Çarşamba, 12 Ocak 2022 09:09

Kulturkampf

Yazan

Kulturkampf

İsmail Güney Yılmaz

AKP’li yıllarda giderek yükselen bir tartışma konusu var: Kültürel iktidar. Mezkur iktidar, “eski elitler”e (ve kendilerini bir şekilde onlardan ya da onlara daha yakın gören solculara) göre kaybedilmiş fakat yeni siyasal elitlerce de kurulamamış, kazanılamamış bir olgudur.

Bu saikle de iktidar kümesini, yeni oligarşiyi aşağılamak yaygın bir tutum hâlini almıştır bu çevrelerde. Bunu bir şekilde, “her şeyin kaybedildiği” bu durakta bir öz tatmin nesnesi, bir tutamaç olarak tanımlayabiliriz.

Oysa “kültür” denilen şey salt “yüksek” bir algıyı, alımlamayı, duyuyu, kabiliyeti mi tanımlar? Neyin yüksek, neyin alçak olduğu ve bunu kimlerin belirlediği polemiği bir yana bu sorunun cevabı elbette ki kocaman bir “hayır”dır.

Geçerken belirtelim, AKP-MHP blokunun dayattığı kültürü tabii ki yüksek bir şey olarak görmüyoruz.

Fakat öyle veya böyle, bu iktidarın bir kültürü hayatlara, ülkeye, siyasete, sanata vesaire baskıladığı ve bu baskıdan kendi cephesi için başarılı bir sonuç aldığı açıktır.

Yani bugün bir başka kültürel iktidar vardır, kurulmuştur. O kültürün geriliği, yavanlığı iktidar konusunun değil, sadece kültür konusunun bir tartışmasıdır.

Bu iktidar cehaletin tahakkümünü örgütlemiştir, onunla örgütlemiştir. Tavandan tabana, tabandan da tavana bir yozluk, çıkarcılık, gerilik, rantiyecilik inşa edilmiş, ülke / toplum değiştirilmiş ve dönüştürülmüştür.

Ve bu, AKP’nin tek başına kazandığı bir zafer de değildir.

kultur

1968-74 aralığında ‒bir kanlı kesintiye rağmen‒ şahlanan kitlesel devrimci kalkışmayı, uyanışı boğmak için siyasal gericilik bizzat eskinin siyasi egemenlerince beslenip kollandı, büyütüldü. Bugün halkın ve yurdun üstüne atılan o kesif ölü toprağı için gericilerin eline küreği bizzat oligarşi verdi. O mezara kendileri de kısmen batmış olsa da. Ve siyasal İslâmın bu en pragmatik formuna süreç içinde ellerinde küreklerle koşanlar hiç eksik olmadı. Kimi kendine liberal dedi, kimi demokrat, kimi muhafazakâr.

Dolayısıyla, yarın hesaplaşılması hayali kurulan tek bir özneden bahsetmek hatalıdır, yanlıştır, eksiktir. Lâkin bunun politik çıkarlar gereği bilerek yapıldığının farkındayız. Kaldı ki iktidarla meselesi olanların birçoğu o iktidarın geçmişteki, hatta yeri ve zamanı gelince bugün de, koltuk değneğidir. Bu koltuk değneği olma hâli, bu siyasetsizlik, bu izleme / bekleme rutini, sinmişlik, korku, çekinme iktidarın kurduğu hegemoninin en belirgin ve en yakıcı çıktısı.

Burjuva muhalefeti hesaplaşmanın adını ağzına bile alamıyor. Tıpkı sokağın adını anamadığı gibi. Burjuva muhalefeti; sokağı, caddeyi, meydanı sadece “çıkmayın” derken anabilir, “provokasyona gelmeyin”, “iktidara yarar”, “ekmeklerine yağ sürmeyin” derken...

Ne acıdır ki burjuva muhalefetinin başarısı tam da buradadır.

Açlıkla, yoksullukla, yoksunlukla kıvranan, kitlesel bir depresyonun mahkûmu olmuş, ezik, güneşsiz bir hayata esir olan bu halk suskunlukla maluldür.

İşte budur iktidar ve muhalefetin ortak zaferi.

Bir taraf kâh başarı illüzyonlarıyla, kâh büyük ranttan tabana minik payeler sunarak ya da milliyetçilikle yahut sopayla milleti sustururken, diğer taraf da bu suskunluk sarmalına “gidiciler” hokus pokusuyla milyonları katmakta.

Bu ikili burjuva siyaseti hegemonyası, devrimciliğin günümüz Türkiye’sinde yaşadığı tükenmişlik sendromundan gücünü alıyor. Bugün Türkiye’de her türlü radikal fikir çok çok geniş bir ittifaka göre gereksizdir, zararlıdır, çağdışıdır, provokatiftir. Hâlbuki bu halkın en temel ihtiyacı zaten bir provokasyona, galeyana gelmektir. İşte odur onu kurtaracak olan. Bu işin bilimi budur. Ama bu provokasyonu örgütleyebilecek kudretteki bir özne bugün namevcut. İlginçtir ‒belki de değildir ve tam da bu yaşanmışlıkla ilgilidir‒, Gezi gibi devasa bir ayaklanmanın daha dün yaşandığı bu ülkede bir kanıksanmış durgunluktan bahsediyoruz.

