolojik alanı ile ilgisini yoktur; kaldı ki böyle bir şey söylemek epistemoloji-ontoloji ayrımı için yukarıda belirtilenleri yok saymak ve gidimli bir düşünce formunu çelişkiye düşürmek ile neticelenebilir. O zaman felsefenin bu ikili karakteri, epistemolojik ve ontolojik olarak içsel çelişkileri barındıran bir Marksist Teorik öğe olarak görülmelidir.
Marksist Teorinin bir öğesi olarak felsefe;
1) Saf epistemolojik bir boyut taşımasından dolayı idealist virüsü hep taşır ve bilimle “terk” edilme sürecinde –çaresiz bir şekilde– kendini bu süreçle “epistemik” olarak var ettiği an, felsefe, salt düşünce temelinde “kendi kendinin” sağlaması ve varlık nedeni haline gelir. Çünkü, epistemoloji, nesnel/pratik bir boyuta sahip değildir. Böylece epistemolojik alan soyutlanan ve saf düşünsel düzlemde var olabilir, ki bu da, idealizmin yeşerdiği tarladır.
2) Felsefenin ontolojik boyutu onun epistemolojik / idealist virüsüne karşı bir panzehirdir. Bu panzehir, Engels’in “çöreğinde” gizli olup ontolojik gerçeklikten bilimsel tasnife “nesne” taşır. Fakat burada felsefe idealizme panzehir ararken bir “eylem teorisi” olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Başka bir ifadeyle felsefe, ontoloji / politikaya bir kılavuz, emir veren ya da onu kontrol eden bir otoriteye dönüşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu anlamda, ontolojik boyut her ne kadar felsefenin materyalist temelini açığa çıkarıp onun idealizme kaymasını engellerken, aynı zamanda, felsefeyi salt ontolojik olarak kabul etme sonucunu doğurabilir.
3) Son olarak, felsefe, bilime “terk” ettiği “nesnesi” üzerindeki hakimiyetini kaybetse bile, bu, felsefeye, onu artık bir “bilgi nesnesi” olarak alıp, onun üzerinde daha sonra bilim sektörünü etkileyemeyecek bir şekilde değerlendirme yapma imkanı verir. Fakat o artık felsefenin terk ettiği nesne değildir, bilim tarafından bilgi nesnesi olarak kurulmuştur ve felsefeyi idealizme karşı –aynı politikanın nesnesi gibi– korur.
Böylece felsefe, ne salt epistemoloji ne de salt ontoloji alanında var olabilir, aksi her anlamda idealizmdir.
Peki, bilim-felsefe ilişkisindeki bilim, felsefeyi idealizmden koruyarak onu materyalist bir epistemolojiye bağlamaya çalışırken felsefenin ontolojide materyalist olmasını ne sağlar?
Bu sorunun yanıtı, felsefenin politika ile olan ilişkisinde yatar.
II.ii.ii Felsefe-Politika
Felsefenin politikayla ilişkisi, bilimin onu materyalizme çekmekte yetersiz kalması ve maddi gerçekliğin epistemolojik materyalizme temel olmasından kaynaklanır.
Politika bir pratiktir, saf ontolojiktir. Felsefe ise ontolojiye –aynı epistemolojideki gibi– kısmen girer. Bu kısmilik felsefeyi skolastizmden ve –yine– idealizmden korur.
Böylece felsefe, hem bilimle hem de politikayla kısmi olarak ilişkilenirken aynı zamanda bilime de politikaya da dışsal bir konumda bulunur. Böylece felsefe materyalizme itilmeye çalışılır ve felsefe, materyalizmi sahiplenmek zorunda kalır. Özünde / temelinde düşünselliğin olduğu felsefe de böylece kendi doğasını inkâra zorlanır. İşte bu zorlamanın bilimden sonra ikinci unsuru politikadır.
Felsefe, materyalizmin aslen bulunduğu alan olan ontolojide politika ile karşılaştığında kendisine dışsal bir alana adım atmış olur. Böylece, Marksist Teori içindeki felsefe sürekli olarak olumsuz bir karakter taşımıştır. Bu nedenle, epistemolojik alanda materyalist kalmak ne kadar zor ise; ontolojik alanda felsefe olarak kalmak da o kadar zordur. Çünkü her iki alanda da felsefe kendi dışındakine adım atar. Bunu, bilimde “bilgi nesnesi” ile yaparken, asıl dışsallığı, politik alanda maddi gerçekliğe temas ederek yapar.