İktidarın ceberrutluğuna iltihak eden burjuva muhalefetinin sinikliği ve politika tarzı halkın kendiliğindenci isyan dinamiklerini dahi tüketti. Covid salgınının toplumsal psikolojide yarattığı yıpranma ve yıkımla ekonomik kriz ve siyasi tıkanma aynı durakta çakışmış olmasına rağmen, yani bu “en kötü günlerde” bile halk hareketsiz. Tabii burada halkı suçlamak en kolayı, hâlbuki bu işin en son suçlusu halktır. Son siyasal dönemin yaygın modasıdır epey bir yekûn tutan muhalifin halka düşmanlığı, halkı suçlaması, halkı aşağılaması ve yaşanan her şeyi halka müstahak görmesi. Hatta öyle bir refleks hâlini aldı ki bu, herhangi bir olayda, olayın yaşandığı yerin seçim sonuçlarından “şakkk!” diye bahsetmek yetiyor; artık o yerdeki seçim sonuçlarının ne olduğuna, ne anlattığına bile doğru dürüst bakılmıyor.

Bir yerde iktidar karşıtı bir protesto görünce adamların aklına önce seçim sonuçları geliyor. Bu, çok yaygın bir histeri ve züppelik. Bir kitlesel kıpırdanmadan umut devşireceğine, ona destek atacağına ona ilenen ve bilenen sonsuz bir kafa ve mabat konforu. Bir insanı bir “yöre insanının” değişme ihtimali heyecanlandırmaz mı? Ya da bir insan nasıl bir bölgeyi bir bütün olarak iktidar seçmeni olarak görebilir? Yahut mevzu eğer bir doğa direnişiyse kendine insan diyen bir insan hiç kurdun, kuşun hatrını da mı düşünmez?

Demek ki mevzu bir politika yapma meselesi değil, sadece ve sadece kendi aklını ve konumunu diğer insanlardan daha üste, daha seçkin bir konuma koyma refleksi ve itkisi. Kendini herkesten zeki sanma, kendine doğuştan bir politik bilgelik atfetme, kendini bir tür “seçkin” olarak konumlandırma bu arkadaşların hoşuna gidiyor. Bu öyle bir “bilgiçlik”tir ki kendi ağzıyla, kendi eliyle iktidarın sürmesine, her şeyin aynen devam etmesine katkı koyuyor, iktidarın siyasal egemenlik binasına tuğlalar taşıyorlar...

Benzer ve aynı sulardaki bir “muhalif” refleksi de toplumdaki “geriliği” ezele ve ebede mühürlemek ve her türlü olumsuzluğu genellemek. Türkiye toplumunun gerici olduğu yönündeki özcü yaklaşımdan söz ediyoruz. İki sivil kamplı bir “iç savaş”ın daha dün yaşandığı, birçok fay hattı tarafından bölünmüş ve sürekli bir soğuk iç savaşla yaşayan, uzun tarihi bir isyanlar tarihi olan bu ülke için yapılıyor bu tanım. Kuşkusuz hiçbir halk öz olarak, bir temel olarak gerici ya da ilerici değildir. Bir süreç sonunda çoğunluk, ezici çoğunluk gerici olmuş olabilir ya da geçmişte belki çoğunluk gericidir. (Mesela Kurtuluş Savaşı’nda değil mi?) Fakat bu bir öz meselesi değil, düpedüz bir inşa meselesidir ve kırılabildiği, sarsılabildiği defalarca görülmüştür.

Özcü ve genellemeci yaklaşımların bireyciliğe kapı aralamaktan ve mücadelenin boş olduğu edebiyatına referans olmaktan başka bir işe yaramadığı açık. Zaten siyaset dâhil dört bir yandan bireyciliğin, “canım kendim”ciliğin pompalandığı bu zorlu çağda bu da doğal bir refleks ama doğru değil. İşbu kafa, günün sonunda iktidara yarıyor ve neticede kişiyi aşağıladığı, küçümsediği şeye, bir sağcıya dönüştürüyor.

Andığımız bu türden negatif, benmerkezci yaklaşımların sosyalist solda da ne yazık ki ağır yansımaları, etkileri var. Küçüle küçüle “kültürel bir cemaat”e dönüşen, birçok parçası başka siyasetlerin eklentisi durumuna gelmiş, gurebadan ziyade bir avuç beyaz yakalının yaşam tarzı derdine düşmüş sol için acı ama normal, beklendik bir sonuç bu.

Kültürel iktidar blokajında sol kendine özgü bir kültürden, proleter bir disiplinden, kültürden yoksun kalma tehlikesiyle, orijinalitesini büsbütün kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır artık. Ya liberalleşmiş ya da Kemalizanlaşmış veyahut bu çevrelerden korkusundan sesini çıkaramaz hâle gelmiş, kendi ideolojisine dair meşruiyet algısı sakatlanmış bir solculuk...