Felsefe, politika ile temasında, Marksist Teorinin politikası ile, yani dışarıya (maddi gerçekliğe) açılan uğrak vasıtası ile epistemolojideki materyalizmine destek bulur. Felsefe, maddi gerçek ile teması ontolojik alanda kurar. Temas kurduğu şey pratik-politika, mücadele ve olduğu gibi hayattır. Felsefe hayat içindeki “şeyler”i alır, alınan bu ontolojik öğeler “felsefileştirilir”. Bu felsefileştirme, “materyalist” felsefenin çelişkisel bir zorunluluğudur. Bu zorunluk ise felsefenin felsefe olarak kalmamasını, kendisi “materyalist” olmak isterken felsefe olamamasını doğurur. Fakat çelişkisellik, Marksist Teorik bütünlüğün kurulması ve yeniden-kurulması açısından kayış görevini yapabilmesi için zorunludur; çünkü maddi nesneye doğru kavramsallaştırma temelli, felsefenin alanı dışına ve felsefi olmayan bir atılım yapmadan, bilgi nesnesinin oluşumu için gerekli “terk” yapılamaz. Bu süreç gerçekleşmediği takdirde Marksist Teorik bütünlük sağlanamaz. Böylece, süreç bilim ile noktalanırken, Lenin’in “hakikatin başta değil sonda” olduğu önermesinin açıklaması yapılabildiği gibi; bu durum gerçeğe doğru atılım olan “haklı soyutlama” ile başlar[10].
Fakat, tekrar etmek gerekir ki, ne politik alana yapılan atılım, ne de bilime doğru yapılan bir taşıyıcılık felsefesinin asli görevleridir. Felsefe, saf düşünce ve ide olan kökenini reddettiği an zaten felsefe olmaktan çıkar. Marksist Teori içinde olan ve maddi gerçekle felsefede olması gerekenden daha doğrudan bir ilişkisi bulunan “materyalist” felsefe, yine de, ne bilime ne de politikaya uyumlu bir “bileşke” olarak hizmet vermeyerek, en azından, bir teselli bulur. Felsefenin ontolojik alandaki bu atılımı her ne kadar onu felsefe olmaktan çıkarsa bile, bu çelişkili yapı felsefenin bilim ve politikayla paralelleşmesini önler ve II. Enternasyonal’in hatasına düşmeyi engeller.
Felsefe-politika ilişkisi, felsefe ile bilim arasındaki ilişkiden farklı olarak iki yüzlüdür. Felsefe, politik / ontolojik alana doğru atılımlar yaptıkça oradan alıp tekrar epistemolojik alana düşer ve aldığı maddi gerçek, düşünsel / bilimsel nesne haline gelir. Böylece politika Marksist Teorik bütünlüğün bir parçası olurken, felsefe, kendisinin materyalist olma ve idealizmden kaçma savaşını bu ilişkilere dayanarak sürdürür. Böylece felsefe politika ile ilişkisinde maddi gerçeğin bir unsuru haline gelmek zorundadır.
Dolayısıyla, Marksist Teori içindeki felsefe çelişkilidir. Saf epistemolojik alandaki bir felsefe doğrudan idealizm yoluna girebileceği gibi; sadece ontolojik alanda olan bir felsefe ise politikayı yok sayan bir “eylem felsefesi” haline gelir. Yani Marksist Teori’nin felsefesi, epistemolojik alana terk edilerek idealizme saplanmaktan, ontolojik alana terk edilerek bir “mutlak kılavuz” olarak ortaya çıkmaktan, yani çifte idealizme düşmekten alıkonur.
Sonuç olarak, Marksist Teori’de felsefe, felsefe olamaz ve kendisini ne bilimle ne de politikayla tamamen birleştirebilir.
II.iii. Politika
Marx, “insan tarihini kendi yapar, ama önceden hazır bulduğu koşullar içinde” der; politika işte bu tarihin yapıldığı sahadır. Politika, Marksist Teorinin açık olan ucudur; bu, “yapılan” alandır. Yani aksiyom, maddi gerçekliğe doğrudan müdahale eder. Bilim ile bir ilişkisi yoktur, felsefe ile ilişkisi ise yukarıda bahsedildiği gibidir.
Açık uç niteliğinden kaynaklanarak politika, hem bilim hem de felsefeye göre teorik olarak bir özgürlük dünyasını temsil eder. Politika alanının nesnesi gerçek nesne, yani maddi nesnedir. Politika, kendisine, Marksist Teorik bütünlüğün içinde ontolojik meta-yapı altında yer bulur. Tüm bunların anlamı şudur: Politika, maddi gerçeklikle aynı anda “ampirik” gerçek içinde, herhangi bir bilimsel ya da felsefi a priorizmi reddeder. Bu durum ise politikanın “an” ve konjonktür bağlamında söz konusu olabileceğini belirtir. Başka bir ifade ile politik-ontolojik alan yasaların, tasniflerin, bilimin ya da felsefenin olmadığı alandır. Epistemolojik ve ontolojik alanların “eş evreli” olmamaları yanı sıra, epistemolojik olarak kurulan yasaların da “an”a ya da konjonktüre uygulanması politik-ontolojik alanın özgürlük ve özgünlüğüne aykırılık teşkil edecektir.