Kültürel iktidar zaten bizde değildi. (Ama evet eski kültür ehlinin bir kısmıyla bir kısmımızın bir dirsek teması vardı.) Fakat biz söylem üstünlüğümüzü, ahlakî avantajlarımızı da kaybettik.

Kürdistan, Ermeni soykırımı, kadın mücadelesi, özgürlükler ya da yoksullar bizim öz meselelerimizken, bizim gündeme getirdiğimiz, bizden çıkan, bizim üzerimizden dolaşıma girmiş meselelerken mesela bunlar artık başkalarının konuları oldu. İnsanlar ya liberalliğin batağına saplandılar ya da “aman bana da foncu derler” diye birçok temel, kritik konuda Kemalizm kontenjanından “solculuk” payesi alanları kızdırmamak için gericileştiler. Özgürlükler liberallere, yoksullar da sağcılara kaldı.

Dahası bazı meselelerde bazı çevrelerin tekel ilan etmesi sol kesimde bu sorunların mağdurlarına (Kürtler, azınlıklar, mülteciler, her akımdan feministler, eşcinseller...) yönelik bir düşmanlaşma eğilimi doğmasına yol açtı. Açıkça tehlikeli bir sapma... Ve illa bir sapma olacaksa biz bu topraklarda sol bir sapmayı yeğleriz, sağını değil.

Bunu AKP’nin Kürt meselesini sözde sahiplenmesine yönelik oluşan algıda da görebilirsiniz. AKP döneminde devlet aklının bir şeyleri artık aştığı şüphesizdir ama bu AKP’nin bir kerameti değil bizzat Kürt hareketinin başarısıdır ve devletin zaten utangaçça başlattığı bir sürecin sonucudur. Kaldı ki ortada Kürtler adına kazanılmış öyle pek bir şey de yoktur. Sürdürülmesi saçma sapan olan bazı inkârlardan vazgeçilmiştir sadece. Yoksa devlet kendi propagandasına bugün 24 saat bir de Kürt diliyle devam etmektedir, günün sonunda kârlıdır. Milyonlarca Kürdün hâlâ eğitim hakkı bile yok ve dahası Kürt halkı yakın tarihteki en büyük yıkımı da namlı ‘90’larda değil bizzat AKP iktidarı döneminde yaşadı.

Yani AKP, Kürt meselesinde bazı “açılımlar” yaptı diye bu alanı tümden gericiliğin ve liberalliğin çalışma sahası, söylem havzası diye kodlamak korkunç bir hata ve suçtur. Kürt halkının bizden başka dostu yok. Nokta.

Yazı boyunca hep olumsuz şeylerden bahsettik, durmadan karanlık bir tablo çizdik. Zira durum bu, biz ekstra bir umutsuzluk koymuyoruz vaziyete. Sol matbuatta sık görüldüğü gibi olguyu tanımlayıp, en son paragrafta “biz kazanacağız” da yazmayacağız, hayır. Kazanamayabiliriz. Tarih yengiler ve yenilgilerle sonlanan kavgalarla, yengilerin yenilgiye dönüştüğü süreçlerle dolu. Mühim olan, her kuşağın o kavganın neresinde durduğu ve neresinden tuttuğu. Evet, bu aynı zamanda bir izzet-i nefis meselesidir. Tarih akıp gidiyor, biz de bu tarihte bir noktayız. Akıp giden tarihin bir parçasıyız. O tarihte bir özne olma çabası kişisel onurlarımız için birer madalyadır. Kendi lafzımızla, kendi sandalyemizde oturma inadı bir tutumdur, şereflidir.

Enseyi karartmaya da gerek yok. Tarihe bakalım. Burjuva ideolojisi ne zaman ortaya çıktı ve ilk zaferini ta ne zaman kazanabildi? Peki ya işçi sınıfının var olan her şeyi altüst etmeye yeminli ideolojisi ne zaman ortaya çıktı ve ilk zaferin bayrağını ne zaman dikti? Bu mukayese yapıldığında bizimkilerin çok daha kısa bir sürede zafere koştuğu görülecektir, sârih.

“Kültürel iktidar” da bu mücadelenin bir parçası ve kuşkusuz siyasal hegemoniyle doğrudan ilişkili bir mefhum. Şu şartlarda devrimci solun bunu kuramayacağı da açık. Lâkin başkalarına benzemeden, kendin kalarak, kendi “yüce ideoloji”ne sarılarak devrimci kültürün kaç kişi kalınırsa kalınsın kıskançlıkla korunması gerekiyor ‒tabii geliştirilmesi de. Bu topraklar özgün topraklar; devrimci birikim ve gelenek için de öyle, devrimci hareketlerin özgüllüğü, direngenliği açısından da... Tarihin şu durağında işler sarpa sarmış görünebilir ama hiç değilse kendin gibi kalmak da bir kutlu kavgadır. Zira kendin olmayı yitirerek yarın güçlensen dahi o güçlenmiş olan artık sen değil, sende vücut bulan bir başka ideoloji olacaktır.

Günün en derin tehlikesi budur.

 

Okunma 1171 kez Son değişiklik Çarşamba, 12 Ocak 2022 20:09