Burada, politikanın nesnesi ile ilgili üstünde durulması ve ayırdına varılması gereken bir durum vardır. Politika kendisine maddi dünyada yer bulur, saf ontolojik bir alanda var olurken bu ontolojik alanı oluşturan nesnelere tabi olur. Bu nesneler ise sosyal olarak oluşmuş maddi gerçeklik içinde hareket eder. Bu gerçekliğin sosyal tabanı, maddi gerçekliğin tahmin edilemez ve kesinlik taşımayan bir karaktere sahip olması sonucunu getirir. Bu nedenle de bu belirsizliklerin hakim olduğu politik-ontolojik alan bu belirsizlikleri oluşturan ve bu belirsizliklerin kendilerini “açıkça” belli ettikleri “an” ya da konjonktürlerde belli eder. İşte böylece, yoğunlaşmış / belirginleşmiş belirsizlik “an”ları bağımsız ve özgündürler; her an başka bir andan farklı olmakla beraber, yüzeysel olarak, benzer özellikler gösterebilirler. Bu benzerlikler çok kısıtlı olup hiçbir niteliksel eşitlemeye yol açmazlar.
O zaman, böyle kaypak bir zeminde ve epistemolojik kesinlik ya da ilkesellikten uzak maddeler politikanın karakteri hakkında ne söyler?
“An”larda yapılacak politika, bu “an”lar gibi bağımsız bir karakter mi taşımalıdır, yoksa, bilim ve felsefenin de içinde yer aldığı Marksist Teorinin güdümünde bir faaliyet olarak mı anlaşılmalıdır?
Bu makalede ortaya konulmuş noktalar dikkate alındığında bu sorular politikanın konumunu verir. Bu konum dahilinde, politika bilim ile herhangi bir ilişki kurmazken, felsefe ile politika ilişkisi politikadan felsefeye doğru bir şekilde tek yönlü olarak gelişir.
Politika ile felsefe arasındaki ilişkinin temeli, felsefenin ontolojik ve çelişkili karakterinde yatar. Felsefenin ontolojisi politikanın ontolojisinin kıyaslanamayacak derecede küçük bir seviyesini gösterir sadece. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, politikanın ontolojisi maddi iken felsefeninki bu maddi ontolojiye dayanan tek yönlü bir çıkarımdır. İkincisi ise, politik ontolojinin epistemik bir boyutu bulunmazken, felsefenin ontolojisi hemen hemen soyut / epistemik / düşünseldir.
Felsefe, politika ile değil onun sonuçları ile ilgilenir. Diğer bir ifade ile ‘politik olan felsefi değildir’ olamaz. Aksi, felsefeyi politik eylem için bir kılavuz yapmanın yanında, politikayı idealistleştirmekten başka bir işlev görmez. Politika felsefeden talimat almaz, onun koymuş olduğu ilkeler çerçevesinde hareket etmez, ya da, Marksist Teorinin katışıksız veya çelişkisiz bir eyleyicisi değildir.
Politika Marksist Teorinin açık ucudur, Marksizmin bütünlüğünün maddi dünyada kendini belli etmesidir. “Belli etmesidir” denilmiştir, çünkü politikanın felsefe ya da bilim gibi “süreklilik” hali yoktur; politika “an”ların veya “konjonktür”lerin içinde var olabilir. “An” politikadan bağımsız olup meydana geldiği anda onun etkilerine açıktır. Politika “an”a müdahale eder, tabii eğer kudreti varsa, ama öte yandan kudreti de ancak “an”a müdahale ederek kazanabilir. Politika, müdahalelerini Marksist Teorinin bütünselliği içindeki niteliği ile ama ondan bağımsız olarak yapar. Bu müdahalelerin alanı nesnelerden –gerçek nesnelerden– oluştuğu için ona ancak bir nesne gibi müdahalede bulunabilir. Diğer bir ifade ile, verili bir “an”da yapılacak müdahale, o “an”ın maddesine / içeriğine / verili durumuna uygun olacak materyalist bir müdahale olacaktır. Politika “an”da etkili olmak istiyor ise, o “an”a uygun davranıp “an”ın bir parçası olmalıdır. “An” bir yap-boz ise politika bu yap-boz un bir parçası olmadığı sürece anlamlı bir müdahale olamaz. “An”ın bir parçası olarak yaptığı müdahaleler politikayı “an” içerisinde bir nesne kılar, ki bu durum, politikanın Marksist Teori içindeki pozisyonunun bir yansımasıdır.
İşte, böylesi sonuçlar felsefenin ontolojik alanına dahil olabilecek nesnel niteliklere sahip olur. Felsefenin ontolojisi, epistemik alanda ancak politikadan gelen nesne ile bir şey ifade edebilir.
Bu durum, bir yandan felsefeyi materyalist temele doğru sürekli çeken bir kuvvet oluştururken; öte yandan politika içinse Marksist Teorik bütünlüğün bir parçası olarak belirmek ve böylece teorinin kurulması ve yeniden-kurulmasının vazgeçilmez bir öğesi olarak ortaya çıkmak anlamına gelir.
İşte bu noktada politika Marksist Teorik bütünün bir parçası olduğu anda herhangi bir politik eyleyiş artık bu bütünlükle ilintilenmeden varlık bulmaz. Yani politika bir kez Marksist olduğu zaman artık, Marksizmin teorik bütünlüğünden kopmadan, başka bir nitelik taşıyamaz. Çünkü her ne kadar “Ezilenlerin safında yer almak hiçbir teorik referansa ihtiyaç” göstermese de[11]; “[b]ir Marksist, teorik olarak kendini ezilenlerden radikal bir şekilde ayırmada tereddütsüz olmalı”dır da[12].
Politika sektörü ile ilgili son fakat oldukça önemli bir konu, yine onun Marksist Teorideki bütünsel öğeselliğiyle ilişkilidir. Politika, “olan”a karşı çıkarak kendiliğinden anti-ampirist bir karakter taşır. “Olan”a karşı çıkmak –politik olarak– var olan “düzen”e karşı çıkmaktır. Bu karşı çıkış elbette ki kendiliğinden bir teorik bütünsellik taşımaz; hatta Marksist bir bütünlük hiç taşımaz. Eğer Lenin’in, Marksizmin ezilenlere dışarıdan aktarılan bir bütünsellik olduğu kavramsallaştırılması hâlâ geçerli kabul edilirse, o halde, kendiliğinden her karşı çıkışın Marksist niteliği veri olamaz. Bu durum, Marksist Teorik bütünlüğün çerçevesi çizilen epistemolojik / ontolojik meta-yapısı ile uyumluluk göstermektedir. Çünkü politika sektörü Marksist Teorik bütünlüğün maddi gerçek içinde “an”ın gereklerine uygun ve geçici bir tavır takınması ise; bilim-felsefeden oluşan –içlerinde ontolojik öğeler taşısalar da– epistemolojik alan bu ontolojik politik sektöre dışsal ve otonom bir özellik gösterir. Maddi gerçekliğin akış hızının felsefe-bilim ikilisinin hızından daha çok olduğu bir gerçektir. Akış hızından kasıt gelişim değil değişimdir. Maddi gerçek çok yüksek bir süratle değişir ve başkalaşır. Değişim ve başkalaşım ilerici de olabilir, gerici de; fakat sorun bu değildir. Sorun, bu başkalaşım ya da değişim “an”larında ortaya konulacak politik tavırdır. İşte bu politik tavrın, “an”ın somut durumu dışında herhangi bir başka şeyle ilgisi yoktur.
Başkalaşım ya da değişimin “süreçsel” analizi ve ortaya çıkan sonuçlar, epistemolojik alanda bilimin işidir. Böylece epistemoloji ontolojiyi takip eder; bilim ile felsefe politikayı takip eder. Politik olarak ezen-ezilen ekseninde ezilen lehine konumlanma politik Marksist “olmanın” doğrudan bir göstergesi olabilirken; bilim ile felsefenin doğrudan Marksist “olabilmenin” bir göstergesi olmamalarının yanında, bilim ile felsefenin Marksist “olabilecekleri” anlayışı apayrı bir tartışmanın konusudur. Marksist politika zaten ezilenlerin yanındadır, yanında olmak zorundadır. Marksist politika bunu “an” veya “konjonktür”de sezgisel bir şekilde yapmak durumundadır. Fakat bu politik sezgiselliği sadece ezilenlerin yanında olması ile değil, aynı zamanda, Marksist Teorik bütünlüğün bir parçası olmasından da alır. “An”da politika hiçbir zaman bilim ya da felsefenin emrinde değildir, fakat yine de Marksist Teorik bütünlüğün bir parçası olmaktan gelen bir etki ile bilim ve felsefe sezgiye yön verir. Aksi bir düşünce hem Marksist Teorik bütünlüğe, hem de bilim ile felsefenin politikayı, zamansal anlamda, takip etmesine aykırı düşerdi. Kaldı ki böyle bir durumda politikanın Marksist Teorik bütünün “açık uçluluğunu” sağlaması olasılık dışı olur ve Marksist Teorik bütünlüğün katılaşması ve ideolojikleşmesi ile sonuçlanarak onun sonu gelmez bir buzul çağı yaşamasına neden olurdu.
III. Sonuç
Marksist Teori bir bütünlüktür. Bu bütünlük ise üç sektörden oluşur. Bu sektörler ilişkili fakat birbirlerinden bağımsızdırlar. Aralarındaki ilişki, nesnesel geçiş şeklinde olmaktadır. Her bir sektörün hem bağımsızlığını hem de sektörler arası ilişkinin niteliğini belirleyen, her bir sektörün özgül nesnesidir. Nesnesi her bir sektörün niteliğini belirler. Belirtildiği gibi, Marksist Teoriyi oluşturan sektörler birer “nesne”dir. Nesne olmaları, onları, Marksist bütünlükte belirli işlevleri olan birer öğe yapar. Birer öğe olarak teorik bütünlüğü kurar ve yeniden-kurarlar.
Marksist Teorik bütünlüğün sektörleri çelişkisel yapılara sahiptir. Bu çelişkisellik öğelerin kendi yapılarında, birbirleriyle ilişkileri düzleminde de söz konusudur. Bilim, “tarih kıtası”nı bilimsel bilgiye açmasıyla; felsefe kendi epistemolojik temeli ile düşünsel düzlemini inkâr etmesiyle; ve politika ise saf ontoloji olarak bilim ve felsefe ile yönlendirilmesini reddetmesiyle, çoğunluk Marksist Teori perspektiflerini karşısına alarak kendilerine sui generis bir bütünlük oluşturur. Bu bütünlük de teorinin tanımını verir. Teori, içlerindeki çelişkisel sektörlerin oluşturduğu bir ucu kapalı bir ucu ise açık tasnif, analiz ve maddi aksiyom ile süreçsel nitelik taşıyan bir kavramdır.
Marksist Teori, bu şekilde bütünsel olarak nitelenerek teorinin bilim ucuna zorunluluk ve nedensellik olarak disiplin verirken; politika ucunda eylemsel bir özgürlük halini alır.
Bu, Marksist Teori ve Marksizmin anlaşılması için ortaya konulmuş perspektiflerden sadece bir tanesidir. Bu yazının konusu sadece yukarıda bahsedilen perspektif tir ve diğer teorik Marksizm yorumlarını eleştiri amacı taşımamaktadır. Aynı zamanda, burada savunulan perspektifin diğer perspektiflerle kıyaslanması amacı da güdülmemiştir.
Bu yorumlar, eleştiriler ve kıyaslamalar yapılmıştır, yapılmaktadır ve yapılmaya devam edilecektir; bunlar teorik olarak gerekli ve faydalıdırlar. Fakat aynı şeylerin tekrar edilmesi Marksizmin gelişmeye açık yapısına darbeler vurmakta ve aktif bir teorik yapı olarak gelişmeye açık bir nitelik vermek yerine Marksizmi kapalı devre ve gelişmeye kapalı bir yapı haline getirmektedir. Tekrar, gelişmeye değil katılaşmaya yol açar. Taşlaşan Marksizmin teorisi değil ideolojisi olur, ki böyle bir nitelik politikanın bir emir eri statüsüne indirgenip ezilenlerin kendiliğinden isyanlarına eklemlenmeye neden olur ve onlara yön verme kudretini kaybeder.
Marksizmin kudretini kaybetmesi politik, felsefi ve bilimsel bütünlüğünü kaybetmesi ile doğrudan bağlantılıdır. Marksizmin teorik bütünlüğü ancak teorik olarak sağlanır ve bunun için de gelişmeye açık bir bütünsellik kurgusu lazımdır. Böyle bir kurgu için teorik bir yoğunlaşma gerekmektedir. Yoğunlaşma bütünsel olarak bilim, felsefe ve politikanın tanımlanması ve yeniden-tanımlanmasını şart koşar. Bu tanımlama süreci, hem bütünlüğün sektörlerinin içsel ve birbirleri ile olan çelişkileriyle korkusuzca yüzleşmesini, ve gerektiğinde, bu çelişkileri kabul ederek yoluna devam etmesini gerektirmektedir. Bu tarz bir bütünsellik teorik bir çaba gerektirirken, politika alanındaki özgürlük dünyası, Marksizmin, ezilenlerin güncel mücadelelerine eklemlenmesi ve onları yönlendirmesini sağlayarak teorik çalışmaların politik düzeyi geriletmesi ya da politik düzlemde eksik kalınmasını önler.
Sonuç olarak, Marksizmin teorik bütünselliğinin yeniden oluşturulması, Marksizmin teorik yenilgisinin görülmesi fakat reddedilmesi anlamına gelecektir. Bu ret, Marksizmin krizinin kabulü ve bu krizden ancak yeni bir teorik tanımla, dolayısıyla, yeni bir bütünsellik kurgusu ile çıkılabileceğinin önerilmesidir. Teorik bütünlük ne sadece akademik düzlemde ne de saf pratikte kurulabilir. Bütünsel bir yaklaşım, teorinin mantıksal gerekliliğinin yerine getirilmesini zorunlu kılar.

[1] Kayaoğlu, Metin. (1996). Marksist Politikanın Teorik Öncülleri. Teori ve Politika, Sayı. 1. Güz 1996. ss. 4-32.s. 7.

[2] “Filozoflar kral olmalıdır.”

[3] Habermas, J. (2016) “İdeoloji” olarak teknik ve Bilim. 9. Baskı. İstanbul: YKY Yayınları. Almanca’dan çeviren M. Tüzel. s.111.

[4] Habermas, J. (2016). a.g.e. s. 111.

[5] Habermas, J. (2016). a.g.e. s.111.

[6] Kayaoğlu, M. (1997) Felsefede Marksizmin Sonuşmaz Problemi. Teori ve Politika. Kış (5). 1996. ss. 3-30. s. 4.

[7] Weber, Max, Sosyoloji Yazıları, Çev.: Taha Parla, Hürriyet Vakfı Yay., İstanbul 1987, s. 141.

[8] G.W.F. Hegel, Seçilmiş Parçalar, Çev.: Nejat Bozkurt, Remzi Kitabevi Yay., İstanbul 1986, s. 80.

[9] Bhaskar, R. (1996) Felsefe ve Bilimsel Realizm. Teori ve Politika. Güz, 1996. (4). ss. 61-71. ss.61-65.

[10] Lenin, V.I.’den aktaran: H. Lefebvre, Lenin, Cilt I, Çev.: Rasih Nuri İleri, Anadolu Yay., İstanbul 1975, s. 277.

[11] Kayaoğlu, Metin. (1996) Ezilenler ve Marksizm. Teori ve Politika. Bahar 1996. (2). ss. 39-79. s.39.

[12] Kayaoğlu, Metin. (1996). a.g.ç. s.40.

Okunma 33 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.